Buradasınız:Anasayfa » Cumhuriyet Tarihi » Cumhuriyet Döneminde Türkiye Ekonomisi

Cumhuriyet Döneminde Türkiye Ekonomisi

Cumhuriyet Döneminde Türkiye Ekonomisi / Prof. Dr. Mükerrem Hiç

Giriş

Bu yazıda cumhuriyet dönemi boyunca Türkiye ekonomisini ele almak istiyorum. 1923’ten bugüne (Ekim 2001’e) kadar geçen zamanı, uygulanan ekonomi rejimi, ekonomi politikaları, alınan sonuçlar ve ekonominin performansı bakımından başlıca şu dönemlere ayırmak suretiyle mukayeseli bir inceleme yapabiliriz: 1) Atatürk dönemi, 1923-1938; 2) İnönü dönemi, 1938-1950; 3) Demokrat Parti (DP) dönemi, 1950-1960 ve 1960 askeri müdahalesi, 1960-1961; 4) Altmışlı yıllar; AP-CHP koalisyonunu izleyen Adalet Partisi (AP) dönemi; 5) Yetmişli yıllar; 1971 Askeri Muhtırayı izleyen koalisyonlar dönemi; 6) 1980-1982 askeri müdahalesi ve bunu izleyen Turgut Özal ve ANAP dönemi, 1983-1991; 7) 1991’den bu yana koalisyonlar dönemi.

 

 

 

Makalenin dar çerçevesi içinde tüm bu dönemlerde Türkiye ekonomisinin geçirdiği aşamaları fazla ayrıntıya giremeden ve ancak anahatlarıyla ele almak zorunluğu ile karşı karşıya kalınmıştır.

İncelememizde ekonomiyi, diyelim ki, 5 yıllık kalkınma planı dönemleri gibi bir ayrıma tabi tutmaktan kaçınılmasının başlıca nedeni şudur: Ekonominin performansı -dış alemdeki (dünyadaki) politik ve ekonomik konjonktürün, önemli olay ve akımların, vb. etkileri yanında- içeride uygulanan ekonomik rejimin ve ekonomi politikalarının uygunluğuna ve başarısına bağlıdır. Bu ise yapay planlı kalkınma dönemlerine göre değil, istek başına tek isterse koalisyon şeklinde olsun, iktidara gelen hükümetlerin felsefesine ve icraatına bağlıdır.

İncelememizin ikinci bir özelliği ve seçimimiz olarak bu yazıda çok ayrıntılı istatistik verilmeyecek, gerektiğinde temel bazı rakamların sunulmasıyla yetinilecektir. Bu yine makaleye tahsis edilen sınırlı sayfa sayısını en iyi şekilde kullanmak kaygısından doğmuştur. Yoksa, kuşkusuz burada yapılan analizlerin ve varılan sonuçların tümü ayrıntılı istatistik verilerine ve bunların mümkün olduğunca ekonometrik tahkikine dayanmaktadır.

Okuyucular ve araştırmacı uzmanlar ise bu ayrıntılı istatistikleri her zaman DPT yıllık programları ve 5 yıllık kalkınma planları, DİE istatistik yayınları, Maliye Bakanlığı bütçe gerekçeleri, TOBB, TÜSİAD gibi kuruluşların ekonomik raporları gibi kaynaklardan izleyebilirler.

İncelememizden elde edilen ve tüm dönemler için geçerli ola-

bilecek sonuçlar ayrıntılı olarak yazımızın sonunda sunulacaktır. Fakat, okuyucuyu ve konuyu araştıran uzmanları olaylara daha kolay yoldan odaklandırmak amacıyla, sonuç kısmında tekrar etmek bahasına, iki temel genelleme daha bu başlangıç aşamasında verilecektir.

Birincisi, aydınlarımızın ve politikacılarımızın çoğunun ufku maalesef “yerel” kalmaktadır; onlara göre dünyadaki gelişmeler adeta bir alt başlık ve parantez gibidir. Halbuki aslında tüm dünyadaki, bazen batı dünyasındaki ve bazı olaylar için Orta ve Yakın Doğudaki gelişmelerin Türkiye üzerindeki etkisi çok bariz ve sanıldığından çok daha fazla “belirleyici”dir. Bunu ele aldığımız her dönemde müşahade edebiliriz.

İkincisi, Atatürk’ten sonraki liderler ve partiler ekonomik rejim ve ekonomi politikası uygulamaları konusunda, aynı zamanda siyasi ve sosyal alanlarda devamlı ve ciddi yanlışlar yapmışlardır. Yanlışlar hem merkez sağ liderler ve partiler hem de merkez sol liderler ve partiler tarafından yapılmıştır; tek taraflı değildir. Genellikle sağ partiler yolsuzluk, partizanlık ve popülizme daha fazla bir eğilim içinde gözükmüşler, yolsuzluğa karşı kontrol mekanizmasının kurulmasını ve bunun için gerekli yapısal reformları öncelikli bir konu olarak görmemişlerdir. Buna karşın, sol partiler de genellikle merkez solun felsefesini çağdaş ve Türkiye’nin ekonomik şartlarına en uygun olacak noktaya getirmekte zaaf göstermişler, son yıllara gelinceye kadar devamlı olarak yoğun devletçilik, yoğun müdahalecilik ve otarşizm eğilimleri içinde kalmışlardır. Laiklik konusunda titiz davranırlarken de bu sefer dine ve gerçek dindarlığa dahi uzak bir görünüm ve izlenim vererek iktidara gelme şanslarını azaltmışlardır. Tüm bu yanlışlar Türkiye’nin ekonomik gelişmesine aksetmiş, varolan gelişme potansiyelinin tam olarak kullanılmasını önlemiştir. Sonuçta, inişli çıkışlı bir ekonomik gelişme gerçekleşmiştir.

Merkez sağ ve merkez soldaki bu zaaflar, radikal akımların ve partilerin giderek kuvvet kazanmasına, ve uzlaşma kültüründen mahrum olma ile birleştiğinde, siyasi partilerin çoğalmasına ve bölünmesine, istikrarsız ve güçsüz hükümet koalisyonlarına yol açmıştır.

Tüm bu yanlışların üst üste birikmesi ve kronikleşmesi özellikle son yıllarda (2000 yılından bu yana) ciddi bir ekonomik -ve siyasi- krize yol açmış bulunmaktadır.

1. Atatürk Dönemi

1.1. “Liberal” Ekonomik Rejim Dönemi: 1923-1933

Atatürk yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin, tüm alanlarda olduğu gibi, ekonomik rejim alanındaki temellerini de sağlam bir biçimde atmıştır. Sonraki yıllar ve dönemlerdeki saptırmalar ve yanlışlar Atatürk’e mal edilemez.Önemine ve temel niteliğine rağmen burada Atatürk dönemi mümkün olduğunca kısa tutulacaktır. Çünkü bu konuda doğrudan benim yazdığım ve görüşlerimi belirten yazılar1 yanında yabancı2 ve Türk,3 diğer araştırmacı ve düşünürlere ait bir çok değerli referans mevcuttur.

Atatürk’ün kurduğu yeni Türkiye Cumhuriyeti, Avrupa’nın akılcılık akımına, sanayi devrimine girememiş bir ülkeyi ve üst üste savaşlar sonucu yıkılmış bir ekonomiyi ve dış borçları devralmıştır. Atatürk Lozan müzakerelerinin kesintiye uğradığı bir dönemde, 17 Şubat – 4 Mart 1923 tarihinde yeni kurulacak devletin ekonomik rejim ve ekonomi politikaları hakkında tavsiye kararları almak üzere 1. İzmir İktisat Kongresi’ni toplamıştır. Bu kongrede delegeler özel teşebbüsün esas alınmasını ve teşvik edilmesini tavsiye etmişlerdir. Kongre, kapitülasyonlar tecrübesine rağmen, ekonomiye faydalı olacak özel yabancı sermayenin teşvikini de öngörmüştür.4 İzmir İktisat Kongresi’nin bu tavsiye kararları o günkü ortamda çok stratejik ve anlamlıydı. Çünkü, Lozan müzakerelerinde karşımızdaki Avrupalı delegelerin bir kısmı yeni Türkiye Cumhuriyeti devletinin nasıl bir ekonomik ve politik rejim uygulayacağı konusunda mütereddit idiler.

1. Dünya Savaşını izleyerek 1917’de Rusya’da kurulan Sovyet rejimi, Atatürk tarafından sınırlı tutulsa da, Kurtuluş Savaşı’nda Türk tarafına malî yardımlarda bulunmuştu. İzmir Kongresi Avrupalı diplomatların zihinlerindeki bu endişeleri ortadan kaldırdığı gibi, Musul petrolü dahil birçok konuda uzlaşma sağlandığı için Lozan Anlaşması ikinci toplantı serisinde müspet şekilde tamamlanabilmiştir. Yeni Cumhuriyet kurulduktan sonra 1927’de özel sınai girişimleri teşvik için “Teşviki Sanayi Kanunu” çıkartılmıştır.5 Kapitülasyonlar ilga edilmiş, ulaşım ve askeri alanda mevcut olan özel yabancı sermayenin bedeli ödenmek suretiyle millileştirilmesi (devletleştirilmesi), diğerlerinin ise kapitülasyonlardan arınmış olarak faaliyetlerine devam edebilmesi kararı verilmiştir. Malî imkansızlıklar nedeniyle Atatürk döneminde milileştirme çok sınırlı kalmış, daha sonra İnönü döneminde hız kazanmıştır.6 Yeni Cumhuriyet Osmanlı devletinden kalan “Düyunu Umumiye” (Genel Borçlar) ödemeleri yapmıştır. Lozan Anlaşması uyarınca 5 yıl için ve 1929 yılına kadar Cumhuriyet devleti mevcut spesifik nitelikli ve düşük değerli gümrük vergilerini muhafaza etmek, yeni gümrük vergisi getirememek durumunda kalmıştır.7 Tarım sektörünün ise “aşar”ın kaldırılması suretiyle teşviki öngörülmüştür.

Türkiye’nin bu ilk dönemde yeterli bir ekonomik büyüme hızı sağlayamamış olmasını8 başlıca şu noktalarda toplayabiliriz: Ekonomisi neredeyse sıfır noktasından başlayan yeni Cumhuriyet hükümetinde özel tasar­ruf ve özel teşebbüs çok azdı. Ticaret azınlıkların ve levantenlerin elindeydi; bunların dahi sanayiye aktaracak yeterli sermayesi yoktu. Türklerin çoğu devlet memuru ve askerlik mesleğini seçmişlerdi. Çiftçiler ulaşım eksikliği nedeniyle piyasalardan kopuktu, kapalı ekonomi içinde bulunuyor, çok düşük teknoloji ve sermaye ile çalışıyorlardı. Devlet ise yeterli vergi gelirine sahip değildi, hatta bu nedenle ve devlete gelir sağlamak amacıyla sigara ve içki üzerine devlet tekeli kurulmuştur. O dönemlerde özel yabancı sermaye akımı, uluslararası yardım pek sözkonusu değildi; ayrıca bu olanaklar batı dünyasından Türkiye’ye kapalıydı. Kaldı ki, Cumhuriyetin bu ilk kuruluş yıllarında hükümet ekonomik kalkınmadan ziyade özellikle şeriat yanlılarından gelen itiraz ve isyanları bastırarak modern Türkiye için gerekli reformların gerçekleştirilmesine öncelik vermiştir.9

1.2. 1929-34 Buhranı ve Atatürk’ün Devletçilik Rejimi: 1933-1938

1929-34 Büyük Dünya Buhranı tüm dünyada çok büyük menfi etkiler yaratmış ve sonuçta ekonomik rejim ve ekonomi felsefesinde köklü değişmelere yol açmıştır. O tarihe kadar gerekse süregelen konjonktür dalgalanmalarına, gerekse kıta Avrupasında ortaya atılan korumacılıkla ilgili tezlere rağmen, iktisat literatüründe “liberal” ekonomi felsefesi ve bunun temelini oluşturan “Klasik Sistem” geçerli idi. Bu felsefeye göre rekabetin geçerli olduğu piyasalarda tüm ekonomik faaliyetler, fiyat mekanizmasının işlemesi sonucu en etkin biçimde çözülür; devletin ekonomiye herhangi bir müdahalesine gerek yoktur, hatta müdahale ekonomiyi bozar.10 Büyük Dünya Buhranı bu felsefenin çökmesi sonucunu doğurmuştur. ABD’de Franklin D. Roosevelt ve Demokrat Parti iktidara gelerek 1933’de buhrana karşı New Deal adıyla yeni bir program uygulamaya koymuş ve sosyal yardımlara ve devletin ekonomiye müdahalesine dayanan yeni bir dizi politika getirmiştir. Ekonomi literatüründe Keynes 1936 yılında Klasik Sistemi tamamen reddeden bir makroekonomik sistem sunarak buhrana karşı makro düzeyde para ve özellikle maliye politikası uygulanmasını önermiştir. İngiltere ve birçok Avrupa ülkesi ekonomiye Keynesgil makro müdahalelerde bulunmak suretiyle buhrandan çıkabilmişlerdir. Kısaca, devletin ekonomiye hiç müdahale etmemesi tezi terkedilmiş, devletin makro düzeyde müdahalesi gereği kabul edilmiştir.11

Aynı dönemin ağır işsizlik şartları altında Almanya ve İtalya’da daha radikal siyasi akımlar başgöstermiştir. Almanya’da 1933’de Adolf Hitler ve Nasyonal Sosyalizm komünist akımlara karşı galebe çalarak iktidara gelmiştir. Bu, Dünyayı 2. Dünya Savaşı’na götüren olayların başlangıcı olmuştur. İtalya’da B. Mussolini, daha 1919’da “Faşizm” adını verdiği hareketi geliştirmiş ve 1922­1927 döneminde diktatörlüğünü pekiştirmiştir. Kısa sürede faşist İtalya Nasyonal Sosyalist Almanya’nın uydusu durumuna düşmüştü. Faşist ve Nasyonal Sosyalist diktatörlük özel sektörün varlığına karşın devletin her alanda yoğun müdahale ve kontrolüne dayanıyordu. Ayrıca muhalefet devamlı susturuluyor ve diktatörlük rejimi diğer kıta Avrupa ülkelerinde, özellikle İngiltere ve ABD’de geçerli olan demokratik rejime bir karşıtlık oluşturuyordu.

Büyük Dünya Buhranı’nın Türkiye ekonomisini de vurması, kalkınma ve sanayileşmeye set çekmesi karşısında Atatürk ekonomik rejimle ilgili bir yeniden değerlendirme yaparken dünyadaki başlıca akımlar şu şekilde görülebilir: Bir tarafta komünist (Sovyet Sosyalist) Rusya, bir başka tarafta Nasyonal Sosyalist Almanya ve Faşist İtalya, ve bir başka tarafta ise devletin ekonomiye makro müdahaleleri yoluyla buhrandan çıkmaya çalışan ABD ve İngiltere ile Almanya, İtalya dışındaki kıta Avrupası ülkeleri.
Aynı tarihlerde Türkiye’de ise ekonomik rejim ve ekonomi politikaları konusunda başlıca üç akım ortaya çıkmıştı. Bunlardan biri kadro hareketidir. Kadro hareketinin başını çekenlerin bir kısmı (örneğin, Şevket Süreyya Aydemir) Rusya’da tahsil görmüş ve komünist sistemin gelişen ülkelere nasıl getirilebileceğini incelemiş kişilerdir.

Bunlar doğrudan komünizm önermemekle beraber, Kemalizme “sosyalizm” ile “kapitalizm” arasında bir 3. yol olarak bakmak istemişler ve Kemalist hareketi sömürgeci Batı ülkelerine karşı bir başkaldırı olarak yorumlamışlardır. Bu hareket revaç bulmadığı gibi, cebren önlenmiştir. Bunun dışında başlıca iki görüş egemen olmuştur. İsmet İnönü’nün liderliğini yaptığı birinci akım ekonomik tedbir olarak yoğun ve kalıcı devlet girişimi, devlet müdahaleleri ve kontrolleri istiyordu. Liderliğini Celal Bayar’ın yaptığı ve daha çok iş adamları, tüccar ve sanayiciden oluşan ve eski yıllarda “liberal” ekonomiyi ve özel teşebbüsü temel alan ikinci akım ise Dünya Buhranının getirdiği ekonomik krizden çıkmak ve süratli kalkınma ve sanayileşme sağlamak üzere devlet yatırımlarını geçici telakki ediyor, demek ki “ılımlı” bir devletçilik tavsiye ediyordu.

Atatürk bu ikinci yolu seçmiş ve bunun uygulanması için İsmet İnönü’nün istifasından sonra başbakanlığı Celal Bayar’a vermiştir.12

Demek ki 1933 yılından itibaren CHP programında yer alan, 1934’de uygulamasına başlanan ve 1936’da yapılan tadil ile Anayasaya geçirilen “devletçilik” rejimi, arkasındaki dış ve iç gelişmelere ve seçilen temel felsefeye bakıldığında aslında “ılımlı” veya “pragmatik” bir yaklaşım olarak nitelendirilebilir.

Nitekim, Atatürk’ün benimsediği ve 1933’te açıklanan devletçilik rejimi şu ilkeleri içeriyordu.13

1. Özel teşebbüs esastır. Ancak özel teşebbüsün ele alamadığı veya yeterince ele alamadığı sektörler devlet yatırımlarıyla ele alınacak, böylece kalkınma ve sanayileşme hızlandırılacaktır.

2. Devlet teşebbüsleri esas itibariyle enerji, madenler ve imalat sanayii, yani “sanayi” sektörü için sözkonusu olacaktır.Yine ulaştırma sektörü büyük ölçüde devlet tarafından ele alındığı gibi imalat sanayiindeki devlet teşebbüslerini finanse etmek üzere Sümerbank, madencilik için Etibank kurulmuştur.

3. Tarımda devlet üretimi olmayacaktır; araştırma amacıyla kurulacak üretim çiftlikleri ayrıdır. Sulama, köy yolu gibi yatırımlar ise devlet tarafından ele alınacaktır.

4. Özel teşebbüs herhangi bir alt-sektörde yeterince yetiştiği takdirde o alt-sektör kamudan özel teşebbüse devredilecektir.
Atatürk 1934’de İktisadi Devlet Teşebbüsleri kanununu çıkarttığında bunların “basiretli tüccar” gibi faaliyet göstermelerini şart koşmuştur. Bu, İDT’lerinde (bugünkü terimiyle KİT’lerde) verimlilik, sosyal verimlilik yanında kârlılık amacının da hesaba katılması demektir.

Devletçilik rejimiyle birlikte 1. Sınai Kalkınma Planı (1934-1938) yürürlüğe konmuş ve bu dönemde ekonomi eski döneme kıyasla daha yüksek bir kalkınma ve sanayileşme hızına kavuşmuştur.14 Bu, Büyük Dünya Buhranının menfi etkilerinin Atatürk’ün öngördüğü “devletçilik” rejimi ile geçiştirilebilmesi yanında, kalkınmanın başlangıcında olan gelişmekte olan ülkeler için sanayileşme ve kalkınma hamlesinde özel teşebbüse rakip olmamak, özel teşebbüs yerine geçmemek şartıyla, devlet yatırım ve üretiminin gereğinin bir kanıtı olarak da yorumlanabilir.

Atatürk döneminde İDT öncülüğüyle madencilik (demir-çelik, kömür, bakır, krom), ayrıca dokuma, kağıt cam gibi temelde ithalat-ikame niteliğindeki imalat sanayii alt-sektörleri geliştirilmiş, karma sermaye ile İş Bankası kurulmuş, bankacılık sektörünün geliştirilmesi ele alınmış, alt-yapı olarak ulaştırma alanında özellikle demiryollarına ağırlık verilmiştir. Atatürk’ün Latin harfleri reformunu izleyerek eğitime öncelik vermesi de yine çok doğru stratejilerinden biri olmuştur. Çünkü, gerek ekonomik kalkınmanın gerekse diğer alanlardaki gelişmenin temel şartı eğitimdir. Yine o dönemde nüfus savaşlardan kırıldığı ve yetersiz düzeyde olduğu için nüfus artışı ve doğumlar teşvik edilmiştir.

Gerek Atatürk döneminde gerekse daha sonraki İsmet İnönü döneminde dış ticaret açığını düşük düzeyde tutmak üzere yoğun kambiyo kontrollerine, 1931’den itibaren ithal kotalarına, ayrıca takas ve kliringe başvurulmak zorunda kalınmıştır.15

2. İsmet İnönü Dönemi (1938-1950) ve İnönü’nün Devletçilik Uygulaması

1938’de Atatürk’ün ölümü üzerine İsmet İnönü Cumhurbaşkanı seçilmiş, hemen ardından 2. Dünya Savaşı başlamıştır (1939-1945). İnönü’nün politika alanındaki çok büyük bir başarısı, ağır dış baskılara rağmen Türkiye’yi savaşa sokmaması olmuştur. Şayet savaşa girmiş olsaydık savaş tahribatı, nüfusun kırılması yanında savaş sonrası başka vahim sonuçlar da kaçınılmazdı.

Fakat savaşın ekonomimiz üzerinde ciddi menfi etkileri olmuştur. İnönü kısmen savaşın etkileri dolayısıyla16 ve fakat esas itibariyle kendi felsefesi doğrultusunda17 yoğun bir devletçilik rejimi uygulamıştır. Bu arada, savaş dolayısıyla 2. Beş Yıllık Sınai Kalkınma Programı’ndan (1939-1943) vazgeçmek zorunluluğunda kalınmış; 1942’de yeterince teşvik görerek geliştiği mülahazasıyla Teşviki Sanayi Kanunu yürürlükten kaldırılmıştır. 18 KİT’lerde çalışanlar memur statüsü çerçevesinde eşit maaşa bağlanmıştır. Devlet kontrol ve müdahaleleri arttırılmıştır. Özellikle Milli Korunma Kanunu ile devlet kontrolleri adeta ticari faaliyetleri caydırıcı bir noktaya getirilmiştir. 19 Savaşın finansmanı için ortaya atılan servet vergisi ve Aşkale olayı ayrıca kötü yankılar yaratmıştır. Ormanlar doğru bir kararla devletleştirilmiştir.

İnönü 1945’de Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu çıkartmış fakat bundan hareketle bir toprak reformunun uygulanmasına girişilmemiştir.20

Bu noktada altını çizerek belirtelim ki, kanaatimce Atatürk’ün devletçilik anlayışının “ılımlı ve pragmatik” olmasına karşın İnönü’nün devletçilik anlayışı “katı ve doktriner” nitelikteydi.21 Atatürk özel teşebbüsü ve teşebbüsün teşvikini esas almış ve bu ülkelere uygun politika uygulamıştır. İnönü ise özel teşebbüsün teşvikini bertaraf etmek suretiyle devamlı, kalıcı ve yoğun bir devletçilik rejimi uygulamıştır. Buna göre, kanaatimce Atatürk’ün devletçilik rejimini günümüz piyasa ekonomisi ile bağdaştırmak mümkündür. Özel teşebbüsün yeterince gelişmesi durumunda o sektörün özel teşebbüse devredilebilmesi ilkesinin doğru biçimde uygulaması bizi bugünkü şartlarda piyasa ekonomisi rejiminin uygulanabileceği yorumuna götürebilir. Fakat, kalıcı devlet müdahaleleri ve kontrolleri ile İnönü’nün yoğun devletçilik felsefesini, kanaatimce günümüz piyasa ekonomisiyle bağdaştırmak mümkün değildir. Böyle bir felsefeye sahip isek, günümüzdeki piyasa ekonomisini reddetmek bunun mantıksal bir sonucu olacaktır. Yine kanaatimce, daha sonraki yıllarda CHP’nin ekonomik rejimle ilgili felsefesi ve görüşleri Atatürk’ün ılımlı devletçilik anlayışından ziyade İnönü’nün yoğun, kalıcı ve doktriner devletçilik anlayışının etkisi altında kalmıştır.22

Bir kısım yazarlar İnönü’nün yoğun devletçilik anlayışını ve yoğun kontrollerini savaş şartlarının getirdiği bir zorunluluk olarak yorumlamışlardı. Bunda kuşkusuz bir doğruluk payı vardır. Fakat bu iddia İnönü’nün daha Atatürk döneminde farklı bir devletçilik anlayışına sahip olduğu gerçeğini gözardı etmektedir.

İnönü döneminde (1939-1949) ekonomik kalkınma çok düşük düzeyde kalmış, kişi başına GSMH yılda ortalama %0.9 dolayında gerilemiştir. 1949 gibi GSMH’nin %10.8 düşme gösterdiği yılı dışarıda tutsak dahi, 1939-1948 dönemi için kişi başına düşen GSMH yılda sadece %0.4 dolayında, çok düşük bir yükselme göstermektedir. Bu durumda, İnönü döneminde köylü, işçi gibi düşük gelirli grupların reel gelirinde bir artış olmadığı, aksine azalma kaydedildiği anlaşılmaktadır. Buna karşı, 1938-1949 döneminde fiyatlar ciddi artışlar göstermiş, kapalı GSMH fiyat indeksine göre, yıllık ortalama fiyat artışı %14.6 olmuştur.23 Demek ki, 2. Dünya Savaşı’nı izleyen yıllarda da ekonomi yeniden kalkınma sürecine girememiştir. 1946’da yapılan devalüasyona rağmen dış ticaret gelişememiş, ihracat artışı kısa süreli olmuş ve yetersiz kalmıştır. Dış ödemeler bilançosu 1946’dan itibaren açık vermeye başlamıştır.24

2. Dünya Savaşı’nı izleyen yıllarda iç politika alanında ise çok önemli gelişmeler olmuştur. Stalin’in Kars, Ardahan, Artvin üzerinde hak iddia etmesi Türkiye’yi batı dünyasına yaklaştırmış ve Türkiye 1951’de NATO’ya üye olmuştur. 2. Dünya Savaşı sonrası Batı dünyası ve batı dünyasının liderliğini ele alan ABD, 1944’te Bretton Woods ile kurulmasına karar verilmiş olan IMF ve Dünya Bankası bu bloka dahil ülkelerin özel teşebbüsü ve özel yabancı sermaye akımını teşvik etmesi, dış ticarette takas ve kliring yerine ithalatın giderek serbestleştirilmesi şartlarını koşuyorlardı. Politik rejim olarak ise tek partili rejimden çok partili demokrasi rejimine geçilmesi öngörülmekteydi. Bu genel gidiş çerçevesinde İnönü 1945’de çok partili demokrasi rejimine girilmesi gibi çok önemli bir karar vermiştir. Bu izin üzerine Celal Bayar, CHP’den kopan birçok arkadaşını da yanına alarak “liberal”, yani özel teşebbüsün ve özel yabancı sermayenin teşvikini benimseyen Demokrat Partiyi (DP) kurmuştur. 1946’da yapılan genel seçimlerde DP milletvekili adaylarına yapılan çeşitli baskılar ve “açık oy, kapalı tasnif” ilkesi etkileriyle seçim sonuçları CHP lehine çıkmıştır. Fakat bu kez dış baskılar yanında kamuoyu baskıları da giderek artmış ve 1950 seçimlerinde “gizli oy, açık tasnif” ilkesinin uygulanması sonucunda DP Mecliste büyük bir çoğunlukla iktidara gelmiştir.

3. DP Dönemi (1950-59) ve 1960-1961 Askeri Müdahalesi

3.1. DP’nin Uyguladığı Ekonomik Rejim ve Kalkınma Stratejisi

1950 genel seçimlerini kazanan DP, CHP’ye kıyasla farklı bir ekonomik rejim ve kalkınma stratejisi uygulamaya başlamış, 1950 yılından sonra yapılan 1954 ve 1958 seçimlerini de kazandığı için 1960 askeri müdahalesine kadar bu rejim ve stratejiyi uygulamaya devam etmiştir.25

DP, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra Batı dünyası tarafından yapılan uluslararası anlaşmalar ve kurulan uluslararası kurumların gerekli gördüğü ilkeler çerçevesinde özel teşebbüsün ve özel teşebbüs ve özel yabancı sermaye akımının teşvikini esas almıştır. Bu nedenle de, CHP’nin (Atatürk’ten ziyade İnönü’nün tercihi olan, yoğun ve katı) “devletçilik” felsefesine karşın DP’nin “liberal” bir ekonomik rejim benimsediği söylenebilir. Fakat, DP’nin “liberal” ekonomi felsefesini daha dikkatli şekilde tespit etmeliyiz. Burada “liberal” sadece devlet girişimi yerine özel teşebbüsün esas alınmasını ifade etmektedir. Yoksa iktisat literatüründe
19. yüzyıldan bu yana süregelen Klasik Sistem ve klasik ekonomi felsefesine göre liberal ekonomik rejimin anlamı sadece özel teşebbüsün esas alınmasından ve üretimin özel teşebbüs tarafından yapılmasından ibaret değildir.

Klasik sisteme göre, fiyat mekanizması her türlü ekonomik faaliyeti en etkin şekilde düzenleyeceği için devlet ekonomiye, makro veya mikro düzeyde olsun, hiçbir müdahalede bulunmamalıdır.26 Aynı kural dış ticaret için de geçerlidir ve dış ticaret de serbest olmalıdır.27 DP’nin uyguladığı ve “liberal” olarak adlandırılan ekonomik rejimde ise özel teşebbüs esas alınmakla beraber ekonomiye gerek makro gerekse mikro düzeyde yoğun müdahale ve teşvikler, dış ticarette ise yoğun korumacılık sözkonusu idi.

Bu açıdan bakıldığında CHP yoğun müdahaleler ve yoğun korumacılık altında, özel teşebbüsten ziyade devlet girişimciliği öncülüğünde bir kalkınma felsefesini benimsemişti. DP ise yine aynı yoğun müdahaleler ve yoğun korumacılık altında özel teşebbüsün teşvikine dayanan bir kalkınma felsefesi uygulamıştır. Aynı noktadan hareket edersek, DP’nin uyguladığı “liberal” ekonomik rejim Klasik Sistemde öngörülen “liberal” rejimden farklı olduğu gibi, günümüzde, Türkiye dahil, uygulanmasına çalışılan ve yoğun müdahale ve korumacılıktan arınılmasını gerektiren “piyasa ekonomisi”nden de farklıdır.28

Burada fiyat mekanizmasına müdahalelerden kasıt, döviz, faiz, işçi ücretleri gibi temel girdi fiyatlarının serbest piyasadan ve rekabet piyasalarından teşekkül etmesi yerine devlet tarafından (örneğin, döviz fiyatının düşük, faizin düşük, işçi ücretlerinin yüksek), tespiti yanında çeşitli mal fiyatlarının da yine devlet tarafından tespitidir: Örneğin, yüksek tarım destekleme fiyatları; akaryakıt, tarımsal gübre fiyatlarının düşük tespiti; sınai mal fiyatları üzerine çeşitli kontroller ve limitler konulması gibi. Ayrıca, yatırımların çeşitli teşviklerle “öncelikli” alt-sektörlere veya bölgelere yönlendirmesini de içerir. Buna karşın, piyasa ekonomisinde fiyat mekanizmasına ve kaynakların dağılımına bu gibi müdahaleler asgaride olmalıdır.

Korumacılık ise kısaca ithalatı kısıtlayarak içeride ithal-ikame sanayi kollarının gelişmesini sağlamayı hedef alır. Bunun başlıca aletleri sabit döviz kuru (aşırı değerlendirilmiş para veya aşırı düşük tutulmuş döviz fiyatı) yanında ithalat üzerine çeşitli miktar kısıtlamaları (örneğin, kontenjan ve kotalar) ve yasaklar, ayrıca ithalattan alınan yüksek gümrük vergileridir. İhracat ise sabit döviz fiyatları yahut aşırı düşük tutulmuş döviz fiyatı dolayısıyla gelişemeyeceği için, bu kez çeşitli kur primleriyle teşvik görür. Böylece farklı ithal vergileri ve ihracat teşvikleri ile karşımıza bir “çoklu döviz kuru” (multiple exchange rate) çıkmaktadır.

Piyasa ekonomisinde ithalat, ihracat serbestisi karşısında dış ödemeler dengesi temelde serbest yahut gerçekçi döviz kuru yoluyla sağlanacaktır.29

Bu şartlar altında gerek IMF gerek DB (WB), dış ödemeler açıklarıyla karşılaşan ülkelere dış yardımda bulunmak üzere önce devalüasyon yapılmasını (aşırı düşük döviz fiyatı politikasından vazgeçilmesini), bunun yanında istikrar tedbirleri, yani enflasyonun önlenmesini önermekteydiler. Ayrıca GATT anlaşması da dış ticaretin serbestleştirilmesini, bunun için ithalatta miktar kısıtlamalarının, yüksek ithalat vergilerinin, ihracat teşvik primlerinin ve çoklu döviz kurunun kaldırılmasını önermekteydi. Fakat, Türkiye dahil, gelişen ülkeler bu kaidelere genellikle sadece krize düşüp IMF’ye muhtaç duruma geldiklerinde başvuruyorlar, daha sonra yine aynı politikaların içine düşüyorlardı.30 Türkiye de 1958 devalüasyonu ve 1970 devalüasyonu sonrası aynı politikalara dönmüştü.31

DP tarafından uygulanan “liberal” ekonomik rejim, bu kere İnönü dönemine kıyasla DP döneminde toplam sabit yatırımlar içinde kamu yatırımlarının payının artmış, 1950’de %39’dan 1960’da %50’ye yükselmiş olması gerçeği karşısında birçok uzman tereddütte kalmış; bazı gözlemciler DP’nin de en az CHP kadar “devletçi” olduğunu ileri sürmüşlerdir. Fakat bu yorum yanlıştır. Gerçekte 1938-1950 döneminde yoğun bir devletçilik rejimi uygulanmış, özel teşebbüsün teşviki durdurulmuş olmakla beraber savaş yılları ve sonrası olan bu dönemde devletin gelir kaynaklarının mahdut olması nedeniyle fazla devlet yatırımı yapılamamıştır. Sonuçta toplam yatırımlar içinde kamu yatırımlarının payı düşük kaldığı gibi, gerek toplam yatırımların gerek özel yatırımların GSMH içindeki payı da çok düşük düzeyde kalmıştır.

DP döneminde ise gerek sınai gerek tarımsal üretimi ve özel teşebbüsü teşvik etmek üzere yoğun alt-yapı yatırımları (örneğin, kara yolları, limanlar) yanında özel teşebbüs tarafından yüksek sermaye gerektirdiği için ele alınamayan temel sınai ve tarımsal mallar ve ara malları üretimi devlet ve KİT’ler eliyle geliştirilmiştir (demir-çelik, gübre, tarımsal, kimyevi ilaç vb. gibi). Böylece kamu yatırımları, özel yatırımları teşvik eden bir politika unsuru olmuş ve özel yatırımların milli gelire oranının yükselmesinde, diğer teşvikler yanında önemli rol oynamıştı.

DP döneminde dış ekonomik ilişkiler artmıştır. Fakat, bunu “açık ekonomi”ye geçiş olarak yorumlayamayız. Gerçi 1950’de ithalatta liberasyon arttırılmasına gidilmiştir. Fakat menfi sonuç verdiği için 1953’te yeniden miktar kısıtlamalarına dönülmüştür. 1954 kötü iklim yılı ve GSMH düşmesini izleyerek 1954’ten sonra açık biçimde ithal-ikame sanayileşme yolu seçilmiştir.

Batı dünyasına bağlı gelişen ülkeler için 2. Dünya Savaşı’ndan sonra açılan yeni olanaklar içinde (IMF, WB, ABD Marshall yardımı vb. gibi) Türkiye’de de dış yardıma kayda değer bir açılma olmuştur. 1953’e kadar özel banka kredilerine de müracaat edilmiş olmakla beraber, bunların maliyeti çok yüksek olduğu için 1953’te vazgeçilmiş, program ve proje kredileriyle yetinilmiştir.

DP döneminde özel yabancı sermaye akımı köklü teşvik görmeye başlamıştır. Gerek dış yardım temini gerek özel yabancı sermayenin teşviki 1950’den önce CHP hükümeti tarafından ele alınmış, fakat sonuçlandırılamadan yapılan 1950 seçimleri iktidar değişikliği getirmişti.

DP hükümeti özel yabancı sermayenin teşviki için 1954’te iki önemli kanun yürürlüğe koymuştur: Sanayi sektörüne ÖYS akımı teşvikini düzenleyen 6224 sayılı ÖYS’yi Teşvik Kanunu ile petrol sektörüne ÖYS teşvikini düzenleyen 6326 sayılı Petrol Kanunu.32

Yine dışa açılmanın bir parçası olarak, Yunanistan’ın 1957’de Ortak Pazar’a Avrupa Ekonomik Topluluğu ortak üyelik için müracaatını izleyerek Türkiye de 31 Temmuz 1958’de AET’ye benzer bir müracaatta bulunmuştur. Fakat müzakereler 1960-61 askeri müdahalesi sonucu kesildiğinden Ankara Anlaşması 1964’te yürürlüğe girmek üzere, Eylül 1963 tarihinde imzalanmıştır.

DP döneminde politik alanda ise çok önemli bir adım atılmış, Türkiye 1951’de NATO’ya üye kabul edilmiş, 2. Dünya Savaşı sonrası kutuplaşma ve soğuk savaş yıllarında Batı cephesi saflarında yer almıştır. NATO yükümlülükleri gereği Türkiye Kore Savaşı’na asker göndermiştir. Böylece Türkiye, Stalin’in Kars, Ardahan, Artvin taleplerine ve Boğazlar üzerindeki isteklerine set çekmiştir.

DP hükümetinin belirgin ve önemli kalkınma stratejilerinden biri tarım kesiminin gelişmesine verdiği önemdir. 50’li yıllara kadar iktisadi gelişme literatüründe kalkınma olgusu sanayileşme ile özdeş kabul ediliyordu. Fakat 50’li yıllarda ekonomik kalkınmada ve özellikle kalkınmanın ilk aşamalarında tarım sektörünün geliştirilmesinin sınai gelişme, dolayısıyla topyekün gelişme üzerindeki müspet etkileri ön plana çıkartılmıştır.33 Bu görüş uluslararası kuruluşlar kanallarıyla diğer gelişen ülkeler yanında Türkiye’de de yankı bulmuştur. Nüfus çoğunluğunun kırsal bölgelerde yaşaması, istihdamda tarım sektörünün büyük ağırlığı konuyu ekonomik olduğu kadar politik ve sosyal açıdan da önemli hale getiriyordu.

CHP ve İnönü iktidarı son yıllarda tarımı toprak reformu yoluyla kalkındırma stratejisi üzerinde durmuş, fakat 1950 seçimleri öncesi toprak reformu stratejisini terketmişti. DP ise daha seçimlerde toprak reformu değil, tarım reformu stratejisini benimsemiş ve bu stratejiyi uygulamıştır.34 DP hükümeti tarım kesimini makineleşme özellikle traktör kullanımı, sulama başta olmak üzere çeşitli alt­yapı yatırımları, dünya fiyatları üstünde ve yüksek destekleme alım fiyatı (taban fiyatı) politikası, düşük faizli tarım kredisi, satış ve kredi kooperatifleri, düşük fiyatlı suni gübre, düşük fiyatlı akaryakıt ve mazot gibi yollarla teşvik etmiştir. Karayollarının geliştirilmesi, deniz ve demiryolları ulaşımının nispeten ihmal edilmiş olması ayrı bir sorun olmakla beraber, tarım üretiminin piyasalara ulaşmasına ve dolayısıyla tarım üretiminin teşvikine büyük katkı sağlamıştır.

İlk yıllarda traktörün kullanılmasıyla, bunların daha ziyade büyük toprak sahiplerince kullanıldığı varsayımından hareketle, makineleşmenin toprak dağılımında temerküzü arttırdığı iddia edilmiştir.35 Fakat toprak dağılımı, traktör sayısı, ekime açılan arazi istatistiklerine bakılacak olursa, bu iddianın yanlış olduğu görülmektedir.36

Traktörün yaygınlaşması ile büyük boyuttaki mevcut meraların tarıma açılması imkan dahiline girmiş, ekilebilir arazi alanı genişlemiştir. Ayrıca sulanan arazi payı da artmıştır. Tarım reformu yoluyla tarım sektörünün geliştirilmesi, köy yollarının ve köylerin elektrifikasyonunun ele alınması başlıca iki alanda önemli etkiler yaratmıştır. Birincisi politiktir: Tarım politikası ve tarım reformu sonucu çiftçinin gelirinin artması, diğer tutumlar ve politikalarla birleştiğinde, çiftçi ve tarımsal nüfus büyük ölçüde merkez sağa yönelmiştir.

Sonradan ortanın solu olduğunu ifade eden ve toprak reformu uygulanmasını öneren CHP’nin kırsal oyları mahdut kalmıştır. İkincisi, tarımın geliştirilmesi iktisat literatüründe de öne sürüldüğü gibi, Türkiye’de de, gerek ham madde, gerek işgücü temin etmesi gerek sınai talebi arttırması suretiyle sanayileşmeyi uyarmış, sanayi kesimi tarımdan daha da süratle gelişmiştir. Sonuçta tarım kesiminin GSMH içindeki payı 1950’de %52’den 1961’de %42’ye düşerken sanayi kesiminin payı %16’dan %23’e yükselmiştir.37 Kırsal nüfus ise 1950’de %75’ten 1960’da %68.1’e gerilemiştir.38

DP döneminde yıllık enflasyon GSMH kapalı fiyat indeksi ile 1950’de – 2.1’den 1959’da %19.9’a yükselmiş39 ve bu da ciddi eleştirilere yol açmıştır. Bu dönem boyunca kamu yatırımları ve çeşitli teşvikler sonucu oluşan bütçe açıkları daha çok Merkez Bankası kredileri ve para arzı artışı ile finanse edilmiştir. DP hükümetini eleştirenler enflasyonun menfi ekonomik ve sosyal etkilerini vurgularken savunanlar ise kalkınmanın başlarında bir miktar enflasyonist finansmanın kaçınılmazlığını ileri sürmüşlerdir.

DP dönemi boyunca nüfus artış oranı giderek artmış ve yılda %2.9’lara yükselmiş; köyden şehire nüfus akımı ve gecekondu sorunları ortaya çıkmıştır. Yine aynı yıllarda sağlık tedbirlerinin kopya edilmesi sonucu gelişen ülkelerdeki nüfus artışı sorunu, hızlı artan nüfusun ekonomik gelişme üzerindeki menfi etkileri ve “nüfus bombası” (population bomb) tartışmaya açılmış ve “iradi nüfus planlaması” uluslararası teknik ve malî yardım konusu yapılmıştır. Türkiye de bu dönemde iradi aile planlamasını kabul etmekle beraber hükümet bu konuda fiilen fazla etkin bir faaliyet göstermemiştir. Bu tutumda dini yanlış yorum ve hassasiyetlerin rolü vardır. Nüfus artış oranı çok daha sonraki yıllarda ve şehirleşme ve sanayileşme ile birlikte düşmeye başlamıştır.40

3.2. DP Döneminde Ekonomik Performans

1950-59 DP döneminde GSMH yıllık ortalama artış hızı %6.9; %2.9 nüfus artış oranı ile kişi başına düşen GSMH yıllık ortalama artışı %4 olmuştur. Bu, 1939-49 İnönü dönemindeki %0.6 GSMH artışı ve %1.5 nüfus artışı ile %0.9 kişi başına düşen GSMH ortalama yıllık artışına kıyasla çok yüksek olup Atatürk dönemindeki kalkınmayı izleyerek, ikinci kalkınma hamlesi sayılabilir41 ve çok büyük bir merhaledir.42 Özellikle 1950-53 yıllarında yıllık ortalama GSMH artışı %11.3; %2.8 nüfus artışı ile kişi başına GSMH artı­şı %8.5 gibi, daha sonra hiçbir zaman ulaşılamayacak bir yükselme göstermiştir.

1939-1949 döneminde ortalama fiyat artışının %14.6 olmasına karşın %1950-59 döneminde ortalama fiyat artışı olmuştur. Ancak, yıllık enflasyon oranı aslında dönem boyunca giderek artmış ve 1959’da GSMH kapalı fiyat indeksi 19.9’a oranına yükselmişti.43

1939-49 döneminin düşük büyüme hızında ve nispeten yüksek enflasyon oranında kuşkusuz 2. Dünya Savaşı’nın çok belirgin menfi etkileri vardır. Fakat bunun yanında, kanaatimce o dönemde uygulanan yoğun devletçilik rejiminin etkileri gözardı edilemez. Yine kuşkusuz 1950-59 dönemindeki yüksek büyüme hızında 2. Dünya Savaşı sonrasının yarattığı imkanların, örneğin dış yardımların, bunun yanında 1950-53 için Kore Savaşı’nın yarattığı müsait dünya konjonktürünün etkileri vardır. Fakat, izlenen ekonomik rejim ve ekonomik kalkınma stratejilerinin anahatları bakımından doğru ve dünyadaki -yahut Batı dünyasına mensup ülkelerdeki- gelişmelere paralel olmasının büyük bir rolü olduğunu reddetmek mümkün değildir. Dış yardım, krediler ve yabancı sabit sermaye akışı esasen bu politikanın bir sonucudur. O dönemde eleştiriler enflasyonist kalkınma yanında yatırımların yanlış dağılımına da yönelmişti. Bu eleştiride belki bir gerçek payı olabilir; fakat sonraki araştırmalarda planlı dönem ile 1950-59 dönemi arasında yatırımların dağılımı açısından çok belirgin bir fark olmadığı saptanmıştır.44 Hiç şüphesiz DP’nin anahatlarıyla doğru ekonomik rejim ve kalkınma stratejileri uygulaması dışında, politika uygulamalarının ayrıntılarında eğitim eksikliği ve bilgisizlik yanında partizanlık ve popülizmden doğan birçok yanlış yapılmıştır. Fakat, bu yanlışlar ekonominin yüksek bir büyüme hızı göstermesini önlememiş, sadece daha sağlıklı ve daha da hızlı bir ekonomik ve sosyal gelişmeye mani olmuştur. O halde, kanaatimce 27 Mayıs 1960 Askeri Müdahalesi’nin temel nedeni DP döneminde yapılan ekonomik hatalardan ziyade politik alanda yapılan hatalar olmuştur. Ekonomik rejim anlayışı farkları bu politik hatalara adeta ek bir ekonomik gerekçe olarak ileri sürülmüştür.

DP tarafından yapılan ve askeri müdahaleye yol açan politik hatalar ise partizanlık, popülizm yanında yüksek dereceli memurlara, gazetecilere ve askere karşıt bir tutum içine girilmesi, bu grupların gelir skalası içinde irtifa kaybetmeleri yanında45 CHP muhalefetine karşı sert tutum ve CHP’yi yıkıcı muhalefet yaptığı gerekçesiyle kapatmak çabaları olmuştur. Bu siyasi hatalar yapılmasaydı ve askeri müdahale zorunlu hale gelmeseydi belki bugün Türkiye daha yüksek bir gelir düzeyinde olabilirdi.

3.3. 27 Mayıs 1960 Askeri Müdahalesi ve 1960-61 Askeri İdare Yılları

27 Mayıs Askeri Müdahalesi’ni izleyen yıllarda herşeyden önce politik alanda demokratik sistemin daha iyi işlemesini sağlamak maksadıyla çeşitli tedbirler alınmıştır. Bunlardan en önemlileri mutlak seçim sistemi yerine nisbi seçim sisteminin getirilmesi, memurların (iktidarın keyfi kararlarına karşı) teminatı, meclis üstünde bir de senato oluşturulmasıdır. Ekonomik alanda ise yatırımların daha iyi planlanması, enflasyonist kalkınmanın önlenmesi için planlı kalkınma ilkesi getirilmiş ve Devlet Planlama Teşkilatı kurulmuştur. DPT Türkiye için hem özel teşebbüsün hem de İDT’lerin (KİT’lerin) yer aldığı “karma ekonomi” ilkesini benimsemiş, İDT’lerin daha verimli ve kârlı çalışmaları için reorganizasyon yapılmasını öngörmüştür. “Karma ekonomi” daha sonraki yıllarda yoğun devletçi rejim taraftarlarınca kamu kesiminin yoğunlaştırılacağı, “liberal” ekonomi yanlıları tarafından ise özel teşebbüsün teşvik edileceği bir rejim olarak yorumlanmış, sonuçta Türkiye için anlamını geniş ölçüde yitirmiştir.46 Aslında özel teşebbüsün yanında devlet yatırım ve müdahalesi az çok var olduğu için tüm ülkeler, ABD dahil, “karma ekonomi” içindedir, diyebiliriz.47

1960-61 yılları, kuşkusuz durgunluğa yol açmış, gerek özel yatırımlar ve tüketim harcamaları gerekse kamu yatırım ve harcamaları gerilemiştir. Böylece 1960-61 yılları GSMH ortalama artış hızı %2.7; %2.5 nüfus artışı ile kişi başına GSMH artışı %0.2 olmuştur. Durgunluk nedeniyle fiyat artışı da %3.8 düzeyinde kalmıştır.48

4. 1962-65 AP-CHP Koalisyonu ve 1965-1971 AP Dönemi

4.1. 1962-65 AP-CHP Koalisyonu Dönemi

Yeni Anayasanın kabulünü izleyerek yeniden demokrasiye dönüldüğünde, 1962 seçimlerinde DP’nin oyları parçalanmış ve tek bir parti iktidara gelememiştir. Dolayısıyla, ilginç bir deneme oluşturan AP-CHP koalisyon hükümeti kurulmuştur. Bu ilk yıllarda ve 1962 geçici yıllık programını izleyerek DPT tarafından çıkartılan 1963-1967 1. Beş Yıllık Kalkınma Planında (1. BYKP) kabul edilen karma ekonomide devlet ve devlet kontrolleri ağırlıktaydı.49 Hükümetin CHP kanadı da bu felsefeyi benimsemiş bulunuyordu. Bu nedenle özel teşebbüsün teşviki yerine devlet kontrolleri ön plana geçmiştir.50 Dolayısıyla, bu dönem kalkınma hızı bir miktar düşük kalmıştır. Nitekim, 1962-65 için GSMH yıllık ortalama artışı %5.7, %2.5 nüfus artışı ile kişi başına GSMH artışı %3.2’dir. Buna karşın fiyat artışları da çok ılımlıdır ve bir enflasyondan bahsedilemez: ortalama yılda %5.8.51

AP-CHP koalisyon hükümetinin attığı çok önemli bir adım Türkiye’nin AET’ye “ortak üye” olma imkanını veren Ankara Anlaşması’nın imzalanması olmuştur. Askeri müdahale dolayısıyla kesilen müzakereler demokrasiye dönülmesiyle yeniden başlamış ve Eylül 1963’te imzalanan anlaşma 1964’ten itibaren yürürlüğe girmiştir.

4.2. 1965-1971 AP Dönemi

DP’nin devamı olduğunu kanıtlayan AP 1965’te tek başına iktidar olmuş ve müteakip seçimi de kazanarak 12 Mart 1971 Askeri Muhtırası’na kadar iktidarda kalmıştır. AP aynen DP’nin ekonomi felsefesini ve ekonomi rejimini benimsemiştir. Bu nedenle de 1965’ten itibaren Kalkınma Planında öngörülen “karma ekonomi” çerçevesinde yeniden özel teşebbüsün ve özel yabancı sermayenin köklü teşvikine dönülmüştür.52 Nitekim, 1968-72 2. BYKP bu felsefeye uygun olarak hazırlanmıştır. Burada, “liberal” ekonomiden kasıt yine esas itibariyle özel teşebbüsün teşvikidir. Fakat devlet piyasa fiyatlarına yoğun müdahalelerde bulunmakta, yatırımların dağılımını teşviklerle yine yönlendirmekteydi. Sabit döviz kuru, ithalatta yüksek gümrük vergileri ve miktar kısıtlama ve yasaklarıyla yoğun korumacılık ve ithal-ikame sanayileşme stratejisi ise devam etmiştir.

1966-1970 döneminde 1962-65 dönemine kıyasla fiyatlarda çok az bir artış olmasına karşın büyüme hızı belirgin şekilde artmıştır: GSMH yıllık ortalama artış hızı %6.8, %2.6 nüfus artış oranıyla kişi başına GSMH artışı %4.2 ve ortalama yıllık fiyat artışı %7.2.53

Bu dönem boyunca iyi iklim yıllarının azalması bir dezavantaj, nüfus artış oranındaki bir miktar düşme ise ekonomik büyüme açısından bir avantaj olmuştur. Dış yardımın GSMH’ye oranı ise 1950­59 dönemine kıyasla belirgin şekilde düşmüştür; bu da kuşkusuz büyüme hızını düşüren bir etki yaratır. Bu dönemde sanayi sektörünün yeterince geliştiği hesaba katılarak büyümeyi sürükleyici bir sektör olarak kabul edilmiştir. ÖYS girişleri, ayrıca lisans anlaşmalarıyla kurulan ve ve ilk dönemlerde daha çok “montaj” safhasında faaliyete başlayan sanayi sektörlerinin (otomotiv, elektrikli ev eşyaları, elektronik aletler, yazı ve hesap makineleri, telefon santralleri, asansör) yerli imalat oranının yükseltilmesi için ciddi tedbirler alınmış ve Montaj Sanayii Talimatnamesi yardımıyla bu konuda devamlı gelişme sağlanmıştır;54 buna otomotiv de dahildir.55

Petrol alanında Türk ve yabancı teşebbüslerin faaliyetine imkan veren 1954 tarih 6326 sayılı kanunu izleyerek 1955’ten itibaren çok sayıda yabancı petrol şirketi araştırma ve sondaj işine girmişlerdir. 1956-59 döneminde yabancı şirketlerin payı %90-97 olmuştu; fakat bu pay giderek azalmış ve 1962’de %62 olmuştur. Yabancı şirketler 1955-60’da üretime geçmemişlerdi, üretimin %100’ünü TPAO sağlamaktaydı. 1962’den sonra ÖYS şirketlerinin sondaj alanında payı yine giderek gerilemiş, TPAO’nun payı artmıştır. Ancak, ham petrol üretiminde ÖYS’nin (özellikle Shell ve Mobil’in) payı giderek artmış ve TPAO’nun payını aşmıştır. Bu pay 1963’de %18’den, 1969’da %69’a, 1972’de %72’ye ulaşmıştır. Ne var ki, 1971 Askeri Muhtırasını izleyen petrol “reformu” kanunu etkileriyle ÖYS şirketleri tedricen üretimden çekilmişlerdir. ÖYS’ye ait ATAŞ rafinerisi ise devletleştirilmiştir. Buna karşın TPAO’nun ham petrol üretimi; artmamış, aksine düşmüştür. Sonuçta 1972-73 petrol krizine girildiğinde Türkiye’nin iç üretimindeki şiddetli düşmeye karşın talep giderek yükselmekteydi.56

1962-65’te lüks inşaat için getirilen kısıtlamalar kaldırılmış, inşaat kesimi de süratle gelişen bir sektör durumuna gelmiştir. Tarım sektörünün yine DP döneminde olduğu gibi, tarım reformu ve önceki tedbirler yardımıyla geliştirilmesine devam edilmiştir.

Dönem boyunca, tarımın ve sanayi sektörünün gelişmesine paralel olarak artan ithal yatırım, temel ham madde, ara malları ve parça ithalatı karşısında sabit döviz kuru ve korumacılık rejimi altında ihracat yeterince artmadığı için dış ödemeler bilançosu açıkları giderek yükselerek ciddi bir sorun yaratmıştır. Bu nedenle 10 Ağustos 1970’de yüksek oranlı (%66.6 oranında) bir devalüasyon yapılmıştır. Bu devalüasyonun ihracat ve dış ödemeler bilançosu üzerindeki müspet etkileri bir iki yıl içinde kendini göstermiştir.57

Bu dönemde Türkiye’de öğrenci olayları ekonomik rejim ve büyüme açısından en azından çok ciddi bir sorun olmadığı halde, Avrupa’yı da izleyerek başgöstermiş ve radikal sol görünümü almıştır.58 Aynı dönemde İsmet İnönü CHP için “ortanın solu” kavramını benimsemiştir. Ortanın solu aslında yaklaşık olarak “merkez sol” terimine tekabül eder ve ılımlı bir görüştür. Fakat, o dönemde Marksist akımın etkileri, SSCB’nin süratle kalkındığı yolundaki yanlış gözlem ve kanaatler sonucu “ortanın solu” yorumu da ılımlı değil, yine radikal sola doğru kaydırılmıştır. Böylece bir taraftan katı bir devletçilik, diğer taraftan “ortanın solu” terimi altında, radikal solun etkisiyle CHP özel teşebbüse, ÖYS’ye, AET’ye (en azından AET ile hazırlık döneminin uzatılmamasına), ABD’ye, hatta NATO’ya dahi karşıt bir konuma sürüklenmiştir. DP ve sonraki AP, ülke aydınlarını ve basını uzaklaştırdığı için basın, aydınlar ve yüksek kademeli devlet memurları da AP’nin ekonomik felsefesine karşıt bir tutum aldığında politik denge CHP tezine doğru yönelmiştir. Bu durum karşısında askerler 12 Mart 1971’de bir muhtıra vererek AP hükümetinin istifasını ve meclis dışından bir reform hükümetinin kurulmasını sağlamışlardır.

4.3. Mart Askeri Muhtırası

12 Mart 1971’de verilen Askeri Muhtıra’da 60’lı yılların ortalarından itibaren başlayan anarşi (terör) ve öğrenci hareketlerinin temelinde, dış mihraklar ve radikal, ayrılıkçı akımların etkisi yanında ekonomik ve sosyal reformların yapılmamasının, bu hususta AP hükümetinin isteksiz davranmasının yattığı belirtilmiştir. Muhtıra uyarınca AP hükümeti istifa etmiş ve mevcut mecliste yapılan oylama ile meclis dışı üyelerden oluşan Birinci Reform Hükümeti işbaşına gelmiştir. Bu ilk reform hükümetinin özel teşebbüsün kontrolü, ÖYS’nin denetimi ve kısıtlanması, petrolde kamu kesimine öncelik verilmesi, madenlerin devletleştirilmesi, dış ticaretin, ön fiyat kontrolleri dahil, yoğun şekilde devlet kontrolüne alınması, katı bir toprak reformunu içeren iktisat politika ve programları hazırlıkları, piyasada bu politikaların aksamalara, istikrarsızlığa ve durgunluğa yol açacağı yolunda itirazlar ve endişeler doğurmuştur. Bunun üzerine istifa etmek zorunda kalan 1. Reform Hükümeti’ni izleyen ve yine meclis dışı üyelerden oluşan Reform Hükümetleri geniş kapsamlı devletleştirme programlarını uygulama alanından kaldırmış, özel teşebbüsün teşviki ilkesine yeniden dönülmüştür. Ancak, Askeri Muhtıraya uyularak 1973’te ılımlı bir toprak reformu kanunu yürürlüğe konmuş, petrolde kamu kesimine öncelik veren 1973 tarih ve 1702 sayılı Petrol Reformu Kanunu çıkartılmış, 3. BYKP’de (1968-1972) ise 6224 sayılı kanuna tabi ÖYS girişlerine çeşitli kontroller getirilmiştir.59

Bu “reform” kanunlarının ve mevzuatın çıkartılmasını izleyerek 1973’de seçim yapılmak suretiyle yeniden “normal” demokrasiye dönülmüştür.

İlginçtir ki, Askeri Muhtıra ve reform hükümetleri fiilen ekonomide ciddi bir durgunluğa yol açmamış; aksine bu kez 1970 devalüasyonunun müspet etkileri kendini göstermeye başlamıştı. Yine de GSMH büyüme hızı giderek düşmüştür. 1971’de %10.2; 1972’de %7.4 ve 1973’de %5.4. 1971-73 ortalaması GSMH artış hızı %7.6; %2.5 nüfus artış hızı ile kişi başına GSMH artış hızı %5.1. Bu döneme ait yıllık ortalama fiyat artışı ise oldukça yüksektir: %19; 1974 ise %28.3.60 Bunun nedenlerinden biri Ağustos 1970’teki yüksek oranlı devalüasyonun ve KİT mamulleri zamlarının maliyet enflasyonu etkileridir. Ayrıca OPEC tarafından 70’li yılların başlarından itibaren ve 70’li yıllar boyunca sık sık yükseltilen petrol fiyatları artışının etkilerini de hesaba katmalıyız. 1971-73 döneminin son yıllarında petrol fiyatları yükseltilmekle beraber 1970 devalüasyonunun müspet etkileri yanında, birikmiş döviz rezervleri ve işçi döviz geliri sayesinde, bunun büyüme hızında menfi etkileri bu yıllarda pek görülmemiş, menfi etkiler ileri tarihlere atılmıştır.

5. Yetmişli Yıllar: İstikrarsız Koalisyonlar, Radikal Akımlar ve Artan Terör
Olayları

5.1. 1971-80 Yıllarında Başlıca Ekonomik ve Politik Gelişmeler61

Bu dönemin iç politika açısından birinci önemli özelliği 1973 ve onu izleyen 1977 genel seçimlerinde hiçbir siyasi partinin mutlak çoğunluğu sağlayamaması ve istikrarsız koalisyonlar dönemine girilmesidir.

Bu arada meclise giren parti sayısı da çoğalmış, özellikle milliyetçi akımı temsil eden MHP, dinci akımı temsil eden MSP gibi radikal sağ partiler de meclise girerek koalisyonlara katılmışlar ve istikrarsızlıkta rol oynamışlardır. Radikal milliyetçi akım genellikle yoğun müdahaleci, korumacı ve devletçi olmak eğilimindedir. Fakat bu yıllarda MHP daha ziyade AP paralelindeki politikalara destek vermiş ve AP ile koalisyonlara katılmıştır. Radikal dinci akımın ise yine yoğun müdahaleci ve korumacı olmak eğilimi yanında temelde demokrasi ile bağdaşabileceği de şüphelidir. MSP daha o yıllarda İstanbul’daki büyük sanayiciler karşısında Anadolu’daki sanayicinin yanında yer almıştır. MSP de o dönemdeki CHP gibi, NATO, ABD, AT ve ÖYS akımına karşıt bir tutum sergilemiştir. Bu özelliğinden hareketle bu dönemde CHP ile bir koalisyon girişimi olmuş fakat bu koalisyon kısa sürmüştür.

1974 Kıbrıs “barış hareketi” koalisyon ortamında yürütülmüştür. Barış hareketinin kaçınılmazlığı ve politik askeri başarısı tartışılmaz olmakla birlikte, bunu izleyen ambargo ekonomiye bazı yükler getirmiştir.

Gerek mecliste yoğun müdahaleci ve korumacı, buna karşın özel teşebbüse ve ÖYS akımına karşı siyasi partilerin artması ve gerekse istikrarsız koalisyonlar uygulanan ekonomi rejiminde ve politikalarında yanlışlara yol açmıştır. Genellikle devletçiliğe ve kamu sektörüne ağırlık verilmiştir. Bu arada CHP bir süre “halk sektörü”nün geliştirilmesine çalışmıştır. Bunu yaparken, örneğin işçi şirketlerinin -bazı istisnalar dışında- başarısızlığı üzerinde ciddi şekilde durulmamıştır. Bu arada kamu kesimi ve kamu istihdamı genişletilmiş, kamu kesimi zararlarının doğurduğu finansman gereksinimi enflasyonun (talep enflasyonunun) şiddetlenmesinde önemli rol oynamıştır. Petrol fiyatlarının OPEC tarafından yükseltilmesinin yol açtığı yüksek oranlara varan maliyet enflasyonu ayrıdır.

Yine bu dönemde ÖYS’ye karşı fiilen uygulanan çekimser ve ÖYS’nin cesaretini kırıcı tutum da kendini ağırlıkla hissettirmiştir. Madenlerde ve petrolde devletleştirme yolunda ciddi adımlar atılmıştır. Bunun sonucunda yabancı petrol şirketlerinin petrol arama ve üretim faaliyetleri giderek azalmış, TPAO bu farkı dolduramadığı için petrol ithalatı, gereksinimi yükselmiştir. Menfi gelişmeler petrol fiyatlarının yükseltildiği bir zamana rast gelmiştir.62

Toprak ve Tarım Reformu Kanunu uyarınca toprak reformunun başarısız bir uygulaması Urfa’da yürütülmüştür. Kanun, Mecliste tartışma yapılmadan geçirilmiş olduğu için, sağ görüşlü bir parti tarafından yapılan müracaat üzerine Anayasa Mahkemesi tarafından usul yönünden iptal edilmiştir. Anayasa Mahkemesi usule uygun yeni bir kanun çıkarılması için bir yıllık bir süre tanımıştır. Bu süre içinde CHP’nin başında bulunduğu hükümet kanun çıkarmadığı için toprak reformu konusu gündemden düşmüştür.

Bu dönemde ekonomik performansa gelince, yukarıda da işaret edildiği gibi, yetmişli yıllarda ekonomiyi etkileyen en önemli olaylardan biri petrol fiyatlarının 1972, 1973 yıllarında ve onu izleyen yıllarda politik nedenlerle OPEC tarafından yükseltilmesidir. Bunun getirdiği ithalat ve döviz gereksinimi artışı bu ilk yıllarda mevcut döviz rezervleri ve işçi döviz gelirleriyle karşılanmıştır. Böylece 1972, 1973 gibi, 1974’de yine yüksek bir büyüme yılı olmuştur (%7.4). Buna karşın petrol fiyatlarının yükseltilmesinin maliyet enflasyonu etkileri belirginleşmiştir (1974’de %28.3). 1975’te bu kez kısa vadeli krediler ve DÇM’lere izin verilmiştir. Bu suretle sağlanan döviz imkanları yine yatırım malları ve üretim için gerekli temel maddeler, ara malları ve petrol ithalaatında kullanıldığı için büyüme hızı 1975, 1976 yıllarında gerilememiş, hatta yükselmiştir. Bu iki yılın ortalaması: GSMH büyüme hızı %7.9; %2.3 nüfus artışı ile kişi başına GSMH büyüme %5.6, enflasyon oranı ise %26.5’dır.63

Böylece tüm dünyada petrol fiyatları artışının yarattığı stagflasyonun devam ettiği bir ortamda Türkiye büyüme hızı yüksek az sayıda ülke sırasına girmiştir. Fakat,bu sadece bir “geciktirme”den ibaretti. Nitekim, menfi etkileri nedeniyle DÇM’ler kaldırılmış, döviz rezervleri erimiş ve Türkiye ekonomisi 1977’den itibaren petrol krizini ağırlıkla hissetmeye başlamıştır. Tıkanan döviz imkanları ve ithalata karşısında büyüme hızı süratle düşerken enflasyon oranı giderek yükselmiştir. 1977-1979 yıllarında GSMH büyüme hızı %2.1; nüfus artış oranı da %2.1 olduğu için kişi başına GSMH büyüme hızı %%0; enflasyon oranı %45.2’dır.64 Bu dönemde sabit döviz kuru, gecikmeli ve yetersiz oranda yapılan devalüasyonlar ve prim sistemleri, kısaca “aşırı değerlendirilmiş para” yahut suni olarak düşük tutulan döviz kuru rejimi dış ödemeler sorununun akut duruma gelmesinde başlıca rolü oynamıştır. Bu durum sonunda Türkiye’yi IMF’ye müracaat etmek, 21 Ocak 1980’de çok yüksek oranlı bir devalüasyon yapmak ve sabit döviz kuru rejimini terketmek zorunda bırakmıştır.

Bu dönemde dış ekonomik ilişkilerde yapılan en büyük hata Yunanistan’ın tam üyelik müracaatını izleyerek Türkiye’nin de AT’ye aynı müracaatı yapmamasıdır. Yunanistan’ın tam üyeliğinin kabulüne karşın Türkiye’nin dışarıda ve “ortak üye” olarak kalması uzun vadede gerek politik gerek ekonomik büyük fırsatların kaçmasına yol açmıştır. Kuşkusuz bu hükme varırken 1980 askeri müdahalesi konusunu bertaraf etmiş, yahut böyle bir müdahaleye gerek kalmadan terör sorununun çözümleneceğini varsaymış olmaktayız. 1973’de Ecevit, Yunanistan’ın tam üyelik müracaatına karşın aksine, dış ödeme sorunlarını göstererek katma protokolün getirdiği yükümlülükleri tek taraflı durdurmuştur.65 CHP-MSP koalisyon hükümetinden sonra kurulan AP liderliğindeki ilk MC hükümetinde Dışişleri Bakanlığı yine AT’ye tam üyelik müracaatı hazırlıklarına girişmiştir. Fakat, koalisyonun MSP kanadının bu konuda CHP ile birleşip %50 üstünde oy ile kararı durduracağını gören başbakan Süleyman Demirel yine AT’ye üyelik müracaatından vazgeçmiştir. Bunun üzerine dönemin Dışişleri Bakanı Hayrettin Erkmen istifa etmiştir.

Yetmişli yılların en önemli olayı ise giderek artan terör olayları olmuştur. Bir taraftan radikal sol terör eylemleri diğer taraftan buna karşı radikal sağ militanların gelişmesi ve bu iki grup arasındaki çatışmalar gündemde birinci sıraya oturmuştur. Terör eylemleri sonucu ölümler, can ve mal kaybı her gün giderek artmıştır.

Bu dönemde CHP radikal sol eylemciler lehinde, AP ise radikal sağ eylemciler lehinde yorumlar yaptığı için Mecliste bu iki parti bir araya gelip terörle mücadele için gerekli kanun çıkartılamamış, hükümet ve hükümete bağlı polis kuvveti terör olaylarını önlemekte yetersiz kalmıştır. Terör Doğu bölgesi yanında büyük şehirlere sıçramış, eylemler en müsait ortam üniversitelerde ve üniversite öğrencileri arasında bulmuştur. Mecliste cumhurbaşkanı seçimi için dahi iki büyük partinin bir uzlaşmaya varamaması terör olaylarına eklenmiştir. Ordunun yüksek kademelerinden gelen ikazlar Meclis tarafından ciddi biçimde hesaba katılmamıştır. Bu şartların halkta da genel bir korku ve bezginlik yarattığı bir ortamda, 12 Eylül 1980’de TSK askeri müdahalede bulunmuştur.

Terörün önlenmesi, demokrasinin daha iyi işlemesi için düşünülen Anayasa ve kanun değişikliklerinden sonra Kasım 1983 seçimleriyle demokrasiye dönülmüştür. Fakat askeri müdahaleden önce, 24 Ocak 1980 devalüasyonu ve ekonomik paketi gelmiştir. 24 Ocak 1980 kararları piyasa ekonomisinin yolunu açtığı için ekonomimizde çok önemli bir köşetaşını oluşturmaktadır. Müteakip kısımda önce 24 Ocak kararları ele alınmaktadır.

5.2. 24 Ocak 1980 Devalüasyonu: Müdahalecilik ve Korumacılıktan Piyasa
Ekonomisine İlk Adım

70’li yılların ortalarından 80’li yıllara kadar dünya ekonomisinde, özellikle yeni sanayileşen ve gelişen ülkeler açısından yine büyük bir değişim gözlenmektedir.66 50’li ve 60’lı yıllardan bu yana bu ülkeler, Türkiye gibi yoğun müdahaleci ve korumacı ekonomik rejim uygulamışlardı. Kalkınmanın ilk aşamalarında devlet yatırımlarının gerekliliği, Sovyet sistemi merkezi planlamanın süratle ekonomik kalkınma sağladığı yolundaki yanlış hükümlerin rolü vardır. Fakat gelişen ve yeni sanayileşen ülkelerde yoğun müdahalecilik ve korumacılık uygulamalarının ve yapılan yanlışların fiili sonuçları enflasyon, dış ödeme tıkanıklıkları ve krizleri, dolayısıyla düşük büyüme hızı olmuştur. Buna karşı, Güney Kore, Tayvan, Singapur, Hong Kong gibi, daha 50’li yıllardan beri dışa açık, ihracata, ÖYS akımına dayalı kalkınma stratejisi izleyen, devlet müdahalelerini bu gayelere ulaşmak üzere yapan ülkeler çok daha süratli bir ekonomik büyüme ve gelişme göstermişlerdir. 70’li yıllarda OPEC tarafından petrol fiyatlarının yükseltilmesi müdahaleci ve korumacı strateji izleyen gelişmekte olan ülkeleri daha da zora sokmuştur. Sonuçta, bu ülkeler 70’li yılların ortalarından 80’li yıllara yoğun korumacılık ve müdahaleciliği terkederek ekonomilerini dışa açmaya ve piyasa ekonomisine yönelmeye başlamışlardır. Bu stratejiye dönmelerinde dış ödemeler krizleriyle karşılaştıklarında IMF ve DB’nin ekonomik program tavsiyeleri yanında kendi ülkelerindeki kamuoyunun da bu değişikliği tasvip eder duruma gelmesinin payı vardır. Bu şekilde, Hindistan ile Latin Amerika ülkelerinin çoğu yoğun müdahalecilik, korumacılık ve devletçiliği terketmişler ve özellikle daha üst düzeydeki yeni sanayileşen ülke kategorisinde olanlar, Hindistan’da dahil, yeni stratejiden müspet sonuçlar almışlardır. Ekonomisi çok geri olan birçok Afrika ülkesi ve az sayıda Latin Amerika ülkesi ise başarısız kalmıştır.67 Türkiye de bu kervana önce 24 Ocak 1980 devalüasyonu ve dışa açılma stratejisi ile, daha sonra 1983’den itibaren “piyasa ekonomisi”ni kabul etmekle, biraz gecikmeli olarak katılmıştır. Çeşitli yanlışlara ve sorunlara rağmen Türkiye son yıllara ve 2000’de karşılaşılan krize kadar piyasa ekonomisine geçişi başarı ile yürüten ülke olarak görülmüştür.68 Bu kısımda kısaca temas edilecek olan 24 Ocak 1980 devalüasyonunu ve ekonomik programını dünyadaki bu gelişmeler ve ortam içinde değerlendirmemiz gerekir. Bu husus ise Türkiye’de birçok uzman tarafından ihmal edilmekte veya unutulmaktadır.

24 Ocak 1980 kararlarına anahatlarıyla bakacak olursak69 devletçilik, müdahalecilik, korumacılık, ithal-ikame sanayileşme stratejisinin terki, buna karşın dışa açılma, ihracatı geliştirme, kamu yatırımlarının azaltılması, özel teşebbüs ve ÖYS akımının teşviki ögeleri açık biçimde ortaya çıkmaktadır.

Nitekim, 24 Ocak 1980 kararlarıyla herşeyden önce çok yüksek oranda bir devalüasyonu izleyerek sabit döviz kuru rejimi terkedilmiş ve döviz kurunu TCMB’nin günlük olarak ayarlaması ilkesi kabul edilmiştir. TCMB bu ayarlamalarda “gerçekçi döviz kuru”nu tespite çalışacak, döviz kurunun suni olarak düşük tutulmasından titizlikle kaçınacaktır.

Fiyatlara yoğun müdahale, idarî fiyat (devletin idari kararla fiyat tespiti) rejiminden de büyük ölçüde vazgeçilmeye başlanmıştır. Nitekim, temel girdi fiyatı olarak döviz kurunun gerçek piyasa düzeyine yükseltilmesi yanında kredi ve mevduat faiz hadleri de yükseltilmiş, mevduat (dolayısıyla kredi) faiz oranının enflasyon oranı üzerinde olması ilkesi getirilmiştir. Böylece kıt olan sermayenin yanlış fiyatlarla sermaye-yoğun sektörler ve teknolojilere akması önlenmiştir. İşgücü fazlası olduğu için ücretlerin aşırı yükseltilmesi önlenmek istenmiş, kamu sektörü ücretlerinin enflasyon oranında arttırılması (reel ücretin sabit kalması) önerilmiştir.

Ayrıca, KİT’ler tarafından üretilen (petrol,mazot, gübre, demir-çelik vb. gibi) tarımsal ve sınai temel mallar ve ara mallarının sübvansiyon maksadıyla düşük tutulmasından vazgeçilmiş ve dünya fiyatlarına yaklaştırılması öngörülmüştür. Bu uygulama ve zamlar gerçi bir defaya mahsus olarak “maliyet enflasyonu” yaratır; fakat bütçe açığını sürekli olarak önlemek suretiyle devam edegelecek talep enflasyonlarını önler. Fiyat göstergele­rinin ve maliyetlerin düzeltilmesi yoluyla yatırımların ve kaynakların kârlı ve verimli alanlara yöneltilmesi etkisi ayrı bir faydadır.

Yine bütçe açıklarının ve enflasyonun önlenmesi mülahazasıyla kamu ve KİT yatırımları hacminin sınırlandırılması, buna karşın özel yatırımların ve ÖYS’nin teşvikine dayanılması esası getirilmiştir.

Alınan kararların etkisiyle 1980 yılında GSMH büyüme hızı – ve %2.1 nüfus artışıyla, kişi başına GSMH – %3.2 olurken enflasyon oranı %102.7’ye yükselmiştir. Fakat, öngörüldüğü gibi, devalüasyon ve zamların bir defaya mahsus etkileri geçtikten sonra (ve aslında Mayıs 1980’den itibaren) enflasyon oranı düşmeye başlamış, 1981’de %36.8, 1982’de %25.2, 1983’de %30.6 olmuştur.70 1982’deki yükselmede İran-Irak Savaşı’nın etkilerini görebiliriz. Buna karşın ihracat hacmi süratle artmaya başlamış, 1980’de 2.910 milyon dolardan 1983’de 5.727.8 dolara yükselmiştir. İhracat 1991’de 13.593.5’e çıkmıştır.71

5.3. 12 Eylül 1980 Askeri Müdahalesi

70’li yıllar boyunca terör eylemlerinin giderek yoğunlaşması,bunun karşısında Meclisin ve özellikle iki büyük siyasi parti, AP ve CHP’nin aralarında bir uzlaşmaya vararak terörle etkin mücadele yapamaması, aksine taraf tutmakta devam etmeleri karşısında TSK 12 Eylül 1980’de zorunlu olarak duruma müdahale etmiştir. Bu müdahale terörün yaygınlaşmasından endişe duyan büyük çoğunluk tarafından tasvip görmüştür. 1980 müdahalesi, 1960’ın aksine, askerin bir kısmı tarafından değil, hiyerarşik ve topyekün bir askeri müdahale olmuştur. Dönemin Genel Kurmay Başkanı Kenan Evren ve mesai arkadaşları terörü ve terörün arkasındaki radikal akımları önlemek gayesiyle yeni bir Anayasa hazırlamışlardır. Yeni Anayasanın 1982 referandumunda %91.37 gibi, büyük bir çoğunlukla tasvip görmesi üzerine yeni Anayasa doğrultusunda başta Seçim Kanunu, Siyasi Partiler Kanunu olmak üzere üniversiteler (YÖK), sendikal haklar vb. ile ilgili yeni mevzuatı çıkartarak 1983’de, yeni kurulan ve kuruluşlarına izin verilen üç siyasi parti ile yeni genel seçimleri yaptırmışlardır.

Terörü ve terörün arkasındaki radikal akımları önlemek makul ve makbul bir gaye olmakla beraber, Anayasada öngörülen ve ilgili kanunlardan ayrıntıları saptanan tedbirler kanaatimce uzun vadeli mahzurları fazla düşünülmeden alınmıştır. Bir başka ifade ile, 1982 Anayasası daha önceki 1961 Anayasası gibi, fakat 1961 Anayasası ile çok defa ters yönde, bir tepki anayasası niteliğinde idi. Bu mahzurlar belki 1982’de çoğunluk tarafından tam olarak görülmemiştir; yahut belki kamuoyu bir an önce demokrasiye dönülmesini istediği için “evet” oyları çok yüksek çıkmıştır. Örneğin, demokrasiye dönüldükten kısa süre sonra Anayasanın ve yeni kanunların sendikal hakları çok kısıtladığı işçi sendikaları tarafından eleştiri konusu yapılmıştır.

1982 Anayasasını düzenleyenlerdeki hakim kanaat radikal akımların ve terörist eylemlerin üniversitelerde doğduğu ve barındığı, bakanlıklarda ve kamu görevlerinde bulunan yüksek dereceli bürokratların radikal akımlara mensup olmaları halinde dahi bunların memur teminatı altında yerlerinden oynatılamadığı, bir kısım işçi sendikalarının radikal akımlara destek verdiği, radikal akımları ve terör eylemlerini destekleyen birçok derneğin kolayca kurulup faaliyet gösterebildiği yönünde idi. Bu noktadan hareketle üniversiteler birçok öğretim elemanının atılması yanında YÖK ile denetim altına alınmak istenmiştir. Sonuçta üniversitelerimizin gerçek kalitesi düştüğü, akademik ve idari hürriyetler kısıldığı gibi, özellikle sivil cumhurbaşkanları döneminde yapılan atamaların da etkisiyle bu kez üniversitelerimizde radikal dinci öğretim üyeleri çoğalmıştır.

Üniversitelerin denetim altına alınması terörü ise önleyememiş, aksine PKK terörü 80’li ve 90’lı yıllarda bir patlama göstererek iç savaş boyutlarına gelmiştir. Aynı şekilde derneklere getirilen denetimler ve cezalar da terörü önlemekten çok uzak olması bir yana, bu kez katılımcı demokrasinin vazgeçilmez unsuru olan Sivil Toplum Örgütlerinin faaliyetlerini kösteklemiştir. Sendikal hakların kısılması da yine çağdaş bir demokrasiyle bağdaşmaktan çok uzak kalmıştır.

Eski politikacılara siyaset yasağı konmuş, yeni kurulacak siyasi partilerin eski partilerle hiçbir ilişiği olmaması şartı koşulmuştur. 1983 seçimlerinde, kurucularının veto edilmesi suretiyle merkez sol ve merkez sağı temsil edecek iki partiye izin verilmesi planlanıyordu. Daha sonra dış alemin baskıları ve böyle bir seçimin anti-demokratik olacağı eleştirileri karşısında 3. parti olarak Turgut Özal’ın kurduğu ANAP’a izin verilmiştir.

ANAP ve Turgut Özal 1983’de iktidarı tek başına almıştır. Fakat yeni siyasi partiler kanunu fiiliyatta ANAP hariç, yeni partilerin eski partilerden tam bağımsız olmasını sağlayamadığı gibi, esasen daha sonra, 1987’de yapılan referandum sonucu eski siyasetçilerin yasağı kalkmış, S. Demirel, B. Ecevit, N. Erbakan ve A. Türkeş gibi eski siyasiler yine siyasetin başına geçmişlerdir. Fakat, asıl önemlisi, yeni partiler kanunu ve yapılan değişiklikler parti liderlerine parti teşkilatı ve milletvekili seçiminde çok geniş yetkiler tanıdığı için, bu kez zamanla “lider sultası” sorunu ortaya çıkmış, seçimlerde iyi sonuç alamayan liderler, tüm muhaliflerini tasfiye edebildikleri için, başarısızlıklarına rağmen koltuklarını muhafaza edebilmişlerdir.

Hükümete verilen yüksek dereceli bürokratları değiştirme yetkisi, radikal akımlara kapılanların tasfiye edilmesi gayesini taşıyordu. Hükümetler bunu bürokrasi kadrolarına kendi partizanları ile doldurmak yolunda kötüye kullanmışlardır. Sonuçta Meclisin ve hükümetlerin kalitesine paralel olarak bakanlıklar, kamu kurumları ve kamu bankaları dahil, KİT’lerin de kalitesi düşmüş, kamu sektöründe yolsuzluk ve rüşvet artmıştır.

1982 Anayasasına ek bir madde ile ve Anayasanın kabulü ile birlikte Kenan Evren yeni cumhurbaşkanı olmuştur. Evren’i izleyerek daha sonra Turgut Özal, Özal’ın ölümü ile de Süleyman Demirel cumhurbaşkanı seçilmiştir.

Askeri idare ekonomi alanında 24 Ocak 1980 kararları doğrultusunda hareket etmeyi ilke olarak benimsemiş, bunun için 24 Ocak 1980 programının baş uygulayıcısı olan Turgut Özal’a başbakan yardımcısı olarak aynı görevi vermiştir. 1982’de çıkan malî kriz nedeniyle Turgut Özal bu görevden alınmıştır.

1981-83 döneminde yıllık ortalama GSMH büyüme hızı %4.5, %2.5 nüfus artışı ile kişi başına GSMH büyüme hızı %2.0 olmuştur. Enflasyon oranı ise 1980’de %102.7’den bu dönemde ortalama %38.1’e düşmüştür.72

6. 1983’ten Günümüze Ekonomik Gelişmeler

6.1. Turgut Özal ve Anap İktidarı Dönemi: Piyasa Ekonomisi Uygulaması

Dört eğilimi birleştirme iddiasıyla yola çıkan Turgut Özal ve ANAP 1983 seçimleri sonucu tek başına iktidar olmuş, 1987 seçimlerini de kazanarak iktidarını muhafaza etmiştir. 1991 Ekim seçimlerinden sonra ise iktidara DYP (Süleyman Demirel) ile SHP (Erdal İnönü) koalisyon hükümeti gelmiştir.

Özal döneminde yine 24 Ocak 1980 kararlarının bir devamı olarak dışa açılma ve ihracatın, turizm gibi döviz kazandıran faaliyetlerin teşvikine devam edilmiş, bu yönde tedbirler daha da geliştirilerek “piyasa ekonomisi”ne geçilmesi hedef kabul edilmiştir.

Özal döneminde piyasa ekonomisine geçilmesi için alınan başlıca tedbirleri şu noktalarda toplayabiliriz:73

Dış ticaretin serbestleştirilmesi yönünde önemli adımlar atılmıştır. Önce 1984’den itibaren geçerli olmak üzere ithalat kotaları, ithalatta miktar kısıtlamaları kaldırılmış, ithalat serbest bırakılmıştır. Bu arada nihai tüketim malları ve dayanıklı tüketim malları (elektrikli ev eşyası, otomobil vb. dahil) ithalatı serbestleştirilmiştir. Eskiden karaborsa olan yabancı sigara, içki ithalatı da serbest bırakılmıştır. Ayrıca 1984’den itibaren gümrük vergileri eski yıllara oranla büyük ölçüde düşürülmüştür. Yine 1984’den itibaren Türk Parasının Kıymetini Koruma Kanunu yürürlükten kaldırılmış, döviz işlemleri geniş ölçüde serbest bırakılmıştır.

İhracatın teşvikinde yüksek vergi iadesinin yolsuzluklara ve hayali ihracata yol açtığı için kademeli bir şekilde azaltılması kararlaştırılmış, tamamen kaldırılması 1989’da tamamlanmıştır.

Aslında hayali ihracat daha önceki yıllarda ortaya çıktığı halde ihracatta vergi iadesinin kaldırılması hükümet tarafından geciktirilmiştir. İhracatta vergi iadelerinin kaldırılmasına karşı Eximbank faaliyete geçirilmiş ve ihracatın teşvikine Eximbank kredileri yoluyla devam edilmiştir.

İthalatın serbestleştirilmesi, tüketim malları ithalatına izin verilmesi, dış ödemelerdeki olası menfi etkileri dolayısıyla bir kısım uzmanlarca endişe ile karşılanmıştır. Fakat, aslında bu tedbir ekonomide yatırımların suni olarak ithal-ikame alanları yerine kârlı (mutlak üstünlüğe veya mukayeseli üstünlüğe sahip) ihracat alanlarına yönelmesinin, gerçekçi döviz kuru uygulanması yanında ikinci önemli şartıdır. Bu husus IMF ve DB politika önerilerinde de ikinci bir aşama olarak yer almaktaydı. Demek ki, Özal döneminde bu kuram cesur bir kararla uygulamaya geçirilmiş ve beklenen müspet sonuçları vermiştir. Nitekim, Özal döneminde ihracat ve turizm gelirleri süratle yükselmiş ve cari işlemler açığı düşük düzeyde kalmıştır; hatta cari işlemler 1989 yılında müspet bakiye dahi vermiştir.

Yine aynı çerçevede 1997’de bir başka önemli adım atılmış, Türk Lirası “konvertibl” yapılmıştır. Bunun yanında yabancıların menkul değer alım-satımı (yabancı sermaye portföy yatırımları) ile altın ithalatı serbest bırakılmıştır. Bu tedbir ise ekonomimizin dışa bağlanması ve küreselleşmeye ayak uydurması için gerekli olan bir adım idi. Bu arada Türkiye’de döviz ile banka mevduatı açılması, elde efektif döviz tutulması, bankalardan döviz alım satımı serbest bırakılmıştır. Döviz işlemlerini görmek üzere bankalar dışında “döviz büfeleri” açılmasına izin verilmiştir.

Piyasa ekonomisi açısından alınan başlıca tedbirler ise şu noktalarda toplanabilir. Özel teşebbüsün teşvikine devam edilmiş, özel sektör üzerindeki çeşitli kontroller azaltılmıştır. Kamu yatırımları esas itibariyle alt-yapı alanlarına yöneltilmiş, üst-yapı alanları özel sektör yatırımlarına bırakılmıştır. Bununla beraber, GAP projesine başlanması, elektrifikasyon ve iletişim alanındaki yatırımlar, ulaşım yatırımları vb. dolayısıyla kamu yatırımlarının payı giderek yükselmiştir. Fakat bu, daha önce 1950-59 dönemi vesilesiyle de işaret edildiği gibi, özel teşebbüs teşviki ilkesini bozmamış, aksine desteklemiştir. Kamu yatırımlarının toplam sabit yatırımlar içinde­ki payı 1981 -1983’de %60’lardan sonra tedricen düşmeye başlamıştır.

Yine özelleştirme ilk defa Özal ile programa alınmış, KİT’ler ve BİT’ler için özelleştirme ilkesi getirilmiş ve özelleştirmenin yürütülmesi yeni kurulan Kamu Ortaklığı İdaresi’ne (KOİ) verilmiştir. Ne var ki, bu ilk yıllarda özelleştirmeden elde edilen gelirler özelleştirme masraflarını çok fazla aşmamış, fazla bir net gelir elde edilememiştir.

Özel yabancı sermayenin teşviki konusunda da ciddi adımlar atılmıştır. ÖYS akımının kolaylaştırılması yanında ÖYS’nin %100 sahip olacağı şirketlerin kurulmasına; ÖYS’nin imalat sanayii dışında bankalar, turizm, hizmetler, tarım dahil tüm sektörlere yönelmesine izin verilmiştir.

Malî alanda en büyük adımlardan biri olarak 1985’de KDV ihdas edilmiştir. KDV kısa zamanda Gelir Vergisi ve Kurumlar Vergisi’nin yanında en önemli gelir kaynaklarından biri olmuştur. Kamu gelirlerini arttırmak üzere KİT mamullerine, çeşitli kamu hizmetlerine sık sık zam yapmak yolu seçilmiştir. Bunun bir defaya mahsus maliyet enflasyonu yaratmasına karşın ileriki yıllarda devam edegelecek talep enflasyonlarını önleyici (azaltıcı) etkisine daha önce değinilmişti. Fakat bu kere, talep enflasyonu yanında sürekli maliyet enflasyonları oluşmuştur. Bu arada belediyeler özerkleştirilmiş ve emlak vergisi, çevre vergisi gibi imkanlara kavuşturulmuştur. Konut fonu tesisi suretiyle kooperatifleşme ve konut yapımı teşvik edilmiştir. Fakat kamu gelirlerinin yükseltilmesine karşın kamu harcamaları çok daha fazla yükseltildiği için bütçe açıkları ve enflasyon giderek artmış ve ciddi bir sorun olarak karşımıza çıkmıştır. Bütçe açıklarının para arzı artışı yanında iç ve dış borçlanma yoluyla finansmanı politikası sonucu ise iç ve dış borç stoku süratle yükselmeye başlamış, faiz ödemeleri bütçeyi ve dış ödemeler bilançosunu zorlayan bir kalem haline gelmiştir.

Özal döneminde dış ekonomik ve politik ilişkiler de çok önemli gelişmelere sahne olmuştur. Birincisi ABD ile politik ilişkiler süratle düzelerek karşılıklı menfaatlere dayanan sağlam bir zemine oturmuştur. Bu, kendini ABD’nin Irak’a karşı harekatında da açık bir şekilde göstermiştir. Ne var ki, Irak savaşı ve Irak’a karşı konan ambargo ileriki yıllarda Türkiye için büyük bir döviz geliri kaybına, dolayısıyla potansiyel büyüme hızında azalmaya yol açmıştır. Benzer şekilde, içeride PKK’ya karşı yürütülen askeri mücadele de ciddi can kayıpları yanında savunma bütçesinde büyük yükleri dolayısıyla, yine potansiyel büyüme hızında azalmaya yol açmıştır.

Özal’ın iktidara geldiği ilk yıllarda petrol zengini Arap ülkeleriyle dış ticaret hacmi giderek AT ile dış ticaret hacmini açmıştır. Fakat daha sonraki yıllarda birinci grup azalırken ikinci grup yine ön plana çıkmıştır. 1983’den sonra demokrasiye dönüldüğü halde AT, demokrasi ve insan haklarının yetersiz olduğunu ileri sürerek siyasi ilişkilerin normalleşmesini (KPK ve Bakanlar Konseyi’nin yeniden işlemeye başlamasını) engelliyordu. 1987’de Özal hükümeti bu kere ayrıca Roma Anlaşması’na dayanarak üyelik müracaatında bulunmuştur.

AT bu ikinci müracaatı “Tek Pazar” sürecine girdiği ve bu nedenle genişleme düşünmediği mülahazasıyla reddetmiştir. Fakat kısa süre sonra Ankara Anlaşması çerçevesinde ortak üyelik ilişkilerinin (siyasi ilişkilerin) normalizasyonuna izin vermiştir. Bu da T-AT ilişkilerinde önemli bir köşetaşı oluşturur. Müteakip köşetaşı 1996’dan itibaren Türkiye’nin Gümrük Birliği’ne girmesi, daha sonra 1999’da aday üye kabul edilmesidir.

Açıkça görülüyor ki, Özal hükümeti ekonominin dışa açılması, piyasa ekonomisi uygulaması alanında ve dünyadaki gelişmelere paralel olarak çok önemli ve cesur kararlar atmış ve bu kararlar sonucunda ekonominin çehresini ve yönünü değiştirmiştir. Aynı şekilde dış ilişkilerde de köklü değişmeler sağlanmıştır.

Fakat bu müspet noktalar yanında çok ciddi sorunlara da yol açmıştır. Serbest piyasa ekonomisinin işlemesi ve müspet sonuçlar alınması (yatırımların en verimli alanlara yönelmesi, ekonominin dinamizm kazanması ve büyüme hızının yükselmesi) için iki önemli şart vardır: Birincisi malî disiplin ve enflasyonun önlenmesi, ikincisi yolsuzlukların, partizanlığın önlenmesi ve bunun için gerekli kontrollerin konmasıdır. Özal döneminde bu iki ilkeye de riayet edilmediği için piyasa ekonomisi uygulamasından beklenen randıman alınamamıştır. Aksine bu yanlışların akut hale gelmesi Türkiye’yi 2000’de ekonomik krize sürüklemiştir.

Herşeyden önce malî disiplin uygulanamadığı için bütçe açıkları ve enflasyon oranı giderek yükselmiştir. Bütçe açıkları ise para arzı yanında iç ve dış borç ile finanse edildiği için iç ve dış borç ve faiz yükü giderek yükselmiş ve ileriki yıllarda enflasyonu önlemeyi güçleştiren bir etken olmuştur. Enflasyon ise sosyal dengeleri bozması yanında fiyatların devamlı yükseldiği bir ortamda piyasa ekonomisinin en önemli ilkesi olan, kaynakların ve yatırımların verimli ve kârlı alanlara yükselmesini önlemiştir. Çünkü enflasyonda piyasa fiyatları kısa ve uzun vadeli iyi bir kârlılık, verimlilik göstergesi olmaktan çıkar.

İkincisi, piyasa ekonomisi fiyat mekanizmasına yönelen devlet müdahalelerinin asgariye inmesini öngörür; fakat serbest rekabetin sağlanması şartı olarak denetim piyasa ekonomisinin vazgeçilmez ilkesidir. Aksine yolsuzluk, rüşvet ve partizanlık nedenleriyle kredilere, teşviklere, yatırımlara, ihalelere yapılan olası müdahaleler, adaletsizlik, gayri-meşruluk sorunu yanında yatırımların dağılımını, aynı zamanda gelir bölüşümünü bozar. Özal döneminde piyasa ekonomisinin bu yönü de ihmal edilmiştir. KİT kararlarında, ihalelerde, teşviklerde, kamu bankaları kredilerinde vb. partizanlık ve yolsuzluk giderek artmıştır. Özal döneminde Meclis de fiilen ekarte edilerek ekonomik kararlar dışarıdan verilir olmuş, Meclise ve üyelerine sadece parmak kaldırmak düşer hale gelmiştir. Hukuka, hukuk kaidelerine riayet konusunda da gevşek davranılmıştır. Ayrıca bu dönemde PKK terör olaylarının artması yanında özellikle dinci akımın giderek ekonomik ve politik kuvvet kazandığı gözlenmektedir. Nitekim, Özal bu akımı ANAP içinde geliştirdikten sonra başbakanlığının son yıllarında karşı cephe almış, ANAP’tan kopan dinci oyların katılmasıyla bu kez RP oyları 1991’de ani bir yükselme göstermiştir.

Bu menfi eğilimler ağırlıklarını sonraki yıllarda hissettirmeye başladığı gibi, Özal sonrası dönemde de ve 2000 yılında IMF stand-by anlaşmasına kadar giderek artmıştır.

Özal’ın ilk yıllarında ekonomik performans büyüme hızı açısından fena değildir: 1984-1988’de GSMH büyüme hızı %6.6; %2.3 nüfus artışı ile kişi başına GSMH büyümesi %4.3; enflasyon ortalaması ise %40’tır. Fakat ikinci dönemde ekonomik performans düştüğü için, 1988-1991 Özal dönemi ortalaması GSMH artışı %4.6; nüfus artışı %2.3 ile kişi başına GSMH büyüme hızı %2.3; enflasyon ortalaması %60.5’tur.74

Burada mukayese için tekrar hatırlatalım ki, 1950-59 DP dönemi ortalama GSMH büyüme hızı %6.9, 1966-70 AP dönemi %6.8 idi; 1984-1991 Özal döneminde ise büyüme hızı %4.6’da kalmıştır.

6.2. Koalisyonlar Dönemi: 1991’den Günümüze

1991’den günümüze, yapılan genel seçimlerde herhangi bir parti tek başına iktidar olamamış ve ilginç koalisyonlar dönemi başlamıştır. DYP-SHP koalisyonu, RP-DYP koalisyonu, dışarıdan CHP destekli ANAP-DSP koalisyonu ve en son ise DSP-MHP-ANAP koalisyonu. Dikkat edilirse, koalisyonlar farklı görüşte ve farklı ekonomik rejim ve politika anlayışına sahip partileri bir araya getirmiş, bu nedenle genellikle kısa ömürlü olmuştur. Bunun bir istisnası nispeten uzun süren, uzun vadeli kararlara yönelen, ayrıca ekonomik krizle karşılaşıldığı için kriz programı uygulayan DSP-MHP-ANAP koalisyonudur. Bu son koalisyon hükümeti idaresi altındayken karşılaşılan ekonomik kriz, önemi dolayısıyla müteakip kısımda ayrı olarak ele alınacaktır. Daha önceki koalisyon hükümetlerinin ekonomi rejimini, ekonomi politikalarını ve performansını ayrıntılarıyla ele almak makalenin limitlerini taşıracağı için burada özet bazı tespitlerle yetinilecektir.75

Tüm koalisyon hükümetleri, farklı görüşlere rağmen, anahatlarıyla önceki dönemde kabul edilen piyasa ekonomisine ve ekonomi politikalarına, aynı hatalarıyla devam etmişlerdir. Böylece hatalar kökleşmiş ve derinleşmiş, 1999 yılı sonunda karşılaşılan ve halen 2001 yılında devam eden ekonomik krizin zeminini hazırlamıştır. Halbuki, 1991’den sonra, önceki dönem yanlışlarının bir an önce düzeltilmesi gerekiyordu.

Aksine, piyasa ekonomisinde rekabeti ve şeffaflığı tesis edecek yapısal reformlar yapılmamıştır. KİT’lerin özerkleştirilmesi, özelleştirmenin süratlendirilmesi gerçekleştirilmemiş; özelleştirmelerde, KİT’lerin idaresinde, kamu bankaları kredilerinde, ihalelerde yolsuzluklar ve israf sorunlarına, kamu yatırımlarının yanlış yönlendirilmesi konusuna, vergi reformuna el atılmamıştır. Sonuçta popülizm, partizanlık ve yolsuzluğun devamı ile bütçe açıkları, enflasyon, iç ve dış borçlar süratle artmaya devam etmiştir.

Giderek artan iç borç ve yüksek faiz ile geçinen ve “rantiye” olarak adlandırılan zümre büyümüştür, gelir dağılımı giderek bozulmuştur.

Döviz fiyatları artış oranı enflasyon ve faiz oranının gerisinde bırakıldığı için, bu makastan yararlanan küçük özel bankalar dışarıdan dövizle borçlanıp bu fonları devlet tahviline yatırarak kâr elde etme yolunu seçmişlerdir. Fakat 1994’deki kriz ve döviz fiyatlarının yükselmesi ile zor duruma düşerek finans krizine yol açmışlardır. Bankalar Kanunu yeniden ele alınmadığı, mevcut kontroller de işletilmediği için banka özelleştirmelerinde ve kredilerinin yönlendirilmesinde, paranın dışarıya kaçırılmasında ciddi yolsuzluklar başgöstermiştir.

1994’te mevduata getirilen devlet garantisi sürdürülmüş, bu da rekabeti zedelemiş, yolsuzluğu adeta özendirmiştir. Özal döneminde kurulan ve Merkez Bankası’na karşılık yatırmak zorunluğu olmadığı için bankalara kıyasla imtiyazlı durumda olan İslami Bankaların (Özel Finansman Kuruluşlarının: ÖFK) bu imtiyazlı durumu devam edegelmiştir. Bu kurumlar daha çok islami sermayeyi ve sanayi kuruluşlarını finanse etmeye yönelmiştir.

Bir taraftan yüksek faiz, diğer taraftan enflasyon ve faiz oranına kıyasla düşük oranda yükselen döviz kuru, sanayi firmalarını üretim artışı yerine Hazine bonosu almaya, repoya ve ithalata yönlendirmiştir.

Yüksek ithalat artışı, ihracat artışındaki yavaşlama, dış borç taksit ve faiz ödemeleri ekonomiyi krizlere sürüklemiştir. Bütçe açığı ve enflasyonun artışı yanında dış ticaret ve cari işlemler açığının giderek artışının kriz yaratacağı, nedense görülememiştir. Sonuçta 1993’ü izleyen 1994 yılı başında kriz patlak verdiği gibi 1999 sonunda da yine temelde aynı nedenlere dayanan ciddi bir krizle karşı karşıya gelinmiştir. Dış ödeme krizleri sonucu büyüme hızı zigzaglar çizmesi yanında ayrıca ortalama olarak da düşük kalmıştır.76

1997’de başgösteren global finansal kriz ve Uzak Doğu ülkelerini izleyerek Rusya’nın krize düşmesi, Türkiye ekonomisini bir ölçüde etkilemiştir.

Genelde gelişen ülkelere yahut yükselen piyasalara (emerging markets) yönelen finansal fonların azalması yanında özellikle Rusya ile ekonomik ilişkilerden elde edilen döviz gelirleri azalmıştır.

Bu dönemde ekonomiyi de ilgilendiren önemli bazı politik olaylar ve gelişmeler olmuştur. 1995’te DYP-SHP koalisyon hükümeti döneminde, 1996’dan itibaren geçerli olmak üzere, AB ile Gümrük Birliği’ne girme kararı verilmiş ve bu karar uyarınca Türkiye gümrük vergileri indirimi, Ortak Gümrük Tarifesine uyum yanında AB ekonomisine uyum sağlamak üzere çeşitli düzenlemeleri yapmaya başlamıştır.

GB’ne rağmen AB uzun süre Türkiye’yi “aday ülke” kabul etmeye karşı direnmiştir. Bu tutum 1999 Helsinki kararı ile değişmiş ve Helsinki’de Türkiye 13’üncü aday ülke statüsüne sahip olmuştur. 2000 Nice perspektifi ile ise Türkiye’nin üyeliği 2010 yılı sonrasına atılmıştır.77

RP-DYP hükümeti ve Erbakan’ın başbakanlığı döneminde dinci faaliyetler ciddi boyutlara erişmiş ve 28 Şubat 1997’de yapılan askeri ikaz üzerine RP-DYP hükümeti istifa etmek zorunda kalmıştır. Bunun yerine dışarıdan CHP destekli ANAP-DSP hükümeti kurulmuştur.

ANAP-DSP hükümeti döneminde çok önemli bir gelişme daha olmuştur. Hükümetin kararlı tutumu ile Suriye’den çıkartılan PKK başı Abdullah Öcalan Kenya’da iken yakalanarak mahkemeye çıkartılmış ve idama mahkum edilmiştir. Öcalan’ın yakalanması esasen TSK’nın etkili mücadelesiyle zayıflamış olan PKK terörünü daha da zayıflatmıştır.

Bu dönemde, DYP-ANAP gibi merkez sağ partilerin zayıf kalmaları karşısında özellikle radikal sağ partiler, RP ve MHP kuvvetlenmiştir. Son seçimde ise gerek ANAP gerek DYP oy kaybederken şehirlerde DSP’nin, kırsal kesimde MHP’nin oyları artmıştır. Bu seçimi izleyerek Ecevit’in başbakanlığında geniş tabanlı bir koalisyon hükümeti kurulmuştur. AB ile uyum çalışmaları, 1999 sonunda karşılaşılan ekonomik kriz karşısında IMF ile stand-by anlaşması yapılarak istikrar programı uygulanması, bu birinci programın uygulanmasındaki aksamalar ve Kasım 2000 ve Şubat 2001’de başgösteren 2. ekonomik kriz, dışarıdan Kemal Derviş’in ekonomiden sorumlu bakan yapılarak Nisan 2000’de ikinci istikrar programını uygulamaya başlaması, Telecom’un özelleştirilmesiyle ilgili direncin programı aksatması, programın uygulanması esnasında ayrıca bu kere Eylül 2001’de teröristlerin New York’ta Dünya Ticaret Merkezi binaları ve Pentagon’a yaptığı uçakla ölüm dalışları, ABD başta dünyanın terörizmle mücadele kararı ve bunun yarattığı politik ve ekonomik endişeler hep bu koalisyon hükümeti zamanına rastlamıştır. 1999’dan 2001’e uzayan ve halen devam edegelen ekonomik kriz, önemi dolayısıyla ileriki kısımda ayrı olarak ele alınmaktadır.

6.3. Son Ekonomik Krizler, Ekonomik Programlar ve Türkiye’nin Ab Aday Üyelik İlişkileri 1999’dan 2001’e

18 Nisan 1999 genel seçimlerini izleyerek iktidara gelen ve Ecevit’in başbakanlığı altındaki merkez sol (DSP), sağ (MHP) ve merkez sağ (ANAP) koalisyonu, farklı akımları temsil etmelerine rağmen, beklenmedik bir uzlaşma içinde güncel sorunlara eğilmiştir. Bununla beraber, önceki dönemlere ait yanlışların birikmesi sonucu üstüste ciddi ekonomik krizlerle karşılaşmış ve IMF ile yaptığı anlaşmalar gereğince köklü tedbirler almak zorunda kalmıştır.78 Aynı tarihlerde Türkiye AB’ye aday üye kabul edilmiş ve aday üyeliğin gerektirdiği programları ve reformları yürütmek durumunda kalmıştır. Gerek IMF anlaşmaları gerek AB aday üyeliği ise (Kopenhag kriterleri ile) temel ekonomik rejim şartı olarak “işlerliği olan piyasa ekonomisi”nde birleşmektedir.

Hükümet herşeyden önce 17 Ağustos 1999’da Kocaeli-Yalova-İstanbul ekseninde meydana gelen çok şiddetli deprem ile karşı karşıya kalmıştır. Deprem çok büyük can ve mal kaybına neden olduğu gibi, özellikle Kocaeli havalisindeki deprem sonucu yıkılmalar birçok işyerinin kapanmasına ve işsizliğin artmasına neden olmuştur. Hükümet depremin getirdiği yeniden imar yükünü azaltmak üzere, pratik bir formül içinde, bir defaya mahsus bazı vergiler (özellikle emlak ve taşıt vergileri) getirmiştir. Bu felaketin ilginç bir müspet sonucu olarak Yunan halkı ve hükümeti, yardım vesi­lesiyle Türk halkı ve hükümeti ile dostluk ve işbirliği havası içine girmiştir. Bunun sağlamlığı, kalıcılığı ayrı konudur.

Hükümet depreme rağmen ve hemen deprem ertesi, 18-24 Kasım 1999’da İstanbul’da AGİT toplantısını başarılı bir organizasyonla sonuçlandırmış, bu toplantı vesilesiyle Bakü-Ceyhan projesi anlaşmasını yapmıştır. Daha sonra, Rusya’nın ısrarı ile ayrıca Mavi Akım Projesi’ni de imzalamıştır. Türkiye aynı yılda G-20’ye dahil edilmiştir.

Koalisyonun ele aldığı işlerden birincisi yolsuzluklar olmuş, çok sayıda yolsuzluk projeleri ilk defa bu hükümet tarafından ele alınarak ciddi biçimde üzerine gidilmiştir. Ne var ki, enerji projeleri ile ilgili yolsuzlukların incelenmesi gelişirken ANAP’lı İçişleri Bakanı’nın yine ANAP tarafından azledilmesi, Enerji Bakanlığı’nın ise uzun süredir ANAP’ın uhdesinde bulunması yolsuzlukla mücadele azminin samimiyetine gölge düşürmüştür.

Uzun yılların savurganlığı, yolsuzluk, partizanlık ve popülizm, bunları önleyecek yapısal reformların gerçekleştirilememesi, mevcut kanunlardaki kontrol mekanizmalarının dahi layıkıyla işletilememesi enflasyonun giderek azmasına, döviz, enflasyon ve faiz makasının açılmasına, dış açığın büyümesine, iç ve dış faiz ile dış borç ve taksit ödemeler yükünün giderek artmasına yol açmıştır. Bu yükler karşısında Türkiye 1999 sonlarında IMF ile bir stand-by anlaşması yapmak zorunda kalmış ve anlaşma uyarınca 2000 yılından itibaren bütçe ve dış ödemeler bilançosunu kapatmak üzere yeni bir ekonomik program uygulamaya koymuştur.

Bu program ile hükümet enflasyon için 3 yıllık hedefler belirlemiştir: TÜFE ile 2000’de %25, 2001’de %12 ve 2002’de %7. Bunun yanında bu programa özgü özellik olarak “döviz çıpası” uygulamış ve döviz fiyatı için 2000’de azami %15 dolayında artış belirlemiştir. Dikkat edilirse, %25 enflasyona karşı %15 döviz artışı ile aradaki makas açılacaktı. Fakat bu şekilde döviz fiyatı belirlenmesinin üretim ve yatırım planlarını kolaylaştıracağı umuluyordu. Programla beraber özelleştirmenin hızlandırılmasının, yabancı sabit yatırım ve finansal fon akımlarının artmasının yaratacağı döviz arzı artışının ise bu makas farkını karşılayabileceği hesaplanmıştı. Fakat, enflasyon hedefi tutturulamamış, özelleştirme programı aksamış ve dolayısıyla döviz girişi beklendiği kadar olmamıştır.

Gerçi bu dönemde bütçe açığını azaltıcı bazı ciddi reformlar başarılmıştır. Örneğin, sosyal güvenlik sistemi yeniden ele alınmış, bunun getirdiği bütçe yükünü azaltmak üzere emeklilik yaşı eski düzeyine yükseltilmiştir. ÖYS akımını hızlandırmak üzere, adli ihtilafların çözümü için “uluslararası tahkim” usulü kabul edilmiştir.

Küçük bankalarda görülen hortumlama, partizanlık, yolsuzluk olaylarını önlemek üzere, yeni çıkartılan Bankalar Kanunu ile bankalara yeni bir düzen ve denetim getirilmiştir. Ayrıca cesur bir operasyonla -1994’de devredilen iki banka yanında – 5 banka daha TCMB nezdindeki TMSF’na devredilmiştir. 1994’deki bankalar ve finans kesimi çöküntüsünü önlemek üzere o yıl getirilen ve bankalar arası rekabeti ortadan kaldıran, yolsuzluğu kolaylaştıran mevduat güvencesi gerçi kaldırılamamıştır. Fakat bunun uzun vadede kaldırılması ilkesi kabul edilmiştir. Hükümet Yeni Bankalar Kanunu ile ÖFK’na (İslami Bankalar), tanınmış olan imtiyazları kaldırmıştır. Böylece bunların da, diğer bankalar gibi TCMB’a mevduat karşılığı yatırması şartı getirilmiştir. Yeni bir Sermaye Piyasası Kanunu çıkartılarak SPK’nın aracı kurumlar üzerindeki denetimi arttırılmıştır.

Bankaların endişelerine ve itirazlarına rağmen, faiz geliri üzerine %4-19 dolayında stopaj vergisi getirilerek yine 1994’den bu yana süregelen vergi adaletsizliği önlenmiştir; ayrıca vergi hasılatı artışı hedeflenmiştir.
Emeklilikleri gelenlerin yerlerine yenilerini almamak ve bir kurumdaki ihtiyacı diğer kurumdan nakil yoluyla karşılamak suretiyle kamu personeli sayısında 150.000 kişilik bir azalma sağlanması hedeflenmiştir.

İşçi ücretleri artışları, kira artışları ve KİT zamları için sınırlamalar getirilmiştir. Özel sektörün de fiyat zamları sınırlarına uyması, zorunlu tutulmamakla beraber, talep edilmiş ve bu talep özel sektör temsilcilerince müspet karşılanmıştır.

Hükümet kamu elindeki arazi ve arsaları satmak, bundan elde edilecek hasılatı bütçe açıklarının ve borç stokunun azalmasında kullanmak üzerinde durmuş, fakat bu konuda fiilen herhangi bir adım atmamıştır.

Gerçi ilk başlarda program müspet sonuçlar vermiş, mevduat, repo, bono, kredi faizleri düşmüştür. Hazine ilk defa dışarıya uzun vadeli ve nispeten düşük reel faizli kağıt satmıştır. %60’lardan %80’lere yükselmek istidadında olan enflasyon oranı 2000’de %25 hedefinin üstünde olmakla beraber %40 dolayında gerçekleşmiştir. Bu bir bakıma enflasyonun son yıllarda ilk defa önemli ölçüde düşmesidir. Fakat buna rağmen önce Kasım 1999 sonra Şubat 2000’de ekonomide yeniden kriz başgöstermiştir.

IMF Türkiye’nin bu yeni krizi atlatması için yine yardımını sürdürmüştür. Önceki IMF reçetesinin uygulanmasına rağmen ortaya çıkan yeni kriz veya krizler, döviz fiyatının dalgalanmaya bırakılması ve kısa sürede iki misline yükselmesi, bunu izleyerek IMF’nin ayrıca aşa­ğıda ayrıntılarına işaret edilecek sert tedbirler yahut köklü yapısal reformları şart koşması birçok uzmanın IMF’i eleştirmesine yol açmıştır. Eleştirilerden biri ikinci krize, yine IMF’nin ilk önerdiği döviz kuru çıpasının yol açtığı yolundadır. Gerçekten döviz kuru çıpasının, başlangıçta bir taraftan özel teşebbüslerinin ilerisi için plan ve program yapmasını kolaylaştırırken, diğer taraftan böyle bir krize yol açması rizikosu vardı. Fakat 2000 başında %25 enflasyon hedefine karşı %15 kur çıpası hedefi tespit edilirken, makasın çok az açılacağı, bunun ise özelleştirmede yapısal reformlar ve bunun sağlayacağı yabancı sabit yatırımlar ve kısa vadeli fon akımı ile karşılanabileceği tahmin edilmekteydi.

Gerçi bu ilk safhada yeni bir Bankalar Kanunu çıkartılmış ve bankalar üzerindeki denetim arttırılmıştı. Banka iştirakleri ise sınırlandırılmıştı. TCMB nezdindeki TMSF (kısaca Fon) bankalarının rehabilitasyonu ve satışı için çalışmalar başlatılmıştı. Yeni Sermaye Piyasası Kanunu ile SPK’nın aracı finans kuruluşlar üzerindeki denetimi genişletilmişti. Fakat, bu tedbirlerin kısa vadede döviz ve tasarruf sağlayabilmesi sözkonusu değildi. Asıl önemlisi, 2000 yılı boyunca hükümet özelleştirme için gerekli yapısal reformları yapmamış, özelleştirmeden doğabilecek ÖYS ve döviz akımı çok mahdut kalmıştır. Bu olayda zamanın ulaştırma bakanının Telecom’un özelleştirilmesine karşı gösterdiği doktriner ve partizanca direnç kilit rolü oynamıştır.

Buna karşın 2000 yılında enflasyon ise yolsuzluğu önleyecek yapısal reformlar ve malî disiplini sağlayacak tedbirlerin alınmasından ziyade, KİT zamlarının ertelenmesi ile ve yine de %25 hedefinin üstünde, %40 dolayında gerçekleştirilmişti. Örneğin, dünyada petrol fiyatlarının yükseldiği bu dönemde içeride petrol fiyatlarının sabit tutulması bu kere kamu açıklarını kabartarak talep enflasyonu eğilimlerini arttırmıştır. %40 enflasyon oranı karşısında %15 döviz kuru çıpası ise makası çok fazla açmıştır. Bu da ithalatı körüklediği, ihracatı kösteklediği gibi, devalüasyon endişeleri yaratarak Türk Lirası’ndan dövize kaçışı başlatmıştır. Daha Kasım 1999’dan önce IMF uzmanlarının tavsiyelerine uyularak döviz çıpasından geçici bir vazgeçme ile döviz fiyatları ayarlanabilseydi, bu ayardan ekonomik kriz ile değil, az bir sarsıntı ile kurtulabilirdik. O dönem ekonomi bakanları ve bürokratlarının döviz kuru çıpası hedefinin değiştirilmemesi yolundaki ısrarları, Şubat 2000’de görünürde Sezer-Ecevit çatışmasının tetiklediği, fakat aslında arkasında bu yanlış ekonomi politikalarının yattığı Şubat krizine yol açmıştır.

Yeni krizden sonra da IMF Türkiye’ye destek vermeye devam etmiş, yeni kredi olanakları sağlamakla beraber enflasyonu ve bunun arkasında yatan savurganlık, yolsuzluk, partizanlık ve popülizmi önleyecek, kamunun tüm ekonomik faaliyetlerinde şeffaflığı tesis edecek, ciddi yapısal reformların gerçekleştirilmesini şart koşmuştur. Bu yeni programın yürütülmesi ve koordinasyonu kabineye Meclis dışından katılan eski Dünya Bankası Başkan Yardımcılarından Kemal Derviş’e verilmiştir.

IMF’nin yeni önerileri çerçevesinde hükümetin aldığı başlıca yeni tedbirleri veya yapısal reformları şu noktalarda toplayabiliriz. Herşeyden önce, özelleştirmenin şeffaflaştırılması ve süratlendirilmesi için gerekli yapısal reformlar gerçekleştirilmiştir. Bu arada ulaştırma bakanı istifa etmek durumunda bırakılmış ve “Telecom”un özelleştirilmesini sağlayacak hukuki alt-yapı gerçekleştirilmiştir. Ne var ki, yılların bu gecikmesi yeni şartlar altında Telecom’un dünya piyasalarında zamanla değer kaybetmesine yol açmıştır. Bu değer kaybı önceden tahmin edilebilen ve buna göre çabuk hareket edilmesi gereken bir gelişmeydi. Nisan 2001 programı çerçevesinde THY’nin özelleştirilmesi de hedef kabul edilmiştir.

Özelleştirmeler yanında tarımda çay, tütün, şeker gibi ürünlerde yapılan ve kalitesiz ve talepsiz ürün üretimine yol açan sübvansiyonlar kaldırılmaya başlanmıştır. Tarım ürünleri fiyat artışları dünya fiyatları ile sınırlandırılmıştır. Bu kararlar da bu kere tarım bakanının direnişlerine rağmen ele alınmıştır.

Bütçe açıklarını azaltmak, popülizmi önlemek maksadıyla kamu bankalarının görev zararları sınırlandırılmıştır. Bütçe dışı fonların tasfiyesine başlanmıştır. Bütçeye yeni kaynak yaratabilmek üzere Fon bankalarının rehabilitasyonu ve satılması faaliyetlerine girişilmiştir. Merkez Bankası’nın bağımsızlığı sağlanmıştır. İhalelerde yolsuzlukların önlenmesi, ihalelerin ayrıca AB’ye açılması maksadıyla yeni bir ihale kanunu çıkartılmıştır.

Yolsuzlukların üzerine gidilmesine devam edilmektedir. Köklü bir vergi reformunun ve yerel idarelerdeki israfın önlenmesi ise programın bugüne kadar ele alınmamış ve eksik kalmış iki önemli yönüdür.

Bu eksikliklerine, bazı maddelerin uygulanmasındaki gecikmeye rağmen, program orta ve uzun vadede yolsuzlukları, partizanlığı ve popülizmi önleyecek, bütçe disiplini sağlayabilecek köklü tedbirler içermektedir, diyebiliriz.

Birçok uzman, yazar ve politikacı bu kere yeni programı IMF’nın iç işlerimize karışmak düzeyinde ayrıntıya girmesi olarak eleştirmektedir. Ancak, IMF’nin şart koştuğu yapısal reformlar aslında ekonomimizin düzlüğe çıkartılması için yapılması gerekli olan reformlardır. IMF ve dünya finans çevreleri 1997 finansal krizinden ve Uzak Doğu ülkelerinin o yıl düştüğü açmazlardan ciddi dersler almıştır. Bu ders de, bu krizde yolsuzluklar ve dışardan elde edilen dövizlerin, fonların yolsuzluk ortamı içinde birkaç kişinin elinde kalarak heba edilmiş olması, ekonomiye yarar sağlamamasıdır. IMF, bir “banka” olarak 1997’den sonra bu soruna karşı tedbir almak durumunda kalmıştır. Maalesef Türkiye’de de savurganlık, yolsuzluk, partizanlık ve popülizm -Uzak Doğu ülkeleri düzeyinde olmamakla beraber- malî disiplini bozmuş, enflasyonu körüklemiş, sağlıklı büyümeyi kösteklemiş, gelir bölüşümü farklarını arttırmıştır. Ayrıca dış ödemelerde, borç ve taksit ödemelerinde de zorluklara yol açmıştır. Bu nedenle, Türkiye’nin ileride yine böyle bir zorlukla karşılaşmaması için IMF’n bu tedbirlerin alınmasını istemesi doğaldır. Ancak bu tedbirler Türkiye’de makro dengelerin tesis edilmesini, bütçe açığının, enflasyonun ve dış ödemeler bilançosu açığının önlenmesini sağlayabilir. Böylece de Türkiye’de piyasa ekonomisinin aksamaları giderilmiş olur ve Türkiye sürekli, süratli ve sağlıklı bir büyüme yoluna girebilir.

Ancak birçok sanayi temsilcileri bu kere tüketim ve üretimin kısılması, firmaların banka kredilerini ödemekte zorlanmaları, işsizlik artışı ve olası iflaslardan yakınarak hükümetten vergi indirimi, kredi ertelemesi vb. kolaylıklar talep etmektedirler. Kısmen haklı olan bu taleplerin karşılanması ile istikrar programının aksamadan yürütülmesi ciddi bir çaba, fedakarlık ve uzlaşma gerektirmektedir.

Başlıca Genel Sonuçlar

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana ekonomik gelişmesinin, bu anahatları bakımından incelenmesi dahi bizleri başlıca aşağıdaki önemli genel sonuçlara ve değerlendirmelere götürmektedir:

* Birincisi, yazımızın başında da işaret edildiği gibi, Türkiye içinde oluşan politik ve ekonomik gelişmeler, ekonomik ve politik rejim, ekonomik kalkınma stratejileri seçimleri, karşılaşılan ekonomik kriz ve sorunlar aslında çok geniş ölçüde dünyada daha doğrusu Batı dünyasında oluşan olay ve akımların etkisi altındadır. Halbuki, Türkiye’yi inceleyen uzmanlarımızın çoğu bu geniş perspektifi gözlerinden kaçırmakta, olayların oluşmasına Türkiye içinden bakmakta, dünyadaki gelişmeleri en fazla bir ek madde gibi ele almaktadırlar. Önce bu perspektifi düzeltmemiz gerekir.

Türkiye’de olan bitenlerin dünyada ve batı dünyasındaki olaylar ve akımlar ile yakın ilişkileri olduğunu aşağıda, çok sayıdaki misal açık biçimde göstermektedir: Atatürk’ün Lozan Anlaşması müzakerelerinin kesildiği bir zamanda düzenlediği 1. İzmir Kongresi sonucu “liberal” ekonomik rejimi seçmesi; 1929-34 dünya buhranının etkileri karşısında ise ılımlı ve pragmatik “devletçilik” rejimini kabul etmesi, 2. Dünya Savaşı’nı izleyerek Batı dünyası içinde yer alan diğer ülkeler gibi, Türkiye’nin de ve 1945’de çok partili demokrasiye geçmesi ve 1950’de yine Batı dünyasının öngördüğü özel teşebbüsü, ÖYS akımını teşvik eden “liberal” ekonomi rejimini kabul etmesi, yine 50’lerde tarıma dayalı kalkınma stratejisi uygulanması, özel teşebbüse dayanmakla beraber yoğun bir müdahalecilik ve korumacılık rejimi içinde ithal-ikame sanayileşme stratejisi izlenmesi, yine 50’lerde gelişen ülkelerdeki “nüfus patlaması” olayı karşısında “iradi aile planlaması”nın kabulü; 70’li yıllarda petrol fiyatlarının OPEC tarafından yükseltilmesinimenfi etkileri; bu tarihlere kadar gelişen ve yeni sanayileşen ülkelerde uygulanan yoğun müdahalecilik, korumacılık ve ithal-ikame sanayileşme stratejisinin kötü sonuçlar vermesi karşısında 70’li yılların ortalarından itibaren terkedilmesi ve dışa açılma, ihracatın teşviki ve piyasa ekonomisinin kabulü, bu adımların Türkiye’de biraz gecikmeli olarak, 1980 ve 1983’den itibaren uygulanması; 1987’den itibaren Türkiye’nin de globalleşmeye ayak uydurmaya başlaması ve kısa vadeli yabancı fon akımına izin vermesi, 1997 global ekonomik krizde özellikle gerek Uzak Doğu ülkelerinde gerek Rusya’da başgösteren ekonomik krizde demokrasi yanında serbest rekabet ve şeffaflık unsurlarının noksanının ve yolsuzluğun, partizanlığın, popülizmin yattığının anlaşılması ve IMF ile DB’sının gelişen ve yeni sanayileşen ülkelerde bu şartları yerleştirme çabaları, bu çerçevede Türkiye’nin 1999 sonunda IMF ile yaptığı anlaşmada ve bu anlaşmanın devamı olarak 2001’de rekabeti ve şeffaflığı tesis eden, yolsuzluğu, partizanlığı, popülizmi önleyen “yapısal reform”ların gerçekleştirilmesi gereğinin ön plana çıkması hep dış dünya ve Batı dünyasındaki ilişkiler ve olaylar ile çok yakından ilişkili ve onların paralelindedir.

Kaldı ki, Türkiye’nin 1964’den itibaren AET’ye ortak üye olması, 1995’de Gümrük Birliği’nin tamamlanması için karar verilmesi, 1999’da AB’ye aday ülke kabul edilmesiyle gerek demokrasi ve insan hakları açısından gerek “işlerliği olan piyasa ekonomisi” uygulanması ve daha ileride belirli (Maastricht) ekonomik performans kriterlerinin tutturulması açısından, Türkiye doğrudan AB (ve Batı dünyası) normlarına bağlanmış olmaktadır.

⦁ İkincisi, herhangi bir ülkede ve Türkiye’de herhangi bir dönemde ekonomik gelişme ve performans o dönemde kabul edilen ekonomik rejime ve bu çerçeve içinde uygulanan ekonomik politikalara bağlıdır. Bu da iktidara gelen farklı politik partilere göre değişmektedir. Kısaca ekonomik gelişmeler ve performans politik gelişmelerle çok yakından ilgilidir. Farklı hükümetlerin uyguladığı farklı ekonomik rejim ve politikalar ekonomik performansı farklı şekilde etkilediği için ekonomik gelişmeler bu yazıda yapıldığı gibi, politik dönemlere göre ayrılmış olarak incelenmelidir.

⦁ Atatürk 1929-34 buhranı üzerine ve 1933, 1934’de ılımlı ve pragmatik bir devletçilik rejimini uygulamaya koymuştu. Devletçiliğin bu ılımlı ve pragmatik yorumunu Atatürk yıllarından bu yana, günümüzün çok değişmiş dünyası ve Türkiyesi için piyasa ekonomisi ve küreselleşmeyle bağdaştırmak mümkündür. Fakat, Atatürk sonrası CHP, daha çok İnönü tarafından uygulanmış olan yoğun ve doktriner bir devletçilik rejimi yorumuna bağlı kalmıştır. Daha sonra, CHP “ortanın solu” ilkesini kabul etmekle beraber, bu sefer de ekonomik rejim ve politika önerilerinde radikal solun etkileri altında kalmıştır. Bu yoğun, katı ve adeta “doktriner” devletçilik yorumunu günümüz piyasa ekonomisi ve küreselleşme ile bağdaştırmak ise güçtür. Nitekim, bugün AB ve Avrupa ülkelerinde merkez sol akımlar ve politik partiler dahi esas itibariyle piyasa ekonomisini kabul ederler ve piyasa ekonomisi çerçevesinde insan hakları, demokrasi ve sosyal denge hedeflerine, merkez sağ partilere kıyasla daha fazla ağırlık ve öncelik verirler.

Buna karşı, DP ve AP ve bunları izleyerek ANAP, DYP gibi merkez sağ partiler “liberal”, yani özel teşebbüse dayanan ekonomik rejimi benimsemeleri, daha sonra piyasa ekonomisine geçme hamlesini yapmaları bakımından bugünkü ekonomik rejim gereklerine daha yakın gibi gözükmektedirler. Fakat, Türkiye’de merkez sağ partiler bu kere iki önemli açıdan politik ve ekonomik gelişmeleri köstekleyen yanlışlar yapmışlardır. Birincisi, merkez sol partilerin laiklik konusunda çok hassas olmalarına karşın merkez sağ partiler, dine saygı ilkesi altında radikal dinci ve radikal milliyetçi akımları beslemişlerdir. Radikal sağ, ve özellikle radikal dinci akım ise, aynen radikal sol gibi, temelde demokrasi ve piyasa ekonomisi ile bağdaşmaz. İkincisi, merkez sağ partiler ve hükümetler genellikle partizanlık, popülizm ve yolsuzluk konusunda gevşek görünmektedirler. Günümüz Türkiyesi’nde ise politika alanında bir numaralı ciddi sorun radikal dinci sağ, ekonomi alanında bir numaralı sorun piyasa ekonomisinde rekabet ve şeffaflığın tesisi ve partizanlık, popülizm ve yolsuzluğun önlenmesidir.

Nitekim, son yılların DSP-MHP-ANAP koalisyon hükümeti bu sorunları köklü biçimde ele almak zorunluğuyla karşı karşıya gelmiş bulunmaktadır.

⦁ Dördüncüsü, Türkiye ekonomik rejimi ve ekonomi politikaları uygulaması açısından, genel hatlarıyla zaman boyunca dünyadaki gelişmeleri izlemiştir. Nitekim, kalkınmanın ilk safhalarında ve ilk kuruluş yıllarında kalkınmada devletin rolü, özel teşebbüs esas alınmakla beraber, ön plana çıkmıştır. Zamanla, 50’lerden itibaren özel teşebbüsün rolü ve ağırlığı artmıştır. Fakat, Türkiye çok uzun bir süre, 1980 yılına kadar özel teşebbüsün teşvikini esas almakla beraber koyu bir müdahalecilik ve korumacılık rejimi içinde, dışa kapalı ve içe dönük, ithal-ikame sanayileşme stratejisi uygulamıştır. 1980’den itibaren dışa açılmaya başlamış, piyasa ekonomisine yönelmenin ilk önemli adımlarını atmıştır. 1983’den itibaren piyasa ekonomisine tam olarak geçmek amacıyla subvansiyonlar, idarî fiyatlar azaltılmış, serbest fiyat ve dünya fiyatları esas alınmaya başlanmıştır. Korumacılıktan da geniş ölçüde vazgeçilerek dış ticaret ve fon akımları serbestleştirilmiştir. Fakat piyasa ekonomisinin iyi işlemesi ve verimliliği, büyüme hızını arttırıcı yönde sonuçlara varabilmesi için gerekli şartlar olan malî disiplin ve şeffaflık ihmal edilmiştir. Bu ihmal ise Türkiye’yi 2000’de ekonomik krize sürüklemiştir. Malî disiplin ve şeffaflık sağlandığı, yolsuzlukların, popülizmin, partizanlığın ve savurganlığın önüne geçilebildiği, bunun için gerekli alt-yapı reformları başarılabildiği takdirde Türkiye piyasa ekonomisinin üçüncü ayağını da kurmuş olacak, kriz önlenebilecek, ekonomimiz küreselleşme ve AB ile entegrasyon ortamı içinde sürekli, süratli ve sağlıklı bir büyüme sürecine girebilecektir.

⦁ Beşincisi, yukarıda belirtilen açılardan baktığımızda bir başka önemli sonuç ortaya çıkmaktadır: Bugünkü ekonomik sorunlar ve son karşılaşılan ekonomik kriz de aslında politika kökenlidir. Politika alanındaki aksamalar ve yanlışlar, ekonomik rejim seçimindeki hatalar, bunun yanında popülizmin, partizanlığın ve yolsuzluğun önlenememesi ekonomik performansı düşürmüş, sonunda Türkiye’yi ciddi ekonomik krize sürüklemiştir.

Politika alanında bugün görülen başlıca aksamalar ise, eğitimin ve genel kültür seviyesinin düşüklüğü, bağımsız ve objektif, gerçek aydın yetişmesine uygun bir ortamdan yoksun bulunulması gibi genel eğilimler yanında siyasi partilerin liderlerinin ve milletvekillerinin kalitesinin giderek düşmesi, lider sultası, partilerin içindeki rakip şahısların ve hiziplerin “uzlaşma” yolunu seçmeleri yerine, liderlik sultası olanakları altında kazananın kaybedeni partiden tasfiye etmesi, liderin, ona rakip olamayacak düzeyde kişileri yanına alması, milletvekili olmanın, iktidara gelmenin partizanlık ve bunun yanında kişisel ekonomik avantaj sağlanması olarak algılanması ve partinin alt tabakalarının da bunu beklemesi, bu eğilimler içinde ciddi, uzun vadeli, ekonomi programları hazırlama ve uygulamanın güçlüğü, bunun yerine kısa vadeli, geçici kararlara ve politikalara yönelme, Meclisin ve siyasi partilerin beraberlerinde tüm kamu sektörünü çökertmesi olarak sayabiliriz.

Demek ki sağlıklı, sürekli ve süratli ekonomik gelişme sürecine girebilmenin birinci şartı politiktir ve Meclisin kalitesini yükseltecek, siyasi istikrar sağlayacak, buna karşı temsili demokrasiden kısıntı yapmayacak bir şekilde Siyasi Partiler Kanununun, Seçim Kanununun ve milletvekili dokunulmazlıklarının değiştirilmesi gerekmektedir.

İkincisi, özellikle merkez sol ve merkez sağ partilerin toparlanmasıdır; çünkü demokrasi ile tam uyum içinde olması gerekli bu iki akımın aksaması radikal akımların ve partilerin gelişmelerine, oy almalarına yol açmaktadır. Bu da politik istikrarsızlık ve politik aksamalar yanında sağlıklı ekonomik rejim ve ekonomi politikaları uygulamasını güçleştirmektedir. Burada merkez sağ ve merkez solun her ikisinin de toparlanması, ayrı ayrı bütünleşmesi temenni edilmektedir. Çünkü unutulmamalıdır ki, politikada ve ekonomide, fizikte olduğu gibi, bir tek doğru ekonomi politikası paketi yoktur. Anahatlarıyla demokrasi rejimi çerçevesinde ekonomik ve sosyal hedeflere verilecek farklı ağırlık ve önceliklere göre merkez sol ve merkez sağ farklı ekonomi paketleri sunacaklardır. Burada temenni edilen her iki ekonomi paketinin de çok iyi olmasıdır. İkisi arasındaki tercih ise günün şartlarına göre, halkın demokratik seçimiyle belirlenecektir.

– Altıncısı, metinde açık olarak yer almamakla beraber şunu söyleyebilirim ki, burada işaret edilen politik ve ekonomik hatalar ve halen içinde bulunduğumuz (politik ve ekonomik) kriz Türkiye’yi ve ekonomimizi çöküntüye sürükleyecek değildir. Türkiye uzun süre yanlış ekonomi rejimi ve politikaları, siyasi çekişmeler ve istikrarsızlık, yolsuzluk ve rüşvet, bunun yanında dışarıdan da beslenen PKK terörünün getirdiği ağır faturaya rağmen, yine Körfez Savaşı sonucu önemli potansiyel gelir kaynaklarından mahrum olduğu halde ve meclisin ve kamu kesiminin kalite eksikliklerine rağmen ilerlemiştir ve ilerleyecektir.

Bütün mesele şudur: Bu yanlışlar ve ağır faturalar olmasa idi Türkiye çok daha büyük bir ekonomik gelişme gösterebilirdi. Nitekim, Japonya’yı bir kenara bırakacak olursak, Güney Kore, Tayvan, Yunanistan, İspanya, Portekiz ve halen birçok Latin Amerika ülkesi kişi başına GSMH açısından Türkiye’yi çok gerilerde bırakmış bulunmaktadır; bazı Doğu Avrupa ülkeleri de aynı yoldadır. Kısaca bardak, isterseniz diyebiliriz ki, “yarım doludur”. Yahut kötümser yönden bakacak olursak bardak “yarım boştur”.

– Son olarak, en önemli sonuç şudur: Türkiye bugün ulaştığı şartlar ve dünyanın genel gidişi karşısında tek bir ekonomik rejim seçeneğine sahiptir: piyasa ekonomisi. Bunu iki temel nedene dayandırabiliriz. Birincisi, aday üye olduğumuz AB tarafından “işlerliği olan serbest piyasa ekonomisi” şartı koşulmaktadır. Aday üyelik, bu çerçevede ayrıca AB’nin sosyal ve ekonomik şartlarına ve Avrupa müktesabatına da uyum gerektirmektedir. Türkiye ekonomisi mal ve hizmetler yanında sermaye akımında da AB’ye açılmalıdır. Bu ekonomik şartlar yanında AB’nin öngördüğü demokrasi ve insan haklarıyla ilgili önşartların yerine getirilmesi ve Kıbrıs ve Ege sorunlarının çözümü Türkiye’nin AB’ye tam üyelik için müracaat etme olanaklarını aşacaktır.

İkinci önemli neden, bugün dünya esasen piyasa ekonomisi çerçevesi içinde ve bölgeselleşme yanında küreselleşme yoluna girmiştir. Bu şartlar altında, halen uygulanan piyasa ekonomisinin düzeltilmesi ve küreselleşmeye uyum Türk ekonomisinin gelişmesini sağlayabilecek tek yoldur. Bugün Latin Amerika, Doğu Avrupa ülkeleri, Rusya, Hindistan, Uzak Doğu ülkeleri hep bu yola girmişlerdir. Çin dahi ekonomisini özel teşebbüse, ÖYS’ye ve dış ticarete açmış, Dünya Ticaret Örgütü’ne üye olmuştur. Dünya’da piyasa ekonomisi, dışa açılma, küreselleşme dışında kalan ülkeler ise Kuzey Kore, İran, Afganistan, Sudan, Irak, Küba gibi radikal diktatörlükler olup, gelişme yarışında çok geri kalmaktadırlar. Eğitim ve gelir düzeyi çok düşük birçok Afrika ülkesi de yine küreselleşme dışında kalmıştır.

Ancak, halen Türkiye’de uygulanan piyasa ekonomisinin köklü biçimde ele alınarak düzeltilmesi gerekmektedir. Birincisi malî disiplin tesis edilerek enflasyon önlenmeli, fiyat istikrarı sağlanmalıdır. İkincisi, gerekli denetim ve kontroller tesis edilmelidir. Bu ise temelde yolsuzluğun, partizanlığın, popülizmin önlenmesi ve tüm alanlarda şeffaflık sağlanması demektir.

KİT’lerin, tüm kamu kuruluşlarının bakanlıkların, belediyelerin, kamu bankalarının faaliyetlerine, özelleştirmelere ve kamu ihalelerine, kısaca tüm ekonomik alanlara şeffaflık getirilmelidir. Ayrıca, piyasa ekonomisinin temel şartı olarak, özel teşebbüsün temel alınması yanında, yatırım alanları ve fiyat mekanizmasına devlet müdahaleleri de asgari, gerekli düzeye indirilmelidir. Türkiye gibi yeni sanayileşen ülkeler için asgari gerekli yahut optimal müdahale ve devlet yatırım düzeyi noktasının ise günümüz gelişmiş ülkelerine kıyasla daha yüksek olduğunu burada önemle belirtmeliyiz. Öyle ki, Türkiye’de uygulanacak optimal bir piyasa ekonomisi rejimi makro yanında bir ölçüde mikro planlama ile bağdaşabilir ve önerilebilir. Kısaca, piyasa ekonomisi gelişen veya yeni sanayileşen ülkelerde planlamanın terkedilmesini gerektirmez. Burada hemen belirtelim ki, devlet yatırımları ve müdahaleleri ABD, Japonya gibi ülkelerde, AB’de, AB içindeki örneğin İngiltere’de ve Fransa’da farklı yoğunluktadır.

Kuşkusuz piyasa ekonomisi çerçevesinde merkez sol ekonomik ve sosyal hedeflere vereceği farklı ağırlıklara göre piyasa ekonomisi çerçevesinde farklı bir ekonomi stratejileri ve politikaları paketi, merkez sağ da farklı hedeflere vereceği farklı ağırlıklara göre farklı bir ekonomi stratejileri ve politikaları paketi sunacaklardır. Marksizm yahut yoğun devletçilik doktrini etkisi altında kalan radikal solun, keza yine yoğun müdahaleciliğe ve korumacılığa dayanan radikal dinci veya ırkçı sağın savunduğu ekonomik rejimler ise dünyanın gidişine ve Türkiye’nin şartlarına uygun düşmemektedir.

1 Mükerrem Hiç, “Atatürk ve Ekonomik Rejim: Devletçilikten Günümüzdeki Piyasa Ekonomisine”, Yeni Türkiye içinde, Eylül-Aralık, 1998, s. 3285-3293.
Aynı zamanda: Kapitalizm Sosyalizm, Karma Ekonomi ve Türkiye, İ. Ü. İ. F. 3. baskı, İstanbul, 1979; ed. Mükerrem Hiç, Turkey’s and Other Countries’ Experience with the Mixed Economy, İ. Ü. İ. F. İstanbul 1979, vb.
2 Donald S. Webster, The Turkey of Atatürk, 1939: Alec P. Alexander, “Turkey”, ed A. Pepelasis, Leon Mears ve Irma Adelman, Economic Development, Analysis and Case Studies, New York 1964 içinde; Z. Y. Hershlag, An Economy in Transition, The Hague, 1958 ve The Contemporary Turkish Economy, London 1988, Heinz Kramer, A Changing Turkey, Washington DC. 2000, vb.
3 Osman Okyar, Şerif Mardin, Seyfi Taşhan, Aydın Yalçın, İsmet Giritli, TOBB, Atatürk ve Cumhuriyet Dönemi Türkiyesi içinde, Ankara 1981, vb.
Aynı zamanda, Osman Okyar, “The Mixed Economy of Turkey”, (1930-1975), ed. M. Hiç, Mixed Economy içinde.
4 Mükerrem Hiç, (1) no. lu dipnotundaki referanslar. Ayrıntılı bilgi için: Gündüz Ökçün, İzmir İktisat Kongresi, Ankara 1968.
5 Akbank Kültür Yayını, Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ekonomisi, 1923-1978, İstanbul 1980, s. 77-80. Aynı zamanda: Necdet Serin, “1923’ten bu yana Türkiye’nin Sanayileşme Siyaseti”, A. Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi, Haziran 1955 ve İsmail Türk, “Cumhuriyet Döneminde Teşvik Tedbirleri”, Sanayileşme Semineri, A. Ü. S. B. F. Ankara, 1975.
6 Akbank, a.g.e., s. 84 ve Baran Tuncer, Türkiye’de Yabancı Sermaye Sorunu, A. Ü. S. B. F. Ankara 1968.
7 Akbank, a.g.e., s. 78, Necdet Serin, İsmail Türk, a.g.e., serler.
8 1923-1936 yıllık GSMH ve kişi başına GSMH serileri için bakınız: DİE, İstatistik Göstergeler, 1923-1991, s. 396, 396, 412, 414, 416, 418. Aynı zamanda, Vedat Eldem, “La Revenue Nationale de la Turquie”, İ. Ü. İktisat Fakültesi Mecmuası, Ekim 1947 – Ocak 1948, s. 109-110.
9 Olaylar, reformlar hakkında ayrıntılı bilgi: Yapı Kredi Kültür, Sanat Yayıncılık, Cumhuriyetin 75 Yılı, Cilt I, İstanbul 1978.
10 Herhangi bir Makroekonomi kitabından ayrıntılara bakılabilir. Örneğin, Mükerrem Hiç, Para Teorisi ve Politikaları, İ. Ü. İ. F. İstanbul 1994; İbrahim Kanyılmaz, Makro İktisat Teorisi ve Politikası, (William H. Branson Macroeconomic Theory and Policy’nin tercümesi), Uludağ Univ. İstanbul 1995.
11 Herhangi bir ekonomik düşünce tarihi kitabından izlenebilir. Örneğin: Eric Roll, A History of Economic Thought, New York, 1992; Marc Blaug, Economic Theory in Retrospect, Cambridge, 1985.
12 Osman Okyar, a.g.e., serler, aynı zamanda: Aydın Yalçın, Şerif Mardin, TOBB a.g.e., içinde; Yapı Kredi Kredi Kültür, Yayıncılık, a.g.e.,
13 Mükerrem Hiç, Osman Okyar, Aydın Yalçın, a.g.e., serler Aynı zamanda: Yapı Kredi Kültür, Yayıncılık a.g.e., ; Akbank, a.g.e., (ilgili kısımlar).
14 Akbank, a.g.e., s. 42-49, DİE, İstatistik Göstergeler, 1923-1991; Ankara 1992, s. 397.
15 Akbank, a.g.e., Atatürk, İnönü dönemine ait kısımlar, s. 335-340.
16 Necdet Serin, a.g.e.,
17 Osman Okyar, a.g.e., serler, Mükerrem Hiç, a.g.e., serler, aynı zamanda, Akbank, a.g.e., s. 186.
18 Akbank, a.g.e., 1950-59 dönemiyle ilgili kısımlar.
19 Osman Okyar, Mükerrem Hiç, Akbank, a.g.e., serler.
20 Toprak reformu hakkında: Suat Aksoy, 100 Soruda Türkiye’de Toprak Reformu Meselesi, İstanbul 1969; Fikret Arık, Mukayeseli Toprak Reformu, Ankara 1961; Reşat Aktan, Türkiye Ziraatinde Prodüktivite, A. Ü. S. B. F. Ankara 1966 ve “Türkiye’de Toprak Reformu Meselesi”, E. S. E. K. H, İktisadi Kalkınmanın Zirai Cephesi içinde, İstanbul 1965.
21 M. Hiç, “Atatürk ve Ekonomik Rejim: Devletçilikten Günümüzdeki Piyasa Ekonomisine”.
22 M. Hiç, op. cit.
23 DİE, İstatistik Göstergeler, 1923-1991, s. 397; Süreyya Hiç, Türkiye Ekonomisi, İstanbul 1994, s. 23.
24 Akbank, a.g.e., Bölüm 8.
25 DP döneminde uygulanan ekonomik rejim, ekonomi politikaları ve çeşitli yönlerden analiz ve eleştirisi için: Akbank, a.g.e., 1950-59 dönemine ait kısımlar Mükerrem Hiç, Kapitalizm, Sosyalizm,
Karma Ekonomi ve Türkiye; ed. Mükerrem Hiç, Turkey’s and Other Countries’ Experience with the Mixed Economy, İ. Ü. İ. F. İstanbul 1980; aynı zamanda: Türkiye Ekonomisinin Analizi, İ. Ü. İ. F. İstanbul 1980; A. Ü. S. B. F. Sanayileşme Semineri, Ankara 1975.
26 Toplu fikir için: J. A. Schumpeter, History of Economic Thought, 1954.
27 Bu kuramın kaynağı D. Ricardo’nun mukayeseli üstünlük ve otomatik altın standardı teoremine kadar gider. J. A. Schumpeter, a.g.e.,
28 Piyasa ekonomisi hakkında: Mükerrem Hiç, “Piyasa Ekonomisi, Temel Kuralları ve Uygulaması”, “, İzmir İktisat Kongresi, 4-7 Haziran 1991; “Market Economy and Democracy”, Orient, Hamburg, No. 2, Haziran 1992; Ahmet Kılıçbay, Türkiye’de Piyasa Ekonomisi, İ. Ü. İ. F. İstanbul 1985, TÜSİAD, Liberal Çözüm: Dünya’da Piyasa Ekonomisi Uygulamaları, İstanbul 1987; Piyasa Ekonomisi ve Türkiye Uygulaması, İstanbul 1987; Piyasa Ekonomilerinde Endüstriyel Kalkınma Stratejileri, İstanbul, 1990.
29 Bu temel teori, D. Ricardo’ya aittir (altın para sistemi yürürlükte iken kurulmuştur), bakınız: M. Hiç, Para Teorisi ve Politikası, s. 62-69. Bugünkü para rejiminde ve bugünkü şartlar için: Bela Balassa, “Outward Orientation and Exchange Rate Policy in Developing Countries: the Turkish Experience”, Middle East Journal; Anne Krueger, “Foreign Trade”, ed. K. -D. Grothusen, Türkei, Südosteuropa Handbuch, Cilt IV içinde, Göttingen, 1985.
30 M. Hiç, “Ellili Yıllardan Günümüze Kalkınma Ekonomisi; Kalkınma Model ve Stratejileri ve Makroekonomik Okullar”, İ. Ü. İ. F. Dergisi, Cilt 51, Sayı 2, Güz 2001; ve referansları.
31 M. Hiç, “Ödemeler Bilançosu Açıkları Sorunu ve 10 Ağustos 1970 Devalüasyonu”, ed. M. Hiç, Türkiye’nin İktisadi Gelişme Meseleleri içinde; İ. Ü. İ. F. İstanbul 1971.
32 Akbank, a.g.e., s. 235; 252; Cihat İren, “The Growth of the Private Sector in Turkey”, ed. M. Hiç, Turkey’s and Other Countries’ Experience with the Mixed Economy içinde. Aynı zamanda: ESEKH, Türkiye’nin Petrol Politikası, İstanbul 1974.
33 Örneğin: Ragnar Nurkse, Problems of Capital Formation in Underdeveloped Countries, Oxford Univ. Press, Oxford, 1952; Simon Kuznets, Six Lectures on Economic Growth, New York 1959 ve önceki konferansları.
34 Akbank, a.g.e., s. 171-176; Reşat Aktan, a.g.e.,
35 A. Ü. S. B. F., Türkiye’de Zirai Makineleşme, Ankara 1954.
36 M. Hiç, Türkiye Ekonomisinin Analizi, İ. Ü. İ. F., İstanbul 1980 ve ilgili istatistikler: s. 226­233.
37 DPT, 1. BYKP, Tablo 4.
38 DİE, İstatistik Göstergeler, 1923-1991, s. 8.
39 Akbank, a.g.e., s. 127; aynı zamanda, Süreyya Hiç, a.g.e., s. 23.
40 DİE, op. cit, s. 5. Yüksek nüfus artışının nüfus fazlası olan gelişen ülkeler ve Türkiye’de kalkınma hızını azaltıcı etkileri hakkında: Mükerrem Hiç, Büyüme ve Gelişme Ekonomisi, İ. Ü. İ. F. İstanbul 1994, Bölümler: 1, 14 ve referansları.
41 W. W. Rostow, Sta.g.es of Economic Growth, New York, 1960, s. 38.
42 DİE, op. cit, s. 397, 402-405, 414-415; Süreyya Hiç, op. cit, s. 23.
43 DİE, op. cit, s. 415; 1959’da cari fiyatlarla GSMH artışı: %24. 8, sabit fiyatlarla %4. 1; o halde GSMH deflatörü %19. 9’dur.
44 Kenan Gürtan, Türkiye’de Yatırımlar, İstanbul 1959 ve “Yatırımların Sektörel Dağılımı ve Bununla İlgili Meseleler”, ed. Mükerrem Hiç, Türkiye’nin İktisadi Gelişme Meseleleri, Cilt I, İ. Ü. İ. F. İstanbul 1971.
45 Gelir dağılımı konusunda: Ömer Celal Sarç, Gelir Dağılımı Dışarıda ve Türkiye’de, ESEKH, İstanbul 1970. Aynı zamanda: Korkut Boratav, Gelir Dağılımı, Kapitalist Sistemde, Türkiye’de, Sosyalist Sistemde, İstanbul 1969.
46 Karma ekonomi ve plan anlayışı hakkında: Sabri Ülgener, Türkiye’de Planlama ve Planlı Döneme Geçiş, ed. M. Hiç, Türkiye’nin Ekonomik Gelişme Meseleleri içinde, İ. Ü. İ. F. İstanbul 1971; ESEKH, Karma Ekonomide Planlama ve Gelişme, İstanbul 1966; İktisadi Devlet Teşebbüsleri, İstanbul 1968. Aynı zamanda: ed M. Hiç, Turkey’s and Other Countries’ Experience With the Mixed Economy.

47 Paul Samuelson, Economics, 1996 baskısı veya en son baskılar New York, Bölüm I. R. Musgrave ve P. B. Musgrave, Public Finance, Theory and Practice, New York, 1989, Bölüm I.
48 DİE, op. cit, s. 415, Süreyya Hiç, op. cit, s. 23.
49 Akbank, a.g.e., ilgili kısımlar; M. Hiç, Türkiye Ekonomisinin Analizi, s. 16-20. Genel gidiş için: İBRD (Dünya Bankası), Prospects and Problems of an Expanding Economy, Washington D. C. 1976.
50 Ayrıntılar için, DPT, 1. BYKP ve 1963 Yılı Programı.
51 DİE, Türkiye Milli Geliri ve Harcamaları, 1946-1972 ve Nüfus Sayımları, op. cit, s. 405­406, 415 ve Süreyya Hiç, op. cit, s. 23.
52 Bu dönemde izlenen ekonomi politikaları hakkında Akbank, M. Hiç, IBRD, a.g.e., serler.
53 DİE, op. cit, ; S. Hiç, op. cit.
54 Mükerrem Hiç, Montaj Sanayii ve Otomotiv Yan Sanayii, İstanbul, 1973.
55 İAV, Türkiye’de Otomotiv Sanayii ve Otomotiv Yan Sanayii, İstanbul 1973; Mükerrem Hiç, Otomotiv Yan Sanayii, T. Motorlu Vasıta ve Yardımcı Sanayiciler Derneği, İstanbul 1974.
56 Akbank, a.g.e., s. 237-241; TOBB, İktisadi Rapor, Ankara 1979, s. 192-198; aynı zamanda; ESEKH, Türkiye’nin Petrol Politikası, İstanbul 1974.
57 Mükerrem Hiç, “Ödemeler Bilançosu Sorunu ve 10 Ağustos 1970 Devalüasyonu”, ed. M. Hiç, Türkiye’nin İktisadi Gelişme Meseleleri içinde, Cilt I, İ. Ü. İ. F. İstanbul 1971.
Aynı zaman ESEKH, Dış Ticaret ve Ekonomik Gelişme, İstanbul 1968; ed. M. Hiç, Problems of Turkey’s Economic Development, Cilt II, İ. Ü. İ. F. İstanbul 1978.
58 Bu dönemde radikal solu temsil edenlerin başında Doğan Avcıoğlu gelir: Türkiye’nin Düzeni, Ankara 1968; Avcıoğlu’nun fikir kökeni kadroculara götürülebilir. Fakat o dönemde gelişen radikal sol akımlar çok çeşitli kökenlere dayanıyordu. Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık, a.g.e., Cilt II.
59 Mükerrem Hiç, Türkiye Ekonomisinin Analizi, 1980, s. 20-21, Akbank, a.g.e., ilgili kısımlar.
60 DİE, op. cit. Süreyya Hiç, op. cit.
61 Bu dönem hakkında ayrıntılı bilgi için: Mükerrem Hiç, “Economic Policies Pursued by Turkey and Their Effects on the Performance of the Economy and on her International Economic Relations”, Orient, 2 / 1982, Hamburg. Akbank, a.g.e., ilgili kısımlar; TÜSİAD, TOBB Yıllık iktisadi raporlar, ve DPT, Yıllık Programlar.
62 Daha önce (56) nolu dipnottaki referanslar.
63 DİE, op. cit, Süreyya Hiç, op. cit.
64 DİE, op. cit, Süreyya Hiç, op. cit.
65 Ed. Osman Okyar, Okan H. Aktan, Economic Relations Between Turkey and the EEC, Hacettepe Univ. Ankara 1978; vb.
66 Mükerrem Hiç, “Ellili Yıllardan Günümüze Kalkınma Ekonomisi”. İ. Ü. İ. F. Dergisi, Cilt 51, Sayı 2, Güz 2001. Aynı zamanda: V. N. Balasubramanyam ve Sanjaya Lall, Current Issues in Development Economics, Londra 1991; Gustav Ranis ve T. Paul Schultz, The State of Development Economics, Cambridge 1989; H. B. Chenery, S. Robinson, M. Syrquin, Industrialization and Growth: A Comparative Study, New York, 1986.
67 Paul Mosley, “Structural Adjustment: A General Overview, 1980-9”, ed. Balassubramanyam ve Lall, a.g.e., içinde.
68 Nitekim: Paul Mosley, a.g.e.,
69 24 Ocak 1980 devalüasyonu ve ekonomi paketi hakkında: Friedrich Ebert-Stiftung, Die Turkische Krise, 89 / 90, Bonn 1981; Bela Balassa, “The Policy Experience of Newly Industrialising Economies After 1973 and the Case of Turkey”, MEBAN-SPAM, The Role of Exchange Rate Policy in Achieving the Outward Orientation of the Economy, içinde, Istanbul 1982. Mükerrem Hiç, “Son Alınan Ekonomik Tedbirler”, Sermaye Piyasası Bülteni, MEBAN-SPAM, Nisan 1980, Mayıs 1980, no. 100, 101.
70 DİE, op. cit. S. Hiç, op. cit.
71 DİE, op. cit. S. Hiç, op. cit. s. 294.
72 DİE, op. cit. S. Hiç, op. cit.
73 Bu dönem ekonomi politikaları ve piyasa ekonomisi uygulamaları hakkında: Mükerrem Hiç, Bozulan Ekonomi Nasıl Düzeltilir, İstanbul, 1989, Süreyya Hiç, op. cit. s. 25-27, 89-94. Aynı zamanda: DPT, Yıllık Programlar, TÜSİAD, İktisadi Raporlar.
74 DİE, op. cit. S. Hiç, op. cit.
75 Ayrıntılar için: DPT, Yıllık Programlar, TÜSİAD, TOBB, İktisadi Raporlar, aynı zamanda ISO, ASO dergiler.
76 DPT, Yıllık Programlar ve DİE, İstatistik Yıllıkları’ndan izlenebilir.
77 Ayrıntılar için: Türkiye Avrupa Vakfı, Gümrük Birliğinin Değerlendirilmesi, 6-7 Ekim 2001 konferansı (baskıda).
78 Ayrıntılar için (75) nolu dipnotunda a.g.e., eserler ve günlük gazete haber ve makaleleri. Aynı zamanda Atilla Karaosmanoğlu, “Kriz Neden Oldu ve Ne Oldu”, İSO Dergisi, Ocak 2001; Merih Paya, “Kriz ve Bundan Sonrası”, İSO Dergisi, Ocak 2001, Üzeyir Garih, “Krize Karşı Ne Yapmalı”, İSO Dergisi, Haziran 2001.

Yazar Hakkında

Yazılar sayısı : 1165

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

* Copy This Password *

* Type Or Paste Password Here *

8.929 Spam Comments Blocked so far by Spam Free Wordpress

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>

Üstüne gidin