Buradasınız:Anasayfa » Osmanlı Tarihi » Yenileşme Döneminde Osmanlı Bilim ve Eğitimi

Yenileşme Döneminde Osmanlı Bilim ve Eğitimi

Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu – Doç. Dr. Salim Aydüz

Osmanlı Devleti kuruluşundan XVII. yüzyılın sonlarına kadar, daha önceki Islam ve Türk Devletlerinden aldığı zengin kültürel mirasa kendi katkılarını ilave ederek, ekonomik yönden güçlü, siyasi açıdan kudretli, kendi kendine yeterli büyük bir imparatorluk halinde varlığını sürdürmüştür. Osmanlılar, ayrıca çevredeki Hıristiyan devlet ve gayrimüslim toplumlar ile sosyal ve kültürel bakımdan çatışmaya değil, daha çok bir arada yaşamaya dayalı toparlayıcı bir tavra sahip olmuşlardır. Bu yüzden yeni fethettikleri ve çevrelerinde bulunan topraklarda kendilerine faydalı olacak birçok unsuru hızlı bir şekilde aktarıp benimsemişlerdir.

Osmanlı Devleti’nin Güneydoğu Avrupa’daki eyaletlerinden dolayı Orta ve Batı Avrupa ülkeleriyle hem-hudut olması, Batı bilim ve teknolojisinin Batı dünyası dışında yayıldığı ilk ülke konumuna gelmesinde etkili olmuştur. Bu durum onların Avrupa’da ortaya çıkan yeni keşif ve icatlardan kısa zamanda haberdar olmalarını sağlamıştır. Osmanlılar, Avrupa’da gelişen yeni bilim ve teknolojinin transferinde selektif bir tavır benimsemişlerdir. Bu bakımdan Osmanlılar, Batı ile olan ilişikleri ve yenilikleri benimsemedeki kendine has tutumları ile Rusya, Çin ve Japonya örneklerinden pek çok açıdan farklı gelişmeler göstermiştir. Yaptığımız araştırmalar, Osmanlıların Batı biliminin kendi kültür muhiti dışında yayılmasını yorumlayan, “merkez-çevre” ve “sömürgeci-sömürülen” teorilerine uymadığı görülmektedir.
Osmanlıların Batı bilim ve teknolojisi karşısındaki tutumları, güçlü bir imparatorluğun kendi dünyası ve nüfuz alanı dışındaki gelişmeler karşısında takındığı seçici tavır şeklinde yorumlanır.1

XV. yüzyıldan itibaren Osmanlılar özellikle ateşli silahlar, haritacılık ve madencilik sahalarında Avrupa teknolojisini transfer etmeye başlamışlardır. Ayrıca Osmanlı Devleti’ne sığınan Musevî alimler vasıtasıyla Rönesans Avrupası’ndaki tıp ve astronomi alanındaki çalışmaları da tanıma imkânı elde etmişlerdir. Bununla birlikte askerî üstünlüğün ötesinde Osmanlılar hem manevî yönden hem de kültür bakımından kendilerini Avrupalılardan üstün görmüşlerdir. Diğer taraftan gerek eğitim sistemi gerekse ekonomik yönden yeterlilikleri, bilimi aktarma konusunda seçici olmalarına sebebiyet vermiştir. Böylece, yükselme dönemlerinde Osmanlılar, Batı’da ortaya çıkan “Rönesans” ve “Bilim Devrimi” gibi entelektüel ve ilmî faaliyetleri takip etme ihtiyacı duymamışlardır. Bazı modern tarihçilerin Osmanlıların bu gelişmelerin kendileri için gelecekte bir tehlike oluşturacağını anlamadıkları istikametindeki yorumları anakronistiktir. Osmanlılar, Avrupa’nın bilim ve teknolojideki aşılamayan yükselişini, diğer eski medeniyet sahibi toplumlarla birlikte, Sanayi Devrimi’nin tesirleriyle fark etmiştir.

Sanayi Devrimi neticesinde ortaya çıkan ve öncesi ile kıyaslanamayacak ölçüde büyüyen Avrupalıların askerî vurucu gücü, buhar enerjisi sayesinde denizde ve karada hızlı bir şekilde dünyanın her köşesine ulaşması ve modern üretim teknolojisinin, dünya pazarlarını rekabet edilemeyecek seviyede malla doldurması, Avrupalıların ezici üstünlüğünü ortaya koymuştur.

Yenileşme dönemi Osmanlı bilimi ve eğitimi adlı bu çalışmada, Osmanlıların Avrupa’da ortaya çıkan yeni bilim konuları ve teknolojik gelişmeler ile ilk temaslarından başlayarak, sırasıyla coğrafya, tıp ve astronomi sahalarındaki tercüme ve aktarmalarına yer verilmiştir. Daha sonra XVIII. yüzyılda açılmaya başlayan yeni tip eğitim kurumları ve bunlar çevresinde oluşan bilim literatürü ele alınmıştır. Üçüncü olarak XIX. yüzyılda Batı tarzı eğitime geçiş süreci ve ortaya çıkan başta darulfünun olmak üzere bazı bilim kurumları incelenmiştir. Bunlar arasında yirminci yüzyılda kurulan Darulfünun-ı Şâhâne’ye bağlı Fen Fakültesi’ne ayrıca yer veriliştir. Son olarak da Osmanlı bilim çevresinin ve devlet idarecilerinin yenileşme faaliyetleri karşısındaki tavırları değerlendirilmeye çalışılmıştır.2

Batı ile Ilk Temaslar

Batı biliminin, kendi ortamı dışında ilişki kurduğu ilk çevre Osmanlı dünyası olmuştur. Yakın etkileşim, coğrafi yakınlık ve Avrupa ile aktif ilişkiler Osmanlıları Avrupa’daki buluş ve keşiflerden haberdar kılmıştır. Osmanlıların Avrupa devletleriyle ilmî temaslarının hangi tarihe kadar geri gittiğini kesin hatlarıyla tespit etmek mümkün değildir. Bununla birlikte bugüne kadar yapılan çalışmalar ışığında ilk temasların XVI. yüzyılın başlarına kadar geri gittiğini söylemek mümkündür.

Osmanlıların Batı dünyası ile ilişkileri pek çok farklı alanda cereyan etmiştir. Bu alanlar özellikle coğrafya, tıp ve astronomi sahalarında yoğunluk kazanmıştır. Ancak bu sahaların dışında ateşli silahlar ve madencilik gibi teknolojik gelişmeler de yakından izlenmiş ve bu alanlarda Osmanlı’da olmayan yeni ve ileri teknolojilerin kısa zaman aralıklarında transfer edilmesine gayret edilmiştir. XV. yüzyılın ortalarında yaygınlaşmaya başlayan ateşli silahlar, aynı yüzyılın ikinci yarısından itibaren Osmanlı dünyasında da görülmeye ve benzer tekniklerle üretilmeye başlanmıştır. Giderek artan ve geliştirilen silah teknolojisi sayesinde Osmanlılar pek çok savaşta hem Batı hem de Doğu devletlerine karşı büyük bir üstünlük sağlamışlardır. Özellikle topçuluk sahasında önemli bir gelişme kaydeden Osmanlı topçuları XV. yüzyılın ortalarında hayli büyük çaplı muhasara topları dökmüşler ayrıca ortasından vidayla bir birine tutturulan iki parçadan oluşan toplar geliştirmişlerdir. Öte yandan büyük topları nakletmenin mümkün olmadığı zamanlarda ve yerlerde seyyar dökümhaneler kurarak top dökümünü gerçekleştirmişlerdir. Avrupa’nın çeşitli ülkelerinden gelen ustalarla birlikte Bosna ve Sırbistan gibi yeni fethedilen bölgelerden Osmanlı hizmetine giren teknikerler yeni top ve tüfek yapım tekniklerinin kullanılmasına fırsat tanımışlardır.3

Madencilik konusunda da Avrupa ile benzer teknikleri kullanan Osmanlı madencileri, 1556 yılında basılan Agricola’nın De Re Metallica adlı eserindeki teknolojileri aynen uygulamaktaydılar. Aynı zamanda bir Osmanlı seyyahı olan ve Trakya bölgesindeki büyük Osmanlı demir madenlerinden birini ziyaret eden Mehmet Aşık’ın bu madende kullanılan teçhizat ve teknik hakkında verdiği malumat, Agricola’nın eserinde verdiği malumat ile aynı tarzdaydı.4

XVII. yüzyılın ortalarına kadar Batı biliminden kısmen yararlanan ve bunu eserlerinde doğrudan ya da dolaylı yollarla gösteren Osmanlı bilim adamları, yüzyılın ikinci yarısından itibaren bazı eserleri tamamen tercüme etme yolunu tercih etmeye başlamışlardır. Daha önce geleneksel Islam ve Türk ilim çalışmalarıyla Batı çalışmaların telif ederek ihtiyaç duyulan sahalarda problemlerini çözme yoluna giden Osmanlılar, bu yolun zamanla yeterli olmaması ve Batı biliminin geçen zaman çerçevesinde pek çok yeni unsuru ihtiva etmesi sebebiyle eserlerden kısmen yararlanma yerine doğrudan tercüme etme yolunu tercih etmek durumunda kalmışlardır. Batı dünyasında gelişen yeni bilim ve teknolojilerin tanınması için bu şekilde doğrudan tercüme çalışması yapmanın yanında ayrıca iki farklı yol daha kullanmışlardır. Bunların birincisi Avrupa’ya resmi ziyaretler yapan Osmanlı sefirlerinin şahsi gözlemleri ve bunlara dayalı olarak telif ettikleri sefaretnâme adı verilen eserleri, diğeri de XVIII. yüzyılın sonuyla XIX. yüzyılın başlarında açılan ve ileride daha detaylı bir şekilde ele alacağımız modern eğitim kurumlarıdır. Bunlardan başka Osmanlılar Avrupa’ya eğitim için öğrenci göndermek suretiyle Batı bilimiyle tanışmanın yeni ve doğrudan bir mekanizmasını tesis etmeye çalıştı. Tüm bu yollarla Batı bilimini tanımaya ve ihtiyacı olanını kendi bünyesine aktarmaya çalışan Osmanlı tutumunun niteliğini, bu çalışmaları ayrı ayrı inceleyerek anlayabiliriz.

Coğrafya

Ilk yüzyıllarında Osmanlıların sürekli genişleyen sınırları, Akdeniz’in kontrolünü ele geçirmeleri, Kızıldeniz, Karadeniz ve Hint Okyanusu’nda gerçekleştirdikleri deniz seferleri, onların yeni coğrafya bilgilerine ihtiyaç duymalarına sebep olmuştur. Bu ihtiyacın karşılanması için bir yandan Semerkand astronomi ve coğrafya ekolü olmak üzere klasik Islam coğrafya eserleri kullanılırken diğer yandan Avrupa’daki çağdaş literatürden de yararlanılmıştır. Bunun ötesinde Osmanlı coğrafyacıları, şahsî gözlemlerini ilave ettikleri orijinal çalışmalar da ortaya koymuşlardır. Osmanlı coğrafyacılarının Avrupa kaynaklarından istifadeleri, coğrafi keşiflere paralel olarak giderek artmış ve zamanla Osmanlı coğrafya literatürünün temel kaynaklarından olmuştur. Bu temaslarla başlayan ilişkiler Avrupa bilimi ile ilk temasların daha ziyade coğrafya ile ilgili olduğuna işaret etmektedir. Gerek XV. yüzyılda yapılan haritalarda gerekse sonraki yüzyılda yazılan coğrafî eserlerde Avrupa literatürünün etkisi açıkça görülebilir. Bu çalışmalarda, yeni unsurların klasik Islamî coğrafya bilgilerine ek olarak Avrupa coğrafya kaynaklarından transfer edildiğini göstermektedir.

Osmanlı coğrafyacıları XVI. yüzyıldan itibaren bu alanda en büyük eserlerini vermeye başlamışlardır. Bu çalışmaların başında hiç şüphesiz Pirî Reis’in çalışmalarının mühim bir yeri vardır. Nitekim, Osmanlı haritacılığı Piri Reis’in çalışmalarıyla coğrafya sahasında en büyük eserlerini vermiştir.5 Onun, Kristof Kolomb’un Amerika haritası ile Avrupa ve Islam haritalarından istifade ederek ve aynı zamanda kendi tecrübelerine dayanarak 1513’te çizdiği haritanın bugün elimizde bulunan kısmı büyük ölçekli bir dünya haritasının parçasıdır. Bu harita, Güneybatı Avrupa, Kuzeybatı Afrika, Güney, Doğu ve Orta Amerika bölgeleri ve yeni dünya hakkında bilgiler ihtiva etmektedir. Bu, enlem ve boylam çizgileri olmayan ancak kıyıları ve adaları içine alan portulan tipi bir haritadır. Pirî Reis, ikinci haritasını 1528’de Kanunî Sultan Süleyman’a takdim etmiştir. Sadece bir parçası günümüze kadar gelen bu harita, Kuzey Atlas Okyanusu’nu ve Kuzey ve Orta Amerika’da yeni keşfedilen yerleri içine almaktadır. Harita tekniği açısından zamanının en iyi haritalarından biri olarak kabul edilen bu ikinci haritada birinciye göre kıyılar daha mufassal, boş bırakılan yerler doldurulmuş, bilinmeyen yerler ise yine boş bırakılmıştır. Pirî Reis’in Kitab-ı Bahriye adında 1525’te Kanuni Sultan Süleyman’a sunduğu bir de coğrafya kitabı bulunmaktadır. Doğu ve Batı kaynaklarından yararlanarak hazırladığı bu önemli kitap, Akdeniz ve Ege denizindeki şehirlerin harita ve çizimlerini ihtiva etmekte, kendi gözlemlerine dayalı olarak denizcilik ve deniz astronomisi hakkında da geniş bilgiler vermektedir. Ayrıca denizciler için pusulanın önemi ve lüzumundan bahsederken Osmanlılar tarafından kullanılan pusulaların tavsifini vermektedir.6

Osmanlı kaptanlarından Seydi Ali Reis,7 (ö.1562) deniz coğrafyası konusunda önde gelen şahsiyetlerden olup, Hint Okyanusu’ndaki kendi gözlemlerini ve uzun deniz seyahatlerinde gerekli olan astronomi ve coğrafya bilgilerini ihtiva eden el-Muhit adlı çok kıymetli Türkçe bir eser yazmıştır. Seydi Ali Reis, eserinde denizcilikle ilgili kısmında özellikle pusula hakkında teknik bilgiler vermekte ve Avrupa’da Portekiz ve diğer devletlerde kullanılanlar ile Osmanlı ülkesinde bulunan pusulalardan ayrı ayrı bahsetmektedir. Diğer taraftan Matrakçı Nasuh’un Türkçe yazmış olduğu Beyân-ı Menâzil-i Sefer-i Irakeyn adlı eseri, tavsifî coğrafyanın en iyi örneklerinden birisi olup minyatürleriyle de müstesna bir ehemmiyeti bulunmaktadır.8

Emir Muhammed b. Emir el-Suûdî el-Niksarî’nin (ö.1591), Tarih-i Hind-i Garbî adlı eseri, Amerika’dan ve coğrafî keşiflerden bahseden diğer bir çalışmadır.9 Ispanyolca ve Italyanca yazılan kaynaklara dayanılarak hazırlanan bu eser, 1573’te Sultan III. Murad’a takdim edilmiştir. Üç bölümden oluşan eserin üçte ikisini kapsayan son bölümü kitabın en önemli kısmıdır. Bu bölüm, 1492 yılında Amerika’nın keşfinden başlayarak 1552 yılına kadar Colombus, Balboa, Magellan, Cortes ve Pizarro’nun altmış yıllık maceralarını anlatmaktadır. Bütün bunlar, Avrupalılar tarafından gerçekleştirilen coğrafî keşiflerden Osmanlıların haberdar olduklarının birer göstergesidir.10

Osmanlı coğrafyacıları bir yandan tamamen kendi bilgilerine dayalı olarak orijinal haritalar hazırlarlarken bir yandan da Avrupalı coğrafyacılar tarafından yapılmış haritaların kopyalarını yapmışlardır. Evliya Çelebi Osmanlı haritacılarının bir meslek grubu halinde teşkilatlandığını ve birkaç lisan özellikle Latinceyi bildiklerini ve Avrupa coğrafya eserlerinden istifade ile deniz haritaları hazırlayarak denizcilere sattıklarını anlatmaktadır.
XVII. yüzyılda ise Kâtip Çelebi (ö.1657), Mercator ve A. S. Hondio’nun Atlas Minor adlı eserini Levamiü’n-Nur fi Zulmeti Atlas Minör adıyla tercüme etmiştir. Kâtip Çelebi’nin Batı ve Doğu kaynaklarından yararlanarak kaleme aldığı Cihannümâ adlı eseri ise Osmanlı coğrafyası ve kültür tarihi bakımından kıymetli bir eserdir. Osmanlı kültürünü ve genel olarak Islam kültürünü bibliyografik, biyografik ve tarihî kaynak eserleri ile zenginleştiren ve Avrupalı yazarların tarihe ait bazı eserlerini Türkçeye tercüme eden Kâtip Çelebi, Cihannümâ kitabıyla da kendisinden sonra gelen Osmanlı alimleri üzerinde büyük bir etki bırakmıştır Piri Reis’le ciddi şekilde başlayan Osmanlı coğrafyacılığı Cihannümâ ile gelişmiş ve bu akım kesintisiz olarak XIX. yüzyıla kadar devam etmiştir.

XVII. yüzyılın ikinci yarısından sonra ve XVIII. yüzyıl içinde tamamlanan tercüme eserler arasında modern coğrafyadan bahseden -Kâtip Çelebi’nin Cihannümâ’sı yanında- en önemli eser, Ebu Bekr b. Behram el-Dimaşkî’nin (ö.1691) Janszoon Blaeu’nun kısaca Atlas Major olarak tanınan 11 ciltlik Latince eserinin Nusretü’l-Islam ve’s-Sürûr fi Tahrîr Atlas Mayor adıyla 9 cilt halinde ve serbest üslupta yaptığı tercümesidir. 11

Ilk Osmanlı matbaasının kurucusu Ibrahim Müteferrika (ö.1745), 1732’de ekler ilavesiyle bastığı Cihannümâ’nın uyandırdığı ilgi üzerine III. Ahmed’in emriyle, Andreas Cellarius’un ilk baskısı 1708’de yapılan Atlas Coelestis adlı eserini 1733 yılında Mecmuatü’l-Hey’eti’l-Kadime ve’l-Cedide adıyla tercüme etmiştir.12 Yine 1751’de Belgrad tercümanı Osman b. Abdülmennan; Bernhard Varenius’un Latince eserini Tercüme-i Kitâb-ı Coğrafya adıyla tercüme etmiştir. Bu tercümeler yanında klasik Osmanlı astronomi ve coğrafya eserleri ve bunlara bağlı olarak ilmî faaliyetler, kendi klasik geleneği çerçevesinde devamlılığını korumuştur.13

Bu dönem Osmanlı bilim literatürü gözden geçirildiğinde; Osmanlı âlimlerinin üstünlük duygularını yendikten sonra yeni bilgi, mefhum ve teknikleri kolaylıkla kabul ettikleri söylenebilir. Idarecilerin müspet yaklaşımları yanında ulemânın da yeni ilmî yaklaşımlara karşı duran tavırları olmamıştır. Bu safhada din ile Batı bilimi arasında herhangi bir çatışma yoktu. XVIII. yüzyıla gelindiğinde Osmanlı bilim literatürünün bir özelliğini -ki bu özelliğin bazı örneklerine XIX. yüzyılın başında da rastlanmaktadır- daha görmekteyiz. Bu derlenen veya tercüme edilen eserlerde Avrupa kaynaklı modern ilmî bilgilerin yanı sıra eski bilim geleneğinin (Türk-Islam) de yer almasıdır.14 Bunun bir örneği Yer ve Güneş merkezli kainat modellerinin birlikte tanıtıldığı eserlerde görülebildiği gibi, tıp sahasında da benzer durumlarla karşılaşılmaktadır.

Tıp

Coğrafya sahasının dışında Osmanlıların Avrupa bilimi ile erken dönemlerden beri temas kurdukları bir diğer bilim dalı da tıp olmuştur. II. Murad Dönemi’nden itibaren Rönenas tıbbı ile tanışan Osmanlılar özellikle çeşitli vesilelerle Avrupa’dan gelen hekimlerin beraberinde getirdikleri ilmî bilgilerle Avrupa tıbbını tanıma fırsatı bulmuşlardır. Çeşitli vesilelerle bazı Avrupa devletlerinden göçe zorlanan ve Osmanlı topraklarına iltica eden pek çoğu Yahudi asıllı tabiplerin bir kısmı saray hizmetine girerken bir kısmı da Istanbul ve Selanik gibi şehirlerde serbest tabiplik yapmışlardır. Saraya giren Yahudiler burada “etibbâ-i Yahudiyan” adı altında bir grup halinde çalışmışlardır. Bu tabiplerden birisi olan ve Kanuni Sultan Süleyman Devri’nde saray hekimi olarak görev yapan Musa b. Hamun (ö.1554) her ikisi de Türkçe olan iki tıp eseri telif etmiştir. Birincisi diş tababetine ait olan eser Osmanlı ve Avrupa tıp kaynaklarından istifade ile hazırlanmıştır. Avrupa tıp bilgisinin tanınmasına vesile olan diğer eseri ise Risâle fî Tabâyi’l-Edviye ve Isti’mâlihâ olup ön sözünde belirtildiği üzere “Islam, Efrenc, Yunan ve Yehud” kaynaklarından istifade ile hazırlanmıştır. Avrupa eserlerinden istifadeyle tütün ile tedavi konusunda bir eser telif eden ve Ibn-i Cânî diye tanınan bir diğer Yahudi hekim de Şâban b. Ishak el-Isrâilî’dir (ö.1600 civarı). Yahudi hekimler tarafından yazılan tıp eserleri Osmanlı dünyasında Avrupa tıbbının tanınmasına vesile olmanın yanında Osmanlı tıbbına katkıda bulunmuşlardır.15

Osmanlı topraklarında XVI. yüzyıldan itibaren Avrupa tıbbının yayılmasında özellikle Orta Doğu’da misyonerler, tüccarlar, seyyahlar ve konsolosluk hekimleri etkili olmuşlardır. Avrupa’da ortaya çıkan ve Osmanlı tabiplerinin tedavide etkisiz kaldıkları Avrupa kaynaklı hastalıkların tedavisinde de Avrupalı hekimlerin tavsiyeleri uygulanmıştır. Böylece Osmanlı hekimlerinin eserlerinde Avrupa kaynaklı salgın hastalıkların tarifleri ve ilaçları yer almaya başlamıştır. Meselâ, Davud el-Antâkî’nin (ö.1601) Tezkiretü üli’l-elbâb ve’l-câmî’i’l-acebi’l ucâb adlı eseri, frengî gibi Avrupa kaynaklı bazı salgın hastalıkların tarif ve ilaçlarından bahseder. Eser bu yönüyle klâsik Islam tıp bilgileriyle Avrupa tıbbının bir arada bulunduğu eserlerin ilk örneklerinden birini teşkil eder.16

XVII. yüzyıldan itibaren Osmanlı’da tıp konusunda Avrupa ile temasları, pek çoğu Italyan üniversitelerinde eğitim görmüş olan Osmanlı tebaasından gayrimüslim hekimler devam ettirmişlerdir. Çeşitli Avrupa üniversitelerinde eğitim görmüş olan bu Yahudi hekimler öğrendikleri modern anatomiyi eserlerine de yansıtmışlar, klâsik çizimler yanında modern çizimlere de yer vermişlerdir. Bu tabiplerin yanı sıra bazı Osmanlı tabipleri de Avrupa tıbbından istifadeyle modern anatomi eserleri telif etmişlerdir. Meselâ, Şirvanlı Şemseddin Itâkî’nin Risâle-i Teşrîh-i Ebdân (1632) adlı anatomi kitabı Avrupa anatomi eserlerinden yararlanılarak resimli tarzda yazılmış eserlerden birisidir. 17 Ancak bu dönem Osmanlı tıp eserlerinde yer alan bilgiler bir yüzyıl öncesine ait olup, muhtevası yönüyle Avrupa eserlerinin tam olarak anlaşılamadığını da göstermektedir. Itâkî ve diğer hekimlerin bu tarz hekimleri Avrupa tıbbının Osmanlı’ya geçişinde tedrîcî bir gelişmenin halkalarını teşkil etmişlerdir.

Paracelsus ve takipçilerinin XVI. yüzyılda ortaya koydukları ve Osmanlı tıp dünyasında “Tıbb-ı Cedîd, Tıbb-ı Kimyâî” adları altında gelişen yeni tıp doktrinleri XVII. yüzyıldan itibaren Osmanlı tıp literatüründe görülmeye başlanmıştır.18 Bu akımın başta gelen temsilcileri olan Sâlih b. Nasrullah19 (ö.1670), Ömer b. Sinan el-Iznîkî (XVIII. yüzyıl), Ömer Şifâî20 (ö.1742) gibi hekimler eserlerinde Avrupalı hekimlerden iktibas yapmanın yanı sıra eski tıp metinlerine de atıflar yapmaktadır. Bu hekimlerle başlayan yeni akımda klâsik kaynaklara dayalı eski tıp ile Avrupa kaynaklarına dayalı yeni tıp bu şekilde XIX. yüzyılın başlarında birlikte yaşamıştır.21 Yeni tarz bu tıp geleneği Şânîzâde Atâullah Mehmed Efendi’nin Mir’âtü’l-ebdân fî teşrîhi A’zâi’l-insân (1819-20) adlı eseriyle ortadan kalkmıştır.22

Osmanlıların tıp sahasında Batı ile ilişkileri XVIII. yüzyılın sonlarından itibaren artarak devam etmiş ve özellikle XIX. yüzyılın ilk çeyreğinden sonra açılan tıp okullarıyla sistemli bir transfer başlatılmıştır. Hekimbaşı Mustafa Behçet Efendi’nin (1774-1834) Italyancadan tercüme ettiği ve Fizyoloji Tercümesi ismiyle tanınan eser sayesinde modern fizyoloji; Hekim Şânîzâde Mehmed Efendi’nin beş kitaptan oluşan Hamse-i Şânizâde (1820-26) adlı eseriyle de modern anatomi Osmanlı dünyasına girmiştir.

Astronomi

Osmanlı dünyasında, XVII. yüzyıl boyunca Avrupa kaynaklarından tercüme edilen bilim eserlerinin sayısında önemli bir artış gözlenmiştir. Bu tercümeler vasıtasıyla tedricî olarak yeni bilim kavramları Osmanlı dünyasında yer almıştır. Aynı yüzyılda Avrupa’da hemen her konuda yayınlanmış pek çok eser olmasına rağmen, Osmanlıların astronomi, tıp ve askerlik gibi belirli sahalardaki eserleri tercüme etmiş olmaları, onların Batı bilimine olan tutumlarını ve ilgilerinin ölçüsü hakkında bilgiler vermektedir.
Osmanlıların, daha önce Islam dünyasında ortaya konulan başarılı astronomi çalışmalarını aynı seviyede devam ettirdikleri ve dönemin ihtiyaçlarına büyük ölçüde cevap verecek eserler ortaya koymuş oldukları bilinmektedir. Ancak 1577-1580 yılları arasında faaliyet gösteren Istanbul Rasathanesi’nin yıkılmasından sonra Osmanlılarda rasat faaliyetleri azalmış olduğu da bilinmektedir. Diğer taraftan özellikle XVII. yüzyılın başlarından itibaren rasat faaliyetlerini başarılı bir şekilde sürdüren Avrupalı astronomlar, pek çok yeni astronomi eseri ve astronomi tabloları hazırlamışlardır. Avrupa rasathanelerinde zamanla artan yeni çalışmalar ve rasatlar, astronomi sahasında bilinen eski değerleri tashih ederek sağlam ve güvenilir bilgiler sunmuştur. Avrupa’daki yeni gelişmeleri takip eden Osmanlı astronomları, çalışmalarında daha doğru neticeler alabilmek için fazla bir zaman fasılası olmadan Avrupa’daki yeni çalışmaları tercüme edip bunlardan yararlanma yoluna gitmişlerdir.

Tespitlerimize göre astronomi konusunda Avrupa dillerinden tercüme edilmiş olan ilk eser, Fransız astronom Noel Duret’nin (ö.1650 civarı) Paris’te 1641’de basılan Novae Motuum Caelestium Ephemerides Richelianae ex Lansbergii Tabulis adlı zicidir. Bu eser, Osmanlı astronomu Zigetvarlı Tezkereci Köse Ibrahim Efendi23 tarafından 1660’da Secencelü’l-Eflak fi Gayeti’l-Idrak adıyla tercüme edilmiştir. Bu tercüme aynı zamanda Osmanlı’da, Kopernik ve onun güneş merkezli (heliocentric) kâinat sisteminden bahseden ilk kitaptır. Zamanın müneccimbaşısı Müneccimek Mehmed Efendi’nin24 (ö. 1668) kitaba gösterdiği ilk tepki “Frenklerin böyle fodullukları boldur” şeklinde olmuş; ancak mütercimden kullanımını öğrendikten ve Uluğ Bey Zici ile karşılaştırdıktan sonra eserin kıymetini takdir etmiş ve mütercimi mükâfatlandırmıştır. Müneccimbaşının ilk reaksiyonu, Osmanlıların kendi bilim birikiminden emin olarak Batı’nın ilmî üstünlüğünü hemen kabul etmeyip ihtiyatlı yaklaşımlarının tipik bir örneğidir.

Kopernik’in getirdiği ve Avrupa’da büyük tartışmalar yaratan yeni astronomi anlayışının temel unsuru olan Güneş’in âlemin merkezi olduğu ve Yer’in hareket halinde olması meselesi, klasik Osmanlı astronomları tarafından teknik bir konu alarak ele alınmış ve polemik konusu yapılmamıştır. Bunun sebepleri arasında Islam astronomları nezdinde bu konuya ters gelen herhangi bir dinî dogmanın olmaması sayılabilir.25

Osmanlılarda Tezkireci’den sonra Batı’dan ziç tercüme eden ikinci astronom Halife-zade Çınarî Ismail Efendi’dir26 (ö.1790). Ismail Efendi ilk olarak Fransız astronomlardan Alexis-Claude Clairaut’nun Theorie de la Lune (Paris 1765) adlı zicini Tercüme-i Zic-i Kılaro adıyla 1767’de Türkçeye çevirmiştir. Ikinci olarak da yine Fransız astronomlardan Jaques Cassini’nin (ö.1756) Tables Astronomique (Paris 1740) adlı zicini Tuhfe-i Behic-i Rasini Tercüme-i Zic-i Kasini adıyla 1772’de Türkçeye çevirmiştir. Osmanlı alimleri arasında büyük rağbet gören bu ziç tercümesi el-Mikatî tarafından Arapçaya çevrilirken, el-Istanbulî tarafından teshil; Süleyman b. Mustafa tarafında da telhis edilmiştir. XVIII. yüzyılın son çeyreğinde kurulmaya başlayan ve XIX. yüzyılın başında sağlam bir hüviyet kazanan yeni eğitim kurumlarında modern astronomi eğitimi başlayıncaya kadar, Avrupa dillerinden tercüme edilen astronomi eserlerinin çoğunu zicler oluşturmuştur.

XIX. yüzyılda Batı’dan ziç tercümeleri devam etmiştir. Müneccimbaşı Hüseyin Hüsnü b. Ahmed Sabih (ö.1840) Fransız astronom Joseph-Jeröm Lalande’ın zicini Tercüme-i Zic-i Laland adıyla tercüme ettiğini biliyoruz. Bu ziç, Osmanlı idaresi tarafından Uluğ Bey Zici yerine resmi ziç olarak kabul edilmiştir.

Avrupa bilim dünyasından, Osmanlı bilim literatürüne kazandırılan tercüme çalışmaları devam ederken bir yandan da klâsik astronomi ve coğrafya literatürü ve buna bağlı ilmî çalışmalar da Osmanlı-Islam bilim geleneği içerisinde sürdürülmüştür. XVIII. yüzyıl boyunca devam eden bu özelliğe yer yer XIX. yüzyılda da rastlamak mümkündür.

Ileride daha detaylı bir şekilde üzerinde duracağımız gibi Mühendishanelerde görev yapan Başhoca Hüseyin Rıfkı Tamani ve Başhoca Ishak Efendi gibi hocalar öğrencilerin eğitimleri için tercüme, telif ve adaptasyon yoluyla modern bilimlerin aktarılmasını sağlamaya çalışırken aynı zamanda Başhoca Seyyid Ali Bey gibi Mühendishane hocalarından bazılarının klasik bilim geleneğinde eserler verdiğini görmek mümkündür. Tamamen farklı olan Yer ve Güneş merkezli kâinat modellerinin birlikte tanıtıldığı eserler bahsedilen özelliğin en bariz misallerini sergilemektedir. Aynı durum tıp sahasında da gözlenmekte olup XVIII. yüzyıl Osmanlı tıp eserlerinde Avrupa’dan uygulamaya yönelik tıp bilgileri aktarılmakla beraber, modern fizyoloji ve anatomi kavramlarının yanında eski kavramlar da (meselâ hıltlar doktrini) geçerliliğini hâla muhafaza etmektedir.
Osmanlı alimleri bir taraftan tercümeler vasıtasıyla Batı’da gelişen yeni bilgilere ulaşırken diğer taraftan da Doğu kültürüne ait eserler tercüme edilerek klasik Islam geleneğinin devamlılığına yönelik teşebbüslerde bulunulduğu görülmektedir. Lale devri olarak da bilinen XVIII. yüzyıl başlarında görülen Doğu ve Batı kültürüne ait eserlerin tercümesi bunun bariz bir örneğidir.

1718 yılında Sadrazam Nevşehirli Damad Ibrâhim Paşa’nın (ö.1730) sadârete geçmesiyle başlayan ve Lâle Devri (1718-1730) olarak adlandırılan dönemde, Osmanlı tarihinde daha önce görülmeyen sistemli ve devlet eliyle yürütülen bir tercüme faaliyeti gerçekleştirilmiştir. Lâle Devri önemli tercüme faaliyetlerine sahne olmanın yanında, ileride Batılılaşma olarak adlandırılacak bir hareketin ilk adımlarının atıldığı ve Batı ile yavaş yavaş fakat ciddî sosyal ve kültürel temasların başladığı bir dönem olması itibariyle de dikkat çekmektedir. Devrin padişahı Sultan III. Ahmed’in (1703-1730) de desteklediği bu faaliyetler çerçevesinde pek çok eser heyetler teşkil edilerek Türkçeye tercüme edilmiştir.27 Osmanlı Devleti yöneticileri XVIII. yüzyılın başlarından itibaren Batı’daki yeniliklerin tanınması ve iç bünyeye aktarılması hususunda mühim adımlar atmaya başlamışlar, bu konuda ciddi çalışmalara girişmişlerdir. Bir taraftan Batı’ya yönelen Osmanlı aydınları bir yandan da bazı klasik eserleri Türkçeye tercüme ettirmişlerdir. Bu durum Osmanlı idarecilerinin hem Doğu hem de Batı dünyasının ortaya koyduğu faydalı unsurları kendi bünyelerinde birleştirme hususundaki tavır ve politikalarını göstermesi açısından dikkat çekicidir. Lale Devri’nde başlatılan tercüme faaliyetleri büyük ölçüde Ibrahim Paşa’nın etrafında teşkil ettiği ulema, üdebâ ve şuara grubunun çalışmalarıyla sürdürülmüştür. Çalışmalar ilk olarak hacimli eserlerin çok sayıdaki mütercimlere cüzler halinde dağıtılmasıyla başlamıştır. Tercüme edilen eserlerin çoğunu tarih kitapları oluşturmaktadır. Ibrahim Paşa’nın emriyle tercümesine başlanılan ilk eser Müneccimbaşı Derviş Ahmed Dede b. Lütfullah’ın (ö. 1702) Câmi’u’d-düvel veya diğer adıyla Sahâifü’l-ahbâr fî vekâyi’i l-â’sâr adlı Arapça umumi tarih eseridir. Tercümeyi Şair Nedim on senelik bir çalışma sonunda bitirmiştir.28

Damad Ibrâhim Paşa ve Şeyhülislam Abdullah Efendi’nin emirleriyle gerçekleştirilen bir diğer tercüme çalışması, Es’ad b. Ali b. Osman el-Yanyavî (ö.1736) ve onun Yunanca bilen yardımcısı Karabet oğlu Spatroti tarafından yapılmıştır. Esad Efendi ve yardımcısı Spatroti, Aristo’nun Physica’sının ilk üç bölümünü Latinceden Grekçeye çeviren ve kalan beş bölümünü de şerh eden Ioannis Kuttinius’un (ö.1658) 29 çalışmasının ilk kısmını Tercümetü Mücelledi’s-semâniye li Aristetalis adıyla Arapçaya çevirmişlerdir.30

Tercüme hareketinin ilk büyük çalışması, Imam Aynî diye tanınan, Kadı Mahmud Bedrüddin el-Aynî’nin umumi dünya tarihine dair eseri Ikdü’l-cümân fî târihi ehli’z-zamân’ın tercüme edilmesidir.31 ‘Aynî Tarihi olarak bilinen 24 ciltlik bu eser tarih yanında pek çok ilimden de bahseder. Bu çalışma otuz kişilik ulema grubu tarafından gerçekleştirilmiştir. Yine sekiz kişiden oluşan bir heyet tarafından tercüme edilen diğer eser de Hândmîr Gıyaseddin Muhammed’in (ö.1535) Habîbü’s-siyer fî ahbâri efrâdi’l-beşer adlı eseridir. Üç ciltlik bu eser ilk zamanlardan Şah Ismail’in 1523 yılında ölümüne kadar olan Iran tarihini ihtiva eder.

Lale Devri’nde heyetler tarafından yapılan tercüme çalışmalarının yanında yine Ibrahim Paşa’nın yönlendirmesiyle şahıslar tarafından da bazı tercüme çalışmaları yapılmıştır. Temeşvarlı bir tercüman olan Osman b. Ahmed, Nemçe Tarihi adlı Avusturya tarihine dair bir eseri tercüme ederken, Küçük Çelebizâde Ismâil Âsım Efendi de Gıyâseddin Nakkaş’ın Farsça Acâibü’l-letâif (Hıtay Sefâretnâmesi) isimli eserini tercüme etmiştir. Yine bu dönemde tercüme edilen bir diğer eser, Şah Tahmasb’ın Türk asıllı münşîsi Iskender Münşî Türkmen’in (ö. 1633) Farsça Târîh-i ‘Âlem’ârây-i ‘Abbâsî adlı kitabıdır. Eser Ibrâhim Paşa’nın isteğiyle Müderris Mehmed Nebih tarafından Türkçeye çevrilmiştir. Sultan III. Ahmed’in kütüphane hocası Muhammed Hamîdî de Aristoteles’e isnat edilen, Yuhannâ b. Bıtrîk’ın tercüme ettiği bilinen Kitâbü’s-siyâse fî tedbîri’r-riyâse, diğer adıyla Sırrü’l-Esrâr adlı eseri Keşfü’l-estâr ‘an sırri’l-esrâr adıyla Arapçadan Türkçeye tercüme etmiştir.32

Klasik Islam ve Yunan eserleri yanında bu dönemde Batı kaynaklı kitaplarında tercüme edildiği görülmektedir. Mesela, Ibrahim Müteferrika daha önce değindiğimiz Atlas Coelestis tercümesi ve Judasz Tadeusz Krusinki’nin Latince kitabını Târîh-i Seyyâh der Beyân-ı Zuhûr-i Ağvaniyân ve Sebeb-i Inhidâm-i Binâ-i Devlet-i Şâhân-ı Safevîyân adıyla Türkçeye tercümesi bunlar arasında sayılabilir.33

Yeni Eğitim Kurumları

Osmanlılar XVIII. yüzyıldan başlayarak Imparatorluğun sonuna kadar süren uzun bir değişim süreci yaşamıştır. Bu dönemin en önemli yönlerinden biri de kültür ve eğitim hayatındaki yenileşme hareketidir. Osmanlıların Batı bilimini tanımada ve onu kendi dünyalarına aktarmalarında yardımcı olan ve çalışmamızın şimdiye kadar olan kısmında ele alınan tercüme ve adaptasyonlardan sonra ikinci fakat en önemli vasıta, XVIII. yüzyılın ilk yarısından itibaren kurulmaya başlayan askerî teknik eğitim müesseseleri olmuştur.

Imparatorlukta yenileşme hareketinin doğup gelişmesinde eski askerî kurumlardan Tersane-i Amire’nin önemli bir yeri olduğu müşahede edilmektedir.34 Modern gemi inşa tekniklerinin uygulanması, mühendislik eğitiminin verilmesi ve son olarak da modern tıp eğitimin yapılması gibi üç önemli yenileşme teşebbüsü Tersane-i Amire’nin bünyesinde gerçekleşmiş ve böylece askerî eğitim sahasındaki yenileşme filizleri Tersane-i Amire gibi eski bir kurumun gövdesine aşılanarak başlatılmıştır.

Askerî Eğitim Kurumlarının Doğuşu ve Eğitimde Yenileşme

Osmanlı askerî teşkilâtı içerisinde Avrupa’daki benzerlerinden mülhem yeni ocakların kurulması ve bu ocaklarda uygulanan yeni tip talimler, Osmanlı bilim ve eğitim hayatında yavaş fakat tedricî şekilde artan bir değişime yol açmıştır. Bu konuda ilk teşebbüs, 1729’da Osmanlı Devleti’ne iltica eden ve Müslüman olduktan sonra Ahmed adını alan Fransız asıllı Comte de Bonneval’in (Humbaracı Ahmed Paşa) nezaretinde 1735 yılı başlarında kurulmuş olan, Ulufeli Humbaracı Ocağı’dır. Ulufeli Humbaracı Ocağı, gerek askerî açıdan gerekse idarî yönden Osmanlı askerî teşkilatındaki benzer ocaklardan farklı bir şekilde düzenlenmiştir. Bu ocakta, geometri bilen humbaracılar yetiştirmek amacıyla, pratik talimlerin yanında geometri, trigonometri, balistik ve teknik resim gibi teorik dersler gösterilmiştir.35

Macar asıllı bir Fransız olan Baron de Tott’un Istanbul’da istihkâmcılık ve Avrupa kaynaklı yeni askerî tekniklerin aktarılması konusunda devlet hizmetinde istihdamı, başka Fransız uzmanlarını da Istanbul’a celbetmiştir. Baron de Tott, 1776 yılına kadar kaldığı Istanbul’da Osmanlı tersanelerinde ve tophânelerinde yeni tekniklerin uygulanmasında etkili olmuş, ayrıca askerî teknik eğitim konusunda da faaliyette bulunmuştur. Osmanlı Imparatorluğu’nda müstakil olarak modern askerî teknik eğitime tahsis edilmiş ilk müessese Hendesehâne’dir (Hendese Odası). Fransızca Ecoles des Theories veya Ecoles des Mathematiques denilen Hendesehâne, 29 Nisan 1775 tarihinde Tersane-i Âmire’de kurulmuştur. Osmanlı müderrisleri yanında Baron de Tott’un ve diğer bir Fransız uzmanın ders verdiği, on kadar talebesi bulunan bu kurum, daha sonra Mühendishâne adını almıştır.

1787-88 Osmanlıların Rusya ile savaşa girmesi ve Rusya ile Fransa arasında oluşan ittifak sebebiyle Fransız uzmanlar ve ustaların tamamı Istanbul’dan ayrılmışlar36 ve bunun üzerine tatbikî dersler terk edilmiş, Mühendishâne’de göreve devam eden Osmanlı ulemâsından, Gelenbevî Ismâil Efendi (ö.1790) ve Palabıyık Mehmed Efendi (ö.1804) gibi meşhur matematikçiler teorik dersler vermeye devam etmiştir.37
Sultan III. Selim’in (1789-1807) tahta çıkmasından üç yıl sonra humbaracı, lağımcı ve topçuların eğitimini için 1793 yılında “Mühendishâne-i Cedide” adı ile “yeni” bir Mühendishâne daha kurulmuş, dersleri ise 1794 senesinde başlamıştır. Burada on yıl kadar önce Tersane Mühendishânesi’nde Fransız uzmanlardan istihkâm teknikleri dersleri görmüş olan Müderris Abdurrahman Efendi, Seyyid Osman Efendi gibi yeni nesil Osmanlı mühendis hocalar ve sonraları Mühendishâne-i Berrî-i Hümayun’un ilk başhocalığına getirilecek olan Hüseyin Rıfkı Tamânî bulunmaktadır.38

Diğer taraftan yukarıda bahsi geçen ve 1793 yılında başına Fransız bahriye mühendisi J. Balthasar Le Brun’ün getirildiği Tersane Mühendishânesi’nde bulunan ve kara mühendisliği eğitim ve öğretimini sağlayan ekibin yeni Mühendishâne’ye aktarılmasıyla Tersane Mühendishânesi’nde sadece gemi inşası, seyrüsefer, haritacılık ve coğrafya dersleri verilmiştir. Le Brun’ün Fransa’ya dönüşünden sonra onun yerine, eğitmiş olduğu Osmanlı bahriye zabitleri tayin edilmiştir. Bu kurum, 1806 kanunnâmesi ile de “Mühendishâne-i Bahrî-i Hümayun” adını almıştır.39 1900 senesinde öğretim süresi üç seneye indirilen Mühendishâne, Topçu Mektebi olarak tamamen Harbiye Mektebi’ne bağlı meslek okulu haline gelmiştir.40

Tıp Eğitimi

Modern tıp eğitimi konusundaki ilk teşebbüs, Tersane-i Amire’nin ihtiyacı olan tabip ve cerrahları yetiştirmek üzere bu müessesenin bünyesinde Ocak 1806’da modern tıp eğitiminin yaygınlaştırılması ve imparatorluktaki Müslüman hekimlerin sayısının arttırılması maksadına yönelik olarak Tersane Tıbbiyesi adında bir tıp mektebinin kurulması ile gerçekleşmiştir. Dersler, Italyanca ve Fransızca dillerinde olacak ve ders kitapları Avrupa’dan getirtilecek şekilde düzenlenmiştir. Ancak mektep III. Selim’in tahttan indirilmesinden sonra 1808’de kapatılmıştır.41

XIX. yüzyılın başlarında Osmanlı tıp eğitimine iki büyük şahsiyetin önemli etkileri olmuştur. Bunlardan birincisi daha önce de zikrettiğimiz gibi birçok sahada çalışmaları bulunan ve Avrupa bilimine ve çeşitli dillerine aşina bir ansiklopedist olan Şanizâde Mehmed Atâullah Efendi (ö.1826), ikinci ise Türkiye’de modern tıp eğitiminin kurucusu Mustafa Behçet Efendi’dir (ö.1834).42

Mustafa Behçet Efendi’nin Hekimbaşı olduğu dönemde ve onun önderliğinde 1827’de Istanbul’da Tıphâne-i Amire adıyla yeni ve modern bir tıp mektebi kurulmuştur. Tıphâne-i Amire’yi 1832 tarihinde Topkapı Sarayı’na bitişik Gülhâne bahçesinde mevcut binalarda cerrah yetiştirmek üzere kurulan Cerrahhâne-i Amire takip etmiştir. Aynı yıl Şehzadebaşı’ndaki Tıphâne-i Amire de Gülhâne’deki Cerrahhâne-i Amire’nin bulunduğu binaya nakledilerek, tıp eğitimi yeniden düzenlenmiş ve birkaç Avrupalı tabip yanında Fransa’dan davet edilen Sat-Degalliere bu mektepte muallim ve müdür olarak vazife almıştır. 1836 yılında bu iki mektep birleştirilerek Mekteb-i Tıbbiye adını almış, bir yıl sonra 1839’da Galatasarayı’na taşınmıştır. Bu tarihte mektebin başına Avusturyalı genç bir hekim olan C. A. Bernard getirilmiş ve mektebin adı Sultan II. Mahmud’a izafeten Mekteb-i Tıbbiye-i Adliye-i Şahâne olarak değiştirilmiştir. Dr. Bernard ile bu mektepte gerek metod gerekse ders müfredatı açısından yeni bir dönem başlamıştır. Öğrenim dili Fransızca olarak kabul edilmiştir.

1865 yılında Mekteb-i Tıbbiye’nin nâzırlığına getirilen Cemaleddin Efendi, Müslüman hekim sayısını arttırmak düşüncesiyle mektepteki kabiliyetli gençler arasından seçtiği talebelerle bir mümtaz sınıf oluşturmuş ve bu sınıfa Türkçe, Arapça ve Farsça dil dersleri verdirmiştir. Bu sınıf, ileride kurulacak olan sivil tıp mektebinin temelini oluşturmuştur. Öncülüğünü Kırımlı Aziz Bey’in yaptığı ve tamamı mümtaz sınıftan yetişen bir grup Osmanlı hekimi, 1867’de Mekteb-i Tıbbiye-i Şahâne’nin bir bölümünde Mekteb-i Tıbbiye-i Mülkiye’yi açmayı başarmışlardır. Böylece sivil tıp eğitimi müstakil ve Türkçe eğitim veren bir müesseseye kavuşmuştur. 1870’de Dârü’ş-Şûrâ-yı Askerî’de alınan bir kararla tıp eğitiminin Tıbbiye-i Şahâne’de de Türkçe yapılması gerçekleşmiştir.

Askerî ve sivil tıp mektepleri ihtiyaç nispetinde talebe sayıları ve farklı bina ve kliniklerde faaliyetlerini birbirinden bağımsız olarak sürdürmüşlerdir. 1908’de II. Meşrutiyet ilan edildikten sonra bu iki mektebin birleştirilmesi düşünülmüştür. 1909 yılında askerî hekim yetiştiren Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane ile sivil hekim yetiştiren Mekteb-i Tıbbiye-i Mülkiye Haydarpaşa’daki Tıbbiye binasında “Dârülfünun-ı Osmanî Tıp Fakültesi” adı altında birleştirilmiştir. Böylece Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane ortadan kalkmıştır. 1917’de Istanbul yakasına taşınan Tıp Fakültesi daha sonra kurulmuş olan Türk tıp fakültelerinin kaynağını oluşturmuştur.43

Sivil Mühendislik Eğitimi

XIX. yüzyılın son çeyreğine kadar ülkede modern tarzda sivil mühendislik hizmetini verecek eleman yetiştirmek üzere bir müessese kurulmamıştır. Ancak yüzyıl boyunca ortaya çıkan ve XIX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Osmanlı Imparatorluğu’nda da geniş bir uygulama sahası bulan modern teknolojiler, buhar ve daha sonraları elektrik gücüne dayalı olarak çalışan endüstri kuruluşları, küçük sanayi işletmeleri, telgraf ve demiryolları, karayolları ve sivil inşaatlar, imparatorluğun mühendis ihtiyacını arttırmıştır.

Devlet bu ihtiyacını kısmen askerî mühendis kısmen de yabancı uzmanlar veya Avrupa’da tahsil görmüş gayrimüslimler vasıtasıyla karşılamaya gayret ederken ihtiyaç duyulduğunda küçük çaplı ve sivil amaçlarla teknik eleman yetiştirmek üzere bazı mekteplerin açıldığı da görülmektedir. Bunların ilk örnekleri, “Telgraf Mektebi” (1860) ve “Sanâyi Mektebi” (1868) olmuştur. Sanâyi Mektebi’nin en önemli özelliği, teorik ve pratik eğitimin bir arada verilmiş olması ve o güne kadar Imparatorlukta cari olan “usta-çırak” usulü yerine, yeni teknikler konusunda eğitilmiş bilgili sanatkârlar yetiştirmenin hedeflenmiş olmasıdır.

Osmanlı Imparatorluğu’nda sivil mühendislik eğitimi, 1874-1875 öğretim yılında Galatasaray Sultânîsi dahilinde faaliyete geçen Dârülfünun-ı Sultânî’nin bir bölümü olarak açılan ve daha sonra “Turûk u Maâbir Mektebi” adını almış olan “Mülkiye Mühendis Mektebi”yle başlamıştır. Mektepte geniş kapsamlı bir mühendislik eğitimi verildiği ders programından açıkça anlaşılmaktadır.44 1881 yılında ikinci mezunlarını veren Turûk u Maâbir Mektebi, 1884 yılında “Mülkiye Mühendis Mektebi” adıyla kurulan yeni bir sivil mühendislik mektebi olarak devam ettirmiştir.
Mektep 1909 yılında Nâfıa Nezâreti’ne bağlanmış ve “Mühendis Mekteb-i Âlîsi” adını almıştır. Cumhuriyet döneminde 1928 yılında adı “Yüksek Mühendis Mektebi” olarak değiştirilen, tüzel kişilik tanınan ve katma bütçeyle idare edilen bir yüksek okul durumuna getirilmiş, 1946’da ise Istanbul Teknik Üniversitesi’ne dönüştürülmüştür. Bugünkü Istanbul Teknik Üniversitesi’nin temelini teşkil eden Mülkiye Mühendis Mektebi, Osmanlı Imparatorluğu’nda ve Türkiye Cumhuriyeti’nde modern teknolojinin aktarılması ve kullanılmasında mühim vazifeler ve katkılar sağlamıştır.

Mekteb-i Harbiye

1826 yılında Osmanlı ordusunun temel taşlarından biri olan Yeniçeri Ordusu’nu ilga eden Sultan II. Mahmud (1808-1839) onun yerine kurmuş olduğu Asakir-i Mansure-i Muhammediye adlı yeni orduda modern savaş usul ve tekniklerini bilen subayların (mütefennin zâbit) yetişmesi maksadıyla 1831 yılında bir askerî mektep kurulmasını kararlaştırmıştır. Avrupa askerî okulları örnek alınarak kurulan 400 talebe kapasiteli bu okul, Mekteb-i Harbiye-i Şahâne adıyla 1834 yılında Maçka Kışlası’nda öğretime başlamıştır. Başına da Avrupa’da tahsil görmüş olan Namık Paşa getirilmiştir.

1848’de mektebin nâzırlığına getirilen ve tahsilini Avrupa’da tamamlamış olan Kimyager Derviş Paşa, Fransız askerî okulu St. Cyr’den ilham alarak, Mekteb-i Harbiye’yi Avrupa’daki benzerlerinin modeli üzerine yeniden teşkilatlandırmıştır. 1846’da bu mektebe ilave olarak ordunun veteriner ihtiyacını karşılamak üzere Imparatorluğun ilk modern veterinerlik eğitimini verecek olan Baytar Mektebi de açılmıştır.45

Sivil Eğitim Müesseselerinin Kurulması ve Modern Eğitim Politikasının Oluşması

XIX. yüzyılın ikinci yarısına kadar Osmanlı eğitim hayatında kurulan Batı tarzı eğitim müesseselerinin tamamen askerî ihtiyaçları karşılamaya yönelik sahalarda gerçekleşmiş olduğu görülmektedir. Tanzimat’tan sonra ise Batı tarzında ilk, orta, yüksek veya meslekî sivil okullarının kurulmasıyla tamamen yeni bir eğitim sistemi oluşturulmuş, bunun yanında yüzyıllardan beri eğitimin en önemli müessesesi olarak varlığını devam ettiren medreselere ilgi azalmıştır.

Osmanlı dünyasında genel eğitimdeki ilk değişmenin işaretleri, XIX. yüzyılın ilk yarısında kendini göstermiştir. 1837’de ıslahat hareketlerinin gerektirdiği yeni nizamları hazırlamak, memurların muhakemesiyle meşgul olmak ve devlet işlerinin yürütülmesinde oy sahibi olmak üzere kurulan “Meclis-i Ahkâm-ı Adliye”, Tanzimat’tan sonra kurulan “Meclis-i Vâlâ-yı Ahkâm-ı Adliye”, 1838’de açılan “Meclis-i Umûr-ı Nafia” gibi genel olarak devletin gelişmesi ve toplumunun refahını sağlamakta hizmet etmek üzere yeni oluşumlar meydana getirilmiştir. Her ne kadar bu erken dönemde “maarif” (bilim ve eğitim) sahasında yenilikleri gerçekleştirecek müstakil bir kurum ihdas edilmemiş ise de “Umûr-ı Nafia Meclisi” 1838’de “umûr-ı maarife müteallik bazı işler” konulu bir lâyiha hazırlamış ve genel eğitimin temel prensiplerinin tespiti konusunda bazı teşebbüslerde bulunmuştur.46

Sultan II. Mahmud Dönemi’nde ele alınan bir diğer yenilik de tahsil için Avrupa’nın büyük başkentlerine talebe gönderilmesi uygulamasının başlatılmasıdır. Başlangıçta talebeler askerî sahada eğitim görmek üzere sınırlı sayıda Müslüman tebaadan seçilerek gönderilmiştir. Tanzimat’la birlikte Müslim ve gayrimüslim farkı gözetilmeden askerî ve sivil sahada eğitim görmek üzere birçok talebe Avrupa’ya gönderilmiştir. Avrupa’da, özellikle Paris’te çok sayıdaki Osmanlı talebesinin tahsili için 1857 yılında Fransız okullarına hazırlık mahiyetinde eğitim veren “Mekteb-i Osmânî” açılmıştır.47

Yüksek Öğretim Kurumu Olarak Dârülfünun

1839’da ilan edilen “Tanzimat Fermanı”nın esasları, Osmanlı tebaasının temel hak ve hürriyetlerini devlet adına teminat altına alan maddelerden oluşmuştur. Tanzimat’ın gayesi sadece din ve devleti değil, mülk ve milleti ihya şeklinde açıklanırken, devletin halk için var olduğu kabul edilmiştir.48 Tanzimat Fermanı’nda açık şekilde eğitim ve bilim ile ilgili herhangi bir hedef öngörülmemiş ise de çok geçmeden yapılan ıslahat istenilen neticeyi vermediği ve ıslahatın eğitim temelli olması gerektiği ortaya çıkmıştır. Eğitim işlerini düzenlemek üzere dördü ilmiye sınıfına mensup, üçü bürokrat ve biri de askeriyeden seçilmiş şahıslardan oluşan “Meclis-i Muvakkat”, 13 Mart 1845 tarihinden itibaren yeni eğitim politikasının temel prensiplerini ve planlamalarını yapmak üzere çalışmalarına başlamıştır.49

Osmanlı Devleti’nde temel eğitim müessesesi medreseler olup yüksek eğitim bu kurumlarda yapılmaktaydı. Ancak XVIII. yüzyıldan itibaren açılmaya başlanan yeni eğitim kurumlarıyla birlikte medreselere verilen önem yavaş yavaş azalmaya başlamıştır. Özellikle Tanzimat sonrasında peşpeşe açılmaya başlanan yeni eğitim kurumlarıyla medreseler büyük ölçüde ihmal edilmiş ve yeni eğitim kurumlarına daha fazla önem verilmeye başlanmıştır. Dârülfünun, Osmanlı eğitim tarihinde, yapısı ve eğitim programları bakımından klasik Osmanlı eğitim sistemindeki medreseden farklı bir sivil yüksek öğrenim müessesesi olarak kendini gösterir.

Dârülfünun, ilk kurulma fikri, Tanzimat Dönemi’nde devletin muhtaç olduğu yeni tip bürokrat yetiştirmek için ortaya atılmış ve XIX. yüzyılın ortalarında bu konuda teşebbüsler başlamıştır. Dârülfünun kurulması maksadıyla 1846 yılında teşebbüse geçilmiştir. Ilk olarak 1863 yılında açılan Dârülfünun’da fizik, kimya, tabii ilimler, astronomi ve tarih bilimleri konferans-dersler şeklinde verilmiş ve 1865 yılına kadar sürdürülmüştür. Yüksek eğitim faaliyeti olarak planlanmayan bu dersler hayli büyük bir ilgi görmesine rağmen istenilen seviyede başarılı olamamıştır.50

1869 yılında eğitim sistemini bir bütün olarak yeniden düzenleyen Maarif-i Umumiye Nizamnâmesi yayınlanmıştır. Bu nizamnâme Osmanlı eğitim tarihinde yeni bir dönemin başlangıcı olmuştur. Nizamnâmesi’nin esas mimarı, Şûrâ-yı Devlet’e bağlı Maarif Dâiresi’nin baş muavini olan Sâdullah Paşa’dır. Nizamnâme, 198 maddelik beş bölüm halinde düzenlenmiştir. Birinci bölümde mekteplerin kısımları ve dereceleri ele alınmıştır. Umumî mektepler adı altında sıbyan, rüşdiye, idadî, sultânî ve yüksek mektepler olarak sıralanmıştır. Ikinci bölümde Maarif-i Umûmiye teşkilatı; üçüncü bölümde mekteplerin imtihan ve diploma usulleri, dördüncü bölümde muallimler, beşinci bölümde ise Maarif teşkilatının malî cephesi ele alınmıştır. Nizamnâme’nin birinci bölümünde yüksek mektepler arasında 51 madde ile en fazla yer Dârülfünun’a ayrılmıştır. Mekteb-i Harbiye, Tıbbiye ve Mühendishâne gibi askerî yüksek eğitim müesseselerinin hariç tutulduğu bu nizamnâmede Osmanlı eğitim ve kültür hayatında en önde yer alan medreselerle ilgili herhangi bir madde bulunmamaktadır. Bu durum Osmanlı eğitim hayatında doğan ikiliğin kökleşmeye başladığını, yeni-eski arasında köprü kurma, bir sentez oluşturma veya eskiyi ıslah etme ve yeni şartlara uygun hale getirme hususunda siyasî iradenin mevcut olmadığını göstermektedir.51

Avrupa üniversitelerine benzetilerek tasarlanan bu nizamnâmeyle ikinci defa olarak Dârülfünun kurulmuştur. 20 Şubat 1870 yılında öğretime başlayan Dârülfünun müdürlüğüne Hoca Tahsin Efendi getirilmiştir. Dârülfünun’da matematik ve fen bilimleri yine ders-konferans şeklinde öğrencilere ve halka sunulmuştur. Bu derslerde modern bilim ve teknolojinin pek çok konusu ele alınmış ve dinleyicilere aktarılmıştır. Ancak kitap ve hoca eksikliği, malî kaynakların azlığı gibi sebeplerden üniversite eğitimine başlanılması için gerekli şartlar hazır olmadığından nizamnâmede belirtilen esaslar tam olarak yerine getirilememiş ve şubelerdeki eğitim de düşünüldüğü gibi uygulanamadığından dolayı Dârülfünun kurmadaki ikinci teşebbüs de sona ermiştir.52

Dârülfünun kurulması için bir sonraki teşebbüs, 1873 yılında Galatasaray Sultanîsi’nde kurulan Dârülfünun-ı Sultânî ile gerçekleştirilmiştir. 1873 yılında dönemin Maarif Nâzırı Safvet Paşa, Galatasaray’daki Mekteb-i Sultânî müdürü Rum asıllı Sava Paşa’yı, hazineye yük olmamak kaydıyla, yeni bir Dârülfünun kurmakla görevlendirmiştir. Kurulması tasarlanan Dârülfünun, bu sefer, 1868’den beri faaliyette bulunan Galatasaray Mekteb-i Sultânîsi’nin temeli üzerine oturtulmaya çalışılmıştır. Böylece bir orta eğitim müessesesinin gövdesine bir yüksek eğitim filizi aşılanması hedeflenmiştir. Nizamnâmesine göre, Dârülfünun-ı Sultânî’de dört yıllık öğretim gördükten sonra, ilmî bir tez hazırlayıp bunu başarıyla savunan öğrenciler doktor unvanıyla mezun olacaklardır. Mezun olan hukukçular Adliye Nezareti’nde, mühendisler ise Nafia Nezareti’nde istihdam edileceklerdir. Edebiyat Mektebi’nden mezun olanlar ise muallim-i edebiyat olarak görevlendirilecektir. Tez hazırlamayan talebeler, doktoradan daha kolay bir imtihandan geçirilecekler ve meslekleri ile ilgili uygun bir görevde istihdam edileceklerdir.

1875-76 akademik yılı sonunda yirmi bir talebe Hukuk Mektebi’nin, yirmi altı talebe ise Turûk u Maâbir Mektebi’nin imtihanlarına katılmış ve başarılı olmuştur. Edebiyat Mektebi’nde ise derslere başlanıp başlanmadığı hakkında bilgimiz bulunmamaktadır. 1881 yılında Hukuk Mektebi ve Turûk u Maâbir Mektebi’nden biri Adliye Nezareti’ne diğeri Nafia Nezareti’ne bağlanarak faaliyetlerini bu bakanlıklara bağlı müstakil birer mekteb-i âlî (yüksek mektep) halinde başarıyla devam ettirmişlerdir.53

XIX. yüzyıl sonlarına doğru ilk ve orta eğitim kurumları sayıca artmış ve eğitim seviyeleri yükselmiş, bunun yanında mülkiye, tıp, hukuk, ticaret, sanayi, mühendislik ve mimarlık gibi sahalarda ihtisaslaşmaya yönelik yüksek eğitim okulları devletin ve toplumun ihtiyaçlarına cevap verebilecek seviyeye gelmiştir.

14 Şubat 1895 tarihinde dönemin sadrazamı Said Paşa, Sultan II. Abdülhamid’e sunmuş olduğu bir lâyihasında, meslekî eğitim veren yüksek okullar yanında Amerikan ve Avrupa üniversiteleri gibi beş darülicâze’den (fakülte) oluşan bir Dârülfünun (üniversite) kurulmasını istemiştir. Burada talebelerin, devlet bürokrasisinde memur olmaktan çok değişik bilim dallarında yetişmiş uzmanlar olarak eğitim almalarını öngörmüştür.
Üç başarısız teşebbüsten sonra birkaç bölümden oluşan Osmanlı Üniversitesi, Dârülfünun-ı Şahâne adıyla 31 Ağustos 1900’de Sultan II. Abdülhamid’in 25. cülus yıl dönümünde kurulmuştur. Yaklaşık elli beş senelik tecrübelerin ışığında ve yeterli sayıda modern orta eğitimde yetişmiş öğrencinin bulunması yanında; yerleşmiş hukuk, tıp ve diğer yüksek eğitim müesseselerinden yetişmiş meslek sahiplerinin eğitim hayatında aktif rol alması; üniversitede okutulacak bilim dallarına ait Türkçe literatürün oluşması, bu son teşebbüsün başarı ile neticelenmesine yol açmıştır. Dârülfünun-ı Şahâne, günümüz Türkiye üniversitelerinin kaynağını oluşturmuştur.54

Fen Fakültesi

Bugünkü Istanbul Üniversitesi’nin Fen Fakültesi’nin tarihi 1900 yılında faaliyete geçen Dârülfünun-ı Şahâne’nin içinde Ulûm-ı Riyâziye ve Tabiiye Şubesi’nin kurulmasıyla başlar. Dönemin zor siyasi şartları ve kısıtlı imkanlarına rağmen fakülte çalışmalarını devam ettirmiş ve bugüne kadar gelebilmiştir. Dârülfünun’un nizamnâmesi ve ders programları hazırlanmış, matematik ve fen bilimleri eğitiminin bahsedilen şubede yapılması kararlaştırılmıştır. 1900-1901 yılından itibaren uygulanan programa 25 öğrenci kaydedilmiştir. Bu program, Istanbul Üniversitesi, Fen Fakültesi’nde matematik ve fen eğitimi çerçevesinde hazırlanan ve uygulanan ilk ders programı olmuştur. Ulûm-ı Riyâziye ve Tabiiye Şubesi 1902 yılında Fünun Şubesi adını almıştır.55 Ilk mezunlarını 1904 yılında veren bu şubede öğrencilerden 5’i birinci defa uygulanan imtihanlar sonucunda başarılı görülerek Doktora Diploması almışlardır. Buradaki eğitim II. Meşrutiyet’in ilanına kadar devam etmiştir. Dârülfünun 1908 yılında Meşrutiyet’in ilanından sonra faaliyet gösterdiği Mülkiye Mektebi binasından çıkartılarak Vezneciler’deki Zeynep Hanım Konağına taşınmıştır. II. Meşrutiyet Dönemi’nde Istanbul Dârülfünunu Talimatnâmesi ile esaslı bir ıslahat gerçekleştirilmiştir. I. Dünya Savaşı (1914-1918) yılları arasında pek çoğu Alman asıllı olan yabancı öğretim elamanına, öğretim kadrosunun takviye edilmesi ve eğitim ve öğretim seviyesinin yükseltilmesi maksadıyla Dârülfünun’da görev verilmiştir. 20 Alman öğretim elemanından altısı Fen Fakültesi’nde görev almıştır. Bu elemanlar savaş biter bitmez ülkelerine geri dönmüşler ve yerlerini Türk hocalara bırakmışlardır. Savaş esnasında yeteri kadar ödenek ve öğrenci olmadığından dolayı gelen yabancı hocalardan istenilen fayda sağlanamamıştır. 1919 yılında Dârülfünun-ı Osmanî Nizamnâmesi adıyla yeni bir ders programı hazırlanmış ve bazı dersler lağvedilmiştir. Milli Mücadele yıllarında eğitimini sürdüren Dârülfünun, Cumhuriyet’in ilk yıllarında da büyük ilgi görmüş ve Mayıs 1924’te Tıp, Hukuk, Fen, Edebiyat ve Ilahiyat fakültelerinden oluşan “Istanbul Dârülfünunu” adı altında eğitimine devam etmiştir.

1926 yılında Dârülfünun Fen Fakültesi’ne Fransa’dan öğretim üyeleri getirilerek, eğitim seviyesini yükseltmeyi hedefleyen bir düzenleme yapılmış ve 1933 yılına kadar Türk hocalarının da katkılarıyla eğitim sürdürülmüştür. 1933 yılında yürürlüğe konulan Üniversite Reformuyla Istanbul Dârülfünun lağvedilmiş, yerine Istanbul Üniversitesi kurulmuştur. Fen Fakültesi’nin üçü hariç tüm hocaları herhangi ciddi bir kritere tâbi tutulmaksızın kadro dışı bırakılmıştır.

Boşalan kadrolar, reform yıllarında Almanya’dan Hitler’in anti-semitist siyaset uygulamasından kaçan Yahudi asıllı öğretim üyeleri ve yine o yıllarda Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde eğitimini tamamlayarak yurda dönen gençlerle takviye edilmiştir.56

Kürsü direktörlüklerine yabancı hocalar getirilerek 1950’li yıllara kadar Fen Fakültesi’nde araştırma ve eğitim çalışmaları Alman hocaların desteği ve yönetimi altında yapılmıştır. Fen Fakültesi’nin “Altın Çağı” olarak isimlendirilen bu dönem (1933-1946) içerisinde 41 doktora çalışması yapılmıştır. Bu arada Fen Fakültesi’nin II. Meşrutiyet’ten beri faaliyet gösterdiği Zeynep Hanım Konağı 1942 yılında tamamen yanmış, fakültenin bütün laboratuarları ve malzemeleri yok olmuştur. Bundan sonra fakülte farklı binalarda eğitime devam etmek zorunda kalmış ve bu durum Fen Fakültesi’nin eğitim ve araştırma çalışmalarını olumsuz olarak etkilemiştir.

1946 yılında üniversiteye verilen muhtariyetin akabinde Fen Fakültesi’nin bütün öğretim sistemi değiştirilmiş o tarihe kadar sertifika usulü uygulanırken dal ve ders sistemine geçilmiştir. Bu tarihten günümüze kadar faaliyetlerini sürdüren Fen Fakültesi uzun yıllar Türkiye’nin ilk ve tek Fen Fakültesi olarak kesintisiz bir şekilde devam ettirerek daha sonraki diğer fen fakültelerinin de nüvesini teşkil etmiştir.57

Ilmî ve Meslekî Cemiyetler

Avrupa’da ilmî alandaki cemiyetleşme hareketleri, bilim ve kültürü destekleyen kişiler etrafında toplanmalar şeklinde başlamış ve bunları hükümdar veya prensler tarafından desteklenen ve ilgi alanları genellikle sanat, müzik, dil, edebiyat, tarih, mimari vs. olan ve Rönesans akademileri olarak adlandırılan özel kuruluşlar izlemiştir. Ancak bu akademiler daha sonra, gerek bilim adamları ve gerekse devlet tarafından kurulan Royal Society of London (1662) ve Academie Royale des Sciences (Paris 1666) gibi ilim müesseseleri tarafından gölgede bırakılmışlardır. Batı’daki cemiyetleşme faaliyetleri bilim ve teknolojideki artışa paralel olarak yaygınlaşmış ve karşılıklı etkiyi arttıracak bir tarzda örgütlenmiştir.58
Osmanlı Devleti’nde Batılı manada cemiyetleşme hareketi ancak XIX. yüzyılın ortalarından itibaren görülmeye başlanır. Ilmî cemiyetlerin bu kadar geç kurulmaya başlaması bir yandan bilim geleneği eski olan toplumlarda cemiyetleşmenin diğer toplumlara nazaran daha erken gerçekleştiği realitesiyle, diğer yandan da hükümetlerin cemiyetlere bakış açısı ile izah edilebilir. Osmanlı Devleti’nde modern bilim ve teknolojinin gerek askeri üstünlük gerekse devletin güçlenmesi için temel faktör olduğu fikrinin ortaya çıkmasıyla cemiyetleşme ve bilim alanında müesseseleşme geç de olsa başlamıştır. Batı’da cemiyetleşme hareketleri hem devlet hem de halk ve aydınlar tarafından başlatılıp devlet tarafından desteklenirken, Osmanlı Devleti’nde eğitim görmüş orta sınıfın olmamasından dolayı sadece devlet tarafından başlatılmıştır.59

Osmanlı Devleti’nde kurulan ilmî cemiyetler, Batı örneklerinde olduğu gibi, tabiatı ve insanı inceleme ve araştırmayı hedef almamış fakat kısa ömürlü birer kültür hareket ve faaliyeti olarak başlayıp bitmişlerdir. Batı’da kurulan cemiyetler bilimin üretilip geliştirilmesini ve bilim adamlarının örgütlenmesini hedef alırken, Osmanlı toplumunda ise modern bilim ve teknolojinin halka tanıtılması ve götürülmesini hedeflemekteydi. Cemiyetleşme ilk olarak devlet tarafından kurulan ilmî müesseselerle başlamış ve daha sonra sivil girişimlerle devam ettirilmiştir. Ilk olarak 1837 yılında Meclis-i Vâlâ ve 1845 yılında da Meclis-i Muvakkat adlarında iki ilmî müessese kurulmuş ve bunları 1851 yılında açılan Meclis-i Dâniş izlemiştir. Kuruluş maksatları farklı farklı olan bu cemiyetlerin ortak hedefi ilim ve maarifi ıslah etmek ve yaygınlaştırmaktır.

Osmanlı Imparatorluğu’nda yukarıda bahsedilen resmi kurulların ardından bilinen ilk cemiyet, 1853 yılında Frenk müsteşrikler tarafından kurulmuş olan Societe Orientale de Constantinople’tur (Istanbul Şark Cemiyeti). Türkiye’de gayrimüslim şahıslar tarafından kurulan bu ilk ilmî cemiyeti Türk aydınları tarafından kurulan Cemiyet-i Ilmiye-i Osmaniye (1861) takip etmiştir.60 Batı bilim ve kültürünü Osmanlı toplumu içinde yaymak maksadıyla kurulan bu cemiyet Mecmua-i Osmaniye adlı bir de ilmî dergi neşretmiştir. Bu cemiyeti 1879-1880 yıllarında faaliyet gösteren ve Mecmua-i Ulûm adlı bir dergi neşreden Cemiyet-i Ilmiye adlı bir başka müessese takip etmiştir.61

Yer yer ilmî faaliyetlerde bulunan bu cemiyetlerden başka daha çok tıp sahasında kurulan meslekî cemiyetler de keza XIX. yüzyılın ortalarından itibaren kurulmaya başlanmıştır. Ilk olarak Kırım Muharebesi esnasında Istanbul’da bulunan müttefik ordular tabiplerinden Ingiliz Doktor P. Pincoffs’un girişimiyle Societe Medicale de Constantinople adlı bir tıp cemiyeti 15 Şubat 1856’da kurulmuştur. Daha sonra Cemiyet-i Şâhâne-i Tıbbiye-i Osmâniye adını alan bu cemiyeti eczacılık, tarım, coğrafya, diş hekimliği, mühendislik, veterinerlik ve kimya gibi meslek grubu mensuplarının kurdukları çeşitli isimlerdeki cemiyetler takip etmiştir. Meslekî cemiyetler ilmî olarak vasıflandırılan cemiyetlerden sayıca fazladır.
Hemen hepsi imparatorluğun merkezi olan Istanbul’da kurulan bu cemiyetler Batı bilim ve teknolojisinin aktarılmasında ve yaygınlaştırılıp tanınmasında aracı rolü oynamışlardır. Temel hedefi bilimsel çalışma ve ilmî araştırma olmayan bütün bu cemiyetler, Batı’daki benzerlerinin aksine, devletle ilişkilerinde karşılıklı menfaat prensibine dayalı olarak faaliyet yapmadıklarından dolayı ciddi engellemeler ve güçlüklerle karşı karşıya kalmışlardır. Bu yüzden cemiyetlerin pek çoğu uzun süreli olamamıştır.62

XIX. yüzyılda, yaygın şekilde eğitimi yapılan tıp, kimya, botanik ve zooloji gibi “modern” bilimlerin deneyleri yeni eğitim kurumlarında kurulan laboratuarlarda yürütülmeye başlandığı gibi bu bilimlerin uygulamalarını değişik hizmet sahalarında sunan yeni müesseseler kurulmaya başlanmıştır. Bunların başında sağlık hizmetlerine yönelik olanlar öncelikle kurulmuştur. Osmanlı Imparatorluğu’nda koruyucu hekimlik ile ilgili ilk uygulamalar, 1831’de özellikle Müslüman hacılar için kurulmuş olan karantina teşkilatında başlamıştır. 1862’de salgın hastalıklarla mücadele için Imparatorluğun başta Istanbul olmak üzere, Anadolu, Rumeli ve Arap Yarımadası’nda bulunan önemli şehirlerinde karantinalar açılmıştır.

Osmanlılar halk sağılığı ile ilgili özellikle aşı ve mikrobiyoloji konularında da Avrupa’daki en son gelişmeleri yakından takip etmişlerdir. 1885’te Pasteur’ün kuduz aşısını bulmasından hemen sonra vermiş olduğu konferans Istanbul’daki bir tıp mecmuasında yayınlanmış ve doktorlardan oluşan bir heyet bu konudaki yeni gelişmeleri yerinde öğrenmek için Paris’e gönderilmiştir. Bu heyet Pasteur’e bir murassa Osmanlı Nişanı ve çalışmaları için Sultan II. Abdülhamid’in göndermiş olduğu 10.000 Fransız frankını mükâfat olarak takdim etmiştir. Heyet’in Istanbul’a dönmesinden sonra, yerli ve Avrupa’dan çağrılan doktorlarla işbirliği içerisinde bir kuduz laboratuarı (Da’ül-kelp Ameliyathanesi) ve daha sonra kolera salgınları için bir de Bakteriyoloji Laboratuarı kurulmuştur. Bu müesseseler, gerek kuduz tedavisinde gerekse kolera ve dizanteri salgınlarında aşı ile tedavide büyük rol oynamışlardır. Yine bu dönemde, değişik maksatlı kimyevî tahlillerin yapılması için devlet tarafından “kimyahaneler” kurulmaya başlanmıştır. Ayrıca özel şahısların da toplumun bu sahadaki ihtiyaçlarını karşılamak için özel kimyahaneler kurdukları görülmüştür.

XIX. yüzyılda kurulan bir diğer modern bilim müessesi Rasathane-i Amire olmuştur. Rasathane, 1863’te Maarif Nezareti’ne bağlı olarak Fransız mühendis M. Coumbary’nin idaresinde kurulmuştur. Adı rasathane olmasına rağmen, bu müessese astronomi konusunda gözlem yapmaktan çok meteoroloji ile ilgili fonksiyonları yerine getirmiştir. Rasathane-i Amire büyük şehirlerden gelen hava raporlarını aynı maksatla kurulmuş olan Avrupa’daki benzer merkezlere ulaştırmış ve Avrupa’dan gelen raporları da bünyesinde toplamıştır. Daha sonra bu müessesenin başına geçen Türk idareciler de aynı hizmetleri yürütmüşlerdir. Orta eğitimini medresede, yüksek eğitimini Dârülfün’un Fen Fakültesi’nde yapan astronom Fatin Gökmen (ö.1915), 1910’da bu müessesenin idaresine tayin olununca, Rasathane’de hava raporlarının hazırlanması yanında asıl hizmeti olan astronomi gözlemlerine de başlanmıştır. Kandilli semtinde bulunan ve Boğaziçi Üniversitesi’ne bağlı olarak çalışan Kandilli Rasathanesi, günümüzde ülkenin önemli rasat ve deprem araştırma merkezi olmaya devam etmektedir.63

Türkçe Modern Bilim Literatürünün Ortaya Çıkışı

XVIII. yüzyılda Osmanlı bilim literatüründe görülen Doğu ve Batı’yla ilgili kavram ve bilgilerin bir arada olması, XIX. yüzyılda da görülmektedir. Meselâ, aynı eserde güneş merkezli ve yer merkezli (heliosantrik ve jeosantrik) kâinat sistemleri bir arada tanıtılmaktadır. Aynı özelliği tıp konusunda da görmek mümkündür. XVIII. yüzyılda Avrupa’nın pratik tıp bilgilerinin aktarılmasıyla birlikte yeni fizyoloji kavram ve anatomi bilgileri yanında ahlat-ı erbaa (dört hılt) gibi klasik mefhum ve tedavi usûlleri hâlâ hüküm sürmektedir.

Tanzimat’ın ilânından sonra eğitimin yeni bir anlayış içerisinde klasik döneme göre çok farklı bir şekilde teşkilatlanması, modern eğitimin yaygınlaşması, yeni bilim ve tekniğe âit çok sayıda kitabın basılmasına yol açmıştır. XIX. yüzyılın ortalarına doğru çeşitli konularda basılan bilim ve teknik kitaplarının sayısı hızla artmıştır. Tanzimat öncesinde 1727’de ilk Türk matbaasının kuruluşundan 1839’da Tanzimat’ın ilanına kadar geçen sürede bilime ait sadece 28 kitap basılırken, bu sayı Tanzimat Dönemi’nde (1839-1876 arası) 242’ye ulaşmıştır. Bu iki dönemde basılan kitapların konularına göre dağılımının karşılaştırılması modern bilime karşı ilgide değişmelerin olduğunu göstermektedir. Tanzimat Dönemi’nde, askerî konulara duyulan ilgi azalırken, sivil ve topluma yönelik konuların ağırlık kazandığı görülür. Benzer sonuçlara, XIX. yüzyılın başlarında (Tanzimat öncesinde ve sonrasında) aynı konularda yazılmış olan kitapların önsözlerinin incelenmesi ile de ulaşılabilir. Ishak Efendi’nin Mecmua-i Ulûm-i Riyaziye adlı eserinde kimyanın sadece harp sanayiindeki öneminden bahsedilmesine karşılık, Kırımlı Aziz Bey (ö.1878) ise modern kimya sahasında Kimyâ-i Tıbbî (Istanbul 1868-1871) ve Usûl-i Kimyâ isimli iki Türkçe eserinde kimyanın, askerî olmayan teknolojilerin ve birçok endüstrinin temelini teşkil ettiğini ifade etmiştir.

Tanzimat sonrasında basılan bilim kitapları arasında yeni ve farklı konuların da ele alındığı görülmektedir. Buna, Derviş Paşa’nın kimya konusunda Türkçe yayınlanan ilk müstakil eseri olan Usul-i Kimya (Istanbul 1848) ve Hekimbaşı Salih Efendi’nin tercüme ettiği ilk zooloji ve botanik kitabı olan Ilm-i Hayvanât ve Nebatât (Istanbul 1865) örnek verilebilir. Bunun ötesinde Tanzimat’ın ilanından sonraki ilk otuz yılda her sene dört bilim kitabı basılırken, 1870-1876 arasındaki altı yılda, bu sayı senede on sekiz kitaba yükselmiştir. Bu da Osmanlı toplumunun modern bilimlere olan ilgisinin arttığının bir göstergesidir.

1838’de Avrupa tıp okulları örnek alınarak kurulan Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane’de Fransızca yapılan eğitimin, 1870’de Türkçe olarak yapılmasına karar verilmesi, tıp literatürünün gelişmesine de vesile olmuştur. Bunun neticesinde özellikle 1870 sonrasında ilk Türkçe tıp sözlüğü olan Lügat-i Tıbbiye’nin (ilk baskısı Istanbul 1873, genişletilmiş ikinci baskısı Istanbul 1901), neşrinden sonra tıp konusunda çok sayıda telif ve tercüme eser yayınlamıştır.

XIX. yüzyılda Osmanlı bilim hayatında, araştırmaya yönelik çalışmalara yurt dışında başlanmış fakat yurt içinde kurulan müesseselerde araştırma hedefi tam gerçekleştirilememiştir.

Osmanlı Devleti’nde mühendishaneler, modern tıp okulları ve diğer sivil ve askeri yüksek eğitim veren okulların kurulması ve sayıca artması modern bilimle ilgili (matematik, astronomi, tıp vb.) çalışmalara hız kazandırmıştır. Ilk jenerasyon, yani klasik usulle yetişmiş ancak modern tazda eser veren ve daha önce isimleri zikredilen Hüseyin Rıfkı Tamani, Başhoca Ishak Efendi, Hoca Sakıp Efendi, Mehmed Ruhiddin Efendi gibi hocalar, modern bilimlere ait ilk eserleri vermişlerdir. Ilmiye sınıfı dışında kalan bu hocalar genellikle Ingilizce ve Fransızcadan tercümeler yapmışlardır. Tercüme ettikleri eserler, uzun müddet yukarıda zikredilen eğitim kurumlarında ders kitabı olarak okutulmuştur. Mesela Hüseyin Rıfkı Tamani, aslen Ingiliz olan Mühendis Selim Efendi ile birlikte (J. Bonny Castle’ın Euclid Elements) tercüme ettiği Usul-i Hendese adlı geometri kitabı bunlardan biridir.64

Batıdan tercüme yapan diğer mühendishane hocaları arasında Masdariyecizade Hüseyin Efendi, Yahyazade, Mehmed Ruhuddin, Seyyid Abdülhalim, Ibrahim Edhem Paşa ve Mehmed Izzet gibi bu jenerasyona mensup alimlerin isimleri de zikredilebilir.

Takip eden jenarasyon ki modern mekteplerden mezun olup yüksek tahsillerini Istanbul’da ya da Avrupa’da görüp tekrar ülkelerine dönen alimlerdir. Bunlar arasında ilk sırada Hüseyin Rıfkı Tamani’nin oğlu ve Cambridge Üniversitesi mezunu olan Emin Paşa (ö.1851) sayılabilir. Emin Paşa’nın ateşli silahlar hakkında Memoire Sur un Nouveau Systeme de Confection des Fuse de Guerree adlı eseriyle Calcule de Variation adlı matematik çalışması ilk orijinal katkılara bir örnektir. Burada ihtisas için zaman zaman Avrupa’ya gönderilen hocaların da isimlerini de zikretmek gerekir. Vidinli Tevfik Paşa’yı65 (ö. 1901) ve matematikçi Salih Zeki Bey’i66 (ö.1921) bunlardan ikisidir. Dönemin en tanınmış Osmanlı matematikçilerinden olan Vidinli Tevfik Paşa, matematik, astronomi ve fizik sahasında eserler kaleme almıştır. Matematik sahasında altı eseri mevcuttur. Bu eserlerden özellikle, Ingilizce kaleme aldığı Linear Algebra önemlidir. Eser matematik tarihinde Lineer cebir sahasında yazılan ilk kitaplardandır ve Istanbul’da yayınlanan iki farklı edisyonu vardır. Birinci edisyon 1882, ikincisi ise 1892 yılında basılmıştır.67

Sâlih Zeki ise matematik sahasında on yedi eser kaleme almış, ayrıca bilim tarihi ve felsefesiyle de ilgilenmiş, Matematik ve astronomi tarihi sahasında da iki önemli eser yazmıştır. Birinci eseri Âsâr-ı Bakiye, ikinci eseri Kâmûs-ı Riyâziyat adlarındaki kendi orijinal araştırmalarıdır. Bunun yanı sıra H. Pioncarre ve diğer bazı Avrupa düşünürlerinin konu ile ilgili eserlerini Türkçeye tercüme etmiş, böylece bilim felsefesi sahasında Türkiye’de belirli bir entelektüel zümre oluşmasına önemli katkılarda bulunmuştur. Osmanlı Devleti’nde modern fen bilimlerinin lise ve üniversite seviyesinde yerleşmesine ve yaygınlaşmasına çalışan bilim adamlarının başında gelen Sâlih Zeki, Istanbul Dârülfünunu’nda matematik, astronomi ve fizik bölümlerinin de kurucusudur.

Sonuç

Osmanlıların Batı bilim ve kültürüyle olan ilişkileri, XVI. yüzyılın sonlarından itibaren ihtiyaç duydukları sahalarda ve selektif bir tavırla başlamıştır. Bu dönemde Avrupa biliminden aktarmalar, klasik bilim geleneğiyle hazırlanmış bir eserin içinde pasajlar halinde yer almaktaydı. XVIII. yüzyılın ikinci yarısından itibaren ise özellikle astronomi, tıp, askerlik ve coğrafya sahalarında Batı’da gelişen bilim ve teknolojik yeniliklerin aktarılmasında konu ile ilgili eserin tamamının tercümesi şeklinde bir tavır karşımıza çıkmaktadır.

XVIII. yüzyılın başlarından itibaren, Avrupa hayatı ve bilimi ile daha yakından ilgilenen Osmanlılar, ordu içinde Avrupalı uzmanların yardımı ile ciddi değişikliklere adım atmaya başlamışlardır. Özellikle modern askerî teknik eğitim konusunda yoğunlaşan çalışmalar çerçevesinde yeni müesseseler kurulmuştur. Ulûfeli Humbaracı Ocağı’nın kurulmasıyla başlayan bu çalışmalar, daha sonra Mühendishanelerin ve diğer askerî okulların açılmasıyla XIX. yüzyılda da devam etmiştir. Eğitim ile ilgili bölümde geniş şekilde belirtildiği üzere askerî ve teknik eğitim veren müesseseler yanında ilk, orta ve yüksek seviyede modern sivil eğitim müesseselerinin kurulması, günlük gazete ve süreli yayınların modern bilim ve teknoloji konusunda verdikleri bilgiler de göz önünde tutulacak olursa modern bilim ve teknolojiyi geniş kitlelere, değişik seviyelerde tanıtma imkânı doğmuştur.

Bilimle ilgili yeni kurumlar yanında, ilmî ve meslekî cemiyetler de kuran Osmanlı aydınları, bu arada Türkçe modern bilim literatürünün oluşması için ciddi bir gayret içine girmişler ve bu alanda birtakım lügatler yayınlamışlardır. On sekiz ve XIX. yüzyılda basılan eserlerin tamamına yakınının Türkçe olması, Türkçenin bir bilim dili olması hususundaki gelişmeyi ortaya koymaktadır.

Batı bilim ve teknolojisini çok yakından takip etmelerine rağmen, Osmanlıların Avrupa bilim geleneğine bir bütünlük içinde bakmadıkları anlaşılmaktadır. Osmanlı bilim adamlarının içeride ve dışarıda, özellikle Avrupa’da yapmış oldukları araştırma çalışmaları, araştırmaya dayalı bir bilim anlayışı ve zihniyetini oluşturacak kritik yoğunluğa ulaşmamıştır. Bütün bunları oluşturma hedef ve planlamalarının olmayışı, Osmanlılarda, Rusya ve Japonya’da yeni bilgi ve teknoloji üretmeye matuf gelişmelere paralel çalışmaların gerçekleşmesine yol açmamış olduğunu söyleyebiliriz.

Bununla beraber, klasik dönemde, birçok bilim dalında önemli eserler veren Osmanlı bilim ve kültür adamları, klasik dönemde yaratmış oldukları önemli başarılara paralel başarıyı yenileşme döneminde oluşturamamışlardır. Buna rağmen, modernleşme döneminde ilmi terminolojinin gelişmesinde ve bütün Islam dünyasına yayılmasında başarılı olmuşlar ve Osmanlı Türkçesini geliştirerek yirminci yüzyılın başında çeşitli bilim konularını ifade edecek seviyeye getirmişlerdir. Osmanlı döneminde oluşan kültür ve bilim mirası, başta Türkiye Cumhuriyeti olmak üzere Balkanlar’da ve Orta Doğu’da kurulan birçok devletin ilmî ve kültürel alt yapısını teşkil etmiş ve daha sonraki çalışmaların temelini oluşturmuştur.

1 G. Bassala ve L. Pyenson tarafından Batı biliminin Avrupa dışında yayılması ile ilgili olarak ileri sürülen teorilerin Osmanlı dünyası açısından tenkidi ve değerlendirilmesi ile ilgili daha geniş bilgi için bk. E. Ihsanoğlu, “Ottomans and European Science”, The Proceeding of the International Colloquium ‘Science and Empires’, ed. P. Petitjean, Kluwer Academic Publisher, (Holland) 1992, s. 37-48. Aynı makalenin diğer bir baskısı için bk. Scientific Aspects of European Expansion, ed. William K. Storey, Hampshire 1996, s. 315-326.
2 Osmanlı bilim tarihi için genel olarak bk. E. Ihsanoğlu, “Osmanlı Eğitim ve Bilim Müesseseleri”, Osmanlı Devleti ve Medeniyeti Tarihi, C. 2, Istanbul 1998, s. 223-361; aynı makalenin Arapçası için bk. aynı yazar, “el-Müessesât el-Ta’lîmiyye ve ‘l-Ilmiyye inde’l-. Osmâniyyîn”, el-Devlet el-Osmâniyye Târih ve Hadara, C. 2, Istanbul 1999, s. 441-598, Ingilizcesi için bk. aynı yazar, “Ottoman Educational and Scholarly-Scientific Institutions”; History of Ottoman State and Society, C. 2, ed. E. Ihsanoğlu, (IRCICA Yay.), Istanbul 2002. Genel bir özet için bk. E. Ihsanoğlu, “Osmanlı Bilimi”, Büyük Cihad’dan Frenk Fodulluğuna, Istanbul 1996, s. 21-38, aynı makalenin Ingilizcesi için bk. “Ottoman Science”, Encyclopaedia of the History of Science, Technology and Medicine in Non-Western Cultures, ed. Helaine Selin, Dordrecht: Kluwer Academic Publishers, 1997, s. 799-805.
3 Salim Aydüz, Osmanlı Devleti’nde Tophane-i Amire’nin Faaliyetleri ve Top Döküm Teknolojisi (XIV. ve XVI. Asırlarda), [Basılmamış Doktora Tezi. I. Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü, Bilim Tarihi Bölümü] 1998.
4 Rhoades Murphey, “Osmanlıların Batı Teknolojisini Benimsemedeki Tutumları: Efrenci Teknisyenlerin Sivil ve Askerî Uygulamalardaki Rolü”, Osmanlılar ve Batı Teknolojisi Yeni Araştırmalar ve Yeni Görüşler, ed. E. Ihsanoğlu, Istanbul 1992, s. 7-20.
5 E. Ihsanoğlu ve diğerleri, Osmanlı Coğrafya Literatürü Tarihi (OCLT), Istanbul 2000, C. I, s. 20-28.
6 E. Ihsanoğlu, “Osmanlıların Batı’da Gelişen Bazı Teknolojik Yeniliklerden Etkilenmeleri”, Osmanlılar ve Batı Teknolojisi Yeni Araştırmalar Yeni Görüşler, Istanbul 1992, s. 132-133, 137-138.
7 OCLT, C. I, s. 35-38; Mahmut Ak, “Seydi Ali Reis”, Yaşamları ve Yapıtlarıyla Osmanlılar Ansiklopedisi, Istanbul 1999, II, s. 525-527.
8 OCLT, I, s. 42-45.
9 Cevat Izgi, Osmanlı Medreselerinde Ilim, Istanbul 1997, I, s. 138.
10 E. Ihsanoğlu, “Osmanlıların Batı’da Gelişen Bazı Teknolojik Yeniliklerden Etkilenmeleri”, a.g.e., s. 134, 138.
11 OCLT, C. I, s. 108-114.
12 E. Ihsanoğlu ve diğerleri, Osmanlı Astronomi Literatürü Tarihi (OALT), Istanbul 1997, I, s. 416-418.
13 OCLT, C. I, s. 157-160.
14 E. Ihsanoğlu, “Batı Bilim ve Osmanlı Dünyası: Bir Inceleme Örneği Olarak Modern Astronominin Osmanlı’ya Girişi (1660-1860)”, Belleten, 51, (Sayı 217) Aralık 1992, s. 727-774.
15 E. Ihsanoğlu, Büyük Cihaddan Frenk Fodulluğuna, s. 115-118.
16 S. Aydüz, “Davud Antakî”, Yaşamları ve Yapıtlarıyla Osmanlılar Ansiklopedisi, Istanbul 1999, I, s. 368-369.
17 Esin Kahya, Şemseddîn-i Itakî’nin Resimli Anatomi Kitabı, Ankara 1996; S. Aydüz, “Şemseddin Itakî (Şirvanlı)”, Yaşamları ve Yapıtlarıyla Osmanlılar Ansiklopedisi, Istanbul 1999, II, s. 580.
18 N. Sarı-. M. B. Zülfikar, “The Paracelsusian Influence on Ottoman Medicine in the Seventeenth and Eighteenth Centuries”, 157-179.
19 S. Aydüz, “Ibni Sellum”, Yaşamları ve Yapıtlarıyla Osmanlılar Ansiklopedisi, Istanbul 1999, I s. 609-610.

20 S. Aydüz, “Ömer Şifaî”, Yaşamları ve Yapıtlarıyla Osmanlılar Ansiklopedisi, Istanbul 1999, II s. 429.
21 N. Sarı-M. B. Zülfikar, “The Paracelsusian Influence on Ottoman Medicine in the Seventeenth and Eighteenth Centuries”, Transfer of Modern Science & Technology to the Muslim World, ed. E. Ihsanoğlu (Istanbul, 1992), 157-179.
22 M. Bedizel Aydın, “Atâullah Efendi (Şanizâde)”, Yaşamları ve Yapıtlarıyla Osmanlılar Ansiklopedisi, Istanbul 1999, I, s. 269-270.
23 OALT, C. I, s. 340-345.
24 Salim Aydüz, Osmanlı Devleti’nde Müneccimbaşılık ve Müneccimbaşılar, Yüksek Lisans Tezi, Istanbul Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Bilim Tarihi Bölümü, 1994; aynı yazar., “Mehmed b. Ahmed (Müneccimek)”, Yaşamları ve Yapıtlarıyla Osmanlılar Ansiklopedisi, Istanbul 1999, II, s. 111.
25 E. Ihsanoğlu, “Introduction of Western Science to the Ottoman World: A Case Study of Modern Astronomy (1660-1860)”, Transfer of Modren Science and Technology to the Muslim World: Proceedings of the International Symposium on “Modern Science and the Muslim World”, Ekmeleddin Ihsanoğlu, editör, Istanbul, Research Centre for Islamic History, Art and Culture, 1992’nin içinde, s. 67-120: aynı yazar, “Batı Bilimi ve Osmanlı Dünyası: Bir Inceleme Örneği olarak Modern Astronominin Osmanlıya Girişi”, Belleten, C. 51, sayı. 217, Aralık 1992, Ankara, s. 727-774.

26 OALT, II, s. 530-536.
27 Mehmet Ipşirli, “Lâle Devri’nde Teşkil Edilen Tercüme Heyetine Dâir Bazı Gözlemler”, Osmanlı Ilmî ve Mesleki Cemiyetleri (haz. Ekmeleddin Ihsanoğlu), Istanbul 1987, s. 33-42.
28 Salim Aydüz, “Ahmed Dede (Müneccimbaşı)”, Yaşamları ve Yapıtlarıyla Osmanlılar Ansiklopedisi, Istanbul 1999, I, s. 115-117.
29 Kuttinus, Osmanlı tebasından olup Karaferyede doğmuş, Roma’da eğitim görmüş, daha sonra Padua Üniversitesi’nde felsefe öğretmiştir. Selanik Metropolitliğinde bulunmuştur; Mahmut Kaya, “Some Findings on Translations Made in 18th Century from Greek and Es’ad Efendi’s Translation of the Physica”, Transfer of Modern Science and Technology to the Muslim World (ed. E, Ihsanoğlu), Istanbul 1992, s. 385-391.
30 Mahmut Kaya, a.g.m., 387.
31 Çelebizâde Âsım, Târih, Istanbul 1282, s. 358 vd.
32 M. Ipşirli, a.g.m.,
33 Salim Aydüz, “Lâle Devri’nde Yapılan Ilmî Faaliyetler (1718-1730)”, Dîvan Ilmî Araştırmalar Dergisi, 3 (1997/1), s. 143-170; aynı yazar, “Bilimsel Faaliyetler Açısından Lale Devri”, Istanbul Armağanı IV: Lale Devri, (yay. Haz. M. Armağan), Istanbul 2000, s. 159-193.
34 Idris Bostan, Osmanlı Bahriye Teşkilâtı: XVII. Yüzyılda Tersâne-i Âmire, Ankara 1992.
35 Osmanlı Imparatorluğu’nda askerî sahada yenileşme hareketleri ve Mühendishânelerin 1808 yılına kadar olan durumu hakkında bkz. Mustafa Kaçar, Osmanlı Devleti’nde Bilim ve Eğitim Anlayışındaki Değişmeler ve Mühendishânelerin Kuruluşu, Istanbul 1996. [Basılmamış Doktora Tezi. I. Ü. Edebiyat Fakültesi Bilim Tarihi Bölümü]. Humbaracı Ocağı’nda başlatılan yenilik hareketleri ve Comte de Bonneval’in faaliyetleri için bkz. aynı yazar, “Osmanlı Imparatorluğunda Askeri Sahada Yenileşme Döneminin Başlangıcı”, Osmanlı Bilimi Araştırmaları, Yay. Haz. Feza Günergun, Istanbul
1995, s. 209-225.
36 Frederik Hitzel, “Defense de la Place Turque d’Oczakow par un Officier du Genie Française (1787)”, Ikinci Tarih Boyunca Karadeniz Kongresi Bildirileri, yay. haz. Mehmet Sağlam, Samsun 1990, s. 639-655.

37 M. Kaçar, “Osmanlı Imparatorluğu’nda Askeri Teknik Eğitimde Modernleşme Çalışmaları ve Mühendishanelerin Kuruluşu (1808’e kadar)”, Osmanlı Bilimi Araştırmaları II, Yay. haz. Feza Günergun, Istanbul 1998, s. 69-137.
38 M. Kaçar, aynı yer.

39 M. Kaçar, “Osmanlı Imparatorluğu’nda Askeri Teknik Eğitimde Modernleşme Çalışmaları ve
Mühendishanelerin Kuruluşu (1808’e kadar)”; Kemal Beydilli, Türk Bilim ve Matbaacılık Tarihinde Mühendishane, Mühendishane Matbaası ve Kütüphanesi (1776-1826), Istanbul 1995.
40 V. Z. Dümer, “Mühendishâne-i Berri-i Hümayun”, Türk Ansiklopedisi, cilt XXV, s. 15-19.
41 Ali Ihsan Gencer, Türk Denizcilik Tarihi Araştırmaları, Istanbul 1986, s. 54-70.
42 E. Ihsanoğlu, Başhoca Ishak Efendi, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1989.
43 Nuran Yıldırım, “Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane”, Dünden Bugüne Istanbul Ansiklopesidi, C. V, s. 376.
44 E. Ihsanoğlu, “Dârülfünun Tarihçesine Giriş (II), Üçüncü Teşebbüs: Dârülfünun-ı Sultânî”, Belleten, cilt LVII, sayı 218 (Nisan 1993), s. 216-223.
45 E. Ihsanoğlu, “Osmanlı Eğitim ve Bilim Müesseseleri”, s. 292-295.
46 E. Ihsanoğlu, “Tanzimat Öncesi ve Tanzimat Dönemi Osmanlı Bilim ve Eğitim Anlayışı”, 150. Yılında Tanzimat (Yay. Haz. Hakkı Dursun Yıldız), Ankara 1992, s. 359-360.
47 E. Ihsanoğlu, “Osmanlı Eğitim ve Bilim Kurumları”, s. 295-297.
48 Halil Inalcık, “Sened-i Ittifak ve Gülhane Hatt-ı Hümayunu”, Belleten, C. XXVIII, sayı 112, (Ankara 1964), s. 612-613, 619.
49 E. Ihsanoğlu “Tanzimat Öncesi ve Tanzimat Dönemi Osmanlı Bilim ve Eğitim Anlayışı”, s. 359-360.
50 E. Ihsanoğlu, “Osmanlı Eğitim ve Bilim Kurumları”, s. 322-330.
51 E. Ihsanoğlu “Tanzimat Öncesi ve Tanzimat Dönemi Osmanlı Bilim ve Eğitim Anlayışı”, s. 371-373.
52 E. Ihsanoğlu, “Dârülfünun Tarihçesine Giriş, Ilk Iki Teşebbüs”, Belleten, LIV (210), s. 669­738, 1990.
53 E. Ihsanoğlu, “Darülfünun Tarihçesine Giriş (II), Üçüncü Teşebbüs: Dârü’l-Fünûn-ı Sultanî”,
Belleten 57, no. 218 (Nisan 1993): 201-240.

54 Dârülfünûn için bk. E. Ihsanoğlu, “Dârülfünun”, DIA, VIII, (Istanbul 1993), s. 521-525; aynı yazar, “Dârülfünun”, Dünden Bugüne Istanbul Ansiklopedisi, II, (Istanbul 1994), s. 559-562; aynı yazar, “Dârülfünûn: Mefhum ve Müessese Olarak Sultan II. Abdülhamid Dönemine Kadar Gelişmesi”, Sultan II. Abdülhamid ve Devri Semineri: 27-29 Mayıs 1992 (ayrı basım), Istanbul 1994, s. 173-190; aynı yazar, “The Genesis of ‘Darulfünun’: An Overview of Attempts to Establish the First Ottoman University”, Historie Economique et Sociale de l’Empire Ottoman et de la Turquie (1326-1960): Actes du Sixieme Congres International Tenu â Aix-en-Provence du 1er au 4 Juillet 1992, ed. Daniel Panzac, Paris 1995, s. 827-842.
55 Sevtap Ishakoğlu-Kadıoğlu, Istanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Tarihçesi (1900-1946), Istanbul 1998.
56 Horst Widmann, Atatürk Üniversite Reformu (çev. A. Kazancıgil-S. Bozkurt), Istanbul 1981; Ali Arslan, Dârülfünûn’dan Üniversite’ye Geçiş, Istanbul 1995.
57 Sevtap Ishakoğlu-Kadıoğlu, “1900-1946 Yılları Arasında, Darülfünun ve Istanbul Üniversitesi Fen Fakültesi’nde Matematik ve Fen Bilimleri Eğitimi”, Osmanlı Bilimi Araştırmaları I (yay. Haz. F. Günergun), Istanbul 1995, s. 227-283.
58 Ekmeleddin Ihsanoğlu, “Osmanlı Türkiyesi’nde Kültür ve Bilim Hayatında Tüzel Kişiliğin Gelişmesi ve Teşkilatlanmanın Başlaması” (The development of juristic personalities in the cultural and scientific life in Ottoman Turkey and the start of organization), Erdem; Aydın Sayılı Özel Sayısı I 9 (25), (May 1996), 265-292; aynı yazar, “Genesis of Learned Societies and Professional Associations in Ottoman Turkey”, Archivum Ottomanicum, 14 (1995-1996), 161-189.
59 Ihsanoğlu, “Modernleşme Süreci Içinde Osmanlı…”, s. 21-23.
60 Ihsanoğlu, “Modernleşme Süreci Içinde Osmanlı…”, s. 6-10.
61 E. Ihsanoğlu, “19. Asrın Başlarında Tanzimat Öncesi Kültür ve Eğitim Hayatı ve Beşiktaş Cemiyet-i Ilmiyesi Olarak Bilinen Ulemâ Grubunun Buradaki Yeri”, Osmanlı Ilmî ve Meslekî Cemiyetleri 1. Millî Türk Bilim Tarihi Sempozyumu 3-5 Nisan 1987 (yay. Haz. E. Ihsanoğlu), Istanbul 1987, s. 43-47.
62 Ihsanoğlu, “Modernleşme Süreci Içinde Osmanlı…”, s. 10-20; Ekrem Kadri Unat, “Osmanlı Devleti’nde Tıp Cemiyetleri”, Osmanlı Ilmî ve Meslekî Cemiyetleri 1. Millî Türk Bilim Tarihi Sempozyumu 3-5 Nisan 1987 (yay. Haz. E. Ihsanoğlu), Istanbul 1987, s. 85-110.
63 E. Ihsanoğlu, “Osmanlı Eğitim ve Bilim Müesseseleri”, ODMT II, s. 353-354.
64 Ekmeleddin Ihsanoğlu ve diğerleri, Osmanlı Matematik Literatürü Tarihi (OMLT), Istanbul 1999, C. I, s. 266-272.

65 1832’de Vidin’de doğdu, Mühendishane-i Berrî-i Humâyun ve Askerî Idadî’de okudu. Daha sonra Harbiye’ye girdi. Mezuniyetinden sonra çeşitli idarî görevler üstlendi. 1883-1890 yıllarında Washington elçiliğinde görev yaptı. Daha sonra Istanbul’a döndü ve 1892 yılında müşir (mareşal) oldu. 1901 yılında Istanbul’da öldü. Bk. OALT, C. II, s. 686-687; OMLT, C. II, s. 401-404.
66 Sâlih Zeki 1864 yılında Istanbul’da doğdu. Darüşşafaka’da tahsilini tamamladıktan sonra, 1887 yılında Paris’e gönderildi. Yurda döndükten sonra mühendis olarak çalıştı. Dârülfünun’da matematik, astronomi ve fizik müderrisi oldu. Bu bölümlerin kurulmasında büyük emeği geçti. 1895 yılında A. Coumbary’nin yerine Istanbul Rasathanesi müdürlüğüne tayin edildi. 1913 yılında Dârülfünun Reisi oldu. 1921 yılında da vefat etti. Celal Saraç, Salih Zeki Bey Hayatı ve Eserleri, yay. haz. Yeşim Işıl Ülman, Istanbul 2001, OALT, C. II, s. 707-709; OMLT, C. II, s. 460-471.
67 E. Ihsanoğlu, “Modernization Efforts in Science, Technology and Industry in the Ottoman Empire (18-19th Centuries)”, The Introduction of Modern Science and Technology to Turkey and Japan: International Symposium October 7-11, 1996, ed. Feza Günergun, – Shigehisa Kuriyama, Tokyo: International Research Center for Japanese Studies, s. 15-35; aynı makalenin başka bir baskısı için bk. “Modernization Efforts in Science, Technology and Industry in the Ottoman Empire (18-19th centuries)”, The Scientific Thought in the Modern Greek World 18th-19th Century, Athens 1998, s. 45-67.

Yazar Hakkında

Yazılar sayısı : 1398

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

* Copy This Password *

* Type Or Paste Password Here *

9.798 Spam Comments Blocked so far by Spam Free Wordpress

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>

Üstüne gidin