Buradasınız:Anasayfa » Türk Tarihi » Türk Yaratılış Efsanesi

Türk Yaratılış Efsanesi

1. Yaşamın Yaratılışı
 
Bir Altay efsanesine göre, Ülgen yeryüzündeki yaşamı altı günde yaratmıştır. Bu efsanenin izlerini haftanın günlerine verilen adlarda görmek mümkündür.
Birinci günde hayatı nasıl yaratacağını düşündü (sanangan); onun için birinci güne Sanan (Pazartesi) adını verdi. İkinci gün ruhları yarattı (tındı cayagan); bu güne Cayal (Salı) adını verdi. Üçüncü gün fiziki bedenleri (erene) topraktan, sudan, havadan, ateşten, ağaçtan ve madenden yarattı (bıçıgan); bu güne Bıçıl (Çarşamba) adını verdi.
Dördüncü gün yaşamı uygulamaya koydu (etken); bu güne Edil (Perşembe) adını verdi. Beşinci gün bilinçli yaşam başladı (edilgen); bu güne Edilgel (Cuma) adını verdi. Altıncı gün Tanrı’nın gönlü rahatladı; sakinleşti (tokunagan); bu güne Tokunal (Cumartesi) adını verdi. Yedinci gün dinlendi (amıragan); bu güne Amıral (Pazar) adını verdi.
Altay efsanesinde yeryüzünde yaşamın yaratılışı bu mit ile açıklanmıştır. Fakat 6 günde yaratma bize oldukça tanıdık gelecektir. Evet; Kur’anda ve Tevrat’ta da dünyanın altı günde yaratıldığı anlatılmaktadır.
Kur’anda detaylıca açıklanmazken, Tevrat’ta Tanrı’nın hangi günlerde ne yaptığı daha detaylıca açıklanmıştır. Bu ortak mitolojik yaratılış efsanesi, İbrahim dinlerine Sümer mitolojisinden geçmiştir. Sümerlerin Türk kökenli olduğu; Türk olmadıklarını varsaysak bile Asyalı bir kavim oldukları büyük ölçüde kabul edilmektedir. O halde bu yaratılış efsanesi, Altaylı Türkler ile Sümerlerin ortak efsanesi olup Orta Doğu’ya göç eden Sümer halkının vesilesiyle de İbrahimi dinlere geçmiştir. Yani büyük ihtimalle bu yaratılış efsanesi Türklerden yayılmıştır.
2. İnsanın Yaratılışı
Yeryüzünde önce canlılar, bitkiler ve hayvanlar yaratıldılar; şimdi insanın yaratılması ve bedeninin şekillendirilmesi gerekiyordu. Tanrı, insanın kendisine benzemesini arzuluyordu. Kemiklerini elverişli bir şekilde komırgaydan, fiziksel bedenini canlı balçıktan yarattı. (komırgay: kamışa benzeyen, içi boş, dışı sert bir bitki) Lakin insan bedeninin diri olması için ona ruh gerekiyordu. Ülgen’de sadece sülter(eril enerji) vardı; oysa insana ak saksun (ak dişil enerji) de gerekiyordu. Çünkü toprağın saksunu kara, yani Erlik kökenliydi; dolayısıyla ondan ruh yaratılıp kişiye verilmesi uygun değildi.
Ülgen, kişinin düşünce ve bilinç itibariyle bütün yaratılanlardan üstün olmasını, Tanrı’ya benzemesini murat etmişti. Henüz tamamlamadığı kişiyi köpeğe emanet ederek, Tanrı’dan ak saksun getirmek üzere gitti; giderken köpeğe şöyle buyurdu:
– İnsanın bedenine göz kulak ol. Erlik’i ona yaklaştırma. Ben insana arı ruh getireceğim.
O zamanlar köpeğin üzerinde tüy yoktu. Kel çıplak dolaşıyordu. Erlik geldi ve köpeğe şöyle dedi:
– Ben sana kopmaz-yırtılmaz bir don hediye edeceğim ve bitmez tükenmez yemek vereceğim. Sen buna karşılık benim insana yaklaşmama izin ver.
Köpek yırtılmaz don ve bitmez tükenmez yemeğe kandı; Erlik’in insana yaklaşmasına izin verdi. Erlik insanın kulağına bir kamışla kendi kara saksunundan üfleyiverdi. İnsan dirildi (kişi dirildi).
Ülgen döndüğünde insanın dirilip yürüdüğünü gördü ve köpeğe kızarak şöyle dedi:
– Sen artık bundan sonra daima insanın kapısının bekçisi olacaksın; itilip kakılacaksın, artıklarla besleneceksin; seni bundan böyle zor bir yaşam bekliyor!
Tanrı, insanı diriltmek için getirdiği ak saksunu yani Uba’yı ardıç ve kara ardıç gibi iğne yapraklı ağaçların dibine attı ve o ağaçlar o günden sonra hiç solmadan, yaz-kış yeşil kaldılar. (bu yüzden Ardıç ile Tütsüleme yapıyoruz.)
Erlik’in köpeğe hediye ettiği yırtılmaz donu, derisi; bitmez tükenmez yemeği ise insanın artığı olmuştu. Köpek, Ülgen’in bedduasından (kargış) sonra daima insanın evinin önünde bağlı kalarak, insan tarafından dövülerek ve artıklardan beslenerek yaşamaya başladı.
Tanrı, insan ile diri canlıların yani hayvanların beslenme tarzı arasında bir farkın olup olmadığını merak etti. Çünkü hayvanı Tanrı yaratmış ve canlandırmıştı; insanı ise Tanrı yaratmış, ama Erlik canlandırmıştı. İnsan da hayvan da o güne kadar bitkiyle besleniyorlardı. Kuday (Tanrı) bir gün yavrulu bir atı bir vadiye, yavrulu bir kadını ise başka bir vadiye bıraktı. Er kişiyi ise hayvanları avlayarak beslenmesi için görevlendirdi. Ertesi gün baktığında, yavrulu at aynı yerinde otluyordu. Yavrulu kadın ise birinci vadinin içindeki otların hepsini yemiş, şimdi ikincisine doğru gidiyordu. Er kişi ise her gördüğü hayvanı yakalayıp yiyordu.
İnsanın açgözlülüğü Tanrı’yı düşündürdü ve şöyle dedi:
– İnsan çalışarak kendi elinin emeği ile beslensin, yoksa dünyada ne varsa hepsini yiyecek. Bundan böyle aklını ve gücünü kullanarak yani çalışarak karnını doyursun. Avlanmak için kendine silah yapsın.
Ve insan o günden sonra çalışmaya başladı; çalışıyor, avlanıyor, besleniyor ve çoğalıyor…
İnsan (kişi) nedir?
İnsan bir bedendir (erene). İnsanın iyesi ruhtur (tin). Ruhun iyesi Burkan’dır. Burkan’ın iyesi Kuday’dır.

İnsanın bedeni fiziksel olarak ‘ençi çak’ yani ortalama 72-108 yıl arasında [(12×6)+36] ruhu ise “elen çak” altı nesil boyunca yani 648 yıl arasında yaşama kabiliyetine sahiptir.

Milletlerin Oluşumu (Mitolojik)

Tanrı, haftanın yedinci gününde dinlenirken uykuya dalmıştı. Bir takım seslerle uyandı. Baktı ki, insanlar yüksek piramitler inşa edip Tanrı’nın katına çıkmak istiyorlar! O devirde insanlar tek öz ana-atadan doğuyorlardı. Tek dilli, tek bilinçli ve tek cisimliydiler. Tanrı insanların kendi aralarında şöyle konuştuklarını duydu:

– Tanrı’nın sarayına yetişmemize az kaldı; oraya çıktıktan sonra biz de tanrı gibi olacağız.

Bunları duyan Kuday, insanlara tükürerek şöyle buyurdu:

– İnsanlar bundan sonra farklı farklı dillerde konuşsun, farklı farklı düşüncelere sahip olsun, farklı farklı yerlerde doğup yaşasınlar. Birbirleriyle anlaşıp anlaşamama, Erlik gibi davranıp davranamama ve birbirlerini anlayıp anlamama konusunda kendileri karar versinler. (Tengricilik’teki kişinin kendi kaderini çizebildiği inancı, bir ihtimalle bu mitolojiden doğup şekillenmiş olabilir.)

Tanrı’nın lanetlediği andan itibaren piramitlerde çalışan insanlar birbirinin dilini anlamamaya başladılar. Birisi taş getir dediğinde, diğeri su getiriyor; balçık gerek dediğinde taş veriyordu; çok geçmeden insanlar arasında tartışmalar ve kavgalar başladı. Piramitlerin inşaatı yarım kaldı; yapılanlar yıkıldı. Kendi aralarında anlaşmazlığa düşen kişiler dünyanın dört bir yanına dağıldılar. Farklı düşünmeye, farklı yaşamaya başladılar. Birbirine yabancılaşan insanlar arasındaki birlik ve dirlik bozuldu; anlaşmazlıklar ve savaşlar başladı.

Şimdi bugün insanlar yine yaptıkları icatlarla Tanrı’ya yaklaştıklarını düşünüyorlar. Kontrolünü kaybeden insanın günahları ve sebep olduğu belaler kendi boyunu aşmış durumdadır. Dolayısıyla Tanrı tekrar tükürebilir. Muhtemel bir kargışın (beddua) sonu nereye varır? Kıyamete mi? İnsanlık, durumun vahametinin farkına varsa bile, artık kendi kendini durduracak durumda değil, çünkü kontrolünü kaybetmiştir. Unutmamak lazımdır ki kişinin sülteri Tanrı’dan olsa da ona ruhunun saksununu Erlik vermiştir.

Altay Bilik – Nikolay Şodoyev’in Anlatımıyla.

Yazar Hakkında

Yazılar sayısı : 27

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

* Copy This Password *

* Type Or Paste Password Here *

10.519 Spam Comments Blocked so far by Spam Free Wordpress

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>

Üstüne gidin