Buradasınız:Anasayfa » Türk Tarihi » İpek yolu ve İnsanlık tarihindeki Önemi

İpek yolu ve İnsanlık tarihindeki Önemi

“Büyük İpek Yolu”… bu kelimenin terkibinden uzak ve uzun yolculukların romantikliği, denizaşırı ülkelerin egzotikliği esiyor. Fakat bunun arkasında her şeyden önce, coğrafyacıların kavgası, kervancı başıların ve gözüpek denizcilerin cesareti, tüccarların ve uzak görüşlü politikacıların akıllı hesabı gizlidir. Ve tabiatıyla, malları Doğudan Batıya ve Batıdan Doğuya uçsuz bucaksız bozkırlar, kesif ormanlar, kudretli sıradağlar ve gökyüzüne ulaşan yüksek tepeler boyunca, denizlerin ve okyanusların genişliğince taşındığı mâhir zanaatçıların el emeği göznuru çalışması. Büyük İpek Yolu, bu, yalnızca malların değil, aynı zamanda ilimde, kültürde ve sanatta ulaşılan fikirlerin ve canlı insanların da neticede bir değiş tokuşudur.

1. Niçin “İpek” Yolu?

İpek Yolu terimi ilk defa, tanınmış Alman coğrafyacısı Ferdinand Freiherr von Richthofen tarafından 1877’de kullanıldı. Bu isimle o, çağımızın başında teşekkül eden kıtalar arası yol ağını kastetmişti; bu yollar o zaman Eski Dünya’nın kültür âlemlerini, bilhassa doğuda Çin ve batıda Akdeniz’i birbirine bağlıyordu.

Bu yol ağı kendi ismini, eski (ve tabiatıyla Orta Çağ) cemiyetlerin asılzadeleri arasında bilhassa popüler bir mal olan ipekten almıştır. Bu kolay, elastikî ve dayanıklı, yani uzak mesafelere taşınmaya uygun madde, hıfzısıhha özelliğinden dolayı da (zararlı haşerelerin kurtçukları bunun içinde barınamıyordu) yüksek bir değere sahipti. İpek ticaretinde tüccarlar inanılmayacak derecede kâr sağlıyorlardı. Çin’in Han döneminde (M.Ö. III. yy.-M.S.III. yy.), ipeğin üretildiği biricik ülkede ipek, M.S.III. yy başkent mağaralarında ketenden iki kat daha fazla pahalıydı. Batı sınırında ise 46 kez daha fazla ediyordu; Roma’da ise IV. yy. başında 1 kg. boyanmamış ipek için 4.000 altın dinar ödeniyordu, yani ağırlığına göre altından birkaç kez daha fazla kıymet biçiliyordu. Hatta ipeğin artık hem Orta Asya’da (ilk önce Soğd’da), hem İran’da, hem de Akdeniz’de üretildiği, yani demek oluyor ki daha çok sayıda ve daha çok elde edilebilir olduğu VIII. yy.da Bizans’ta bile, ipek hala altınla ölçülüyordu.

Çin’den şimdiki Doğu Türkistan vahaları, Orta Asya’nın dağları ve çölleri, İran yaylası ve Kafkas sıradağları vasıtasıyla, yani Uzak Doğu İmparatorluğu’ndan Batı İmparatorluğu’na getirildi. İpek sadece karayoluyla temin edilmiyordu. Nadiren erken sahil (kabotaj) seyrüseferleri, Kızıldeniz boyunca İran Körfezi’ne ve Hindistan limanlarına Roma zamanında doğrudan Okyanus’tan gelen yollarla değişiyordu (daha güvenli bir şekilde tamamlanıyordu); bu yollara başvurma, İskenderiyeli gemici Hippalos tarafından “Musonların sırrı” olarak bilinen rüzgarların Hint Okyanusu üzerindeki yönünün tabiat kanunlarına uygunluğunun ortaya çıkarılmasıyla oldu. Hippalos’un keşfinden sonra gemicilerin, Güney Arabistan ve İran’ın girintili çıkıntılı kıyısı boyunca korkunç sıcakta yavaş yavaş ve zorlukla süzülerek geçmeleri gerekmiyordu, ama Temmuz’un ilk yarısında rüzgar güneydoğudan estiği zaman, o zamanlar Kuşanlar Devleti’nin deniz kapılarını oluşturan Hint limanlarına ve bu arada Batıya da en kestirme yoldan kürek sallamak, Kasım Aralık ayı başında ise kuzeydoğu musonunun gelmesiyle aynı yoldan Kızıl Deniz’e dönmek mümkündü.

Çin’in bilhassa Han dönemi (M.Ö.IN-M.S.IN. yy.) dil, tarih ve sanatı konusunda uzman olanlar, İmparator Wuti’ye (M.Ö.140-80) hususî bir ehemmiyet vermektedirler. Çin tarihçiliği tarafından bir dereceye kadar idealize edilen bu devlet adamı zamanında, Wuti’nin elçisi Chang Ch’ien, “Batıya giden yolu ilk açan kişi”, o zamanın Orta Asya’sı hakkında öğrendiği şeyleri yazdı ve İmparator’a rapor olarak sundu. 100 küsur yıl sonra, Batı’ya giden yolların araştırılmasında Wuti’nin faaliyetlerini devam ettiren büyük asker ve idareci, İmparator Heti’nin Batı Bölgesi (yani şimdiki Doğu Türkistan) valisi Pan Ch’ao, Kan Ying’i Roma Suriye’sine yolladı; Çin elçisi, Roma sınırlarına kadar gelmedi, ama M.S. 98 yılında Fırat kıyılarında bulunuyordu; oradan, upuzun yolun hayalî güçlükleri hakkındaki hikayelerle kafası karışmış bir vaziyette (Parthlar, Han ve Roma İmparatorlukları arasında doğrudan münasebet kurulmasını arzu etmiyorlardı) ülkesine geri döndü. Çok geçmeden, Pan Ch’ao’nun ölümündn sonra Çinliler, Batı Bölgesi üzerindeki hakimiyeti kaybettiler. Çin’in Batıyla münasebet temininde muazzam tarihî ehemmiyetini inkâr etmeden, Han İmparatorluğu’nun, Büyük İpek Yolu’nu hiç açmamasını anlamak yine de mümkün.

“Batıya giden” yolu kendi elçileri (ve tüccarları) için açan Han imparatorları, sadece, Büyük İpek Yolu’nu yeniden ortaya çıkarmak için hazırlık yapmışlardı ve bu da ancak, Eski Dünya tarihinde Hellenizm devrinin ve onu kuşatan “barbarlar” dünyasının yerine, bir halkasını Orta Asya Hint Kuşan Devleti’nin oluşturduğu yeni bir jeopolitik sistemin geçmesiyle mümkün oldu. Böylece asıl bu Kuşan Devleti, Milad başında Büyük İpek Yolu’nun terkibi ve oluşmasında kararlı bir rol oynadı.

İpek, Milad sınırına yakın zamanda nasıl kullanılıyordu? Anavatanı olan Çin’de imparator, bir de bütün ileri gelenler gerek düz, gerekse işlemeli ipek elbiseleri severek giyiyorlardı. Kuşan İmparatorluğu ve İran’da da hükümdarlar ve soylular ipek malları bu şekilde kullanıyorlardı. Akdeniz’de, meşhur Mısır kraliçesi ve Gaius lulius Caesar’ın ve daha sonra Milad başına doğru Marcus Antonius’un sevgilisi Cleopatra, şık, büyük bir ihtimalle Çin ipek elbiseleri giyiyordu. Ammianus Marcellinus, (çağdaş Rus araştırıcısı V.P. Ukolov’un isimlendirmesiyle) “Roma’nın son büyük tarihçisi”, vaktiyle soylulara hasredilmiş olan ipek kullanımının “şimdi cemiyetin bütün katmanlarına, hatta en aşağıdakilere bile yayıldığını” şüphesiz biraz mübalağalı olarak, yazıyordu.

Ayrıca, Cleopatra ve eski dünyanın ticaret yolları üzerinde bulunan devletlerin diğer idarecileri ipeği, elçilerin, tüccarların ve yöneticilerin hediyeleri kabilinde elde ediyorlarken, soylu kişiler çok sayıdaki kadınları ve kızları için, öyle görünüyor ki, Dionus Chrisostomos’un M.S. 70’li yıllardaki bir konuşmasında zikrettiği gibi, Roma’da bulunana benzer şekilde Mısır İskenderiye’sinde, hususî pazarlardan temin ediliyordu.

İpek, resmî armağanlar şeklinde değil, hediye, satın alma veya vergi ödeme yollarıyla da giriyordu. Han İmparatorluğu, daha M.Ö. II. yy.da “ipek diplomasisi”ne başvurmuş, o zaman Hunların kudretli şanyü’sü Mode, Çin’den bu tür zengin hediyeler arasında “astarlı bir kaftan, sim kumaştan uzun bir kaftan, altından bir saç tacı, altınla kaplanmış bir kemer, kemere takılan altınla kaplanmış bir “burun şeklinde boynuzlu levha”, ayrıca “10 parça işlemeli ipek mal, 30 parça çeçekli ipek kumaş ve, koyu leylak ve yeşil renkte 40 parça ipekli mal” almıştı. L.N. Gumilev, bu hediyeleri, tamamen kastî olarak, “kamufle edilmiş bir vergi türü” olarak değerlendirmiştir; Çinlilerin, Mode’nin halefi Laoshang shanyü’ye de M.Ö.162 yılında, ülkedeki soğuk iklime karşı “merhamete gelerek” Hunlara, yıllık olarak mısır ve beyaz pirinçden başka simli kumaş ve ipek gönderme sözü vermeleri de aynı şekildedir. Hun liderlerinin (ve genel olarak da Hun asılzadelerinin) bu şekilde “hediyelere boğulmaları”ndan Çin yıllıkları o zamandan beri defaatle bahsediyor. Mesela, M.Ö. 90 yılında bir Çin ordusunun yenilgiye uğratılmasından sonra şanyü Huluku, Han İmparatoru’ndan, evlenmek üzere Çinli bir prenses ve “10 daney iyi cins şarap, 50 hu pirinç”den başka bir de “10.000 parça muhtelif ipekli mal” talep etmişti. Gumilev’in yazdığına göre, bundan sonra sınırda tahribat olmayacaktı. M.S. 1 yılında ise, Han sarayında bulunan Shanyü Wuchulu, imparatordan “370 elbise, desenlerle süslenmiş 30.000 parça ipekli mal, işlenmiş gerek basit ve gerekse düz ipekli mal, 30.000 giney ipekli pamuk” almıştı.

“Medenî dünya”nın çevresini iskân etmiş olan savaşçı “barbarlar”dan müsamaha isteyen ve rüşvet vererek özgürlüklerini satın alanlar sadece Çinliler değildi; Balkanlar’da Romalılar, Kafkaslar’da ise Bizanslılar da böyle yapıyorlardı. Batı Gotlarının kralı Alarich de, sanki Hun shanyülerini taklid edercesine, M.S. 408 yılında, Roma kuşatması sırasında “ebedî şehrin” sakinlerinden, fidye olarak 4.000 ipekli elbise (tunik) istemişti.

İpek, bir de, eskiden ve Orta Çağlarda, kendini nadiren artistik ürünler olarak gösteriyordu. Bunlara sahip olmak, sadece hükümdarı, onun tabilerini veya düşmanlarını zengin kılmakla kalmıyor, onların hassaten estetik ihtiyaçlarını karşılamada da kullanılıyordu. Genellikle bunlar, semavâtın hayırduası ümidiyle hediye ediliyordu. Şöyle ki, kiliseye yapılan teberruların kaydedildiği Liber Pontificalis adlı Orta Çağ Papalık envanter defterinde ipek mallardan oluşan yüzlerce bağış bulunuyor; VI. yy. Sasani Şehinşahı Husrev I de, bir Süryani tapınağına “Hun işi” ipek bir perde hediye etmişti. Bilhassa kâh Budist veya Hıristiyan konuların, kâh Ahura Mazda dini sembolünün, kâh İslâm Kur’an formüllerinin bulunduğu yerlerde şu veya bu dinin tanıtımında da ipek kullanılmıştır.

Yazar Hakkında

Yazılar sayısı : 1165

One comment on “İpek yolu ve İnsanlık tarihindeki Önemi

  1. admin on said:

    MAKALE NİN DEVAMI
    Daha ortaya çıktığı zamanlarda bile Büyük İpek Yolu, asla “ipek”ten ibaret değildi. Bu, bilhassa eski dönemlerdeki devasa yollar sisteminin oluşmasında yalnızca diplomatik elçilikler, hacılar ve seyyahlar değil aynı zamanda kara ve deniz yoluyla Doğudan Batıya: Altın ve baharat, zanaatkârların yaptıkları eşyalar, muhtelif ülkelerin harika ürünleri, yünlü mamuller ve kürk gibi muhtelif türden malları sevkeden tüccarlar, ayrıca becerikli ustalar, âlimler ve alelâde erkek ve kadın köleler de harekete geçmişlerdi. Kıtalar arası yolları kullanan Orta Çağ tüccarlarının yükleri ve bunların yol arkadaşlarıyla bu, gittikçe daha fazla çeşitlilik kazanmıştır.

    Sadece şunu kaydedelim ki Çin’in Büyük T’ang hanedanı (VII-X. yy.) araştırıcısı Amerikalı sinolog Edvard Hetzel Schafer, “Semerkand’ın Altın şeftalileri: T’ang İmparatorluğu’ndaki Yabancı Harika Mallar Hakkındaki Kitap” diye büyük bir eser yayınladı; bu kitapta, yazılı kaynaklara dayanılarak o zaman Çin’e uğrayan kişi ve eşyaların bir listesi sayılıp dökülüyordu. Bu listede, mesela, esir alınan cüceler, musikişinas ve dansçılar; fil, gergedan, arslan ve Hint yaban kedileri; samur ve kakımlar; ceylan ve dağ keçileri; ayrıca 6 tür kuş, 7 çeşit yemek, 16 çeşit aromatik eşya, 22 çeşit ilaç, 13 çeşit mal, 11 çeşit boya, 10 çeşit mineral hammadde, 1 çeşit kıymetli taş, 6 kategori kitap… yer alıyordu. Sadece bu bile, T’ang dönemi Çin’ine nelerin (ve kimlerin) uğradığını gösteriyor! Çin’den çıkan mallar; bozkıra, Orta Asya, İran, Yakın Doğu ve Orta Avrupa’ya giden mallar konusuna gelince, bunlar konusunda yapılan araştırmalar önemli ölçüde azdır, ama sanmam ki daha az muhtelif türde olmuş olsun.

    Daha İpek Yolu tarihinin başlangıç zamanında, İpek Yolu’nun geçtiği yollardan faydalanmanın ölçüsü hakkında, eski yazarların haberleri bile bazı tasavvurlar veriyor. Şöyleki, Çin yıllıkları, Han devrinde Çin’den Batıya “yabancı ülkelere” yılda “56 tane zaman zaman da 10’dan fazla elçilik heyeti” hediyelerle yollanıyordu; büyük grupların herbiri bir kaç yüz adamdan, küçüklerin herbiri ise yüzlerce adamdan meydana geliyordu. Diğer bir haberde ise, Han elçilerinin “birinin gidip diğerinin geldiği” anlatılıyordu. Bütün bu “diplomatikticarî” kervanların kendi yolculuk gayelerine ulaşmaları zordu, ancak yine de niyet ettikleri devletlere varmayı başaran ve gerisin geriye Çin’e dönebilenlerin sayısı hiç de az değildi.

    Strabon’un (Milad sınırında yazılmış) “Geographica”sındaki bilgilere göre, eski dünyanın başka bir ucundan, Mısır limanlarından sadece, bugünkü Kuseyr’in kurulu olduğu yerde bulunan liman kenti MiosGornos’dan (Kızıl Deniz’de yarım düzine kadar daha Mısır limanı vardı) Hint Okyanusu’na yılda 120 gemi yola çıkıyordu. Eserinin başka bir yerinde Strabon, Hindistan’a hareket etmiş “büyük filolar”dan bahsediyordu.

    İpek Yolu 002

    2. Büyük İpek Yolu’nun Güzergâhları

    Büyük İpek Yolu’nun uzun tarihi zarfında o yollardan taşınan malların çeşidi defalarca değiştiği gibi, yollar da değişiyordu: bazıları sönüyor, diğerleri daha büyük önem kazanıyordu. Mamafih Eski Çağ’da ve Orta Çağ’da her zaman, eğer Yolun muhtelif kısımlarından değil de Çin’den Avrupa’ya kadar tamamından bahsetmek gerekirse ipek ve ipekli elbiseler, Eski Dünya’nın önemli bir kısmını ihata etmiş olan milletlerarası ticaretin her zaman temel malı değilse bile, değişmez bir şekilde dikkate değer malı olmuştur. Bu yüzden “Büyük İpek Yolu”, insan organizmasındaki kan damarlarına benzer şekilde dünya ticaretini besleyen ve 1500 yıl zarfında, Eski Dünya’nın üçüncü kısmı Afrika’ya da girerek, Avrasya kıtası sahasını kaplayan bu yollar ağını isimlendirmede en yaygın tabir olmaktadır.

    Bu çok sayıdaki yollar arasında, tıpkı atardamarlar gibi, malların, ve bunlarla birlikte ilmî ve kültürel başarıların ve insanların değiştokuşunda baş rolü oynayanlar da asıl yollardı. Büyük İpek Yolu’nun kendilerine “istikamet” ismini vereceğimiz bu şekildeki öncü güzergâhlarının sayısı çok değildir. Hatta onların: ikisi kara, biri deniz yolu olmak üzere toputopu üç tane olduğunu söylemek de mümkündür.

    İlki, Çin’in başkentinden başlayarak Orta Asya ve İran Platosu üzerinden (eski devirlerde bu, temel olarak, Kuşan ve Parth hükümdarlarının hakimiyetindeydi) Doğu Akdeniz’e (Eski Çağda Roma hakimiyetindeki Suriye ve Mısır) uzanıyordu. Bu güzergâhtan Orta Asya’da güneye doğru, Hindu Kuş geçitlerinden geçerek Hindistan’a, bu arada Hindistan’ın Batı kıyısındaki limanlara, ayrıca Ganj vadisine (bugünkü Doğu Türkistan’dan doğruca Hindistan’a dağlar içerisinden geçen yollar da vardı, bilhassa Çin Halk Cumhuriyeti’nden Pakistan’a giden Karakorum Anayolu’nun geçtiği yerde) doğru da bir yol ayrılıyordu; aynı şekilde Amu Derya (Oxus) ve onun erken Orta Çağda Hazar Denizi kıyısına giden ve artık kurumuş olan kolu Uzboy’a, Hazar Denizi’ne ve, Kafkas Ötesi’ndeki ırmaklar boyunca Kuzey Mezopotamya’ya, Anadolu’ya ve öyle görünüyor ki Karadeniz’in doğu ve güneyindeki limanlara doğru bir suyolu geçiyordu.

    İkinci güzergâh olan okyanus yolu, Octavianus Augustus tarafından fethedilen Mısır’ı Kızıl Deniz ve Hint Okyanusu aracılığıyla Batı Hindistan’ın, eskiden Kuşan İmparatorluğu’nun deniz kapıları olan limanlarına bağlıyordu. Bunun dallarından biri o zaman İran Körfezi’ne giderken, diğerleri ise daha doğuya, Hindistan’ın Malabar sahiline, Sri Lanka (Seylan)’ya, 111IV. yy.da Vanga Devleti’nin kurulduğu Ganj nehri ağzına, Hindî Çin’e gidiyordu.

    İlk ikisinden daha az devasa olan üçüncü yol, Kuzey (veya Bozkır) Yolu olup, Çin, Doğu Türkistan ve muhtemelen Moğolistan’dan Hazar’ı dolaşarak gidiyordu. Bu yol ile, Doğu Türkistan’dan Fergana’ya ve Toharistan ve Soğd’dan gelen yollar Aral çevresi kuzeyinde ve Hazarçevresinde birleşiyorlardı. Eski müelliflerden ilk olarak M.S.VI. yy. Bizans tarihçisi Menandros Protector bu yoldan bahsetmiştir. Onun söylediklerine göre, Türk Soğd elçileri, Bizans’a, Bizans elçileri de Türk Kağanına aksi istikamette bu yolu kullanarak giderlerdi.

    Bu Bozkır Yolu’nun erken (İslâm öncesi) Orta Çağ’da geniş olarak kullanıldığına, AdıgeAlan kabilelerinin yerleşme mıntıkasında, Kuzey Kafkas kurganlarındaki dikkate değer buluntular açıkça işaret etmektedirler. Bu kabileler, bozkırdan, Menandros tarafından zikredilen Karadeniz’in Doğu kıyısı Apsilia’da (şimdiki Abhazya)ki: Phasis, Dioskuriadu (Suhumi), Pitiunt (Pitsunda) gibi, gerek Doğudan gelen, gerekse Bizanslı tüccarlar için geçit üssleri vazifesi gören şehirlere çıkaran geçitlere açılan yolları kontrol ediyorlardı. Tüccarlar, (ne Bizans’a, ne de Sasani İranı’na bağlı olmayan) “nötür kabileler” içerisinden geçerek, geçitler vasıtasıyla yolun ve atların kullanımı sebebiyle vergi ödüyorlardı: VI. yy.ın diğer bir tarihçisi Procopius Caisarea’nın bildirdiğine göre, buradaki tırmanış öylesine dik idi ki, yolcuların, atlarını yerli cinsleriyle değiştirmeleri gerekiyordu.

    Neticede, Kuzey Kafkas kabilelerinin elinde az sayılmayacak derecede bir hazine, tabii bu arada ipek ve ipekten yapılmış eşyalar da birikmişti. Bu kabilelerin mezarlarında, Ermitaj Müzesi Doğu Bölümü Sorumlusu A.A. İerusalimskaya’nın hesaplarına göre, Soğd (ipek ithalatının neredeyse %60’ı), Çin (%18-20) ve Bizans (%20’den fazla) ipekleri bulunmuştur. (Karaçay Çerkes Müzesi malzemeleri de benzer bir sonuç vermektedir ki bu sonuçlar, O.V. Orfinskaya’nın tezinde sunulmaktadır). En zengin kurganlardan biri olan Moşçevaya Balka’daki buluntular arasında Çinli bir tüccarın şahsî eşyalarına, ayrıca, gelir ve giderlerinin kaydedildiği bir belgeye rastlanmıştır. A.A. İerusalimskaya’nın yazdığına göre, “bir Çinli tüccarın uzak seyahatini Kuzey Kafkasya’daki ıssız bir boğazda hangi trajik hadiselerin kestiğini sadece tahmin etmek mümkündür. Muhtemelen o, o zamanlar yıllarca süren ve tehlikelerle dolu bu tür seyahatlerden geri dönmeyen yegâne kişi değildi.”

    Bozkır Yolu’nun inkişafı Orta Çağ’da meydana geldi. Bununla beraber, arkeolojik bilgiler, bu yolun daha önce, Miladın ilk asırlarında da üstelik sadece dolaylı (kabileden kabileye) münasebetler için değil, aynı zamanda Orta Asya’nın (ve bu yolla galiba Çin’in de) Roma dünyasıyla doğrudan münasebetleri için kullanıldığını söylememize imkân vermektedir. Harezm, Baktriya Toharistan, Soğd’da Roma örneklerini takliden hazırlanmış keramik küp buluntuları sayesinde bu konuda konuşmamız mümkün oluyor; bu tür keramik, Aşağı DonBoyu ve Batı Kazakistan’ın hayvancı kabilelerinde bulunmuyordu (veya münferit örnekler halindeydi); demek ki bunlar, keramiğin hazırlanma geleneğininin habercileri olamazlardı.

    O devrin Bozkır Yolu boyunca Avrasya’nın muhtelif kısımlarındaki insanlar arasındaki doğrudan münasebetlerin daha ikna edici diğer bir delili, Kırım’da M.S.II-III. yy.lara ait olup, üzerinde rölyef şeklinde atlı tasvirleri bulunan ve, bizim için hiç de daha az ehemmiyetli olmayacak şekilde: tamga’ların ve yine bu türden işaretlerin kazındığı taş bir mezar üstü malzemesidir. Tanınmış Peterburg’lu sinolog L.N. Menşikov’un, ricam üzerine tespit ettiğine göre, bu işaretler arasında, “at üzerinde iki atlı” yazılı Çince bir kitabe de bulunuyor ki bunu Han Sülalesi dönemine ait kabul etmek mümkündür. Bu kitabeyi, eski Çin dilini ve Çin hiyeroglif yazısını bilen ve, öyle anlaşılıyor ki MS. II-III. yy.larda Çin sınırlarından Kuzey Karadeniz kıyılarına kadar Büyük İpek Yolu’nun kuzey (bozkır) güzergâhı boyunca uzun ve tehlikesiz de sayılmayacak bir seyahati gerçekleştiren bir kişi, galip ihtimalle de bir tüccar bırakmıştı.

    İmparator Augustus zamanından itibaren bu gerçekten büyük yol boyunca (ayrıca daha önce de onların muhtelif kolları ile) gerçekleştirilen münasebetler konusunda, Eski ve Orta Çağ yazarlarının malumatı, XIX. ve XX. yy.lardaki birçok eserlerde bize kadar gelmiştir. Rusya’da bu türden temel bir eser olarak mesela, keşişsinolog İakinf ’in (N.Ya. Biçurin) ilk baskısı 1850 yılında çıkan “Eski Zamanlarda Orta Asya’da Yaşayan Halklar Hakkındaki Bilgiler Külliyatı”nda eski Çince metinlerin büyük bir titizlikle biraraya getirilmiş ve bunların ustaca yapılmış tercümeleri verilebilir. Kazan İmparatorluk Üniversitesi Profesörü M.M. Hvostov’un, 1907 yılnda yayınlanan, ama çoğu yerde büyük ilmî ehemmiyetini bugüne kadar yitirmemiş olan klasik çalışması da yüksek bir ilmî eser olarak temayüz etmiştir. Rusya’da Sovyet dönemi ve bilhassa Sovyet sonrası dönem araştırıcıları; mesela, M. Reinaud, J. Hackin, A. Herrmann, HJ. Klimkeit, H.G. Rawlinson, M.P. Charlesworth, A. Stein, J. Marshall, M. Wheeler, J.M. Rosenfield, A.D.H. Bivar, ve yine, şimdi ölmüş olan Rusya’dan göçmüş muhterem M.I. Rostovtzeff, G. Banerjee, H. Chakraborti, A.K. Narain gibi yabancı (Fransız, Alman, İngiliz dilli) yazarların eserlerini de geniş bir şekilde kullanmışlardır. Ayrıca, R. Hennig’in Rusçaya tercüme edilen eserini; 1974 yılında Roma’daki “Hindistan ve İtalya” Sergisi’nin açılışı için baskıya hazırlanan ve Önsöz ile Redaksiyonunu G. Tucci’nin yaptığı R.M. Cimino ve F. Scialpi’nin kıymetli kataloğunu da bu arada saymak gerekir.

    Rusya’da XX. yy.ın son on yılında Hint Okyanusu ile olan yollar ve münasebetler mes’eleleri çok sayıdaki makale ve broşürleri saymazsak, V.A.Vel’gus (XI. yy. öncesindeki Çin kaynaklarına dayalı olarak), S.Ya. Berzina (Meroe materyallerine göre), T.A. Şerkova’nın (arkeolojik bilgilere göre) kitaplarında gözden geçirilmiştir. Mesela A.F.P. Hulsewe’nin kitabında veya 1960 yılındaki “Kanişka’nın Tarihi” hakkındaki Konferans metinlerinde: L. Petech, E.G. Pulleyblank, E. Zürcher’in makalelerinde kaynakların yeni tercümeleri de kullanılmştır.

    Aşağı yukarı M.S.500 yıllarında meydana getirilen Çin yıllığı “Sungshu”nun (“Sung Sülalesi’nin Tarihi”) vardığı neticeyi iktibas etmekden kendimi alamıyorum: “Han Sülalesi zamanında Batı’daki elçilik heyetleri, onlarca bin li’lik mesafeyi aşarak, uzak ülkelere kadar gittiler; baş döndürücü zirvelerden geçiyorlar, tehlikeli uçurumları asma köprülerle aşıyorlardı. Canlı olarak, onlar ölüm yollarında adım atıyorlardı, onların vücudu o ülkelere yollanıyor, ama sadece ruhları geri dönüyordu.” Bu, Çinli tüccarın Moşçevaya Balka’da kalan mezarının biraz karamsar olsa da canlı bir tasviri değil mi?

    İpek Yolu 003

    3. Büyük İpek Yolu’nun Devirlere Ayrılması

    Büyük İpek Yolu’nun tarihi, Miladın ilk asrından, Eski ve Yeni Dünya arasındaki ticaretin denizler ve okyanuslar üzerinde hâkim olduğu Büyük Coğrafî Keşifler zamanına kadar 1500 yıldan fazla bir zamanı kaplamaktadır. Doğrudan kıtalar arası yol olarak Büyük İpek Yolu’nun bu terkibine uzun bir “erken yollar” dönemi takaddüm ediyordu; bunlar, daha çok, nadir minerallerin (obsidyen, nefrit v.s.) bölgeden bölgeye, bir kabileden veya halktan diğerine verildiği bir nevi dolaylı münasebetler “istikameti” idi. “Erken yollar”a, sınırlı sayıda ülkeleri birleştiren mahallî (global olmayan) yollarıda (mesela, Ahemenid Devleti’ndeki “Kral Yolu”, Mısır’dan Kızıl Deniz, İran Körfezi, Hindistan ve Seylan’a giden “Baharat Yolu”, Çin’den Doğu Türkistan ve Orta Asya’ya giden “Batı Yolu” böyle yollardır) eklemek mümkündür.

    Eski Dünya’nın pratik olarak bütün (veya hemen hemen bütün) öncü ülkelerini ihata eden yollar sistemi ise, M.S.I. yy.da, Eski Çağ’ın güçlü imparatorluklarının kuvartet’i oluştuğunda ancak “Eski Dünya’nın imparatorluk devri” (bu zamanı tanınmış Sovyet Orta Asya araştırıcısı S.P. Tolstov bu şekilde isimlendiriyor) içerisine girebilirdi (girdi de). Bu imparatorluklar: Akdeniz ve Avrupa’da, Britanya adalarına kadar Roma; Yakın ve Orta Doğu’da İran; Orta Asya’nın güneyinde, Afganistan’da, Hind Pakistan yarımadasının kuzeyinde Kuşan Devleti; UzakDoğu’da ise Han İmparatorluğu olup bunlar, birbirleriyle sıkı, zaman zaman da karmaşık karşılıklı siyasî, ticarî ve kültürel ilişkilere girdiler. Zaten bildiğimiz gibi, M.S. IIV. yy.daki bu devirde Büyük İpek Yolu, bütün dört eski imparatorluğu birleştirmiş ve Büyük Okyanus kıyılarından İspanya’daki Roma topraklarına kadar muhtelif ülke ve kültürlerin insanlarına, kendi aralarında doğrudan (“canlı”) münasebetlere girme imkânı vermiştir.

    Daha önce söylediğimiz Kan Ying’in Fırat’a ulaşması ve Kırım’ın Çin dilini ve hiyeroglif yazısını bilen bir kişi tarafından ziyaret edilmesi hususuna benzer münasebetler türünden daha birçok delil eklemek de mümkündür: İspanya’da bulunduğu esnada İmparator Augustus’a “Hintlilerin ve İskitlerin elçilerinin”, “İskitlerin ve Sarmatlar’ın”, ayrıca “Hintlilerin, İskitlerin, Baktriyalıların” gelmesi; tahminen M.S. 50 ve 55 yılları arasında, Seylan’a arasıra uğrayan Romalılar ve Roma’ya giden Seylan elçilik heyetleri; M.S. 100 dolaylarında Romalıların Hindî Çin ülkesine girişleri; 166 ve 226 yıllarında Çin’deki hayalî Roma elçilik heyetleri ve, 248 yılında bu ülkede bulunan gerçek bir Roma diplomatik heyeti; ve, Güneydoğu Hindistan’ın Malabar sahilinde Arikamedu’da Roma mamullerinin bulunduğunun arkeologlar tarafından teyidi.

    Mısır’daki Memfis’de ve Kızıl Deniz’deki Beyaz Liman’daki Hint toplulukları, ayrıca, İskenderiye’de Eski Dünya’nın muhtelif ülkelerinden gelenlerin bulunduğu hakkındaki haberleri de ekleyelim. Bu son hadiseye, daha önce zikredilen tanınmış orator Dionus Chrisostomos’un, M.S. aşağı yukarı 7175 yıllarında İskenderiyelilere hitaben ve onun tarafından ifade edilen konuşmalar da şehadet etmektedir: “İşte, etrafta oturan Hellenleri, İtalyalıları, yalnızca burnumuzun dibindeki Suriye, Lidya ve Kilikya’dan insanları değil, hatta uzak yerlerden gelmiş Etyopyalıları, Arapları; ayrıca Baktriyalıları, İskitleri, Persleri ve burada her defasında sizlerle birlikte bulunan birçok Hintliyi görüyorum.” Chrisostomos’un başka bir konuşmasından, o zaman İskenderiye’nin milletler arası ticaretin merkezi olduğu anlaşılıyor; sadece mallarını değiştokuş yapmak için değil, birbirleriyle tanışmak için de tüccarlar orada toplanıyorlardı.

    Büyük İpek Yolu’nun Kuşanlar devrinde (M.S.II-V. yy.) mahallî münasebetler niteliğindeki çok sayıda daha erken yollarla hazırlanmış olan yapısı, böylece milletler arası beşeriyet münasebetlerinin inkişafında keyfiyet bakımından yeni bir devir oluşturmuştur.

    Tarihteki bu biricik büyük yolun işletilmeye başlamasının bir sonraki dönemi VVIII. yy. erken (İslâm öncesi) Orta Çağ’a tekabül etmektedir; bu dönemde eski dünya imparatorluklarının iflası ve “barbar kavimlerin” mutad veçhile ortak istilalarından sonra Avrasya’da (II-V. yy.lardakinden) önemli ölçüde farklı bir jeopolitik durum hasıl olmuştur.

    Asya kıtasının batısında ve Doğu Akdeniz’de Bizans ile Sasani İmparatorluğu, daha önceki Roma İmparatorluğu ile Parth ve Erken Sasani dönemi İranı gibi, siyasî hakimiyet ve eski dünya ticaretinin yolları üzerinde bulunmanın ekonomik menfaatleri uğruna mücadeleye giriştiler.

    Çin’de ise, Sonraki Han İmparatorluğu’nun M.S. 221 yılında yıkılmasından sonra Sui ve T’ang Hanedanlarının işbaşına geçmesine kadar, dış “Batı” ülkeleriyle ticaret rehberliğini canlandırmağa muktedir yeterince kuvvetli siyasî bir hakimiyet yoktu. Orta Asya’daki durum ise (II-V. yy. dakine nisbetle) daha da değişti; burada siyasî arenaya IV. yy. sonunda Kionitler, V.VI. yy. başında Eftalitler, VI. yy.ın ikinci yarısıVII. yy. başında Türkler gibi fatihlerin devletleri çıkıp iniyorlardı; bunlardan başka yine Sasanilerin, Çinlilerin ve Arapların orduları ortaya çıkıyordu (maalesef, erken Orta Çağ döneminde Orta Asya bölgeleri topraklarına, bu topraklarda oturan insanlar adına bir şeyler koparmağa çalışarak saldırıda bulunan insanların listesi bununla da bitmiyor).

    Mamafih bu inanılmaz gibi görünse de, erken Orta Çağ dönemi, tıpkı Orta Asya İki ırmak arasının orta bölgesi Soğd’un en geniş kültürel münasebetler dönemi gibi, kültür, sanat ve ticaretin inkişaf ettiği bir dönem idi. Orta Asya’nın tam göbeğinde bulunan Soğd, “barbar” kavimler ile Sasani Devleti ve Çin’in istilalarına, Orta Asya’nın, mesela kuzeyde Harezm veya güneydoğuda Baktriya Toharistan gibi kenar bölgelerinden daha az maruz kalıyorlardı. Bu elverişli durumun dikkate alınmasıyla bile, o zaman kudretli merkeziyetçi bir devlete sahip olmayan, sadece azçok müstakil hakimiyetler konfederasyonlarından ibaret olan Soğd’un, birbirleriyle mücadele eden çok sayıda devletler arasında mahirane bir manevra yaparak, bütün Orta Asya’ya olduğu gibi kendi üzerine yağan darbelerden nisbeten hızlı bir şekilde toparlanması ve kendi iktisadî gücünü inadına takviye etmesine ancak hayret edilebilir.

    Oluşan durumdan faydalanan Orta Asya iki ırmak arasının erken Ortaçağ idarecileri, hepsinden önce de Soğdlar, Orta Asya’nın IVIX. yy. “Soğd medeniyeti”ni meydana getirmişlerdir; bu durum, eski dünya ticaret yollarında nadiren ortaya çıkan bir şeydi. Bunun meydana gelmesine, o zaman Soğd’da üretildiği de zaten bilinen ipekle birlikte Soğdlu tüccarların milletlerarası ticarete aktif iştirak konusundaki destekleri ve bir de Soğd cemiyetinin güçlü kültürel potansiyeli yardımcı oluyorlardı. Her ikisine de vaktiyle akademik V.V. Bartol’d zaten işaret etmişti; Bartol’d, Soğdluları “Kervan yollarının Fenikelileri” olarak isimlendirmiş, onların faaliyetlerinin de “deniz ticaret yolları boyunca Fenikelilerin kültürel faaliyetlerinden biraz geride olduğuna” işaret etmişti.

    Daha 1896 yılında Bartol’d haklı olarak, Orta Asya’nın İslâm öncesi hükümdarlarının, Asya despotlarındansa eski Grek basileuslarını daha çok andırdıklarını kaydetmişti. Bilime dayalı Türkistan araştırmalarının şöhretli kurucusu (Bartol’d), bu ifadeyle Orta Asya hükümdarlarının, Ahemenidler vs. gibi eski Asya despotlarından ayrıldıklarını kastediyordu. İtiraf etmek gerekir ki akademik V.V. Bartol’d ve onun, insan cemiyetinin tarihine gelişim safhalarının değişmesi teorisi noktai nazarından yaklaşma taraftarı olan takipçilerine metodik bakımdan her türlü öldürücü kabahatler isnad edilse bile, onun konuşması, “antiMarksist” ve “AntiSovyet” görüşlerin bir propagandası değil, ilmen açıkça gözüken bir gerçeğin sadece bir tesbiti idi.

    Soğdlulara gelince, daha M.S.IV. yy.da onlar, Büyük Çin Seddi’nin arkasında, Tunhuang’da (Soğdca: Druan) bir üs edinmişler, VIVII. yy.dan itibaren ise Soğdlu tüccarların ticarî ürünleri ve yerleşim yerleri, zanaatkârların ve tarımla uğraşan kişilerin malları Orta Asya’nın kuzeydoğu bölgelerine, Doğu Türkistan, Güney Sibirya, Moğolistan, Kuzey Çin’e; Batıda ise Kırım’a kadar yayılmışlardı; Kırım’da Soğdların bulunduğu, Sudak şehrinin isminde delilini bulmaktadır (bunun “Sugdak” ve “Soldeia” şeklindeki önceki isimleri, lengüistlerin fikrine göre, Soğd dilinin iki dialektinde “Soğdlu” anlamına geliyordu).

    Soğdluların dili, Merv’den Moğolistan’a, Harezm’den Kuzey Hindistan’a kadar en geniş alanlarda milletlerarası görüşme dili kabul edilmiştir. Merv’de, mesela, bulunan kitabeler arasında, kapkacak kırığı üzerinde bir ders notu bulunmuştur; İslâm müelliflerinin haberlerinden, orada “Soğd” ismi verilen küçük bir pazar olduğu biliniyor.

    1956 yılında ise Orta Moğolistan’da Bugut’ta bulunan, ilk başta Uygurca olduğu zannedilen kitabenin, 581 ve 587 yılları arasında Soğdca olarak yazılmış ve Türk Mahan Tegin’in mezar abidesi olduğu anlaşılmıştır. Bu buluntu, VI. yy.ın ikinci yarısında Birinci Türk Kağanlığı’nda Soğdcanın resmî dil olarak kullanıldığını tahmin etmemize temel teşkil etmiştir. Yine Moğolistan’da Gobi Çölü’nün ta güneyinde iki dilde, eski Türk runik işaretleriyle ve dikine Soğd yazısıyla yazılmış, 762 yılında hüküm süren Uygur hükümdarı Bögü Kağan’ın bir abidesi keşfedildi.

    Daha 1889 yılında Moğolistan’da Orhon ırmağı kıyısındaki Uygur Kağanlığı başkentinin harabelerinde keşfedilen meşhur Karabalgasun kitabesi bilhassa dikkate şayandır. Bu muazzam abidede 808821 yıllarında hüküm süren Uygur kağanı Alp Bilge’nin zikredildiği metin, Uygurcanın yanısıra Çin ve Soğd dilleriyle de yazılmıştır. Üstelik, eğer Çince kitabe, Uygurların güney komşusunun korkunç gücü sebebiyle istemeye istemeye, bir saygı olsun diye yazılmış olsa bile, Soğdca kitabeyi, yalnızca askerî bakımdan zayıf değil, Karabalgasun kitabesinin dikildiği zamanda siyasî bağımsızlığını kaybetmiş ve Arap Halifeliği terkibine girmiş olan bir Orta Asya kavminin kültür bakımından arzettiği önemin gönüllü bir alâmeti olmasından başka bir şekilde açıklamak mümkün değildir; öyle ki o zaman Soğdluların önemli bir kısmı Soğdluların asıl ülkesinin sınırları dışında bir Soğd diasporası olarak yaşıyordu.

    Tam VIII-X. yy.larda siyasî hakimiyetin sık sık Türklerin eline geçtiği zamanlarda manevî kültür ve ticarette ise hakim rolü Soğdlular oynuyorlardı. Avrasya’nın o zamanki ahalisinin hayatının birçok yönüne yansımış olan Türk Soğd simbioz’u (ortakyaşama) bu şekilde teşekkül etmişti.

    Erken Orta Çağ’a ait Çince kaynaklarda (E.Şefer’in kitabıyla krş.) sürekli çok sayıda Soğdlulardan bahsedilir; bunlar, hepsinin faaaliyeti de bugünkü Çin sahasında cereyan eden: Budizm, Maniheizm ve Nesturiliği vaaz edenler, başarılı olan siyasî maceraperestler (mesela, başdöndürücü bir askerî ve saray mevkii kazanan, sonunda “büyük bir karışıklık” çıkararak Çin’in her iki başkentini de tahrip eden, tahtı ele geçirmesine ramak kalan An Lushan/Soğdca Rokşan’ın tarihine bk.), tüccarlar, zanaatkârlar, ressamlar, musikişinaslar ve dansçılardır.

    Soğdluların tesiri, Sasani İranı’nın karşı konulmaz bir engel olarak durduğu gözüken yolları üzerinde Uzak Batı’da da kaydedilmiştir. Sasani şahları güçlerinin yettiği kadar, zaten daha önce iktibas edilen Bizanslı müellif Menandros’un, VI. yy.ın 60’lı yılları hadiseleri hakkındaki haberlerinden açıkça görüldüğü şekilde, Soğdların ticarî (ve belki de diğer) faaliyetlerine engel oluyorlardı. Bu yıllarda Soğdlular, İran ile düzenli ticarî münasebetler kurmak için iki kez teşebbüse geçtiler. Türk Soğdlulardan oluşan, “Maniah” (galip ihtimalle bu, yüksek, belki de piskopos mertebesinde bir Mani keşişi idi) adındaki Soğdlu’nun başkanlığındaki daha ilk elçilik heyeti (daha doğrusu ticaret heyeti), Sasani sarayında son derece kötü bir şekilde karşılandı: Soğdlu tüccarlar tarafından getirilen ipekler satın alındı, ama daha sonra onları elçilerin gözleri önünde göstere göstere yaktılar. Sonunda tabiatiyle, memleketlerine geri götürecek hiçbir şey kalmadı. İkinci teşebbüs daha da üzüntü verici bir şekilde sonuçlandı: Tüccarlar İran şahının emriyle zehirlendiler. İran, Akdeniz ipek ticareti hususundaki tekeli hiç kimseyle paylaşmak istemiyordu. İran’da başarısızlığa uğrayan Soğdlular, o zamanın dünyasındaki engeli aşarak, talihlerini Bizans’da denemeğe karar verdiler.

    Menandros’un kaydettiğine göre, “Soğdluların başkanı Maniah” (Bizans tarihçisi, Soğdluların unvanlarını her zaman teferruatıyla bilemezdi), Türk kağanını, “Romalılar (Bizanslılar) ile temas kurmak, onların dostluğunu elde etmeğe çalışmak ve onlarla ipek ticareti yapmanın Türklere muazzam kâr sağlayacağına” ikna etti; “çünkü Romalılar, diğer insanlardan daha çok ipek kullanıyor; bizzat kendisi, Romalılarla Türklerin benzer bir mutabakata vararak dost olmalarını sağlamak için Türk elçilik heyetiyle birlikte yollanmaya seve seve hazırdı.” Kağan, daha 562 yılında, İmparator Iustinianus’a “Türklerin Batıdaki topraklarından birinin idarecisi” olan Askel başkanlığında bir heyet yollamıştı. O zaman, öyle görünüyor ki askerîsiyasî bir ittifaktan bahsediliyordu; şimdi ticaret konuşmanın vakti gelmişti.

    Kağan, “bizzat Maniah’ı ve daha birkaç kişiyi, en iyi dileklerle ve kıymetli ipekten oluşan hediyelerle birlikte bir de mektup vermek zorunda oldukları Roma (Bizans) imparatoruna yolladı. Maniah mektubu aldı ve yola koyuldu. Uzun bir yol katetti, birçok ülkeden geçti. ve nihayet Bizans’a ulaştı, orada Saray’a buyur edildi.”. Maniah’ın, Iustinianus’un halefi Iustinus ile görüşmeleri başarılı geçti ve “böylece Türk halkı Romalılarla dost oldu.”

    Sıra kendisine geldiğinde Iustinus, Kağan’a “doğu şehirlerinin strategos’u” olan Kilikyalı Zimarkhos başkanlığında bir heyet yolladı. “Zimarkhos ve yol arkadaşları birçok uzun günler devam eden yolculuktan sonra Soğdluların ülkesine vardılar. Atlardan inerek, oraya gelmiş olan ve ellerindeki demiri satmayı teklif eden Türkleri gördüler.”. Elçilik heyeti daha sonra daha da ileriye, Kağan’ın Altın tepeEktepe’deki (Altay) karargâhına yollandılar. Zimarkhos saygıyla karşılandı, hatta kendisine, 20 kişilik yoldaşlarıyla birlikte “Perslere karşı askerî seferde” Kağan’a refakat etmesi teklif edildi; o zaman “Roma elçilik heyetinin” geri kalan “üyelerinin (Harezm’deki) Kholiatların ülkesinde Zimarkhos’un dönmesini beklemeleri gerekiyordu.” Kağan, seferden önce elçilik üyelerine armağanlar takdim etti; Zimarkhos’a ise “Kırgızlardan esir alınan bir kadını da hediye etti.” Kağan’ın karargâhında tekrar yapılan buluşmanın sonunda Zimarkhos yenice, “Romalılara temayül” teminatını ve Vatana dönmek için izin aldı. Maniah artık ölmüş olduğu için, elçi Tagma başkanlığındaki mütekabil Türk elçilik heyeti onunla birlikte Konstantinopolis’e yollandı. Menandros’un sözlerine göre, Türklere komşu olan kavimlere, Romalı elçilerin geldikleri ve onların Türk elçileriyle birlikte geri dönecekleri haberleri ulaştığında birçok idareci, Kağan’ın, “Roma İmparatorluğu’nu gezip görmek için kendi elçilerini onlarla birlikte yollamağa” izin vermesini rica ettiler. Rica edenler, Kağan’ın, elçilerle gitmek isteyen herkesin isteklerini karşılayamayacağı kadar çoktu. Sonuçta, Zimarkh ile birlikte Türk (daha muhtemel olarak TürkSoğd) elçilik heyetinden başka sadece Harezm elçileri yollandı.

    Zimarkhos, daha önce Doğuya gittiği tahminen aynı yoldan şimdi Batıya gidiyordu. Bu arada, önceden Kofen (Kuban) ırmağı, daha sonra ise Rioni ırmağı üzerinde, elçileri ele geçirmek için toplanmış olan İran pusularından kurtulmak için iki kere ihtiyat tedbirleri almak zorunda kaldı. Persleri yanılgıya düşürmek için Zimarkhos, bizzat kendisinin kullanmadığı yoldan, “ipek yüklü 10 atı” yola çıkardı. Apsalia’dan (Abhazya) geçerek Zimarkhos, Fasis’e (Rioni), daha sonra da Trabzon’a vardı. Türk ve Harezm elçilik heyetleri muhtemelen onunla birlikte yolculuk yapıyorlardı.

    Bizanslıların, Türk, Soğd, Harezm ve muhtemelen, Büyük İpek Yolu’nun “bozkır güzergâhı” boyunda yaşayan veya göçebelik eden diğer halklar ve kavimlerle yaptıkları bu doğrudan münasebetlerin sonucu, Konstantinopolis’te bilhassa bir “Türk kolonisi”nin doğması oldu. Zimarkhos’un geri dönmesinden sonra (571), 581 yılında Valentinos başkanlığındaki heyete kadar Türk Kağanlığı’na defalarca Bizans elçilik heyetlerinin yollandığı hakkında haberler de vardır. Çin’den (veya en azından Doğu Türkistan’dan) Bizans’a bu ve bunlara benzer daha da uzaklardan gelen münasebetlerin açık maddî delili, Kafkas Sıradağları’ndaki geçitler yanında bulunan mezarlardaki daha önce bahsettiğimiz son derece kıymetli buluntular; ayrıca Batı Avrupa kilise hazinelerinde ortaya çıkan ve üzerlerinde, malın cinsinin ifade edildiği Soğdca kitabelerin de muhafaza edildiği Soğdlara aid ipek mallardır.

    Soğd tesirlerinin doğu sınırları, Kore ve Japonya’da Soğd işi buluntularla tesbit edildi; ama, IX. yy.ın ikinci yarısında Büyük Moravya’da meydana getirilen “Konstantinos’un Maişeti” isimli eser, Soğdların hatırasının Orta Avrupa’da da yaşadığından bahsetmemizi mümkün kılıyor. Kendi devrinin bu enteresan eserinde, yazı sanatına hakim ve “herkesin kendi dilinde” Tanrı’ya övgülerde bulunan kavimler arasında, başkalarının yanı sıra Soğdların ismi de zikredilmektedir. Bozkır Yolu boyunca Avrasya’nın geniş münasebetlerinden bahsederken, bunun asıl anayolundan ayrılanların, mesela, Harezm ve Soğd’dan zengin buğday bölgesi UralÇevresi ve Ural Ötesi’ne, Ortave Yukarı İdil Boyu’na, Ukrayna’ya ve buradan geçerek daha da Batıya giden kolların bulunduğunu da gözönünde tutmak gerekir.

    Birçok bilgin, M.S. IV. yy.’ı, Büyük İpek Yolu’nun su (güney) güzergâhının, buraya çıkmadığı zaman şeklinde kabul ederlerse de Hint Okyanusu ticareti erken Ortaçağ’da hiç bir şekilde sönmedi. Gerçekten, VVI. yy.da bu yoldaki İskenderiyeli satıcıları, Axum’dan gelen tüccarlar, Araplar ve Persler sıkıştırmışlardı. Maamafih Okyanus sularında seyahat bu devirde de devam etti. VI. yy.da Hint Okyanusu ülkelerine bir seyahat yapmış, ama ömrünün sonlarına doğru Sina yarımadası manastırlarından birine keşiş olarak giden, Mısırlı tüccar, galip ihtimalle de İskenderiyeli olan meşhur Cosmas Indicopleustes’in parlak simasını hatırlayalım. “Frankların Kilise Tarihi” isimli eserin yazarı Tour’lu Grigorius (539-593)’un, Havari Thomas’ın (St.Thomas) Hindistan’daki mezarının onun tarafından ziyaret edildiğinden bahsettiği Theodor isimli biri, galiba yine aynı yolu kullanıyordu.

    Bu yolun kullanımı ve tasviriyle ilgili açık düşünce, Cosmas’ın Taproban (Seylan) adası hakkındaki haberlerinden görülüyor: “Ada gerçekten ortada bulunduğu için, Hindistan, Persida ve Etyopya’nın her bölgesinden gelen gemiler tarafından sık sık ziyaret edilir ve çok sayıdaki kendi gemileri aynı şekilde yine buradan gider.” İstemeye istemeye ilave etmek istiyorum: “Eski yol, kendisi Okyanus ticaretine çıkmadan hiçbir şeydi!”

    Bu devirde nisbeten muntazam bir şekilde kıtalararası merkezî kara yolu da işlemektedir. Bu yol boyunca Sasani İranı zenginleşerek, onu gayet sıkı bir şekilde kontrol altında tutmuştu. Aynı Cosmas Indicopleustes şöyle diyordu: “Tsinista’dan Persida’ya karayoluyla seyahat eden kişiye yol oldukça az gelir. Bu sebeple Persida’da her zaman büyük mikdarda ham ipek bulunur.” VI. yy.ın ikinci yarısında yazan Procopios Caesaria’nın ifadelerine göre, İmparator Iustinianus’un, ipek böceği kurtları, onların dut ağacının yapraklarıyla beslenmesi ve ham ipek üretiminin diğer detaylarını öğrenen iki Hıristiyan keşiş, bozkır yolunu değilde bu yolu kullanmışlardı. Bu yazara göre, keşişler, “birçok Hintli kabilenin daha kuzeyinde bulunan Serinda denilen ülkede uzun yıllar” geçirmişlerdi; “Romalıların, ne kendi düşmanları Perslerin elinden, ne de her hangi bir başka halktan” bir daha ipek satın almak mecburiyetinde kalmamaları için “Romalıların (yani Bizanslıların) ülkesinde ipek üretmenin nasıl mümkün olacağını orada adamakıllı öğrenmişlerdi.” Bu iki keşişten, ipek elde etmenin sırrını öğrenmiş olan Iustinianus, “kendilerine büyük iyilikler vermeyi vaad ederek, vazife olarak kendi hikayelerini teyid etmeye onları ikna etti. Onlar tekrar Serinda’ya yollandılar ve ipek böceği yumurtacıklarını (yani ipek böceği tohumu) Bizans’a getirdiler.”

    Serinda ismine o zamanın Grek literatüründe bir kezden fazla rastlanmıyor; bu yüzden bu ülkenin bulunduğu yer hakkında farklı görüşler ileri sürülüyordu: Bazı âlimler bunu hassaten Çin’e, diğerleri ise Doğu Türkistan’a, Kuzey Hindistan’a, Hindî Çin’e, Soğd’a vb. yerleştiriyorlardı. IX. yy. Bizanslı patrik Photius’un haberine göre, galip ihtimalle, aynı hadiseyi yazmış olan kişi (ama iki kişi değil) bir Pers idi; o,”ipek böcekleri yumurtalarını” içi oyulmuş bir baston içerisinde gizleyerek Bizans’a ulaştırdı. Bazı araştırıcılar, Serinda’dan tohumları aşıranların her şeyden önce, İran içerisinden geçen kıtalar arası merkezî ana güzergâhı kullandıklarını zannediyorlardı. Sonuç olarak bu, henüz ispatlanmış değil. Ama Sasani İran’ından Çin’e gitmiş olan 515, 555, 567 ve 638 yıllarındaki heyetler muhtemelen bu yolu gerçekten kullanıyorlardı; 636 yılında ise, “Büyük Ts’in (Suriye?) ülkesinden Olopen adında yüksek erdemli bir kişi”, buraya (Çin’e) “mukaddes elyazmaları getirdi” ve T’ang İmparatoru T’aitsung tarafından eşine az rastlanır bir şevkle karşılandı. İranlı bir Hristiyan papaz, Maried Buzid, Belh’ten gelen Hıristiyan bir papazın oğlu, 781 tarihli meşhur Nesturi kitabesini iki dilde, Süryanice ve Çince olarak yazmış olan yazar, bu yolla Sin’an şehrine ulaşmışlardı. İmparator Büyük Karl ile Harun erReşid arasındaki 797-807 yıllarındaki meşhur elçiler teatisini de bu devrin sonuna götürmek mümkündür.

    “Soğd medeniyeti”ne geri dönerek, tekrar hatırlayalım ki Zerafşan’da (Semerkand ile Buhara arasında) bir Çinkaynağı tarafından tasvir edilen Kuşaniye şehrindeki binayı onun bir işareti saymak mümkündür. Onun içinde duvarlarda boya ile Roma, İran, Orta Asya (Doğu Türkistan), Çin ve Hindistan hükümdarları resmedilmiştir. Akademik V.V. Bartol’d’un sözlerine göre, tek bir bina içerisinde benzer tasvirlerin biraraya getirildiği böyle bir şehir, o devirde, muhtemelen, Soğd’un dışında diğer herhangi bir ülkede hiç yoktu. Soğd ve genellikle Orta Asya İkiIrmakarası sahasındaki arkeolojik araştırmalar (bilhassa Pencikent’te, Buhara Havzası’nda, Harezm’de, Tacikistan’ın, Özbekistan’ın güneyinde, Kuzey Kırgızistan’da ve diğer yerlerdeki kazılar), gerek onun ana ülkesinde, gerekse Soğdların yerleşme bölgesinde (diaspora’da) Soğd cemiyetinin zenginliği ve geniş ufku teyid edilmiştir.

    Büyük İpek Yolu tarihinin üçüncü devresi, VIII-XIII. yy. başına, yani, Arap fetihlerinden ve Ön Asya, İran, Kafkasya, kısmen Doğu Avrupa, Afganistan, Kuzey Hindistan, Orta ve kısmen Merkezî Asya’nın (Doğu Türkistan) İslamlaşmasından Moğol istilalarının Avrasya’nın hatırı sayılır topraklarındaki korkunç yangın yerlerine kadar olan zamana tekabül etmektedir.

    Bu devir, “meskûn dünya”nın, önemli ölçüde günah çıkarma alâmetine göre: Batıda İspanya ve Mağrib’den (kuzeybatı Afrika) Doğuda Semireç’e (Yedisu) ve Ganj vadisine kadar ve Kuzeyde İdil Bulgarlarının ülkesinden Güneyde Hint Okyanusu’na kadar Eski Dünya’nın geniş bir mıntıkasını temelde Müslüman ülkeler; Batı, Orta ve Kuzey Avrupa’yı ise Katolik bölgeler oluşturuyorlardı; Balkanlar ve Doğu Avrupa’nın bir kısmı Ortodoks Bizans sahasına dâhildi; Çin’de Uzak Doğunun T’ang İmparatorluğu inkişaf devrini yaşıyordu.

    VIII. yy.ın sonu XIII. yy.ın başında daha önceki devirlerin ticaret ve münasebet yollarının yansıra, milletler arası ve içbölge yollarının önemi artmakta; mal olarak ise, sadece, cemiyetin üst düzeyindeki kişilerin lüks ve günlük eşyaları değil, hatta ondan ziyade, çok sayıda zanaat işleri ortaya çıkmaktadır. Ticaret ve münasebet, pratikte bütün Avrupa’yı ihata ederek ve Afrika’ya geçerek İslâm dünyası ülkeleri ve Kazakistan ve Güney Sibir bozkırları vasıtasıyla ve sadece Yakın Doğu ile Hindistan arasında değil aynı zamanda İdil Boyu, Eski Rusya ve diğer Doğu Avrupa bölgeleriyle gerçekleştirilmektedir.

    Bu devir için hayalî ve gerçek, çok sayıda uzak seyahatler biliniyor. Mesela, 874 yıllarında, Arap tüccarı İbn Vahab’ın Nankin yolculuğu veya İngiltere Kralı Büyük Alfred’in emriyle Shernborn’lu Piskopos Sigelm tarafından Güney Hindistan’ın daha sonraki on yıl için ziyaret edilmesi; Vareg’lerin Don, İdil, Hazar boyunda gezileri ve onların IXX. yy.larda Bağdad’da bulunmaları; İbn Fadlan tarafından tasvir edilen, 922 yılında Arap Halifesi elçilik heyetinin İdil Bulgar ülkesine seyahati; X. yy.da ve müteakip asırlarda Arap tüccarların Rusya’nın kuzeyine gezileri, Müslüman İspanya’dan (veya Kuzey Afrika) Arap Yahudi tüccarı İbrahim ibn Yakub’un Almanya’ya, Baltık Denizi’ne kadar seyahati bu cümledendir; 973 yılı Paskalyasında İbn Yakub, İmparator Otton I’in sarayında yine görünüyor ve bu hükümdarla sohbet ediyordu.

    Norman Kralı Sicilyalı Roger II ile Arap şeyhnin oğlu Elİdrisî’nin dostluğu neticesinde 1150 yılı dolaylarında ortaya çıkan coğrafya eseri ve harita, o devir münasebetlerinin (ve ufkunun) genişliğine açıkça işaret etmektedir: Coğrafya tarihçilerinin görüşüne göre, bu eser ve gümüş üzerine işlenmiş dünya haritası, “antik devir ve Ortaçağ’ın coğrafya ilminin zirvesini” temsil etmektedir. Arap coğrafyasının kıymetli bir mümessili olarak, antik kültürün başarılarını kendinde toplamış olan Elİdrisî, Batı, Orta ve Kuzey Avrupa hakkında zengin Norman bilgi hazinesinden de malumat edinmişti. O zamanın ne Avrupa, ne de Uzak Doğu ilminde, Kral Roger II ile dostluk neticesinde onun tarafından yapılana eş bir eserin bulunmamasında şaşılacak bir şey yok. Elİdrisî’nin dünya haritasına hasrettiği başlığı ikmal ederken R. Henning, “Şüphesiz İdrisî, Arap Ortaçağ coğrafyası ağacındaki şahane bir çiçekti. Nasıl ki Ptolemaios antik coğrafyanın inkişafını tamamlamakta ise, İdrisî de Moğol fetihlerine takaddüm eden devrin coğrafyasını ikmal ediyor; bunlar yeni coğrafî keşiflere cidden hizmet etmişlerdir.” diyordu. Daha iyisini söylemek zor!

    XIII-XIV. yy. ortasında, Orta Asya’da, İran’da ve Avrasya bozkırlarında, Eski Rusya ile Asya ve Avrupa’nın birçok ülke ve bölgelerinin vassalları oldukları Çingiz Han varislerinin devletlerinin kök saldığı Moğol fetihlerinden sonraki devirde, Doğu ile Batı arasındaki canlı ticaret sürmeye ve derinleşmeye devam etti. Orta Asya, Altınordu ve Çin’in yanı sıra Rus ve Batı Avrupa siyasîleri, diplomatları ve tüccarlarının aktif olarak iştirak ettikleri doğrudan münasebetler de gelişmeye devam ediyorlardı. Rusya’dan Altınordu’ya zaten çok sayıdaki gezilerden sarfı nazar, Venedikli tüccar Polo kardeşlerin, Moğol Hanı Kubilay’a gerçekleştirdikleri ve meşhur Marco Polo tarafından tasvir edilen XIII-XIV. yy.ın en tanınmış seyahatini hatırlayalım. Maamafih bu, buna benzer çok sayıdaki seyahatlerden sadece biriydi.

    Şöyle ki, Papa IV. Innocentus, 1246-1247 yıllarında Moğol Hanı Güyük’e Fransiscan keşişi Plano Carpini başkanlığında bir heyet yolladı; 1249 yılında ise Moğol hükümdarlarının başkenti Karakorum’a Fransa Kralı Louis IX’nin elçisi “Aziz” Fransiscan Andre Lonjumeau gönderilmişti (seyahat raporu bize kadar gelmemişse de onun hakkındaki nadir kayıtlar, çağdaşlarının hikayelerinde, ez cümle Rubruquis’da vardır). Sonuncusu, Flamanca Willem Reysbruk, tam olarak Guillaume Rubruc, 1253 yılında Filistin’den, aynı Kral “Aziz” Louis IX’nin başarısız Mısır seferinden sonra uzun bir yola gönderildi. Rubruquis, Krala refakat ediyordu, Müslümanlara karşı Moğolların onun müttefikleri olabileceklerini ümid ediyordu. Rubruquis ve kendisine refakat eden Fransiscan keşişler, İdil’den Batıya üç günlük yolculukla Batu (Batıy) Han’ın karargâhındaydılar. Sonra bozkırdan geçerek şimdiki Kuzey Kırgızistan ve Doğu Kazakistan’a ve nihayet, Kara Irtış vadisine ulaştılar. Huzura kabul edildikleri Möngke Han’ın karargâhını ziyaret edip, ondan sonra Moğolların göçer orda’sıyla birlikte Karakorum’a geldiler. 1255 yılı yazında Rubruquis, Fransız Kralına Han’ın cevabî mektubuyla birlikte aksi istikamete yollandı.

    Ticarî olmaktan çok diplomatik olan bütün bu faaliyetler, Orta Asya ve İdilBoyu kavimlerinin, Hıristiyan Avrupa ve Müslüman Ön Asya’daki Moğol darbesini işgalcilerle kahramanca mücadeleleri neticesinde yumuşattıklarında, neredeyse Moğol fatihlerin payına düşecek olan Eski Dünya’nın batı bölümünün dünyevî ve ruhanî liderlerinin korkusuyla açıklanıyordu.

    Avrupalı hükümdarların Doğudaki diplomatik faaliyeti, Timur ordularının, bundan bir müddet önce, Bizans’ın yardımına koşan müttefik Batı Avrupalı şövalye kuvvetlerini yenmiş olan Türk Sultanı, kudretli Yıldırım Bayezid’i mağlup ettiğinde, XIV. yy. sonu XV. yy. başında da şiddetleniyordu. Emir Timur’un Anadolu’da, sanki, Bizans’ı muhakkak bir ölümden, Avrupa’yı ise Türkler’in âcil bir istilasından kurtarmış olan ani ortaya çıkışı, İngiliz, Fransız ve İspanya krallarının kendi temsilcilerini Timur’a göndermelerine yol açtı. İspanya Kralı’nın elçisi Ruy Gonzales de Klavixo, 1403-1406 yıllarında Semerkand’a Timur’un sarayına yaptığı seyahatinin, kendi muasırlarının, son zamanlarda ise günümüze kadar, çok sayıda okuryazar insanın okuduğu parlak bir anlatımını bıraktı.

    XIII. yy.ın ikinci yarısıXV. yy.daki bütün bu diplomatik münasebetler, bir taraftan Ceneviz, Venedik, Arap tüccarları, diğer taraftan Altınordu, Orta Asya, Çin tüccarlarının aktif olarak katıldıkları Batı ile Doğu’nun daimî ticarî münasebetleriyle aynı zamanda oluyordu. Ve ancak Büyük Coğrafî keşifler ve iç kıtalar arası yolların inkıraz bulması, Avrupa, Asya ve Afrika, ve bir de Eski ve Yeni Dünya arasındaki asıl ticaretin okyanuslara ve denizlere taşınmasına sebebiyet verdi. Büyük İpek Yolu tarihinin her devrinde: IV. yy.daki İmparatorluk devri, V-VIII. yy. erken Ortaçağ devri, IX-XIII. yy. başı devri, ve nihayet, Moğol sonrası dönemde, XIII-XV. yy. ortasında, sadece tüccarlar ve diplomatlar değil, manevî kültürün taşıyıcıları, muhtelif günah çıkarma dinlerinin dinî yardımcıları ve keşişleri: Budistler ve Maniheistler, Nesturiler, Katolikler ve Ortodokslar, Ahura Mazda dini mensupları, Müslümanlar, Konfüçyanistler ve diğer birçokları, İpek Yolu güzergâhlarını kullanmışlardır.

    İpek Yolu 004

    Günümüzde Büyük İpek Yolu’na İlgi

    “Büyük İpek Yolu” tabiri, daha önce kaydedildiği gibi, ilim âlemine ilk defa 1877 yılında F. Richthofen tarafından sokulmuştur. O zamandan beri onun anısı daima muhafaza edildi. Bilhassa, XX. yy.ın 80’li yıllarında, kanlı savaşlar ve yangınlardan başka Dünya Gezegeni takvimimizin 2000 yılının ve Gezegen’in sakinleri, sulh münasebetleri, dünya ticareti, insanların, elde edilen başarıların, kültürel ve manevî değerlerin barış içerisinde değiştokuşunu da farketmiş olmasının aktüel olarak hatırlandığı bir zamanda Büyük İpek Yolu’na ilgi bilhassa arttı. Orta Asya sanatının meşhur araştırıcısı G. A. Pugaçenkova’nın haklı olarak ifade ettiği gibi: “Dünya, düşmanlık ve savaşın tahripkâr güçlerine karşı koymak için muhtelif ülkelerin ve milletlerin, siyasî sistemlerin ve ideolojilerin barış içerisinde inkişafı yolunda bütün insanlığı ilgilendiren bir entegrasyonun gerekli olduğuna kanaat getirdi.”

    Büyük İpek Yolu’na sinema ve televizyon gösterileri, sergiler, kitaplar, ilmî konferanslar tahsis edilmeğe başlandı. UNESCO’nun 1988 yılındaki kararıyla, 9 yıllık bir “Büyük İpek Yolu Milletlerin Dialog Yolu” adıyla bir program ortaya atıldı; bu program çerçevesinde 1989-1991 yıllarında İpek Yolu’nun deniz ve kara güzergâhı boyunca bilhassa, milletlerarası geziler düzenlendi. 1990 yılında Japonya’da Kamakura’da, şimdiye kadar 7 büyük yıllık cilt çıkarmış olan bir İpek Yolu Araştırmaları Enstitüsü kuruldu. Ticarî firmalar bile “İpek Yolu” ismini kabul etmeğe başladı. Böylece, bir zamanlar Eski Dünya’nın muhtelif ülkelerini ve bölgelerini bağlayan eski yollar sistemi, XX. yy. sonunda III. bin başında, “moda” değilse bile popüler oldu.

    Prof. Dr. Boris Ya. STAVİSKY

    Rus Arkeoloji Kurumu Başkanı / Rusya

    Alıntı Kaynağı: Türkler, Cilt: 3 Sayfa: 222-233
    Kaynaklar:
    ♦ Al’baum L. İ. Jivopis’ Afrasiaba, Taşkent, 1975.
    ♦ Bartol’d V. V. Neskol’ko slov ob ariyskoy kul’ture v Sredney Azii (1896) Soçineniya, c. II, ks. 2, Moskva, 1964.
    ♦ Bartol’d V. V. K voprosu ob yazıkah sogdiyskom i toharskom (1927) Soçineniya, c. II, ks. 2, Moskva, 1964.
    ♦ Bartol’d V. V. İstoriya kul’turnoy jizni Turkestana (1927) Soçineniya, c. II, ks. 2, Moskva, 1964.
    ♦ Belenitskiy A. M. Monumental’noe iskusstvo Pendjikenta, Moskva, 1973.
    ♦ Berzina S. Ya. Meroe i okrujayuşçiy mir, IVIII vv. n. e. Moskva, 1992.
    ♦ Biçurin N. Ya. (İakinf), Sobranie svedeniy o narodah, obitavşih v Sredney Azii v drevnie vremena, c. III. Moskva, 1950; c. III. Moskva, 1953.
    ♦ Borolyubov M. N., Smirnova O. İ. “Hozyaystvennıe dokumentı”, Sogdiyskie dokumentı s gorı Mug, III, Moskva, 1963.
    ♦ Vaynberg V. İ. Monetı drevnego Harezma, Moskva, 1977.
    ♦ Vel’gus V. A. İzvestiya o stranah i narodah Afriki i morskie svyazi v basseynah Tihogo i İndiyskogo okeanov (kitayskie istoçniki ranee IX v.), Moskva, 1978.
    ♦ Gumilev L. N. Hunnu (Srednyaya Aziya v drevnie vremena), Moskva, 1960.
    ♦ Vzantiyskie istoriki, SPb., 1860.
    ♦ Jivopis’ drevnego Pyandjikenta, Moskva, 1959.
    ♦ İerusalimskaya A. A. “O ‘severokavkazskom’ şelkovom puti v rannem srednevekov’e”, SA, 1967, _2, s. 5578.
    ♦ İerusalimskaya A. A. ”K slojeniyu şkolı hudojestvennogo şelkotkaçestva v Sogde”, Srednyaya Aziya i İran, Leningrad, 1972, s. 556.
    ♦ İerusalimskaya A. A. “Belikiy Şelkovıy Put’” i Severnıy Kavkaz (k vıstavke “Sokrovişça Drevnego İrana, Kavkaza i Sredney Azii”), Leningrad, 1972.
    ♦ İerusalimskaya A. A. “Alanskiy mir na “Şelkovom puti” (Moşçevaya Balkaistorikokul’turnıy kompleks VIIIIX vekov. Kul’tura Vostoka. Drevnost i rannee srednevekov’e, Sbornik statey, Leningrad, 1978, s. 15116 (s. 152Çinli tüccarın eşyaları).
    ♦ İerusalimskaya A. A. Kavkaz na Şelkovom puti (katalog vremennoy vıstavki), SPb., 1992.
    ♦ Klaviho, Rui Gonsales de. Dnevnik puteşestviya v Samarkand ko dvoru Timura (14031406), Moskva, 1990.
    ♦ Kniga Marko Polo, Moskva, 1955.

    ♦ Klyaştornıy S. G., Livşits V. A. “Sogdiyskaya nadpis’ iz Buguta”, Stranı i Narodı Vostoka, 10, Moskva, 1971. Krş. Klyastornyj, Livsic, 1972.
    ♦ Klyaştornıy S. G., Livşits V. A. “Sevreyskiy kamen’”, ST, No. 3, 1971. Krş. Klyastornyj, Livsic, 1971.
    ♦ Kondakov N. P. “O maniheystve i bogumilah”Seminarium Kondakovianum. Vol. 1. Prague, 1927.
    ♦ Livşits V. A. “Yuridiçeskie dokumentı i pis’ma”, Sogdiyskie dokumentı s gorı Mug, II, Moskva, 1962.
    ♦ Livşits V. A., Hromov A. L., “Sogdiyskiy yazık”Osnovı iranskogo yazıkoznaniya. Sredneiranskie yazıki, Moskva, 1981.
    ♦ Litvinskiy B. A. “Gilgitskiy epigrafiçeskopetroglifiçeskiy kompleks i ego znaçenie”, Informatsionnıy byulleten’/Mejdunarodnaya assotsiatsiya po izuçeniyu kul’tur Tsentral’noy Azii/, Issue 15, Moskva, 1988.
    ♦ Litvinskiy B. A., Solov’ev V. S., Srednevekovaya kul’tura Toharistana (v svete raskopok v Vahşskoy doline), Moskva, 1985.
    ♦ Orfinskaya O. V. Tekstil’ VIIIIX vv. iz kollektsii KaraçaevoÇerkesskogo muzeya: tehnologiçeskie osobennosti v kontekste kul’turı rannesrednevekovoy Evrazii. Avtoreferat kandidatskoy dissertatsii, Moskva (RGGU), 2001.
    ♦ Petrov A. V. Vneşnyaya torgovlya Azii (II v. do n. e. XVIII v.), Avtoreferat kandidatskoy dissertatsii, İnstitut Vostokovedeniya AN SSSR), Moskva, 1978.
    ♦ Pigulevskaya N. V. Vizantiya na putyah v İndiyu. İz istorii torgovli Vizantii i Vostoka, Moskva, 1951.
    ♦ Radkeviç V. A. Velikiy Şelkovıy put’, Moskva, 1990.
    ♦ Skazaniya o naçale slavyanskoy pis’mennosti, Moskva, 1981.
    ♦ Skul’ptura i jivopis’ drevnego Pendjikenta, Moskva, 1959.
    ♦ Sogdiyskiy sbornik/Sbornik o pamyatnikah sogdiyskogo yazıka i kul’turı, naydennıh na gore Mug v Tadjikskoy SSR/, Leningrad, 1934.
    ♦ Staviskiy B. A. O mejdunarodnıh svyazyah Sredney Azii v Vseredine VIII v. (V svete dannıh sovetskoy arheologii) Problemı vostokovedeniya, 1960, _5.
    ♦ Staviskiy B. A. Srednyaya Aziya, İndiya, Rim (K voprosu o mejdunarodnıh svyazyah v kuşanskiy period). İndiya v drevnosti (Sbornik statey), Moskva, 1964, s. 166187.
    ♦ Staviskiy B. A. İskusstvo Sredney Azii. Drevniy period (VI v. do n. é. VIII v. n. é.), Moskva, 1974. Staviskiy B. A. Kuşanskaya Baktriya: Problemı istorii i kul’turı, Moskva, 1977.
    ♦ Staviskiy B. A. “Sogdiyskaya tsivilizatsiya kak fenomen Tsentral’noy Azii VIX vv. ”, “U vremeni v plenu”, Moskva, 2000.
    ♦ Freyman A. A. “Opisanie, publikatsii i issledovanie dokumentov s gorı Mug”/Sogdiyskie dokumentı s gorı Mug, ”/. Issue 1. M., 1962.
    ♦ Hvostov M. M. İstoriya vostoçnoy torgovli grekorimskogo Egipta (332 g. do R. H. 284 g. po R. H.) Kazan’, 1907.
    ♦ Henning R. Nevedomıe zemli, c. III, Moskva, 1961 (Almancadan tercüme).
    ♦ Hromov A. L. “Yagnobskiy yazık”Osnovı iranskogo yazıkoznaniya. Novoiranskie yazıki: vostoçnaya gruppa, Moskva, 1987.
    ♦ Şerkova T. A. Egipet i Kuşanskoe tsarstvo (torgovıe i kul’turnıe kontaktı), Moskva, 1991.
    ♦ Şefer E. Zolotıe persiki Samarkanda (Kniga o çujezemnıh dikovinah v imperii Tan), Moskva, 1981 (İngilizceden tercüme).
    ♦ Azarpay, Guitty (Contributions by A. M. Belenitskii, B. I. Marshak, and Mark J. Dresden). Sogdian Painting: The Pictorical Epic in Oriental Art. BerkeleyLos AngelesLondon. 1983.
    ♦ Basham A. L. (Ed.). Papers on the Date of Kaniska. Leiden, 1968.
    ♦ Haussig H. W. Die Geshichte Zentralasiens und der Seidenstrasse in vorislamischer Zeit. Darmstad, 1992.
    ♦ Haussig H. W. Die Geschichte Zentralasiens und der Seidenstrasse in islamischer Zeit. Darmstad, 1988.
    ♦ Ierusalimskaja A. A. Die Graber des Moscevaja Balka: Frühmittelalterliche Funde an der Nordkaukasishen Seidenstrasse. München, 1996.
    ♦ Jettmar K. (Ed.) Between Gandhara and the silk roads. Rockcarvings along Karakorum Highway/Discoveries by GermanPakistani Expeditions 19791984/. MainzamRhein, 1987.
    ♦ Klimkeit H. J. Die Seidenstrasse: Handelsweg und Kulturbrucke zwischen Morgenund Abendland. Köln, 1990.
    ♦ Klyastornyj S. G., Livsic V. A. Une inscription medite turque et sogdienne: la stele de Sevrey (Goby Meriidional) Journal Asiatique. 1971.
    ♦ Klastornyj S. G., Livsic V. A. “Sogdian inscription of Bugut revised”Acta Orientaia Academiae Scientiarum Hungaricae. t. 26, fasc. 1. 1972.
    ♦ Loewe M. A. N. China in Central Asia (The Early Stage: 125 B. C. A. D. 23). Leiden, 1979.
    ♦ Pulleyblank E. G. The Background of the Rebellion of An Lushan. London. 1955.
    ♦ SimsWilliams N. “The Sogdian Inscriptions of the Upper Indus: a Peliminary Report”. Antiquities of Northern Pakistan. Vol. 1. Mainz. 1989.
    ♦ SimsWilliams N. “The Sogdian Inscriptions of Ladakh”. Antiquities of Northern Pakistan. Vol. 2. Mainz. 1993.
    ♦ Stavisky B. J. Le Bactriana sous les Kushans: Problemes d’histoire et de culture. Paris, 1986.
    ♦ Tanabe, Katsume (Ed.) Silk Road Art and Archaeology. Vols. 16.
    ♦ Kamakura, 19902000; Studies in Silk Road Coins and Culture (Special volume 1997).
    ♦ Tucci G. (Ed.) India and Italy (with Catalogue of the Exhibition by R. M. Cimino and F. Scialpi). Rome, 1974.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

* Copy This Password *

* Type Or Paste Password Here *

8.929 Spam Comments Blocked so far by Spam Free Wordpress

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>

Üstüne gidin