Buradasınız:Anasayfa » Osmanlı Tarihi » Osmanlı Sanayileşmesi Hakkında Düşünceler

Osmanlı Sanayileşmesi Hakkında Düşünceler

Prof. Dr. Beşir Atalay

Osmanlı İmparatorluğu’nda sanayileşme veya sanayi kurumlarını incelemek, diğer kurumları veya boyutları incelemeye göre daha büyük zorluk göstermektedir.

 

 

 

 

 

 

 

 

Mesela, eğitim kurumları veya idari yapı gibi konularda belirgin bir sistem ve bunları değerlendiren kaynaklar mevcuttur. Sanayileşme konusunda ise, bütünlüğü içinde ekonomik yapıyı ve hatta devlet yapısını değerlendirerek, bunların içinden ince tespitler yapmak gerekmektedir. Bu konuda yapılan çalışma ve araştırmalarda da aynı yönde eğilimler görülmektedir. Esasen, özellikle Osmanlı’da sanayileşme konusunda yapılan araştırma sayısı da oldukça sınırlı sayılabilir. Genellikle, ekonomik yapı veya ekonomik sistemin özellikleri konusunda çalışmalar daha fazla yapılmıştır ve sanayileşme açısından değerlendirme veya dökümler de bu kaynaklarda bulunmaktadır. Dolayısıyla, sanayileşme yönündeki tespitler, ekonomik sistemle içiçe ele alınmak durumundadır.

Osmanlı İmparatorluğu’nun kendine özgü yapısı bütün araştırmacılarca kabul edilmektedir. İslam dininin rehberliğini bütün hayatın merkezi kabul eden temel ilke yanında, çok geniş bir coğrafyada, çok renkli bir etnik-dini dağılımı olan nüfus yapısı ile bugün örneği bulunmayan, tamamen kendine özgü bir imparatorluktur. Adaletli yönetimi ve devletin devamını en başa alan yaklaşımla açılım sağlandığı görülmektedir. Bu sebeple, sistemin içinden parçaları alırken veya ayrıntı sayılabilecek boyutları incelerken bütüncü yaklaşımı asla gözden kaçırmamak gerekmektedir. Bu, aslında bütün sistemler için geçerli olması gereken bir prensiptir, fakat, orjinalitesi en belirgin özelliği olan Osmanlı Devleti ve sistemi için asla ihmal edilmemesi gereken bir noktadır. Bu ihmal edilirse, ele aldığınız konuda baştan sona yanılgılar olacağı kaçınılmazdır.

Ekonomik Yapının Özellikleri

Yukarıda ifade edildiği gibi, bütüncü bakışın özellikle ekonomik sistem ayrışımında gözetilmesi büyük önem taşımaktadır. Sistemin bütünü içinde ekonomik motiflerin değerlendirilmesi ile doğru anlamlandırma mümkün olabilecektir. Siyasi sistem, sosyal sistem ve hatta siyasi ideolojinin belirleyiciliği içinde ekonomik uygulamalar olabilmektedir, bunlardan kopuk bir ayrımlama daima yanıltacaktır. İktisat tarihçileri, bu ideolojik irtibatı çok önemsemektedirler. Tarih boyu, ekonomik sistemlerin böyle bir yaklaşımla ortaya çıktığı da bilinmektedir. Öncelikle, tarihi anlamaya çalışırken parçacı değil, bütüncü bakmak gerekmektedir. “Parçacı tarih anlayışı, tünel tarihçiliği” şeklinde nitelendirilen, fazlaca bölümlemenin tarihi anlamada önemli bir yöntem sorunu getirdiği ifade edilmektedir. Ekonomik tarih, siyasi tarih veya askeri tarih gibi parçalamanın olaylar veya bütün arasındaki korelasyonu ve o döneme ait tarihi geleneğin anlaşılmasını zorlaştırdığı tezi önemli bir metodolojik problemdir.1 Ekonomik sistemlerin analizinde ise, yine aynı bütünlük özellikle siyasi sistemle irtibatlı olarak ele alınmaktadır. “Kanımızca her teorinin iktisatta belirli bir siyasi inanç sistemi veya felsefi görüşe ya da ideolojiye bağlı olarak kurulmasıdır, teoriden çıkan sonuçların bunlarla bağdaşır nitelik taşımasıdır”2 ifadesinde olduğu gibi, iktisadi olay veya motif veya sistemlerin, ideolojik veya siyasi sitem çerçevesinde, bu bütünlük içinde incelenmesi ve anlaşılması gerekmektedir. Esasen, her sistem, daha açık ifadesi ile her siyasi veya ideolojik sistem kendi insan tipini de oluşturmakta ve bu insan tipi ancak orada olması gereken ekonomik davranışları gösterebilmektedir. Yani, özellikle son yüzyıla kadar, ekonomik davranış veya anlayışların ideolojiden bağımsız ele alınması zaten büyük zorluk taşımaktadır. Ancak, içinde yaşadığımız yüzyılda, özellikle de son yarısında daha evrensel ve sistemleri aşan ekonomik teknik gelişmeleri görmek mümkün olabilmektedir.

Bu bağlamda, Osmanlı İmparatorluğu’nun ekonomik özellikleri gündeme geldiğinde de aynı bütünlüğü daha fazla gözetmek gerekmektedir. Çünkü, Osmanlı Devlet Sisteminde, İslam Dini’nin esas, temel ve rehber oluşu en önemli noktadır, “Osmanlı toplumu her şeyden önce Müslümandır.” Osmanlı’nın hedefi, “güçlü devleti; İslam felsefesine, eşitliğine ve adaletini uygun dinsel toplum kurmaktır…Hedefe yönelmek için ekonomik düzenin hem İslam ilkelerinin eşitliğine ve adaletine uyması, hem de toplumun ekonomik ihtiyaçlarını yüksek düzeyde karşılaması gerekmektedir.”3

Osmanlı Devleti’ne şekil veren ve niteleyen, temel görevleri belirleyen “Kur’an ve İslam’dır.” Ekonomik hayatta, bu iki kavram, adalet ve eşitlik bütün mekanizmaları ve uygulamaları yönlendiren temel ilkeler olmuştur. Devletin yapısını bunlar etkilemiştir. Ekonomik hayata devletin müdahalesinin temel gerekçeleri de bu ilkelerin yaşatılması olmuştur. Burada, eşitlik ve adalet kavramı ile ilgili şu ifadeyi de kaydetmek gerekir; “İslam’ın bu eşitlik kavramı, soylu zümrelerin (kast) sisteminin, sayısız ayrıcalıkların varolduğu ve uzun süre varolacağı bir dünyada çok yeni, çok ileri bir düşüncedir. Sadece İslam’ın doğuşunda değil, sonraki dönemlerde de ihtilalci bir nitelik taşıyacaktır.”4

Osmanlı’da ekonomik hayat değerlendirilirken, bu gerçeğin daima gözönünde tutulması gerekmektedir. Sistem iyi bilinirse, yanlış mukayeselerden kaçınılabilir. “İktisadi hayatın çeşitli alanlarını düzenleyen kuralların ana kaynağı şeriat idi. Ama şeriatın açık ve seçik şekilde düzenlemediği, içine almadığı, herhangi belirli bir çözüm yolu göstermediği veya yeni olarak sonradan ortaya çıkmış bulunan birçok ilişkiyi düzenleyen başka kurallar da vardı. Padişahın devlet başkanı sıfatı ile çıkardığı Kanunname denilen kurallar bunların başında gelir. Bundan başka, mahalli örf ve adetlerden kaynaklanan düzenlemeler de mevcuttu. Kanunnameler, örf adetler, şeriatın dışında olmakla beraber ona aykırı olmamak şartı ile yürürlüğe girmiş olduğu için uyulması zorunlu olan kurallardı.”5 İhtilafların çözümü yönündeki kararlarda da bu temel kaynaklar esas alınmakta idi. Tabii, bu konuda, değişik görüşler de vardır. Osmanlı sisteminde İslam’ın referans oluşu bazı konularda itiraza da uğramaktadır. Ancak, en azından, 18. yüzyılın ortalarına kadar bu konuda fazla itiraz da yoktur. Son iki yüzyıl içinde bazı yeni uygulamalar itirazları haklı kılabilir, fakat bu döneme kadar merkezi İslam oluşturmuştu.6

İşte, “klasik dönem” olarak isimlendirilen, Osmanlı Devleti’nin gelişme döneminde bu temel tespit hayatın her alanını kuşatmıştır. Zaten, bu dönemde iktisadi fonksiyonların bir ayrımını görmek de mümkün değildir. Ekonomik kurumlar diyebileceğimiz, bu amaçla oluşturulmuş özel kurumlar da mevcut değildir. Devlet ekonomik fonksiyonlar görmekte idi, fakat bunlar özel olarak bu hedefe yönelmiş de değildi. Hedefler tespit edilmekte ve bu hedeflere ulaşmak için çalışılmaktaydı. Bu hedefler, tasnif etmek gerekirse, siyasi, askeri, dini, idari veya mali olabilirdi veya birçoğu içiçe girmiş durumda olduğundan, spesifik olarak isimlendirilmesi de mümkün olamazdı.

Devlet bürokrasisi içinde, bu kararları alanlar veya uygulayanlar da ekonomik bir fonksiyonu olmayan birimlerdi. Yani, adaletli, güçlü bir toplum ve devlet hayatının yürütülmesi için gerekenler yapılır ve bunların ekonomik yansıma veya düzenlemeleri de bütün içinde kalırdı. Genç’in keskin ifadesi ile, “din, ahlak, aile, cemaat, tarikat ilişkilerinin karmaşık yumağı içinde, sırf iktisadi ilişkileri ayıklamak, çayda erimiş şekeri bulup çıkarmak kadar zordur.”7 Şüphesiz, sosyal sistemlerde hayatın bu bütünlüğünü daima görmek mümkündür, fonksiyonların gittikçe farklılaşması, netleşmesi ve yalın hali ile incelenebilmesi daha yakın zamanların gelişmesidir.

Osmanlı Devleti’nde bu bütünlük ve ideolojik belirginlik ekonomik hayata hangi sınırları veya ilkeleri getirmektedir? En azından, klasik veya orijinal döneminde belirgin sınırları daha kolay tespit etmek mümkün olmaktadır. Tespit edilen ilke veya sınırların büyük çoğunluğu bu dönemleri çalışan sosyal bilimcilerin ortak kanaatleridir. Yukarıda tespit edilen, İslam’ın odak olması, tabii olarak İslam’ın sistem olarak hayatın bütün boyutlarına ve ekonomik davranışlara bakışını beraberinde taşımaktadır. Her şeyden önce, toplumcu, daha doğrusu cemaatçi bir sosyal hayat öngörülmektedir. Burada kişiden önce toplumun menfaatleri gelmektedir. İnsanın varlık nedeni Allah’a kulluktur. Kulluk, sadece belirli ibadetlerle sınırlı değil, ferdin hayatının bütününü kapsayan bir anlayıştır. Sürekli iyilik arama ve toplumuna hizmet üretme anlayışıdır. Bu sebeple, İslam’ın, “homo economicus” (ekonomik insan) görüşü ile örtüştüğü pek söylenemez.8

İnsan bu dünyada sürekli bir sınanma ve sınav içindedir. Mallar ve çocuklar da bu sınavın vasıtalarındandır. Fert yine önemlidir, odak noktasıdır, fakat ferdin çok ileri ayrıcalıklarına sınırlar getirilmektedir. Özellikle ekonomik alanda bu sınırlamalar biraz da fazladır. Bu anlamda, İslam, ekonomik boyutta, biraz devletçi denilebilecek bir yapıyı tercih ediyor denilebilir. Belki, buna merkeziyetçi bir yapının esas alınması demek daha uygun olabilir. Bu nitelemeyi daha güçlü olarak savunan araştırmacılar da vardır. İslam’da hür ve eşit olmak prensibi en başta gelen insani ve toplumsal ilkelerdendir.

Toplumcu veya cemaatçi oluşun bir sonucu olarak, fertlere karşı eşitlikçi ve adaletli davranmak önem kazanmıştır. Adil gelir paylaşımı veya dağılımı ile, zenginliğin yaygınlaştırılması ekonomik politikanın temel hedeflerindendir. Servetin sadece zenginler arasında dolaşımı yasaklanmıştır. Mülkün esas sahibi Allah’tır. Özel mülkiyet bu anlayışla kabul edilir ve bu imkanların toplum yararına kullanılması öngörülür. Bunlara daha birçok özellikler eklenebilir.

Osmanlı İmparatorluğu’nda ekonomik faaliyetlere bakarken bu sınırları aynen veya biraz esnetilmiş şekilde görmek mümkündür. Osmanlı Devleti, İslam prensipleri çerçevesinde yönetilen bir Türk Devletidir, Türklerin kendi geleneklerinden getirdiği bazı özellikler de vardır. Fakat, toplumsal hayatta, özellikle devlet hayatında bu oldukça sınırlıdır denilebilir. Genel olarak tespitler de, devletin ekonomik faaliyetlerde mutlak hakimiyeti ifade edilmektedir. Bunun temelinde ise, sistemin toplumcu özelliğinin ağır bastığı görülmektedir. Bu çerçevede toprak mülkiyeti devletin elindedir. Üretim ve tüketim güçlü kuruluşlarca denetlenmektedir. Eşitlik ve adalet temel hedefleri oluşturmaktadır. Özel mülkiyet vardır, fakat sınırlı alanlardadır.

Devletin ekonomik faaliyetlere müdahalesinin temelinde toplumu koruma görevi yatmaktadır. “Klasik Dönem” veya “İleri Dönem”, “İdeal Dönem” gibi ifadelerle isimlendirilen, İmparatorluğun özellikle 15. ve 18. yüzyıllar arası döneminde yukarıda belirtilen ilkelerin dengeli şekilde uygulandığı bilinmektedir. Toplumda, İmparatorluk topraklarının her köşesinde bolluk ve esenliğin olduğu, devletin her köşeye hükmünü geçirdiği, adaletsizlikleri önlediği, insanların birbirini ezmediği ve dolayısıyla güçlü bir “refah devleti”nin yürüdüğü söylenebilir. Osmanlı Devleti’nde, ekonomik hayatın temel ilkeleri konusunda, Genç’in şu tespiti büyük önem taşımaktadır; “Klasik Osmanlı iktisadi sisteminde, uzun zaman değişmeden iktisadi kararları yönlendirmiş bulunan başvuru çerçevesini oluşturan ilkelerin başında provizyonizm gelir. Provizyonizmi kısaca şöyle ifade edebiliriz: İktisadi faaliyetin amacı, ülke içinde mal ve hizmet arzının mümkün olduğu kadar bol, ucuz ve kaliteli olmasını sağlamaktır.”9 Buna “bolluk ekonomisi” de denilmektedir. Ülke içinde bolluk olacak. Üretim ve tüketimin bütün hedefi bunu sağlamaktır. Kıtlık olmayacaktır. Vatandaş istediği malı ucuz ve kaliteli şekilde bulacaktır. İnsanların zenginliği, yüksek kar etmesi vb. hedefler daima daha sonra gelecektir. Cem’in tespiti ile, “Osmanlı düzeninde halkın ekmeği talih rüzgarlarının esişine, açıkgözlerin kazanma hırsına terkedilmemişse bunun nedeni sadece ekonomik değildir; İslam ilkelerine uymak gereğinin de bir sonucudur.”10 Ferdiyetçiliğe getirilen sınırların hedefi de budur.

Cemaatin korunması, eşitlik ve adaletin sağlanması, başıboş davranışların önlenmesi için bu tedbirler alınmıştır. Kıtlık ve karaborsanın önlenmesi için bolluk ekonomisi ilkesi çok önemsenmiştir. Toprağın tek ellerde toplanmasını engellemek için devlet mülkiyeti esası önemsenmiştir. Halkın aldatılmasını önlemek için piyasa, çeşitli vasıtalarla ciddi şekilde denetlenmiştir. Denetimi sağlamak için çok güçlü ve yaygın meslek örgütleri oluşturulmuştur. Sosyal yardımlaşma ağını genişletmek için vakıf sistemi ve müessesesi geniş şekilde desteklenmiştir. Barkan’ın ifadesi ile, “İktisadi kuvvetlerin devletin kontrolden aciz kalacağı bir şiddetle boşanarak mevcut cemiyet nizamını tahrip etmesi tehlikesinden” toplumu ve ferdi korumak esas hedeftir. Devletçi denilen tutum veya ekonomik hayata yoğun müdahale ve sınırlamalar bu yaklaşımla açıklanmaktadır. Tabii, bu felsefenin gereği çok ayrıntılı düzenleme ve uygulamalar yer almıştır. Bunlardan bazılarına kısaca değinmek gerekir.

Malların ülke ve hatta bölge dışına ihracı ciddi şekilde sınırlanmıştır. Yurtdışına ihraç adeta yasaklanmıştır. Yurt içinde mal arzını en yüksek seviyede tutmak için ihracat çok zorlaştırılmış, kotalar ve yüksek gümrükler konmuştur. İthalat ise kolaylaştırılmış, teşvik edilmiştir. Özellikle tarım ürünleri ve hammaddeler için, stratejik maddeler kabul edilerek ülke dışına satılmaları önlenmiştir. Bölgeler arası satılması da sınırlanmış veya denetlenmiştir. Mesela, tarım ürünlerinde, öncelikle o şehrin (genelde kaza olarak isimlendirilen orta yerleşim birimi) ihtiyacı karşılanmalıdır, bu sağlandıktan sonra diğer şehirlere satılması söz konusu olabilir, aksi takdirde müsaade edilmez. Bu sistem oldukça ayrıntılı düzenlenmiştir. Pazarda kıtlığın ve fiyatların anormal yükselmesinin önlenmesi başta gelen politikadır. Bu sebeple bazı malların ihraç edilmemesi gerekmiştir.11 Bu çerçevede, bu silsile içinde, ülkenin ihtiyacı karşılanıyor ve fazla kalıyorsa yurtdışına ihraç edilebilir ve bunun için de yine gümrük alınır. Yani, üretimin amacı ihracat değildir, ülke içinde bolluğun sağlanmasıdır. Böylece, marjinal faydası ülke içinde hiç kalmamış denilebilecek ürünler ihraç edilebiliyordu.12

Dış ticaret politikasının bir gereği de sıkı ve yüksek gümrük uygulamaları idi. Malların, daha yüksek gelir beklentisi ile mahallinden dışarı taşınmasını önlemek için hem ülke dışına çıkışlarda, hem de ülke içi şehir çıkışlarında yüksek gümrük vergileri almıştır. “İmparatorluk dahilinde (dahili gümrükler) mevcuttu. Türkiye’nin bir iskelesinden diğer bir iskelesine denizden ve bir şehir ve kasabadan diğerine karadan naklolunan her şeyden gümrük resmi alınmakta idi.”13 Böylece, içte ve malın üretildiği şehirde fiyat istikrarı sağlanır, aşırı artışlar önlenirdi. Belgelerde, ihracı en fazla kısıtlanan ürünün buğday olduğu yer almaktadır.

Toprak sistemi, Osmanlı Devleti’nde çok önemlidir ve İslam kaynaklıdır, Selçuklu Devleti’nden aynen alınmıştır. Toprağın mülkiyeti devlete aittir. Böylece, üretim memur-askerlerce kolay denetlenir. Üretimin devlet ve toplum yararına olması hedeflenmiştir. Derebeylik benzeri, toprağın belirli ellerde toplanması da önlenmiş olmaktadır. “Miri” toprak rejimi uygulaması çok ayrıntılı ve hassas düzenlenmiş bir sistemdir. Pek çok ayrıntısı vardır. Çok çeşitli amaçları söz konusudur. Arazi, tımar sistemi içinde, kiralama denilebilecek bir uygulama ile, büyüklüklerine göre isimlendirilerek, kendileri de birer devlet memuru olan sipahilere verilmektedir. Bunlar da köylülere vermektedir. Tımarların, büyüklüğüne göre devlete asker temini de bu sistemle sağlanmıştır. Toprağın kullanımı, verimi, hangi ürünlerin yetiştirileceği, hatta nadasa bırakılma süresi gibi ayrıntılar dahi kanunnamelerde yer alabilmektedir. Bunları denetlemek için meslek kuruluşları oluşturulmuştur. Köylerde, köy büyüklerine bu konuda yetkiler verilmiştir. Yetiştirilen ürünlerin nerede tüketileceği, nereden İstanbul’a ürün gideceği gibi konular da belirlenmiştir. Toprak sistemi, Osmanlı Devleti’nde ekonomiyi denetleme, düzenleme ve dengelemede olduğu kadar asker temini ve ordunun ihtiyaçlarının karşılanmasında da en temel dayanak noktası olmuştur.

Aynı sosyal amaçlı ekonomik uygulamalardan birisi de “narh” uygulamasıdır. Genellikle malların perakende ve toptan fiyatları çeşitli mekanizmalarla belirlenmekte ve denetlenmektedir. Fiyat tespitlerinde lonca yönetimlerinin rolü fazla olmaktadır. Bu konudaki önemli toplantılara vezir-i azam ve bazen padişahın dahi katıldığı olmaktadır. Konu bu toplantılarda tartışılmakta, üreticinin durumu göz önüne alınmakta, maliyet hesaplanmakta ve özellikle de halkın durumu hesaba katılmaktadır.

Tekelleşme eğilimleri önlenmektedir. Bu konuda belediyelere, Hisbe Teşkilatlarına önemli görevler verilmiştir. Narh sistemi konusunda bazı tartışmalar da mevcuttur, mesela, bazı İslam hukukçuları narh uygulamasını kabul etmezler, Hz.Peygamber’in, malların fiyatının karşılıklı rıza ile oluşmasına büyük önem verdiği nakledilmektedir. Osmanlı Devleti’nde ise, çok ciddiye alınmış bir uygulamadır, bu konuda geniş incelemeler mevcuttur.14

Meslek örgütlerinin ekonomik hayattaki rolü ise üzerinde önemle durulması gereken diğer bir boyuttur. Lonca örgütlenmesi Osmanlı Devleti’nde zirveye ulaşmış ve çok etkin olmuş bir sistemdir.
Selçuklular zamanından gelen Ahi örgütlenmesinin bir devamı olan Loncalar ekonomik hayatın her boyutunda mevcuttur ve konumuz olan sanayileşmede de temel kuruluşlardır. Çünkü, özellikle üretimin olduğu her alan loncanın kapsamına girmiştir. Ticaret ve sanayinin her alanındaki meslek sahipleri mutlaka bu loncalara bağlıdır. Bütün tüccar, zanaatkar, işçi, esnaf bu meslek kuruluşları içindedir. Tarihçilere göre, yeniçeriler, sipahiler, memurlar, hükümet ve saray görevlileri, yabancı uyruklular ve işsizler dışında kalan erkek nüfusun tamamı bu meslek örgütlerinden birine mutlaka dahildir.

Bir örnek vermek gerekirse, Evliya Çelebi’ye dayalı bir nakilde, 17. yüzyıl İstanbul’unda 1109 lonca teşkilatı vardır ve bunlara bağlı 126 bin civarında insan kayıtlıdır. 15 Loncaya girişler, çırakların yetişmesi, ustalık verilmesi gibi hususlar büyük merasimlere ve şekillere tabidir. Meslek kuruluşlarının Tarikat hayatı ile de irtibatı vardır. Bu anlamda, meslek hayatının dışına taşan boyutları da vardır. Adeta ferdin bütün hayatını kapsar özellikler göstermektedir. Loncaların idari mekanizması ve denetimi çok özel bir yapılanma gösterir. Devletin de ekonomik hayatı düzenlemesinin en önemli vasıtasıdır. Mesela, en üst yöneticisi kadıdır. Denetleyicisi muhtesibdir, reisi şeyhdir. Esnaf yöneticisi veya irtibatı sağlayanlar, nakib, kethüda, yiğitbaşı gibi unvanları taşırlar. Lonca teşkilatı, özellikleri, işleyişi gibi boyutları gerçekten çok uzun incelenecek konulardır. Ancak, temel fonksiyonları konusunda ekonomik boyutlu olanlarından önemli bazılarını şöyle belirlemek mümkündür: Devlet, loncalar aracılığı ile mal ve ürünlerin öncelikle kalitesini denetlemektedir. Kalite konusundaki denetim çok ayrıntılı olmakta, loncalar o meslek dalında ürünlerde kullanılan en küçük hammaddeye dahi standartlar koymaktadır. Fiyatlar da aynı şekilde denetlenmektedir. Loncalar yarı resmi devlet kuruluşu sayılmakta, fakat özünde sivil toplum kuruluşu özelliği bulunmakta, esas hedefi de toplumu koruma kabul edilmektedir. Devlet, ilgili alanda karşısında loncayı muhatap olarak görmektedir. Üretim, bu vasıta ile planlanmakta, gereksiz üretim önlenmekte, başıbozukluktan korunmakta, sürekli denetim sağlanmaktadır. Lonca içinde rekabet kesinlikle yasaklandığı için, kaynaklar toplum için daha yararlı ve verimli kullanılmaktadır. Hammadde temininde üreticiyi korumakta, bizzat ihtiyacı tespit ve temin etmekte, adil şekilde dağıtmaktadır. Üretim alanında, mallarda hata, eksik, yanıltma gibi tüketiciyi zarara uğratan durumlar denetlenmekte, giderilmekte, sorumlulara çok şiddetli cezalar verilmektedir.16

Bir önemli noktayı işaret etmeden geçmek yanlış olacaktır: ekonomik sistem incelemesinde, en başta belirtilen dünya görüşünün ve sistemin bütünlüğü ile değerlendirilmesi esası yanında, bu düzenin insan tipinin tahlili de büyük önem taşımaktadır. Bu bütün sistemler için geçerlidir. Kapitalist bir sistemin yürümesi, bu sisteme eğilimli fertlerin varlığı ile mümkün olabilecektir. Gerek İslam, gerekse Osmanlı dünya görüşünde, yukarıda kısaca özetlenen, toplum (cemaat) menfaatini ön planda tutan, kendini ve ferdi çıkarlarını ikinci plana atan insan tipinin mevcudiyeti, bu adaletli ve eşitlikçi düzenin yürümesinin temelidir. İnsanın yetişmesi bu toplumcu bakışla, dini ve ideolojik bakışla gelişmektedir. Sonra da cemaatin, örgütlerin ve bütün bir toplumun dayanışması ve denetimi ile yürümektedir. Ferdiyetçi insan bu sistem içinde yetişemez veya zaten başarılı olamaz. Saat gibi işleyen mekanizmaların içinde ferdiyetçi bakış kolay yürüyememiştir. Cemaatçiliğin gereği, insanda büyük hırs olmamalıdır. Yahut, ferdi hırs toplum düzenini bozmayacak sınırlarda kalmıştır. Daha çok kazanç için düzeni bozamaz, görevli olduğu alanı hemen terkedemez. Kendini, tek başına bağımsız bir güç olarak görmez, toplumun, cemaatin, loncanın, tarikatın içinde verilen işbölümüne uyarak kaybolur gider. İnsanlar kanaatkar ve cömert olmalıdır ve öyle olmuşlardır. Maddi hırsların toplum düzenini tahrip etmesine izin verilmemiş, bütün sistem bu yönde tedbirler almıştır. Güvenlik, gelecek endişesi ferdin kendi için değil, toplumu içindir. Ve tabii, bunların hem sebebi, hem sonucu, fert yalnız değildir, kuşatılmıştır, doyumludur, dayanakları vardır, güçlüdür.

Cemaat içinde olmanın tabii sonucu, sıcak ve doyumlu bir zenginliği
paylaşmaktadır. Başarıya da tek başına değil, toplumunun bir parçası olarak ulaşmaktadır. Ortak bir enerjiye dönüşmekte, toplumun bu ortak enerjisi, fertlerin ayrı ayrı enerjilerinin üst üste konmasından çok daha güçlü olmaktadır. Maddi hırsı ağır basmayan, kanaatkar, cömert, her şeyden önce Müslüman, toplumunu biz duygusu ile düşünen, Mevlana’nın deyişi ile, “cemaatle bir rengi taşı ki can lezzeti tadasın” ilkesini benimsemiş, Ülgener’in ifadesi ile, ‘henüz maddileşmemiş bir dünya görüşünün’ bağlısı insan tipi ile bu sistem yürüyebilmiştir.17

Osmanlı Sistemi’nde bütüncü bakış işin temelidir. İslam dininin belirleyiciliği, medeniyet çizgisi, kültür, insan tipi; bunun hepsi ekonomik gerçeklerden bağımsız değildir, karşılıklı birbirini etkilemektedir. Osmanlı Devleti’nde ekonomik faaliyetlerin sınırları veya ilkeleri konusunda eklenebilecek daha birçok nokta bulunmaktadır. Ancak, bu genel belirleme ile burada yetinmek durumundayız. Çünkü, amacımız, sanayii konusunda durumu tespit ederken ekonomik hayatla ilgili genel ilkelere bir bakış sağlamaktı. Sanayii diyebileceğimiz üretim alanlarında da aynı ilkelerin bulunduğunu bilince, konuyu anlamak daha kolay olacaktır. Burada görülmektedir ki, Osmanlı’da sistem bütünlüğü ve ekonomide toplumun korunması, eşitlik ve adalet, toplumun huzuru ön plandadır. Bütün mekanizmalar bu hedefe göre şekillenmiştir.

Sistem öyle dokunmuştur ki, büyük bir ahenk içinde yürümektedir. İdeal döneminde Osmanlı Toplum Yapısı gerçek bir uyum ve dengeyi ifade etmektedir. Bütün bu tedbirlerin ötesinde, kendi başına, büyük bir medeniyetin önemli müessesesi olan ve çağının şahikası durumunda işaret edilen vakıf sistemini anmadan geçmek affedilmez bir eksiklik olacaktır.

Ekonomik hayatın düzenlenmesinde, zenginliklerin toplum hizmetine sunulmasında, sosyal hayatın dengelenmesinde, yoksulluğun önlenmesinde, imar faaliyetinde, icat olaylarında, akla gelebilecek bütün hayır işlerinde vakıfların önemi burada sadece anılmış olmaktadır. Bu genel belirlemeden sonra, bu tespitlerin ışığında Osmanlı Sanayii’nin özelliklerine geçebiliriz.

Yükselme Dönemi Osmanlı Sanayii

Osmanlı İmparatorluğu incelemelerinde genellikle zaman esas alınarak tasnif yapılmaktadır. Medeniyet veya devletlerin hayatını incelerken, tabii olarak bu zaman ayrımının yapılması gerekir. Devletlerin kuruluş, gelişme ve gerileme dönemlerinin farklı şartları ve özellikleri olacaktır. Osmanlı medeniyetinde bu belirginlik daha da fazladır. Özellikle de, ekonomi gibi, zamana ve gelişmelere daha fazla bağımlı bir boyutu incelerken bu ayrımın yapılması büyük önem taşımaktadır. Zaten, ekonomik hayattaki global diyebileceğimiz değişmeler özellikle son iki yüz yıl içinde çok hızlı gelişmiştir. Bunun temelinde de, bütün toplumsal değişmelerde olduğu gibi, büyük oranda teknolojide ve sanayileşmedeki gelişmeler yatmaktadır. Biz de, sanayiinin yapısını ekonomik hayat içinde incelerken, Osmanlı’nın klasik dönemini; içte “refah devleti”, dışta dirayetli bir imparatorluk olma dönemini esas almamızın gerektiğine inanıyoruz. Devletin zayıf düştüğü, Batı’da teknolojik değişimlerin getirdiği yeni denge dönemini ise farklı incelememiz gerekmektedir.

Osmanlı’da sanayiinin durumunu incelerken, özellikle klasik dönemde belirginleşmiş, bağımsız bir sanayii hareketinden söz edilememektedir. Sistem ve ekonomik faaliyetlerin bütünlüğü içinde sanayii olarak isimlendirilebilecek alandan örnekler verilmektedir. Sanayii sayımı veya istatistiklerine bu dönemde rastlanmamakta, ancak İmparatorluğun son yollarında böyle çalışmaların yapıldığı tespit edilmektedir. Bu dönemlere ait tespitler kısmen tarihi belgeler, arşivlerde üretim kayıtları veya farklı amaçla düzenlenmiş resmi belgeler içinden süzülerek çıkarılmaktadır.

İmparatorluğun iyi dönemlerinde, özellikle 15. – 18. yüzyıllar arasında, güçlü ve dengeli bir ekonomik hayat varken, toplumun ve devletin ihtiyaç duyduğu, çağının şartlarına uygun üretim ve sanayii faaliyetleri de başarılı şekilde yürümüştür. Bir denge toplumu olarak da nitelenen bu dönemde dünyada varolan teknolojik seviyenin ilerisi yakalanmış, malların üretim kalitesi de yüksek olmuştur. Esasen, bu dönemde ve özellikle daha erken devrelerde teknolojide büyük yenilikler olmadığı için, örgütlenme ve dayanışma ön plana çıkmakta idi. Bu da Osmanlı’da loncalar kanalı ile sağlanmakta idi. Ayrıca, böyle büyük bir medeniyetin kendine göre üretiminin olacağı tabiidir, “Osmanlı iktisat düzeni, özellikle şehirlerde yoğunlaşan yüksek düzeyde bir üretim ve imalat sektörü olmadan düşünülemeyecek bir düzendir.”18 İlk dönemlerden itibaren güçlü bir ordusu vardır, bu büyük ordunun donanımı söz konusudur. Orta dönemde, İstanbul’un fethinden sonra dünyanın en organize donanmasına sahiptir. Donanmanın oluşturulması, gemi sanayii ayrı bir daldır. Silah sanayiinde, 18. yüzyıla kadar gücünü koruduğu bilinmektedir. Lonca sistemi içinde, hayatın bütün gereklerini karşılayacak üretim alanlarının küçük sanayii anlamında varlığı bilinmektedir. Tekstil sektöründe adeta dünyayı yönlendiren ağırlığa sahiptir. Osmanlı şehirleri büyük medeniyet merkezleridir, eğitimin, kültür hayatının, sanat faaliyetlerinin odaklaştığı mekanlardır. Üç kıtada varlığı ile, çok farklı medeniyetlerin anlayışlarını, ürünlerini ve seviyelerini buluşturan bir özellik göstermektedir. Bütün araştırmacılar, klasik Osmanlı döneminin, çağın şartlarının önünde ve sanayii üretiminde en azından kendine yeterlilik ve dışta rekabet edecek durumda olduğunu tespit etmektedir. Klasik dönem Osmanlı sanayiini bir tasnif ve ağırlık içinde ele almak mümkün olmadığı için, belirgin alanlar olarak bazı örnekleri değerlendirebiliriz.

Silah ve gemi sanayiindeki duruma bakıldığında, asker ve fetih ağırlıklı klasik dönemde her iki alanda da dünyada en güçlü durumda idi denilebilir. Çağın teknolojik şartlarına göre, silah sanayii devletin elinde olmuştur. Karmaşık bir örgütlenme yapısı olan Osmanlı kara ordusunun, merkezi devletin ordusu sayılan Yeniçeri ve mahalli yönetimlerin toprak sistemi ile oluşturduğu sipahilerin ihtiyaçlarının karşılanması, pekçok ayrı dalda üretimi gerektirmiştir. Özellikle, esnaf örgütlenmesi için ordunun ihtiyacı olan giyeceklerin üretilmesi organize edilmiştir. Baruthaneler, Tüfenghane-i Amire, Tophane-i Amire, dökümhaneler, tersaneler silah sanayii alanında kurulan önemli sanayi kuruluşlarıdır. Bazı kaynaklarda, devletin ilk sanayi tesisi olarak, harp silahları imalı maksadı ile II. Bayezid zamanında kurulan Tophane gösterilmektedir.19 Tabii, bu alanda da, özellikle yeni silah tekniklerinde ve kullanılan malzemelerde Batı ülkeleri ile irtibatlar mevcut idi. Fakat, sonuç olarak, silah sanayiinde Osmanlı 18. yüzyıla kadar ileri seviyededir. Mesela, 1680 Avusturya Harplerinde Türk askerleri tarafından kullanılan tüfeklerin karşı tarafınkinden aşağı kalmadığı, hatta üstün olduğu, atış menzilinin daha yüksek olduğu kabul edilmektedir.20

Donanma ise, İstanbul’un fethinden sonra büyük önem kazanmıştır. Fetih sırasında Bizans’a denizden, Cenevizlilerden gelen yardım uyarmış, Fatih, fetihten sonra ilk iş olarak Haliçte Taş Kızak Tersanesini kurdurmuştur. Devam eden yıllarda, denizler arası toprak açılımının da etkisi ile donanma, Venedik ve Cenevizlilerle yarışacak boyuta ulaşmış, denizcilik teşvik edilmiş, büyük denizciler yetişmiş ve gemi üretimi genişlemiştir. Taş Kızak Tersanesi’nin kapasitesi küçük kalmış ve Bizans’tan kalan Kadırga Tersanesi ıslah edilmiştir. Tabii, gemilerin silah donanımı da, toplar ve diğer silahlar da üretilmekte idi. Ticaret filosu da oldukça genişlemiştir. Bu konuda şöyle bir ayrıntı da verilebilir, “İmparatorluğun yükselme devrinde, zamanın ihtiyaçlarına cevap verecek bir sanayii mevcut olduğundan, ordunun diğer ihtiyaçları gibi, gemicilikle ilgili her şey İmparatorluk sınırları dahilinde ve bilhassa Anadolu ve Rumeli vilayetleri sahasından temin olunurdu.”21

Mesela, gemiler için lazım olan halat, yelken, kürek, lenger, zift, katran,top ve diğer malzemeler bunlardan sayılabilir. Karadeniz, Marmara, Akdeniz, İstanbul, Gelibolu kıyılarındaki tersanelerde gemiler yapılırken, malzemeleri ülkenin değişik köşelerinden, o malzemelerin üretildiği yerlerden gelirdi. Şöyle örnekler verilebilir; Kendir bezi Kastamonu ve Samsun’dan, kendir İzmir, Menemen, Selanik, Bartın, Aydın; katran ve zift Biga, Tuzla, Kastamonu, Midilli’den; tente bezi Çanakkale, Aydın, Atina ve Mısır’dan, kalyonlar için yelken bezi Seddülbahir ve Kumkale’den; gemi halatı ve üstübü Gümülcine, Tire ve Mısırdan; üstübü Niş, Selanik, Manastır, Filibe, Üsküp bölgelerinden temin olunurdu. Gemilerin kürekleri ocaklık olarak Kocaeli, Bursa, Golas’ta, Edirne’de yapılırdı; gemi lengerleri de Bulgaristan’daSamako imalathanelerinde yapılırdı. Yine bu bölgelerden tersane için her yıl 790 kantar ham demir gelirdi.

Lonca örgütlenmesi içinde esnaf tarafından yapılan üretim genelde küçük çaplı idi. Fakat standart ve kalite kontrolü çok önemli idi. Kullanılan malzemede devlet garantisi olduğu için bu bir güven vermekte idi. Bu sistem uzun süre başarılı şekilde yürümüştür. Mesela, 17. yüzyılda sadece İstanbul’da 1.100 esnaf birliği mevcuttu ve bunlara bağlı, 25.000 işyeri vardı. Bu işyerlerinde usta, kalfa, çırak olarak 80.000 kişi çalışmakta idi. Büyük sayılabilecek sanayii işletmeleri devlet tarafından işletildiği için, tersane, tophane gibi bu işyerleri ile birlikte yaklaşık 100.000 kişi çalışmakta idi.22 Bu büyük sayılacak işletmelerde de her birinde en fazla 100 kişi çalışıyordu denilebilir. Yani, küçük sanayii diyebileceğimiz tür ülke genelinde yaygındır. Büyük işçi kitlelerinin çalıştığı fabrika türü işletmeler fazla değildir.

Tekstilin çeşitli türleri, kumaşlar, gemi malzemeleri ülkenin çeşitli kesimlerinde yoğun şekilde üretilmekte idi. İpekli üretimi de önemli yer tutmakta idi. Bu döneme ait kayıtlarda, hangi bölgelerde hangi tür tekstil ürünlerinin üretildiği ile ilgili uzun listeler mevcuttur. Mesela, Bursa sürekli ipek üretiminin merkezi olagelmiştir. İstanbul, İzmit bölgesi ve Ege bölgesi yün iplik ve dokumacılıkta önde gelmiştir. Pamuklu dokumada yine Ege bölgesi ön plandadır. İpek yolu ticaretinin hem Karadeniz, hem Akdeniz üzerinden geçtiği düşünülürse, ticaret ve sanayiinin bu iki bölgede de canlı olduğu söylenebilir.

Genel kayıtlarda, tekstilin çeşitli dallarında kapalı üretimin ülke genelinde yaygın olduğu, bunların küçük işletmelerde el emeği ağırlıklı yürüdüğü ifade edilmektedir. Ancak, bilindiği gibi, sanayinin Avrupa’da erken geliştiği ve kitlesel üretime geçtiği ilk alan da tekstildir. Osmanlı tekstil sanayii, kalite olarak ve fiyat olarak dışa açılmakta ilk bu alanda zorlanmış ve daha 18. yüzyılın başlarında fabrika denemeleri yapmıştır. İlerde bunlara değinilecektir.

Her alanda iş araçları, aletler ve makineleri ucuzdu ve esnaf kolayca alırdı. Bu konuda lonca sisteminin getirdiği kolaylıklar vardı. Sabit tesislerin çoğu ise devlete veya vakıflara aitti, çeşitli sistemlerle bunlar esnafa bir anlamda kiralanırdı. Devlet tesislerinin üretim için esnafa verilmesinde “Mukataa” ismi verilen özel bir uygulama vardı. İltizam veya Emanet usulü ile, bir bedel karşılığında tesisin özel teşebbüse verilmesidir. Bu iki kolaylık esnafı rahatlatmakta, üretimi de kolaylaştırmaktadır.

Klasik dönemde biraz, sonraki dönemlerde ise daha yüksek oranda, geleneksel sanayii dalı dışındaki alanlarda, gayrimüslimlerin rolü oldukça önemlidir. Özellikle, 15.yüzyılda İspanya’dan ve Avrupa’dan göçen Musevilerin bu yönde büyük katkıları olmuştur. Tekstil alanında, ilk fabrikalaşma ve fabrikasyon üretimin, bu göç eden Musevilerle başlatıldığı, çünkü bunlar arasında uzmanlaşmış kişilerin bulunduğu birçok araştırmada kaydedilmektedir. Zaten ilk fabrika denemeleri de bunlar vasıtası ile gerçekleştirilmeye çalışılmıştır. 1913 yılında yapılan sanayii sayımında, fabrika veya kuruluşların listelerine bakıldığında da çoğunun Musevi ismi taşıdığı görülmektedir.

Osmanlı Devleti klasik dönemi ile ilgili olarak şunlar söylenebilir; büyük İmparatorluğun dengeli sosyal ve ekonomik yapısı içinde, devletin, ordunun ve toplumun ihtiyacı olan bütün mal ve hizmetlerin küçük sanayii yapısında yeterince üretildiği ve bir sıkıntı çekilmediği görülmektedir. Başta silah sanayii olmak üzere, üretimin diğer dallarında, çağın teknolojik şartları elverdiğince, ileri bir seviyede üretim yapılmaktadır. Deri, ipek, yün dokuma, pamuklu sanayii, gıda sanayii ve benzeri alanlarda ülke genelinde yeterli üretim bulunmaktadır. Üretim, ihracat hedefli olmadığı için ve lonca örgütlenmesi çerçevesinde bir koruma gördüğü için bir bolluk ortamı görülmektedir. Dışarıda rekabet açısından çekinceler görülmektedir, yani kalitenin yeterince yüksek olmadığı ifade edilmektedir. Fakat, esas amaç ihracat değil, ucuz ve yeterli kalitede malın istenildiği kadar arz edilmesi, toplumun sıkıntı çekmemesidir. Ayrıca, ithalat yolları açıktır, hatta teşvik edilmiştir.

Avrupa’da Yeni Teknoloji ve Sanayinin Gelişmesi

Bu bölümde, Avrupa’daki teknolojik gelişmelerin sonuçları, bunların Osmanlı’yı etkilemesi ve son yüzyıllarda Osmanlı sanayiinin yapısına kısaca işaret edilecektir.

Sanayileşme konusunda yapılacak değerlendirmelerde, Avrupa’nın yeni teknoloji ve sanayii devrimi dönemini gözardı edemeyiz. Özellikle, Osmanlı İmparatorluğu’nun son yüzyıllarını değerlendirirken, mutlaka o dönem Avrupa’sındaki gelişmelere ve karşılıklı etkilenmelere bakmak gerekmektedir. Esasen, Osmanlı Devleti’nin her döneminde ve her açıdan değerlendirilmesinde bu önem kazanmaktadır, ancak, sanayileşme ve ekonomik gelişmelerde Avrupa’daki gelişmelerden birinci planda etkilenmiştir. Bu etkilenme sadece ekonomi alanında kalmamış, yeni teknolojinin kazandırdığı silah üstünlüğü, sömürgeciliğin getirdiği zenginlik gibi faktörler Batıya büyük üstünlük sağlamıştır. Osmanlı müesseselerindeki fonksiyonel gerileme birbirini etkilemiş ve savaşlarda yenilgiler başlamıştır.

16. yüzyıldan başlayarak, Avrupa’da hızla gelişen bir bilim ve teknoloji devrimini, bunun hızla sanayiye ve ekonomik hayata uygulanmasını görüyoruz. Gerçi, daha belirgin olarak sanayileşme olgusu 18.ve 19. yüzyıllarda ortaya çıkmıştır. Fakat bilimsel gelişme ve teknolojik buluşlar 16. ve 17. yüzyıllarda yoğunlaşmaktadır. Dünyada, hayatın bütün yönlerini etkileyen, adeta bütün dengeleri değiştiren bu gelişmelerin yalın açıklaması da olamaz; Batı’daki bu gelişmeleri de daha bütüncü ve daha makro bakışla açıklamak gerekmektedir. Kilisenin yoğun baskısından kurtulma, pozitivist yaklaşımların yaygınlaşması, derebeylik sisteminin çözülmesi, yani siyasi liberalizmin doğuşu, merkantilizm, protestanlığın yükselişi, ekonomik liberalizmin gelişmesi gibi pek çok faktör içinde Avrupa’da yüzyılların kavgalarının bir sonucu olarak açıklanabilir.

Toplumsal değişmenin sebepleri, mekanizması, faktörleri ve süreci konusunda fonksiyonalist yaklaşım oldukça tutarlıdır. Değişme çok faktörlüdür. Toplum hayatındaki bütün unsurların etkileşimi içinden süzülen bir sonuç olarak ortaya çıkar. Bazen ağırlıklı faktörler olabilir. Çok yeni gelişmelerde bu ağırlıklı faktörler değişimi sürükleyebilir. Fakat, bu durumlarda dahi, çoklu etkileşimi, toplumsal zihnin, zeminin ve zamanın hazır oluşunu ve sindirmesini beklemek gerekmektedir. Planlı sosyal değişmede dahi bu ön zemin hazırlığının kısa ve yetersiz olması birçok çatlamalara sebep olacaktır. Ancak, şu da genel bir kabul görmektedir ki, yaşadığımız son ikiyüz yılda değişmede dominant faktör teknoloji olmuştur. Zaman zaman hızlı teknolojik gelişmeler, maddi kültürle manevi kültür arasında “kültür boşluğu” meydana getirse de, sonunda büyük oranda bu boşluk da kapanmaktadır. Hızlı sanayileşmenin pekçok olumsuz sonuçları olsa da, çağımızda refah arayışı artmıştır. Bunun yolunun da daha fazla üretmekten geçtiği kabul görmektedir. Sanayileşme de evrensel bir süreç olma özelliğini tam anlamı ile kazanmıştır. Avrupa’da ve irtibatlı olarak Osmanlı Toplumunda değişmeye bu perspektiften bakmak gerekmektedir.

Avrupa’da sanayileşme sürecine ana hatları ile bakıldığında şöyle bir genelleme yapılabilir: Bugünkü anlamda bir sanayinin doğuşu ve etkinlik göstermesi 19. yüzyıl Avrupa’sının ürünüdür. Sanayinin gelişmesine temel teşkil eden buluşlar o yıllarda olmuştur. Bu sebeple, sanayi çağı 18. yüzyıl ile başlatılır. İngiltere’de dokuma sanayiindeki fabrikalaşma ve kitle üretimi ilk örnek olarak gösterilmektedir. Bunun tarihi 1792 yılı olarak verilmektedir. Fakat, teknolojinin o yıllarda gelişmesi, daha önceki yıllarda meydana gelen ilim ve zihniyet değişimlerine bağlıdır. Uzun süren bir birikimle bu tür somut buluşlara ulaşılmıştır. Şüphesiz, bu anlamdaki bir birikim insanlık tarihi boyunca gelişmiştir. Ancak, sözkonusu yoğun teknolojiye kaynak olan bilimsel gelişmeler 15. yüzyıldan itibaren görülmüştür. Önemli teknolojik gelişmelerin kaynağı 1570-1660 yılları arasındaki bilimsel gelişmeler olarak belirlenmektedir.23 Zaten, Batı’da bilimsel gelişmelerin İstanbul’un fethini takibeden yıllarda hızlandığı bilinmektedir. Teknolojinin bu yıllarda gelişmesi de bu bilgi patlamasına bağlıdır. Toffler’ın ifadesi ile, bilgi değişimdir. Bu ilim çağının bazı temsilcileri olarak şu isimler örnek olarak verilebilir; Kopernik (1473-1564), Fernel (1490-1558), Galile (1564-1642), Pascal (1623-1662)… Böylece, esas bilimsel bilginin, önemli buluşlara temel teşkil edecek bilginin tarihi sanayii hareketinden neredeyse 200 yıl daha önce başlamaktadır.

Bilgi ve buluşların hayata geçmesi, değişimi patlatması için başka şartlar da gerekmektedir. Bu ise, tek kelime ile ifade edilebilir; hürriyet. Batı ortaçağının sınırlı ve zor şartlarında gelişen bilgi, somut sonuçlar vermesi için özgür bir zemini ve zamanı beklemiştir. Diğer bir ifade ile, “İlimdeki inkilabın arkasında bulunan başlıca kuvvet zaruretten ziyade hürriyet idi.”24 Avrupa’da rönesans ve reformlar dönemi ile zihinlerdeki katılık kırılmış, buluşlara ve fikirlere zemin hazırlanmıştır. Özellikle kilisenin baskısının kırılması en önemli faktördür.

Toplumsal zeminin siyasi boyutu daha da önemli rol oynamıştır. Bilindiği gibi, bu dönemler Avrupası en büyük siyasi çalkantıları yaşamıştır. Kıtanın geleneksel kurumları ve yapısı yıkılmıştır; derebeylik sistemi çökmüştür. Aristokrasi gücünü kaybetmiş, burjuva sınıfı güç kazanmıştır. Derebeyin toprağına bağlı köle insanlar özgürleşmiş, yatay ve dikey nüfus hareketleri başlamıştır. Fransız İhtilali ile sanayileşme hareketinin bağlantısı çok fazladır, zaten hemen ihtilal sonrası yıllarda fabrikalaşma hızlanır. Siyasi devrim ile sanayi devrimi birbirine çok bağlıdır.25

Avrupa’da bu dönem siyasi hareketlerinin temelinde burjuvanın olduğu bilinmektedir. Böylece, siyasi liberalizm, ekonomik liberalizmi hızlandırmıştır. Buluşlar ve yeni teknoloji hızla sanayiye uygulanmaya başlamış, üretimde, ulaşımda, silah sanayiinde büyük bir değişim yaşanmıştır. Derebeyliğin yıkılması ile, topraktaki köle konumundaki insanlar (serf) fabrikalara işçi olarak geçmeye başlamıştır. Böylece, ilimde, zihniyette, siyasi yapıda ve teknolojide değişim birbirini sürükleyerek köklü bir toplumsal değişime yol açmıştır.26 Toplumsal değişmenin, burada görüldüğü gibi, çok yönlü faktörlere bağlı olduğu, yani, fonksiyonel kuramla açıklanabileceği de anlaşılmaktadır.

Burjuva sınıfının, aristokrasinin gücünü zayıflatarak hakim duruma gelmesi, özellikle sanayileşme açısından ön planda vurgulanması gereken bir husustur. Çünkü, zenginlik amaçlı olarak fabrikaların kurulması, makine üretimine geçiş, kütlesel üretim ve uluslararası pazarlara açılmayı burjuva hızlandırmıştır. Müteşebbis denilen kişiler bunlardır. Bu sebeple, Avrupa’da ticaret ve sanayi burjuvazisinin gelişmesi ekonomik faaliyetlerin önemli bir faktörü olarak değerlendirilmektedir. Bu açıdan bakılarak, Osmanlı Sistemi’nde burjuva grubunun gelişmesinin mümkün olmadığı, bunun da yeni teşebbüsleri ve sanayiyi engellediği görüşü ileri sürülmektedir. Bu görüşte doğruluk payı da vardır.

Ticari ve sanayi alanında teşebbüsle ilgili olduğu için bir önemli faktörü de burada belirtmek gerekir: Genelde Batı Avrupa’da ve özellikle İngiltere ve peşinden Amerika’da Protestanlığın doğuşu ve yaygınlaşmasının sanayi ve ticaret hayatının gelişmesinde önemli bir faktör olarak kabul edilmektedir. Bilindiği gibi, Hıristiyanlığın Protestanlık mezhebi, dünya hayatında çok çalışmayı, yeni teşebbüslerde bulunmayı, ekonomik ve teknolojik atılımları teşvik etmektedir. Teknolojinin ve sanayileşmenin ilk yoğun gelişmesi de İngiltere’de görülmüştür.27

Kapitalizmin gelişmesinde Protestanlığın rolü değişik çalışmalarda işlenmektedir.

18. yüzyılda fabrika sistemine, makine üretimine, hızlı ulaşım araçlarına, silah sanayiine uygulanan yeni teknolojiyi daha ayrıntılı olarak isimlendirmek gerekirse, şöyle özetlenebilir: İngiltere’de dokuma sanayiindeki fabrikalaşma ve kitlesel üretim ilk başlangıç olarak kaydedilmektedir. Böylece, ilk dalga dokuma sanayiinde gelir. Pamuk eğirme makinesi ve dokuma tezgahının icadına buharlı makinenin gücü de karışınca ortaya dokuma fabrikası çıktı. El üretiminden makine üretimine geçen dokuma sanayii ile bütün piyasalar sarsıldı. Hem daha fazla, hem daha kaliteli ürünler çıktı piyasaya. Dış ticaretin de gelişmesi ile dünya pazarlarına yoğun ürünler gönderildi. Demir-çelik üretiminde fabrika sistemine geçiş bunu takip etti, böylece, döküm sanayii doğmuş oldu. Makine için önemli olan, dayanıklı metal üretimi arttı. Sanayinin her alanındaki makine ve silah üretimi, hatta geleceğin teknolojisi bu dayanıklı metal üretimine dayalı olarak gelişmiştir. 18.yüzyıl sonlarından itibaren gelişen ulaşım sanayiindeki devrim ise üçüncü dalga olarak isimlendirilmektedir. Tren, buharlı gemi gibi yeni, hızlı ve büyük ulaşım araçları ve yol şebekeleri ulaşımı artırdı, dünyayı hareketlendirdi. Fabrikalarda üretilen ürünler dünyanın her tarafına taşınmaya başladı, rekabet etmek güçleşti. Tabii, sömürgecilik ve sömürgelerin hammaddesini de Avrupa’ya taşıyordu. Böylece, sanayileşmeye süreklilik kazandıran ulaşımdaki hızlı gelişmeler olmuştur. Peşinden, dördüncü dalga olarak kimya sanayinin gelişmesi belirtilmelidir. Bununla, bilimle üretimin ilişkisi artmıştır. Beşinci dalga olarak, 19. yüzyılın ikinci yarısında gelen elektrik kullanımının hayata yoğun şekilde girmesi bütün güç dengelerini sarsmıştır. Elektrik enerjisi makineye daha bir güç kazandırmıştır. Her daldaki sanayii elektrik enerjisi ile hız kazanır. İnsanlığı, pek çok açıdan en fazla etkileyecek olan benzin motorunun 19. yüzyıl sonlarına doğru hayata girmesi ise belki en önemlisidir. Böylece, 20. yüzyıl otomobil fabrikaları ile, değişik amaçlı kullanılacak motor fabrikaları ile başlıyordu.28

Bütün bunlar, çok ana hatları ile ifade edilen bu gelişmeler bütün insanlığı sarsan, büyük boyutlu, geniş etkili teknolojik gelişmelerin en belirginleridir. Bu temel gelişmelere bağlı olarak çok farklı alanlarda yeni ürünler hayata geçmiştir. Sanayiye güç katan, makineyi güç haline getiren de bu buluşlardır. Yüzyılımızda bunlara yenileri eklenmiştir; atom enerjisi ve bilgisayar teknolojisi en önemlileri olarak örnek verilebilir. Her topluma, her eve ve her insana teknolojinin etkilerinin uzanması da bu gelişmelerin sonucudur. Bu yıllardan sonra, toplumlar ve insanlar teknoloji ve sanayileşmenin yörüngesinde dönmek zorunda kalmışlardır. Gelişen sanayileşme dünya çapında sonuçlar doğurmaya da başlamıştır.

Yeni gelişen, yakarıda en temel olanları sayılan teknolojik gelişmelerin, insanlık tarihi boyu, değişik zamanlardaki buluşlardan çok önemli bir farkı vardır; önceki buluşlar, büyük oranda yaşanılan hayatın zorluklarını yenmek veya daha rahat yaşamak için aranmış, bulunmuş veya geliştirilmiş birtakım teknikler, araçlardır. O andaki ihtiyaç alanı ile sınırlı fonksiyon görmüşlerdir. Yeni gelişen teknoloji ise, herbiri kendi başına büyük bir güç veya güç kaynağıdır. İnsanoğlu bu güce kavuştuktan sonra bunları nasıl, hangi amaçlarla kullanabilirim diye düşünmeye başlamış, planlar yapmıştır. Yani, insanoğlunun eline çok amaçlı ve çok çeşitli şekillerde kullanabileceği imkanlar ve güçler verilmiştir. İşte, son ikiyüz yıl süresince yaşanan olaylar ve değişimler bunların eseridir.

Yeni teknolojinin ve sanayinin önce Avrupa’da bir dizi sonuçları ortaya çıkmıştır. Ekonomik sonuçlarından önce bazı sosyal sonuçları şöyle sıralanabilir: İlk önemli sonucu nüfus hareketleri ve işçi sınıfının artışı şeklindedir. Derebeylik sistemi içindeki köylü kitleleri özgür kalır ve göç başlar, kentlere gider, fabrika işçisi olur. El üretimi ile üretim yapan esnaf işini kaybeder ve fabrikalara usta olarak geçer. Sanayi kentleri oluşur, sanayii insanları “mıknatıs gibi” çeker, kozmopolit sanayi kentleri doğar. Adeta, “endüstriye dayalı kavimler göçü” olarak nitelendirilir. Bu göç o kadar büyüktür ki, Avrupa’lı sosyal bilimciler bunu tarihin en büyük göç akımı olarak bile nitelerler.29 Nüfus olayının diğer boyutu ise büyük nüfus artışıdır ve bunun temel sebebi sağlık ve ilaç sanayiinde, hijyen ve yaşama şartlarındaki iyileştirici gelişmelerdir. Özellikle çocuk ölümlerinde büyük düşüşler sağlanmıştır. Ulaşımın kolaylaşması, salgın hastalıkların önlenmesi, bilimdeki gelişme gibi faktörler burada sayılabilir. Bir DDT’nin bulunması dahi çok önemlidir.

Göç ve kentleşme ile birlikte, nüfusun da hızla artması ile büyük kentler oluşmuştur. Bu yeni kentler çağımızdakine benzer kozmopolit kentlerdir. “Biz”ci ve cemaatçi insanların yaşadığı değil, artık fertlerin yaşadığı, cemiyet hayatının geliştiği kentlerdir. Yeni sınıf yapıları doğmuş, sosyal tabakalar da farklılaşmıştır. Teknoloji ve sanayinin değiştirme gücü en fazla o ilk dönemlerde görülmüştür. Göçler, nüfus artışı ve kentleşme diğer birçok değişimin de temelini teşkil etmiştir. Hatta, bu önemli sosyal değişmeler yeni ideoloji ve sistem tartışmalarını da birlikte getirmiştir.

Yoğun sanayileşme, Avrupa devletlerine büyük güç kazandırmıştır. Bu gücü birkaç noktada toplamak mümkündür: Her şeyden önce teknolojiye sahip olmanın getirdiği bir zenginlik oluşmuştur. Ticaret ve sanayi burjuvazisinin teşebbüs hırsı artmış, o dönemdeki sınırsız kapitalizmin sağladığı sosyal şartları da kullanarak büyük atılımlar yapmışlardır. Nüfus artışı, göç hareketleri; kapalı ekonominin yıkılmasını getirmiş, işgücü artmıştır. Yeni teknolojinin kullanımı ile silah sanayiinde büyük gelişme olmuş, daha üstün silahlar üretilmiştir. Deniz aşırı ulaşım imkanlarının da artması ile dışa açılmışlardır. İnsan gücü, üstün silah ve hızlı ulaşım birleştiğinde yoğun bir sömürgecilik faaliyeti başlamıştır. Batı sömürgeciliği o zaman başlamış ve çeşitli şekillerde halen devam etmektedir. Birçok boyutu olan sömürgeciliğin konumuz açısından önemi; önce ürettikleri malların dış ülkelere ve sömürge ülkelere satılmasıdır. Fabrikalarda üretilen tonlarca malın tüketilmesi böyle mümkün olmuştur. Bu büyük güce kavuşan batı ülkelerinin sömürgelerden elde ettiği diğer önemli alan ise, o ülkelerin değerli madenleri, hammaddeleri, hatta insan gücüdür. Dünyanın bütün imkanları, el değmemiş uzak ülkelerin zenginlikleri batıya taşınmıştır. Sömürgecilik süreci bütün Avrupa ülkelerini iyice zenginletmiş ve güçlendirmiştir. Tabii, bu süreç içinde dış ticaret çok gelişmiş, diğer ülkelerin sanayi ürünleri bunlarla rekabet edemez duruma gelmişlerdir. Siyasi üstünlük de beraberinde kazanılmış, batının dünyaya bakışı da değişmiştir. Artık, Batı kültürü, eğitimi, kurumları ve hayat tarzı örnek alınmaya başlanmıştır.

Osmanlı İmparatorluğu ise bu zaman sürecinde gerileme dönemindedir, bütün kurumları zayıflamıştır, bozulmuştur. Cevdet Paşa’nın Tarih-i Cevdet’te anlattığı gibi, ordu, idare, tımar sistemi, ilmiye ve akla gelen bütün kurumlar çöküşe doğru gitmektedir. Osmanlı aydınları Avrupa hayat tarzını örnek almaya başlamıştır. Avrupa’ya eğitim için veya görevli olarak gidenler oradan kurtuluş reçeteleri getirmektedir. Batı ülkeleri ile yapılan savaşlar kaybedilmektedir. Sanayinin rekabet gücü kalmamıştır. Bozulma başlayınca, başta belirtilen fonksiyonal bütünlüğün ve dengenin baştan sonra birbirinden etkilenerek tahrip olduğu görülmektedir. Yönetim, telafi etmek için yeni düzenlemeler yapmakta, yeni eğitim kurumları kurmakta, yeni sanayi teşebbüsleri geliştirmekte, fakat fazla etkili olamamaktadır. Yeni demir yollarının yapımında, yeni sanayi kuruluşlarının geliştirilmesinde ve ticaret alanında Avrupa ülkelerine imtiyazlar verilmektedir. İşte, Osmanlı İmparatorluğu’nun son iki yüzyılındaki ekonomik yapısını ve sanayileşmesini bu şartlar içinde değerlendirmek gerekmektedir.

Son Dönem Osmanlı Sanayinin Yapısı

Osmanlı’nın son ikiyüz yılı, Avrupa’da gelişen sanayii devriminin etkisindeki dönem olarak değerlendirilebilir. Osmanlı ordularının zayıf düşmesi, savaşların kaybedilmesi ve genel olarak devletteki gerileme de, diğer birçok faktör ihmal edilmeden, en fazla batıdaki yeni teknoloji ve ekonomik gelişme ile irtibatlı olarak değerlendirilmelidir. Bu sebeple, Osmanlı’nın yeni arayışları bu son iki yüzyılda çok artmış, hem eğitimde, hem de sanayileşmede yeni sistem denemeleri yapılmıştır. Pek çok yeni organizasyon ortaya çıkmıştır. Hatta, bazı iktisat tarihçileri, başta ifade edilen genel ilkelerin bu dönemde de tamamen zedelenmediğini ifade etseler de, son dönemde temel ilkeleri zedeleyen bazı uygulamalar dahi söz konusu olabilmiştir.

Osmanlı Devleti’nin 18. yüzyıl sonrasına ait genel ekonomik yapısı ve özellikle sanayi kuruluşları ile ilgili ayrıntılı değerlendirme yapmanın zorluğu ortadadır. İlk bölümde olduğu gibi, yine genel durum değerlendirmesi yapılarak, bazı örnekler verilebilir.

Osmanlı toplum düzeni, birbiri içine girmiş, birbirini dengelemiş çok sayıda unsurun büyük uyumuna dayanmaktaydı. Bu unsurlardan birinin sarsılması, çok kolayca diğerlerini de sarsacak durumdaydı. Bu yapı içinde değişim de çok zor görünüyordu. Dengeli, uyumlu, özgüvenli, fakat bunların sonucu değişimi zordu. Diğer bir ifade ile, esneklik oranı çok düşüktü. Bu nadide ve grift yapı risklerini de kendi içinde taşıyordu. Koruyucu, denetimli ve kendine yeterli ekonomik yapı dışarda, yakın komşulardaki hızlı gelişmeler sonucu gelen darbelere uzun süre dayanamazdı. İçteki mekanizmalar bütün safiyeti ile devam etse belki daha bir süre dayanabilirdi, ne yazık ki, kendi kurumlarında ve insan yapısında da içten içe çürümeler başlamıştı. Batı karşısında ilk savaş yenilgisi “büyük sır”ı bozdu, özgüven de azalmaya başladı. Zaten, belirli oranda, tımar sisteminde, lonca sisteminde, yöneticilerde başlayan ferdiyetçilik eğilimleri de artmıştı. Avrupa hücuma geçmiştir, yeni bulduğu teknoloji gücü ona bütün kapıları açmıştır. Bu güçle gelişen sömürgecilik dünyanın imkanını ve zenginliğini getirmiştir. Değerli madenler Avrupa’ya adeta akmaktadır, sömürgeciliğin daha ilk döneminde, 16. yüzyılda sadece İspanya’ya 18 bin ton gümüş, 200 ton altın girmiştir.

Bu dönemde, zenginliğin Avrupa ülkelerinde 57 kat arttığı ifade edilmektedir. Taşımacılıkta, deniz ulaşımındaki gelişme, Osmanlı’nın transit ticaret gelirini de çok olumsuz etkilemiş, ipek yolu önemini kaybetmiştir. Bir nevi, “altın yumurtlayan tavuk ölmüştür.”30 Peşinden mali sıkıntılar başlamıştır. Yeniçeri bozulmuş, toprak sistemindeki dengenin bozulması ile bazı iç isyanlar başlamıştır.

Lonca sistemi üretimin temeli olduğu için denge de çok önemlidir, fakat bu sistemin içinde zenginleşme mümkün olmamaktadır. Disiplin ve dayanışma içinde çalışan esnaf yapısı mevcuttur. Çalışmalarında ve fiyat tesbitinde kamu yararı ön planda idi, devlet, ordunun ihtiyacını ise, “Miri Mübayaa” adı verilen bir rejime göre Devlet, sürekli ihtiyaç duyduğu pek çok mal ve hizmetler gibi, yelken bezini de genellikle piyasa fiyatından daha düşük, hatta bazan maliyetin de altına inen değişmez bir fiyattan, ekseriya vergiye benzer bir yöntemle satın alırdı. Devletin talep ettiği miktar, üretim hacminin nisbeten küçük bir bölümünü aşmadığı sürece üreticiler bu talebi fazla aksatmadan karşılarlardı. Zira, vergi tarzında devlete verdikleri yelken bezinde uğradıkları zararı, piyasada normal fiyattan yaptıkları satışlardan sağladıkları karla telafi etme imkanına sahip idiler. Ancak devletin talep ettiği miktar önemli ölçüde arttığı zaman bu imkan azalır, hatta ortadan kalkardı.”31 ifadesinde olduğu gibi temin ederdi. Bazan esnafa yeni yükler de gelirdi. Bu sistem, toplum açısından büyük bir rahatlıktı, fakat batıda “burjuva” denilen girişimci sınıfı da yetiştirmeye müsait değildi. Bir anlamda, loncalar esnekliği azaltmış, Avrupa’da yeni gelişen üretim yapısı ile rekabet edemez hale getirmiştir de denilmektedir.32 Max Weber de, ilk fabrikaların Batıda lonca sınırlamalarının olmadığı bölgelerde kurulduğuna işaret etmiş ve sanayi ile lonca sistemi arasındaki uyuşmazlığın sebeplerine dikkat çekmiştir. Loncaların genelde mahalli ihtiyaçları karşılamada başarılı olduğunu, piyasa şartlarında rekabete uyamadıklarını ifade etmiştir.33 Biraz da bu sebeple, Osmanlı sosyal sistemi içinde, batının himayesini de arkasına alan azınlıklar Osmanlı ticaret burjuvazisinin çekirdeğini meydana getirdi.34

İlk fabrikaya geçiş denemelerinin dokuma sanayii alanında yapıldığı kaynaklarda geçmektedir. Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde daha kaliteli ve ucuz dokuma ürünlerinin piyasaya çıkması ile rekabet imkanı azalmış, özellikle bazı yün dokumalarda ev mefruşatında ve giyimde kullanılan türlerde yabancı mallar tercih edilmeye başlanmıştır. Yerli ürünler ucuz olsa da kalitede kaba bulunmuştur. Mesela, “18. yüzyıl boyunca ordu için yıllık 200 bin ile 450 bin zıra kumaşı temin edecek bir kapasiteye sahip bulunmalarına rağmen, mamüllerin kalitesi o kadar düşük düzeyde idi ki, askerler bile kendilerine yılda bir defa verilen bu kumaşı fakir halka satar, onun yerine piyasadan ithal menşeli yünlü satın alarak giyerlerdi.”35 Bu kumaş türleri gittikçe orta tabakaya doğru yaygınlaştı ve tüketimin yaklaşık %50’sini oluşturmaya başladı. Fakat, 17. yüzyıl sonlarında savaş yenilgileri başladı, İngiltere, Fransa ve Hollanda gibi ülkeler ithal edilmesini kıstı, zaten mali daralma da başlamıştı. 1703 yılında, “kefere memleketinden gelen çukadan müstağni olmak mülahazası ile” Edirne ve Selanik’te yünlü imaline karar verilmiştir. İspanya’dan gelen Selanik’li Yahudi dokumacıların yardımı ile gerçekleştirilen bu fabrika teşebbüsü ancak birkaç ay sürebildi. Çünkü, aynı meydana gelen ve yönetimi değiştiren isyan bunu önledi. Avrupa ülkelerinin de bunda rolü olduğu ileri sürülmektedir. İstanbul’da aynı teşebbüs devam ettirilir, 1708’de ilk ürünleri çıkar, fakat fazla tutulmaz. Bunun üzerine, 1709 yılında, biraz özelleştirme denilebilecek bir yol izlenir. Faaliyetin devlet teşebbüsü olmaktan çıkarılarak, kendi sermayesini de katarak, kar ve zarara ortak olacak bir özel müteşebbise verilmesi kararlaştırılır. Know how ve teknoloji temininin de Avrupa’dan getirilmesi kararlaştırılır. Tişo veya İşon isimli, gayri müslim bir osmanlı reayası bunu üzerine alır, küçük bir sermaye koyar ve işe başlar. Fakat, tahminlere göre, Avrupa ülkeleri vermediği için teknolojiyi ancak Polonya’dan alabilir. Ustaları da oradan getirir 30 yıl kadar üretim yapar. Yine de kaliteyi tutturamaz ve 1732 yılında üretim durdurulur. Sebebi ise, bu yıllarda İngiliz ve Fransız yünlülerinin büyük rekabeti ve fiyatın da düşmesidir. Bu ülkelerin yerli üretimi durdurmak için de çaba sarfettiği kaydedilmektedir.36

Aynı sektörde, ipek dokumacılığında da benzer şartlar mevcuttu, yine bir fabrika üretimine geçilmesi planlandı, 1720 yılında, fabrikayı kurma görevi sarayın Bezirganbaşı’na verildi. O da Sakız’lı dokumacılardan üç kişi ile anlaşarak işi başlattı. Ciddi yardım yapıldı. Özel teşvikler verildi ve bu teşebbüs zaman zaman makine ve kapasite yenilemeleri ile başarılı oldu. 1709 yılında kurulan yelken bezi üretim tesisleri de bunlara benzer bir örnektir ve donanmanın ihtiyacını karşılamayı hedeflemiştir. Yaklaşık yüz yıl süre ile, zaman içinde yenilenerek faaliyetini sürdürmüştür. 19. yüzyılın başında ise, bugünkü manada ilk pamuklu entegre tesisi sayılabilecek “flatür” kuruldu. Bunun makine ve teknolojisi İngiliz modeline göre yerli ustalar tarafından imal edildi. 19.yüzyılda ise, fabrika sayısı oldukça arttı, tekstilin çeşitli kollarında yeni fabrikalar kuruldu.

Yukarıda ifade edildiği gibi, Osmanlı ekonomi politikasının esası ülke içi ihtiyaçların karşılanmasını hedeflemiştir. Bu çerçevede, ithalat serbest bırakılmıştır. Fakat, Avrupa’da fabrika üretiminin artması ile rekabet zorlaşmış, içteki üretim yetersiz kalmıştır. Önceleri, dış ticaret açığı fazla önemli görülmezken veya yüksek değilken, 18. yüzyıldan itibaren bu çok yükselmiştir. Özellikle, Tanzimat Dönemi anlaşmaları veya yabancılara verilen imtiyazlarla dış ticaret açığı ciddi bir yük getirmeye başlamıştır. İşte, biraz da bu sebeple, yerli fabrikasyon politikası benimsenmiş ve devlet merkezli bir politika ile hızlandırılmıştır. Tarım teknolojisi, silah sanayii ve tekstil alanında çok sayıda fabrika kurulmuştur. Tanzimat sonrası, devlet merkezli ve “Fabrika-i hümayunlar” diye isimlendirilen büyük sanayi kuruluşları ortaya çıkmıştır. 1840’lı yıllar adeta sanayi devrimi yılları olarak anılmaktadır. Zeytinburnu, Gebze, İzmit hattının bir “sanayi parkı’ haline getirildiği kaydedilmektedir.37

Eğitim politikaları da yeni gelişin bilim ve tekniğin gereklerine göre şekillenmeye başlamış, çok sayıda teknik okul kurulmuştur. Meslek eğitimi, Tanzimat sonrasının temel eğitim yaklaşımı olmuştur. Çok sayıda yeni okul ismi verilebilir. Tarım okulları, teknik lise ve yüksek okullar artmıştır. Batıdaki gelişmeleri yakalamak için ciddi bir eğitim seferberliği başlatılmıştır. Batı ülkelerine de öğrenci gönderilmeye başlanılmıştır.

Madencilik ve maden sanayii Osmanlı’da her dönemde mevcut olmuştur. Hangi madenlerin hangi bölgelerde çıkarıldığına dair uzun listeler mevcuttur. Madenlerin yurt dışına ihracı da yasaklanmıştır. Tanzimat döneminde ise, madencilik sanayiinin diğer alanlardan hızlı geliştiği kaydedilmektedir. Kırım harbinden sonra yabancı sermaye madenciliğe el atmış, 1860’larda madencilikle ilgili nizamname Fransız mevzuatından faydalanılarak çıkarılmıştır. Fransız sermayesi bu konuda en fazla paya sahip olmuştur.

19. yüzyıl İmparatorluk için her açıdan çalkantılı yıllardır. Değişik görüşlerde aydınlar ve devlet adamları yetişmiştir. Osmanlı’da üretim ve tüketim dengesinin kurulmasında en önemli kurum olan lonca sistemi dahi etkisini yitirmiştir. Fakat lonca sistemi içinde yetişen yerli esnaf yeni müteşebbis de olamamıştır. Çalkantılar içinde, pek çok açıdan yeni irdeleme ve yargılamalar olurken, sanayileşme alanında yeni bazı örgütlenmeler de ortaya çıkmıştır. Devlet merkezli olarak,1866′ da “İslahı sanayi encümeni” kurulmuştur. Avrupa’da gelişen büyük sanayii karşısında mevcut küçük sanayi kuruluşlarının birleşmeleri gibi tedbirler üzerinde durulmuştur. Merkezi yönetim içinde bu amaçlı birimler oluşturulmuştur. En sonunda, 1913 yılında “Teşviki Sanayi Kanunu Muvakkatı” çıkarılmış ve geniş teşvikler öngörülmüştür.

Osmanlı’da ticaret sektörü de daha geniş çapta 1880’lerden sonra gelişmeye başlamıştır. Dönemin koşulları gözönüne alındığında sektörün hızlı büyüdüğü söylenebilir. Mesela 1885 yılında 4426 haneli Tokat kentinde 1300 dükkan, 26 han; 1895 yılında 5458 haneli Ankara’da 2173 dükkan, 50 büyük mağaza ve 32 han; 1906 yılında Elazığ’da 782 dükkan 12 han, 2 otel, 30 kahvehane, 14 fırın, 45 değirmen, 38 bezirhane, ve 1 gazhane bulunmaktaydı. Nüfusa oranlandığında hane başına 0.60-0,80 işyeri düşmekteydi38. Ancak bu rakamlar, batılı anlamda güçlü bir ticaret sınıfının olduğu biçiminde yorumlanmamaktır. Çok sayıda küçük işyeri lonca sistemi marifetiyle küçük çaplı üretim yapmaktaydı. Osmanlıda ticaret, esas itibariyle, azınlıkların uğraş alanıydı. 1912 yılında iç ticaretle uğraşan 18.000 işyerinin %15’i Türklere, %49’u Rumalara, %23’ü Ermenilere ve %19’u da Leventlere, diğer gayrimüslimlere ve Müslümanlara aitti39.

Müslüman toplumun büyük kesimi tarımla uğraşıyordu. Tarımdan kopan nüfus ya ordu ya da kalemiye sınıfına talip oluyordu. Nüfusun görece az olması nedeniyle tarımda işgücü fazlalığı olmadığı için zenaat ve ticarete yönelik emek arzı 19. yüzyılın sonlarına kadar oluşmamıştır. Yani, Osmanlıda toplumsal düzeni sorgulayacak bir ticaret sınıfının gelişmesinin hem maddi koşulları hem de zihniyet altyapısı yoktu. Bu nedenle batıdakine benzer biçimde ticaret yoluyla zenginleşen ve sermaye biriktiren, bu yolla sanayileşmenin girişim ve sermaye altyapısını hazırlayan güçlü bir sosyal kesim olmamıştır. Ancak 19. yüzyılın son çeyreğinden itibaren devlete borç verecek kadar zenginleşen azınlıkların sanayileşme sürecinde de öncülük yaptıkları bilinmektedir.

Ticari hayatta oldukça aktif bir rol oynayan azınlıklar batılı ortaklarıyla beraber fabrika kurma ve küçük çaplı imalat faaliyetlerinde bulunma konusunda imtiyazlar almak suretiyle özellikle ulaşım imkanlarının gelişmiş olduğu Balkanlar ve Batı Anadolu’da birtakım girişimlerde bulunmuşlardır. 1888 yılı itibariyle demiryolu, liman, belediyecilik hizmetleri, bankacılık, ticaret, sanayi ve madencilik sektörleri için ülkeye giren 15.825.000 İngiliz sterlini tutarındaki yabancı sermayenin ancak %12’lik bir kısmı sanayi sektörünce kullanılmıştır40. Görüldüğü gibi sanayi sektörü için ülkeye giren yabancı sermaye miktarı da istenilen seviyede değildir. 1880 yılından 1915’e kadar özel sektörün ülke genelinde kurmuş olduğu sanayi tesislerinin toplam sayısı 214 adettir. Bunlar gıda sanayi başta olmak üzere deri, toprak, tekstil, kağıt ve kimya iş kollarında faaliyette bulunmaktaydılar41.

Ekonominin gelişmesinde mal ve bilgi akışını sağlayan araçların geliştirilmesi önemlidir. Bu bakımdan hızlı haberleşme, ucuz nakliye imkanı sağlayan teknolojik buluşlar sanayileşmeye uygun ortam hazırlamaktadır. Provizyonist, yani, ekonominin müteşebbislere yüksek kazanç sağlayacak imkanlar sunmasına değil, toplumun ihtiyaçlarının en düşük maliyetle karşılanmasına yönelik bir bakış açısıyla yönlendirildiği bir anlayış, ulaştırma ve haberleşme alanında da büyük hamle ve yatırımların yapılmasına imkan sunmamaktadır. Ayrıca Osmanlı’nın yayıldığı coğrafi alan pazar yollarının yapılmasını zorlaştırıyordu. Ekonominin gelişmesi iyi bir ulaştırma ağının kurulmasıyla da yakından ilgiliydi.

Sanayinin gelişmesindeki bir diğer faktör nüfus artışıdır. 18. yüzyıldan itibaren Avrupa’da doğum oranlarında çok büyük bir değişme olmamasına rağmen savaş, salgın hastalık ve açlığın yol açtığı ölüm oranlarının düşmesi, önemli bir nüfus artışına yol açmıştır. Örneğin 1700’lü yıllarda Avrupa nüfusu 100-120 milyon arasındayken bu sayı 1900’lerin başında 450 milyona yaklaşmıştır42. Bu nüfus artışı ekonominin hareketlenmesinde büyük rol oynamıştır. Nüfus artışı iki yönden sanayileşme sürecinde kilit rol oynamaktadır. Birincisi, artan nüfus tarımda istihdam edilemeyen artık iş gücüne dönüşmekte, bu iş gücü kendine yeni istihdam alanları aramaktadır. Böylece sanayi için ucuz emek kolay bir biçimde bulunmaktadır. İkincisi, nüfus artışı talep artışı biçiminde ekonomiyi canlandırmaktadır. Üretimin artması, sadece üretebilme kapasitesine değil, aynı zamanda ekonominin talep gücüne de bağlıdır. Kuşkusuz istihdam artmadan sadece nüfusun artmasıyla talep artmaz. Bu yüzden nüfus artışının önce iş arayan dinamik bir artık iş gücünün ortaya çıkmasına yol açtığı, yeni iş alanlarında çalışan insanların da talep artışı oluşturduğunu düşünmek uygun olur. Ayrıca düzenli, büyük ölçekli ve kitlesel talep olmayınca maliyeti düşürücü kitlesel üretim için gerekli tesislerin kurulmasına gerek görülmemektedir. Bu yönden nüfus artışı, diğer faktörlerle birlikte düşünülmek şartıyla, sanayileşmede zorlayıcı bir güç olmaktadır.

Osmanlı toplumunda, özellikle Anadolu’da Avrupa ile karşılaştırıldığında nüfus yoğunluğu oldukça düşüktür. Avrupa’da nüfusun hızla arttığı dönemlerde Osmanlı’da nüfus azalmaktadır. Kilometrekareye düşen nüfus en meskun bölgelerde bile 7’ye çıkmıyordu. Bu oran, Ege’de 6.5, Akdeniz’de 5.1 ve İçanadolu’da ise 4.4’dü43. Bu durum kitlesel talep oluşturmadığı için, büyük ölçekli üretimin yapılmasına ihtiyaç göstermemektedir. Ayrıca nüfus azlığından dolayı tarımda ücretler görece yüksek kalmakta ve işgücünün tarım dışı alanlara kayması zorlaşmaktadır44.

Osmanlı toplumunda, kendine has toprak sistemi, lonca sistemi ve dış ticaret sistemi ile çok hareketli olmayan bir toplum öngörülmektedir. Zaman zaman ortaya çıkan değişim talepleri, daima bozgunculuğu çağrıştırmış ve olumlu görülmemiştir. En gözde meslekler ya orduda ya da bürokraside görev almaktır. Kılıç veya kalem kuşanmak en itibarlı işlerin başında gelmektedir. Ticaret, askerlik görevinden muaf tutulan yabancıların yürüttüğü ikinci sınıf bir faaliyet gibi düşünülmektedir. İşçilik ise pek rağbet görmemektedir. “Amele”lik hor görülmektedir. Hor görülen insana “amele” denmesi, Türkçede bir deyim haline gelmiştir. Osmanlıda sanayinin ihtiyaç duyduğu teknik bilgi ve beceriye sahip insan da yetişmemektedir.

Geleneksel eğitim kurumları, teknolojik yenilikleri aktarıcı bir fonksiyon görmemektedir. Bu yüzden yurt dışından getirilen makinelerin kullanımı için çoğu durumlarda yabancı personele ihtiyaç duyulmuştur. Batılı manada bir ticari zihniyetin olmadığı Osmanlı toplumunda, fabrika işçiliği kavramı da yoktur. Yurtdışından getirilen yabancı ustabaşı ve teknisyenler işçilerin veriminin düşük olduğundan, işçilerinin işyerine devamlarının düzenli olmamasından ve tatillerin çokluğundan şikayet etmekteydiler. Buna karşılık işçilere tanınan imkanların yetersizliği ücretsiz işçi çalıştırılması, fabrika inşaatlarında çalışan işçilerin imkanlarının yetersizliği ve ağır çalışma ortamı ile ilgili şikayetler de gündeme gelmekteydi45. Fabrika işçiliği hor görülen bir meslekti.

Fabrika işçiliğine halktan ilgi olmadığı için büyük çaplı imalatlarda imalathanenin yakınındaki bölgelerde bulunan halk belirli vergi muafiyetleri karşılığında buralarda çalıştırılmaktaydı. İşçilik bu biçimde bir nevi angaryaya dönüşmekteydi.46 Baruthanelerde çalıştırılan işçilerle ilgili olarak yaşanan problemler bu konuda örnek gösterilebilir. Baruthaneler sürekli imalat faaliyetinde bulunmak zorunda oldukları için çalıştırılan personelin de sürekli iş yerinde tutulması, tabi olacağı sağlam bir nizamının bulunmasını ve yapılacak işlerin tanımlanması gibi hususların ön plana çıkmasını gerekli kılmaktaydı. 1793 tarihinde baruthane kadrosunun tevsii konusunda yazılmış bir arizada, İstanbul, Selanik ve Gelibolu baruthanelerinde çalıştırılan personelin işlerinin başında her zaman bulunmadıkları, sadece kuşluk vakti biraz çalışıp daha sonra kendi işlerine gittikleri, dürüst çalışanların ise dilenci ve acuze taifesinden olduğu için “tahsil-i fenne” istekleri ve istidatları bulunmadığı ve barutçubaşılar bu konuda tazyik edildiklerinde bunların yerine rençberden bir takım kişilerin işe alındığı fakat bu işçilerin dahi istenilen işi görmeye muktedir olamadıkları anlatılmaktadır. Belgenin devamında barut fennini tahsile istekli ve kabiliyetli personel bulunamayışının nedenleri arasında, baruthanelerde çalıştırılan personelin taamiyelerinin kifayetsizliğinden söz edilerek bunlar zaten mevcut yevmiyeleri ile geçinemediklerinden, barutçubaşılar kesesinden akçe zammına muhtaç oldukları ve ayrıca kadro yetersizliğinden dolayı işlerinin çokluğundan zaten bu işe yeterli vakit ayıramadıkları anlatılmaktadır. Bundan başka mevcut personel “rençber yollu, fakir ve muhtaç ademler” olduklarından, bunların barutçu neferliğinden sonra tahsil-i fen edip bölükbaşılığa ve oradan da barutçubaşılığa geçmek ve mesleklerinde ilerlemek konusunda hiç bir istek ve gayrete sahip olmadıkları da ayrıca belirtilen hususlardandır47.

Osmanlı’nın Avrupa ile ilişkilerinde askeri mücadele daima belirleyici olmuştur. Avrupa içlerine kadar sokulan Osmanlı için yükselme devirlerinde Avrupa ciddi bir rakip olarak bile görülmemektedir. Ordunun başarısızlığa uğramasından sonra Osmanlı bir muhasebe ihtiyacı duymuştur. Bu yüzden de yenilik hareketleri hep ordu merkezli olmuştur. Özellikle harp sanayii konusunda Avrupa’da ortaya çıkan yenilikler ve bunun savaşlara yansımasıyla birlikte savaşlarda birbiri ardı sıra gelen yenilgiler bu konudaki eksikliklerin hissedilmesini sağlamıştır. Bunda Avrupa’da ateşli silahlar konusunda ortaya çıkan yeniliklerin büyük ölçüde etkisi olmuştur. Aynı coğrafyada yaşayan ve sürekli harp halinde bulunulan Avrupa askeri başarılarını artırdıkça, Osmanlı kendi imalat sistemini sorgulamaya başlamıştır. İmalat teknolojisi konusundaki yeniliklerin sistematik olarak takibi, Avrupa’da hızlı bir şekilde ilerleme kaydeden harp sanayiinin yakın takibe alınması gibi konular ancak III. Selim’in tahta geçmesinden sonra başlatılan ıslahat hareketleriyle ivme kazanmıştır. Bu dönemde devletin çalıştırdığı Tophane, Baruthane ve tersane gibi tesislerde istihdam edilecek yabancı uzmanların ülkeye getirildiği ve yabancı kitapların büyük bir hızla tercüme edildiği görülmektedir48.

Sanayileşmenin ilk nüveleri olan fabrikalar, askeri ihtiyaçların karşılanmasına yönelik olarak devlet tarafından kurulmuştur. Bunlar, feshane, baruthane, deri fabrikası, basma ve çuha fabrikası gibi fabrikalardır. Bu fabrikalar maliyet hesapları yapmadan, pazar kaygısı taşımadan devletin siparişlerini karşılamak üzere kurulmuşlardır.
Osmanlı’nın değişik dönemlerde tutulmuş olan dış ticaret istatistikleri incelendiğinde küçük sanayi üretiminin ihtiyacı karşılama açısından hiç de kötü durumda olmadığı görülmektedir. Ancak dış rekabet şartlarının zorlamasıyla birlikte bu sektörde durgunluğun başgösterdiği ve eski canlılığın kalmadığı görülmektedir. Bunun sebepleri arasında Avrupa’da hammadde maliyetlerinin yüksek oluşu ve ülkeden hızlı bir şekilde dışarıya hammadde çıkışının söz konusu olmasıdır. Bundan başka özellikle demiryolu ağının ülkenin iç bölgelerine ulaşmasıyla birlikte buralara Avrupa’nın ucuz dokuma ve kumaşları ile birlikte pazarın ihtiyaç duyduğu49 temel ihtiyaç maddelerinin ucuz fiyatlarla girmiş olması da etkili olmuştur. 1839 Balta Limanı Osmanlı-İngiliz ticaret anlaşmasıyla birlikte gümrüklerdeki indirim ve dış ticaretin liberasyonu ile birlikte gedik sisteminin çözüldüğü ve dış rekabet karşısında etkinliğini yitirdiği görülmektedir.

Avrupa’daki gelişmeler karşısında sistemini gözden geçirme ihtiyacı duyan Osmanlı, yerli tekeller yoluyla sanayi alanında ülke içi üretimi teşvik eden bir dizi karar almaya başlar. Bu çerçevede özellikle Tanzimat sonrası uygulamalarda, özel sektör küçük imalathaneler kurulması konusunda teşvik edilmiş ve bazı ürünlerin üretim imtiyazlarının verilmesiyle bu konuda düzenlemeler yapılmaya çalışılmıştır. İmtiyaz usulünde imtiyazı alan müteşebbis, kendine verilen bölgede tekel konumuna gelmekte ve fabrikanın kuruluş aşamasında belirli gümrük kolaylıklarına kavuşturulmaktaydı. Ancak iç pazarın Avrupa’daki kadar canlı olmayışı ve üretim miktarının sınırlı oluşu bu sanayii kollarının yeteri kadar gelişememesine sebep olmuştur.

Sistemin diğer bir ayağını oluşturan ve devlet tarafından ortaya konulan sanayi faaliyetlerinde ise durum daha farklı bir gelişme trendi göstermiştir. Önceleri tamamen özel sektör tarafından organize edilen harp sanayi faaliyetleri zamanla devletin bünyesinde teşkilatlandırılmış ve fabrika usulüyle birlikte eskiden orducu esnafı adı verilen üretici sınıfın yerine devlet memurlarının geçmesiyle yeni bir işçi sınıfı meydana gelmiştir.

Devletin sanayi faaliyetleri sadece harp malzemelerinin imalatıyla sınırlı kalmamış sanayi programları yoluyla çuha, kağıt, deri, kundura dokuma gibi alanlarda da faaliyetlerini genişletmiştir50. Tanzimat sonrası dönemde devlet harcamalarının büyük bir bölümü Fabrika-i Hümayunlar olarak adlandırılan devlet fabrikalarına aktarılmaktadır. Bunlar arasında 50 milyon guruşu aşan bir harcamayla Zeytinburnu Demir Fabrikası en önemli tesisler arasında yer almaktaydı. Devletin fabrika kurmadaki amacı özellikle askeri harcamaların yurtiçi üretimle karşılanması yoluyla askeri giderlerde tasarruf sağlanması hem de bu harcamalar nedeniyle yurt dışına gidecek “akçenin dahil-i memalikte kalması” idi. Bu fabrikaların kurulmasının bir başka amacı ise ülkenin sanayileşmesine yapacağı katkılar ve özellikle modern teknolojinin yurt dışından gelen uzmanlar marifetiyle yerli işçi ve teknik personele aktarılmasıydı51. Sanayileşme politikalarında devletin ağırlıklı bir yer işgal etmesi sadece Osmanlı Devleti tarafından uygulanan bir sistem değildi. Kara Avrupa’sında özellikle Alman sanayiinin kuruluşu ve Fransa’da devletin sanayileşme politikalarındaki belirleyiciliği önemli bir yer işgal etmekteydi.

Osmanlı sanayileşmesinde yaklaşık 100 yıllık bir döneme imzasını atan Barutçubaşı Dadyan ailesi sanayileşme politikalarındaki belirleyiciliğini devam ettirmiş ve devlet sanayileşme konudaki sorumluluğunu bu aileye devretmiştir. II. Abdülhamit dönemine kadar ülke içerisinde kurulan tüm devlet fabrikalarında bu ailenin ağırlığı hissedilmekteydi52. Osmanlı Devleti’nin büyük umutlar bağladığı sanayileşme programı başlangıcından itibaren İstanbul’daki bütün fabrikalar, madenler, çiftlikler koyun yetiştirme dahil olmak üzere tüm müesseselerin sevk ve idaresi bir tek ailenin elindeydi Gregorien Ermeni milletinden olan bu aile Osmanlı bankacılığı, devlet idaresi ve sanayi hakkında geniş bilgi sahibiydi. Sultan Abdülmecid Dadyanlara yeni sanayi programının fiili başkanı olarak büyük yetkiler vermişti 1842’de Ohannes Dadyan İstanbul’daki fabrikaların, numune çiftliğinin ve İzmit yün dokuma fabrikasının kuruluşunda oldukça etkili bir rol üstlenmiş ve bir yıl sonra Avrupa’daki gelişmeleri yakından incelemek üzere yaklaşık bir sene sürecek bir geziye çıkmıştır. Dönüşünde beraberinde bir çok makine ve yabancı uzmanlar getirmiştir. Bu seyahati takip eden on yıl içinde bir çok batılı uzman ve işçi memlekete akın etmeye başlamıştır.53

Sanayi programının genel olarak başarısızlıkla sonuçlanmasında Dadyan ailesinin sorumlu olduğu hakkında iddialar mevcuttur54. Bazı yabancı uzmanlar bu başarısızlıkta Dadyanlar ve yakın ilişkide oldukları paşalar arasında çıkar ilişkilerinin var olduğunu ve bunun için işlerin yürümediğini söylemektedirler. Bundan başka bilhassa Ohannes Dadyan’ın tecrübe ve bilgi birikiminin böyle büyük bir projeyi yürütecek düzeyde olmadığı konusunda da kuvvetli iddialar mevcuttur55.

Haklarındaki tüm bu iddialara rağmen devlet kendi tebaasından olan bu aileye devletin en önemli ve stratejik maddesi olan barut başta olmak üzere ülkenin en önemli sanayi tesislerini emanet etmiştir. Dadyanların Padişahlarla ve üst düzey devlet adamlarıyla da münasebetleri oldukça ileri seviyedeydi. Örneğin Sultan Abdülmecid yanında oğulları Murad ve Abdülhamit ve kızı Fatıma Sultanla birlikte Yeşilköy’deki baruthaneyi ziyaretinde iki gece Dadyanların konaklarında kalmışlardır56. Dadyan ailesinin kurucusu olan Arakel Dadyan’ın Osmanlı pratiği içinde elde etmiş olduğu bilgi birikimini önemli ölçüde ailesine aktarması, sadece baruthaneler için değil diğer sanayi tesisleri için de makineler imal etmesi, buharlı makine teknolojisinin ülkeye girişinde gerekli alt yapıyı kurmuş olması, Osmanlı sanayileşme hareketinin başlaması açısından oldukça önemlidir.57

II. Abdülhamit zamanında Almanya ile ilişkilerin gelişmesi sonucu Osmanlı sanayileşmesinde yeni bir dönem açılmıştır. Bu dönemde İngiliz ve Fransızların kontrolünde olan sanayileşme çabaları Alman uzmanların hızla ülkeye gelmeleri sonucu mahiyet değiştirmiş ve özellikle Alman harp sanayiine büyük bir pazar imkanı sunulmuştur. Bu dönemde yapılan fabrikalar genelde askeri mahiyette fabrikalardır. Ancak, fabrikayı kuracak olan firmalar belirli bir ithalat taahhüdünü de birlikte istemekteydiler. Alman sanayiinin yeni fabrikalar kurmak için değil kendi harp sanayiine yeni bir pazar oluşturmak için girdiği konusunda bazı iddialar olmakla beraber.58 Zeytinburnu Dumansız Barut Fabrikası başta olmak üzere Tersane ve Tophane’deki bir çok imalat biriminin revize edilmesi Almanlar sayesinde gerçekleştirilmiştir.59

1913-1915 yıllarında yapılan ve Osmanlı sanayiinin son yıllardaki durumunu gösteren sanayi sayımına bakıldığında, geniş sektörel dağılım içinde bir sanayi dokusunun da oluştuğu görülmektedir. Gerçi, ana tespitler olarak, temel sanayinin istenilen seviyede kurulamadığı; Osmanlı sanayiinin yakın Pazar için tüketim malları üretecek şekilde oluştuğu; sanayinin tarımsal üretim ve maden üretimi ile bir bütünleşme gösteremediği ifade edilmektedir. Yine de, büyük imparatorluğun son yılları olan bu tarihlerde, Ticaret ve Ziraat Nezareti tarafından, İstanbul vilayeti ile İzmir, Manisa, Bursa, İzmit, Karamürsel, Bandırma ve Uşak şehirlerinde yapılan sanayi sayımına göre, bu sınırlı alanda dahi büyük bir birikime ulaştığı görülmektedir. Bu sayımda, sanayi 8 ana gruba ayrılmıştır; Gıda Sanayii, Toprak Sanayii, Deri Sanayii, Ağaç Sanayii, Dokuma Sanayii, Kırtasiye Sanayii, Kimya Sanayii, Madeni İmalat Sanayii. Bunlar da kendi içlerinde sınıflanmış ve alt bölümler 32 ayrı kalemde sayılmıştır. Mesela, Gıda Sanayii; Değirmencilik, Makarna imalatı, şekercilik ve tahin imalatı, ispirto imalatı, buz imalatı, tütün imalatı gibi kısımlarda gruplandırılmış ve sayılmıştır. Bu sayımda, sanayi gruplarına farklı kıstaslar uygulanmakla beraber, en az 10 işçi çalıştıran kuruluşların sayılması benimsendi. Sayılan bölgede, konulan şartları taşıyan yaklaşık 282 sanayi kuruluşu tespit edilmiştir. Bunların %55’i İstanbul bölgesinde toplanmıştır. Kuruluşların %81 özel kişilere, anonim şirketlere, %3’ü Hazine-i Hassa’ya aittir. Çimento fabrikası, pamuk fabrikası gibi, büyük kuruluşların, tamamı anonim şirketlere aittir. Bu kuruluşların %94’ü muharrik güç kullanmaktadır; birinci sırada buhar makinesi, ikinci sırada petrol, benzin, gaz, üçüncü sırada ise elektrik motoru gelmektedir. Muharrik güç kullanma oranı ve türlerinin sektörel dağılımı da tespit edilmiştir. Bu kuruluşlarda toplam, yaklaşık 17.000 işçi çalışmaktadır. Sanayi grupları içinde kapasite ve sayı olarak birinci sırada Gıda Sanayii kuruluşları gelmektedir.

Bu önemli sanayii sayımı istatistik ve göstergeleri elimizdeki önemli dökümlerden ve değerlendirilebilecek belgelerden birisidir. Üzerinde çalışmalar da mevcuttur; önemli bir kaynak olarak bakılabilir.60

Bu yanda, yalın bir teknoloji ve sanayi değerlendirmesi yerine, daha geniş bakışla sosyolojik bir tahlil yapılmaya çalışılmıştır. Sistem ve toplumsal yapı bütünlüğü içinde Osmanlı medeniyetini anlamak daha değerlidir; burada, kendi çapında böyle bir değerlendirme esas alınmıştır. Ancak, büyük bir dünya imparatorluğunu böyle sınırlı çalışmalarla değerlendirmenin imkansızlığı da ortadadır.

Osmanlı Sistemi ve Toplum Yapısı nadide ve girift bir medeniyet dizaynıdır. Kendi bütünlüğü içinde, örneği bulunmayan bir denge ve uyum medeniyetidir. Bütün ve çerçeveli bir toplum modelidir. Huzurlu, doyumlu, cemaatçi fertlerin bir harmonisidir. Klasik dönem Osmanlı sistemi, bütün kurumlarının birbirini dengelediği, boşluğun bulunmadığı, ahengin zirveye çıktığı bir sanat eseri gibidir. Bu yönü ile, Osmanlı sistemi tarihin ortaya koyduğu en orijinal tiplemedir.

Sistemin ekonomik ve buna bağlı sanayi boyutu aynı girift medeniyetin rengine boyanmıştır. Klasik dönemde her şey olması gerektiği gibidir. Dengeli, kendine yeterli, ileri ve denetimlidir. Fakat, her medeniyetin akibeti olarak, Osmanlı sisteminin de zirveye ulaştığı noktada, kendine fazlaca özgüvenin getirdiği durgunluk, iç ve dış değişimleri yeterince görmemeyi, hatta küçümsemeyi getirmiştir. Çok küçük sayılabilecek yeni bir olgu bu büyük dengeyi sarsabilecek durumdaydı ve öyle de olmuştur. Fakat, bize göre, önce içteki gayretsizlik, ferdiyetçilik, azınlık çabaları, cemaatçi atmosferin ferdiyetçi menfaatçiliğe doğru meyletmesi, gurur ve atalet, hainlikler, yetersizlikler, kurumlarda bozulmalar esas gerileme sebepleridir. Tarih-i Cevdet’e, Naima Tarihine ve benzerlerine baktığınızda çöküşün feryadını okuyorsunuz. Cevdet Paşa, çöküşü görmeden çöküşü anlatmaktadır. Bu sebeple, dış faktörleri, Avrupa’da sanayileşme, güçlenme, sömürgecilik gibi yeni gelişmeleri ikinci planda görme eğilimindeyim. Böyle büyük bir medeniyetin kendi mekanizmaları içinde o açılımları yapamaması da bir iç faktör değil midir? Zihinde bir sorudur;

Osmanlı Devleti sanayileşemediği için mi çöküşe gitti, yoksa çöküşe gidiyordu da bu sebeple mi sanayileşemedi? Acaba, Osmanlı olarak kalsaydı bu manada sanayileşebilir miydi? Bu soruları kolayca cevaplamak da mümkün olamıyor. Medeniyetler tarihine bakıldığında, iç bünyedeki zayıflıkların dış faktörleri güçlendirdiği, onlara imkanlar sunduğu görülmektedir. Avrupa’nın yarısını fethetmiş ve onlarla hem komşuluk ilişkileri hem de sürekli savaşlar yaşayan bir Osmanlı için Avrupa’da gelişen yeni güç ve dinamizmi küçümsemek elbette mümkün değildir; ancak, işte güçlü medeniyetin bunları görmemesi, zamanında yakalamaması yine bir iç dinamik sorunudur

1 Ahmet Davutoğlu, Tarih Metodolojisi Açısından Osmanlı Tarihinin Anlaşılması Meselesi, İzlenim, Temmuz l996.
2 Gülten Kazgan, İktisadi Düşünce veya Politik İktisadın Evrimi, Bilgi Yay., l974, Ankara, s 27.
3 İsmail Cem, Türkiye’de Geri Kalmışlığın Tarihi, Cem Yay., 1973, Ankara, s. 71.
4 İsmail Cem, aynı eser, s. 73.
5 Mehmet Genç, Osmanlı İktisadi Dünya Görüşünün İlkeleri, İ. Ü. Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Dergisi, 3. disi, 1. sayı 1989, İstanbul, s. 150.
6 Ahmet Tabakoğlu, Osmanlı Ekonomisinde Kalkınmanın Finansmanı, İktisat ve İş Dünyası, Aralık l992.
7 Mehmet Genç, aynı makale.
8 Ahmet Tabakoğlu, Türk İktisat Tarihi, Dergah Yayınları, İstanbul, 1986, s. 78.
9 Mehmet Genç, 18. Yüzyılda Osmanlı Sanayii, Dünü ve Bugünü ile Toplum ve Ekonomi, sayı 2, l991.
10 İsmail Cem, aynı eser, s. 72.
11 Halil İnalcık, Yükseliş Devrinde Osmanlı Ekonomisine Umumi Bakış, Türk Kültürü, Sayı 68, Haziran l968, s. 537.
12 Mehmet Genç, aynı mak. (İktisad Dünya Görüşü).
13 Selçuk Trak, İktisat Tarihi, Bursa İTİA Yay., Bursa, 1973, s. 346.
14 Mübahat S. Kütükoğlu, Osmanlılarda Narh Müessesesi ve 1640 Tarihli Narh Defteri, Enderun Kitabevi Yay., İstanbul, 1983, s. 3-10.
15 Nakleden, İsmail Cem, Aynı Eser, s. 83.
16 İsmail Cem, Aynı Eser, s. 84. Ahmet Tabakoğlu, Aynı Eser, s. 406.
17 İsmail Cem, Aynı Eser, s. 118. .
18 Aydın Yalçın, Türkiye İktisat Tarihi, Ankara, 1969, s. 185.
19 Aydın Yalçın, Türkiye İktisat Tarihi, Ankara, 1969, s. 185.
20 Vedat Eldem, Osmanlı İmparatorluğunun İktisadi Şartları Hakkında Bir Tetkik, İş Bankası Yay., 1970, s117.
21 Rhoads Murphey, Osmanlıların Batı Teknolojisini Benimsemede Tutumları: Efrenci Teknisyenlerin Sivil ve Askeri Uygulamalardaki Rolü, Osmanlılar ve Batı Teknolojisi, İst. Ed. Fak. Yay., 1992, s. 7.
22 Selçuk Trak, Aynı Kitap, s. 356.
23 Ahmet Tabakoğlu, Aynı kitap, s. 428.
24 John U. Nef, Sanayileşmenin Kültürel Temelleri, Çev. Erol Güngör, MEB 1000 Temel Eser Dizisi, İstanbul, l970, s. 81-82.
25 J. U. Nef, Aynı Eser, s. 25.
26 Hans Freyer, Endüstri Çağı, İstanbul, 1954, s. 3.
27 Mümtaz Turhan, Kültür Değişmeleri, MEB 1000 Temel Eser Dizisi, İstanbul, l969, s. 58.
28 Kenneth Boulding, Yirminci Asrın Manası, Çev. Erol Güngör, Kalem Yay., İstanbul, 1980s. 17.

Ayrıca, bu konuda hatırlatmakta fayda var, (Max Weber, The Protestant Ethic and the Spirit of Capitalizm, İngilizceye Çev. Talcott Parsons, Charles Scribner’s Sons, New York, 1958. ).
29 Hans Freyer, Aynı Eser, s. 14-17.
30 Beşir Atalay, Sanayileşme ve Sosyal Değişme, Başbakanlık Devlet Planlama Teşkilatı Yay., l983, s. 23-30.
31 İsmail Cem, Aynı Eser, s. 161.
32 Mehmet Genç, Aynı Mak. s. 206.
33 Donald Quataert, Sanayi Devrimi Çağında Osmanlı İmalat Sektörü, Çev. Tansel Güney, İletişim Yay., 1993., s. 26.
34 Aydın Yalçın, Aynı Eser, s. 252.
35 Fatma Müge Göçek, Burjuvazinin Yükselişi İmparatorluğun Çöküşü, Osmanlı Batılılaşması ve Toplumsal Değişme. Çev. İbrahim Yıldız, Ayraç Yay., Ankara, 1999, s. 305.
36 Mehmet Genç, 18. yüzyılda Osmanlı Sanayii, s. 193.
37 Edward C. Clark, Osmanlı Sanayi Devrimi, Osmanlılar ve Batı Teknolojisi, 1992, İstanbul, s. 40.
39 Bünyamin Duran, Osmanlı Devletinin Son Döneminde Türkiye Tarımındaki Gelişmeler (1870-1914), V. Milletlerarası Türkiye Sosyal ve İktisat tarihi Kongresi, TTK Basımevi, Ankara, 1990, s. 323.
40 Metin Toprak, Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ekonomisi, Kara Harp Okulu Basımevi, 1999, s. 5.
41 Şevket Pamuk, Osmanlı Ekonomisinde Bağımlılık ve Büyüme 1820-1913, Tarih Vakfı Yurt Yay., İstanbul 1994, s. 74.
42 Vedat Eldem, Osmanlı İmparatorluğu’nun İktisadi Şartları Hakkında Bir Tetkik, T. T. K. Yay. Ankara 1994, s. 65.
43 Zafer Toprak, İktisat Tarihi, İçinde Osmanlı Devleti, 1600-1908, (der. Sina Akşin), İstanbul, 1988, s. 208.
44 Bünyamin Duran, Age., s. 320.
45 Ahmet Tabakoğlu, Osmanlı Ekonomisinde Emek Piyasası ve Ücretler, V. Milletlerarası Türkiye Sosyal ve İktisat Tarihi Kongresi, TTK Basımevi, Ankara, 1990, s. 91.
46 Edward E. Clark Osmanlı Sanayi Devrimi, İçinde Osmanlılar ve Batı Teknolojisi, (Der. Ekmeleddin İhsanoğlu), İ. Ü. Edebiyat Fak. yay. İst. 1992, 49.
47 Zafer. Toprak a.g.e., s. 209.
48 Birol Çetin, a.g.e., s. 99.
49 Rhoads Murpey, Osmanlıların Batı Teknolojisini Benimsemedeki Tutumları: Efrenci Teknisyenlerin Sivil ve Askeri Uygulamalardaki Rolü, İçinde Osmanlılar ve Batı Teknolojisi, İst. Ün. Ed. Fak. Yay. (Der. Ekmeleddin İhsanoğlu), İst. 1992, s. 12-15.
50 Rifat Önsoy, Tanzimat Dönemi Osmanlı Sanayii ve Sanayileşme Politikası, Türkiye İş Bankası Yay. Ankara 1988, s. 48-49.
51 Tevfik Güran, 150. Yılında Tanzimat-Tanzimat Döneminde Devlet Fabrikaları, T. T. K. Yay, Ankara 1992, s. 236.
52 Birol Çetin, Osmanlı Barut Sanayi 1700-1900, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enst. 1997, Basılmamış Doktora Tezi, s. 124-125.
53 Edward C. Clark, Age., ss. 45-47.
54 Ömer Celal Sarc, Tanzimat ve Sanayimiz, Tanzimat I, İstanbul 1940, s. 436.
55 Edward C. Clark, a.g.e., s. 50.
56 Baha Gürfırat, II. Abdülhamit’in Ermeniler Hakkındaki Düşünceleri, B. T. T. D., sayı 8, Ankara 1968, s. 32-33.
57 İlhan Tekeli-Akın İlkin, Osmanlı İmparatorluğu’nda 19. Yüzyılın İkinci Yarısında Nafia Programları ve Teknoloji Gelişimi Üzerine, Dünü ve Bugünüyle Toplum ve Ekonomi, Sayı 3, Nisan 1992, s. 35-36.
58 İlber Ortaylı, Osmanlı İmparatorluğunda Alman Nüfuzu, Kaynak Yay, İstanbul 1983, s. 83.
59 Birol Çetin, a.g.e., s. 124.
60 Gündüz Ökçün, Osmanlı Sanayii, 1913-1915 İstatistikleri, Hil Yay., İstanbul, l984.

Yazar Hakkında

Yazılar sayısı : 1540

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

* Copy This Password *

* Type Or Paste Password Here *

10.182 Spam Comments Blocked so far by Spam Free Wordpress

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>

Üstüne gidin