Buradasınız:Anasayfa » Osmanlı Tarihi » İttihat-Terakki ve Dış Politika 1906-1909

İttihat-Terakki ve Dış Politika 1906-1909

İttihat-Terakki ve Dış Politika (1906-1909) / Doç. Dr. Hasan Unal

Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküş döneminin hızlandığı 19. ve 20. yüzyıllarda takip ettiği dış politikalar araştırmacılar arasında yeterince ilgi görmemiştir; oysa imparatorluğun bu dönemdeki dış siyaset uygulamaları sadece Osmanlı açısından değil, aynı zamanda belirtilen zaman dilimlerindeki uluslararası ilişkileri anlamak açısından da önemlidir. Bu eksiklik Osmanlı arşiv malzemelerinin yakın zamanlara kadar kısmen veya tamamen kapalı olmasıyla ilgili olsa da, öyle anlaşılıyor ki, belgelere ulaşmakta yaşanan güçlükler meselenin bütününü izah etmekten uzaktır; zira, özellikle son on beş yılda arşiv belgelerinin tasnif edilip, yeniden düzenlenerek açıldığını biliyoruz.1 Gerçi, şu ana kadar bu tasnif işlemlerinin tamamı sonuçlandırılmamış olsa bile, önemli miktarda malzemenin okuyuculara sunulmuş olduğu da bir gerçektir. Hatta, tasnif işlemleri başlamadan evvel dahi eski arşivi ve belgeleri kullanan ve bunları yabancı arşiv malzemeleriyle destekleyen bazı araştırmacılar, kendi içinde tutarlı ve Osmanlı’nın 19. yüzyılın özellikle ikinci yarısındaki dış politika uygulamalarını konu alan eserler meydana getirmişlerdir.2 Bu türden çalışmalar arşivlerde yapılmakta olan yeni tasnif düzenlemeleriyle gittikçe artmaktadır. Dolayısıyla arşiv malzemesine ulaşmakta çekilen birtakım güçlükler bu tür çalışmaların yapılmamış olması konusunu ancak kısmi olarak izah edebilmektedir.

Söz konusu akademik ilgisizliği daha iyi anlayabilmek için, Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküş dönemindeki rolünün ne olduğuna dair yapılmış olan spekülatif nitelikteki a priori tahminlere bir göz atmak gerekecektir. Osmanlı İmparatorluğu’nun özellikle iktisadiyatı üzerine yapılan bazı çalışmalarda açıkça ifade edilmese de, en azından ima edilen bir husus vardır: Osmanlı İmparatorluğu 19. yüzyılda tam manasıyla bağımsız bir devlet olma özelliğini kaybetmişti ve dolayısıyla doğru-dürüst bir dış politikası olduğundan bahsetmek de sorgulanır hale gelmiş olmalıydı. Bu tür genellemelerden dikkate değer bir grubu İmparatorluğun Avrupalı Büyük Güçlere giderek artan ekonomik bağımlılığı üzerinde durmakta ve Osmanlı’nın bir nevi yarı-sömürge haline geldiğini belirtmektedir.

Bu ve buna benzer genellemelerin Osmanlı İmparatorluğu’nun 19 ve 20. yüzyıllardaki dış politikası üzerine yapılması muhtemel çalışmaları belli bir dereceye kadar engellediğine ve araştırmacıların cesaretini kırdığına şüphe yoktur. Fakat, bütün genellemelerde olduğu gibi, burada da birtakım doğrular ilk anda göze çarpıyor olsa bile, biraz derinlemesine yapılan araştırmaların derhal ortaya koyduğu gibi, pek çok eksiklikler hatta yanlışlar da kendisini göstermektedir. Öncelikle şunu söylemek gerekir ki, birinci elden malzeme ile doğrulanmamış olan bu teorilerin Osmanlı İmparatorluğu’nun dış ilişkilerini araştırmaya değmez hale getirecek derecede bir bağımlılık olgusunu izah etmesi beklenemez. Ayrıca bu türden bağımlılık teorilerinin yerini giderek karşılıklı bağımlılık tezlerine bıraktığı bilinmektedir.

Öte yandan, 19 ve 20. yüzyıl diploması tarihi ile ilgilenenlerin çok yakından bildiği bazı gerçekler dikkate alındığı zaman bu genellemelerin hemen sorgulanır hale geldiği anlaşılıyor. Mesela, Osmanlı İmparatorluğu uzun süren mevcudiyetinin özellikle son yüzyılında pek çok savaşa müdahil hale gelmiştir ve bugün yapılmış ve yapılmakta olan araştırmalardan anlaşıldığı kadarıyla, bu savaşların hiçbirisinin sonucunu baştan kesinkes tahmin etmek pek mümkün değildi. 1828-29 Osmanlı-Rus Harbi, 1854-56 Kırım Savaşı, 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı, 1912-13 Balkan Savaşları ve nihayet 1914-18 Birinci Dünya Savaşı bu konuda örnek teşkil edebilecek niteliktedirler. Yani iddia edilen bütün bağımlılığına ve çöküşüne rağmen, Osmanlı İmparatorluğu, kendi ölçeğinde kuvvetli bir askeri güç olarak varlığını sürdürdü. Dolayısıyla, kendisinin Avrupalı Büyük Güçlerle olan ekonomik ilişkileri hangi vaziyette olursa olsun, bu askeri gücün İmparatorluğa ciddi bir diplomatik manivela ve hareket kabiliyeti sağladığına hiç şüphe yoktur. Hatta, bu noktada, çöküşünün ve bağımlılığının iyice ilerlemiş olması gerektiği 1914 yılında, dış ticaretinin en büyük bölümünü yaptığı İngiltere’ye ve yabancı yatırım ile finansman ihtiyacının önemli bir kısmını karşıladığı Fransa’ya karşı savaşa girebilecek derecede kendisini bağımsız hissetmiş olduğunu hatırlatmakta fayda vardır. Her halükarda söz konusu bağımlılık yaklaşımının kendi içinde tutarlı olmayan pek çok yönü bulunduğu fark edilmektedir.3

***

Osmanlı İmparatorluğu’nun II. Meşrutiyet Devri olarak bilinen (1908-1918) ve büyük ölçüde İttihat ve Terakki örgütünün etkisiyle üretilmiş olan dış politikaları da yukarıda bahsedilen akademik eksiklik ve ilgisizlikten payını almıştır. Bu dönemde, İmparatorluğun 1911-12 yıllarında İtalyanlarla, 1912-13 senelerinde Balkanlı müttefiklerle ve son olarak da 1914-18 arasında Birinci Dünya Savaşı içinde Ruslar, İngilizler ve kısmen de Fransızlarla olmak üzere üç sıcak savaşın doğrudan muhatabı olduğunu ve bu savaşların sonunda dağıldığını dikkate alacak olursak, söz konusu on yılın dış politikası üzerinde bir ilgi odaklaşması olmaması doğrusu şaşırtıcıdır. Genç Türk örgütlerinin, özellikle de İttihat ve Terakki’nin yapısı ve uyguladığı iç politikalar üzerine bilim dünyasında belli bir ilgi yoğunlaşması olduğu gözlenmekte ise de, İttihat ve Terakki’nin şu veya bu şekilde iktidarda olduğu bu on yıllık dönemde ortaya koydukları dış politikaların oluşumunu etkilemiş olan temel sebepler, amaçlar ve unsurların üzerinde bir inceleme yapılmadığı dikkati çekmektedir.

Öyle anlaşılıyor ki, burada da arşiv belgelerine dayalı araştırmaların yapılmamasındaki başlıca sebep, konuya ilişkin olarak ortaya atılmış olan basite indirgemeler ve genellemelerdir. Örneğin, şaşırtıcı bir şekilde, pek çok araştırmacı bu dönemde Osmanlı İmparatorluğu’na yönelik İngiltere’nin dış politikası üzerinde hassasiyetle durmayı tercih ederek adeta İngiltere’nin kısmen ilgisiz kısmen de düşmanca olarak buldukları bu tavrının netice itibariyle İttihat ve Terakki’nin dış politikasını belirleyen temel faktör olduğunu savunmuş ve böylece İttihatçıların aslında istemedikleri halde giderek Almanya ve Avusturya-Macaristan’a bağımlı hale geldiklerini idda etmişlerdir.4 İngiltere’nin o dönemdeki dış politikası üzerine yapılan bu değerlendirmelerin arşiv belgeleriyle üretilen çalışmaların ışığında sorgulanır hale gelmiş olması bir yana,5 bu yöndeki bir yaklaşım İttihatçıların kendi politikalarını haklı çıkarmak için yapmış oldukları propagandanın adeta bir yansıması niteliğindedir.6 Üstelik bu yoldaki propagandaların sadece İttihatçıların kendilerini ve politakalarını doğrulamak gayesiyle yapılmış olduğu, aydınlatıcı bilgi verme amacına yönelik olmadığı bilinmektedir.7


İttihat ve Terakki örgütünün dış politikası üzerine yapılan genellemelerden bir diğeri de, bu teşkilatın ideolojik yapısı itibariyle parlamenter bir rejimden yana olduğu ve dolayısıyla büyük ölçüde İngiltere ve Fransa’ya sempati beslediği yönündedir. Örgütün, bu niteliklerinden dolayı İngiltere ve Fransa’da faaliyet alanı bulduğu ve ‘despotik’ Abdülhamit yönetimine yakınlığıyla bilinen Almanya’da kendisini fazlaca gösteremediği de iddia edilmiş, fakat İngiltere gibi yayılmacı-emperyalist bir devletin

1907     yılında Rusya ile anlaşmış olmasından dolayı İstanbul’da 1908 Temmuzu’nda iktidara gelen ve kendisiyle yakınlaşmak için çırpınan Genç Türk rejimine sırt çevirdiği ileri sürülmüş; böylece Osmanlı’nın isteksizce de olsa, Almanya’ya yönelmesine sebebiyet verildiği belirtilmiştir.8

İttihat ve Terakki’nin dış politikası üzerinde yapılan bu genellemelerin hemen hemen tamamı Avrupalı Büyük Güçlerle münasebetleri izah etmeye yönelik olduğu için, o zamanki hesaba göre küçük devletlere yani Balkanlı ülkelere yönelik politikalarının ne olduğu hususu da adeta önemsiz addedilerek bir kenara konulmuştur. Oysa birinci elden kaynaklarla yapılan araştırmalar, İttihat ve Terakki’nin dış politikasında Balkanlı ülkelerle olan ilişkilerinin Avrupalı Büyük Güçlerle olan münasebetler derecesinde önemli olduğunu ortaya koymaktadırlar.9

Bu türden genellemelerin bilimsel çalışmaları kısırlaştırdığı ve her manada olumsuz etkilediği görüşünden hareket eden çalışmamız, öncelikle bu görüşleri ciddi bir şekilde ve arşiv malzemeleriyle teste tâbi tutmaya çalışacak, sonra da İttihat ve Terakki örgütünün uyguladığı dış politikalara ilham veren ideolojik düşünce ve dürtülerin neler olduğunu tespit ederek, bu siyasal eğilimler doğrultusunda hazırlanan ve uygulanan dış politikalar üzerinde birtakım gözlemlerde bulunacaktır. Bu noktada belirli bir mantıki ve kronolojik silsile takip edilerek, önce İttihat ve Terakki örgütünün iktidarda söz sahibi olmadan evvelki yıllarda yani 1908 öncesi dış politika hakkında neler ileri sürdüğü tahlil edilmeye çalışılarak, örgütün bu yoldaki düşüncelerine temel teşkil eden ideolojik alt yapı ele alınacak sonra da 1908     sonrası uygulamalarda örgütün siyasi felsefesinin ne tür dış politikalarla karşımıza çıktığı incelenecektir. Böyle bir düzenlemede, konuya ilişkin olarak ortaya atılmış olan bütün varsayımların da sorgulanmış olacağına inanıyoruz.

***

Öyle anlaşılıyor ki İttihat ve Terakki örgütü kuruluşundan 1902 yılına kadar büyük ölçüde bir fikir klübü niteliğinde kalmış ve kendisini Osmanlı İmparatorluğu’nun geleceğine talip olan bir siyasi kuruluş şekline dönüştürememiştir. Avrupa’nın değişik ülkelerinde dağınık bir biçimde ve Genç Türkler gibi genel bir isimle faaliyet gösteren bütün grupların bir araya gelmesiyle oluşturulan meşhur 1902 Kongresi’nin ardından, Ahmet Rıza Bey çevresinde toplanan Genç Türklerin giderek Türk-Müslüman milliyetçiliği diyebileceğimiz bir nasyonalizmi benimsedikleri ve özellikle 1906 yılından itibaren Dr. Bahattin Şakir’in çabalarıyla bir gizli ihtilal örgütü oluşturdukları anlaşılmaktadır.10 1908 Temmuz İhtilali”nden sonra İttihat ve Terakki’nin önde gelen isimlerini oluşturacak bu kişilerin çıkardıkları yayınlarda Osmanlı İmparatorluğu açısından Avrupa’daki gelişmeler üzerine dış politika analizleri yaptıklarını görmekteyiz. Öyle ki, mesela, bunların yayınlarından olan Mechveret Supplement Français Avrupa’daki uluslararası ilişkiler ve değişen uluslararası dengeler üzerine pek çok yorumda bulunmuştur. Bu yayınlardan çıkarılacak sonuçları az miktarda da olsa günümüze kadar gelmiş olan İttihat ve Terakki belgeleri ve liderlerinin hatıraları ile karşılaştırma imkanına da sahibiz. Ayrıca, bütün bu sonuçları, İttihat ve Terakki’nin Avrupa’daki uluslararası ilişkileri nasıl değerlendirdiğine dair hatırı sayılır ipuçları veren ve Genç Türk İhtilali’nden sonraki yıllarda Osmanlı dış politikasının nasıl belirlendiği konusuna büyük ölçüde ışık tutan yerli ve yabancı pek çok arşivde bulunan orjinal belgelerle de mukayese etmemiz gerekir ki, bu çalışma bunları yaptığı iddiasındadır.

1908 İhtilali’nden sonra İttihatçılar olarak tanınacak olan Genç Türk grubunun çıkarmış olduğu yayınların dikkatli bir şekilde incelenmesi, bizi iki temel sonuca götürüyor. Bunlardan ilki, bu grubun bütün Avrupalı Büyük Güçlere karşı düşmanca denebilecek aleyhtar bir tutumda ve onların Osmanlı İmparatorluğu’nun içişlerine sık sık yaptıkları müdahalelere şiddetli bir karşı koyma duygusu içerisinde bulunduğudur. İkincisi ise, 1908’de iktidara oynama aşamasına gelmeden çok evvel bile İttihat ve Terakki’nin iddia edildiği gibi parlamenter devletler olan İngiltere ve Fransa lehine özel bir eğilim sergilememiş olmasıdır. Hatta tam tersine, mesela bu yayınlardan özellikle Mechveret Supplement Français’te çıkmış olan İngiltere aleyhtarı nitelikteki yazıların adedi başka herhangi bir devlet aleyhine olanlardan çok daha fazladır. Bu İngiliz düşmanlığı, ilk bakışta 1902 Kongresi’nin ardından Prens Sabahattin Bey etrafında toplanmış olan ve sürekli olarak İngiliz dostluğu yönünde yayınlar yapan rakip Genç Türk hareketine bir tepki gibi görünse de, İngiliz aleyhtarlığının, İttihat ve Terakki örgütü içerisinde oluşan ve İngiltere’nin Osmanlı’nın baş düşmanı haline geldiği yönündeki köklü bir düşüncenin ürünü olduğuna da hiç şüphe yoktur.

İttihat ve Terakki’nin Avrupalı Büyük Güçler’e özellikle de İngiltere ve Fransa’ya karşı duyduğu güvensizliğin temelinde, bu ülkelerin Osmanlı İmparatorluğu’na, bilhassa Türklere ve Müslümanlara düşmanca bir tavır sergiledikleri konusunda kökleşmiş bir inancın yattığı göze çarpmaktadır. İttihat ve Terakki’ye göre bu düşmanlık, Ermeni ve Bulgar İhtilallerine söz konusu devletlerin vermiş olduğu İttihatçılarca kesin olarak kabul edilen destekte en belirgin hale gelmişti. Bu desteği vermelerinin tek gerekçesi, eşkıyaların bir İslami güce saldırıyor olmalarından başka birşey değildi. Mesela, “en fanatik birtakım kilise mensupları ve politikacılardan” oluşmuş ve Balkanlar’da Osmanlı egemenliğinin sona ermesi için mücadele eden Londra’daki Balkan Komitesi’ne yönelttiği hücumlardan birinde Mechveret Supplement Français şöyle demekteydi:

‘Müslümanlar bu kalleşçe manevralar içerisindeki gerçekleri görmeye başlıyorlar ve bu da Doğu’da İngilizlerin yardımlarıyla olmakta ve bu sayede Müslümanların gözleri açılmaktadır.’11

Bu ve buna benzer dış politikayla ilgili olarak kaleme alınmış pek çok baş makale sadece kendi başlarına ele alındığı takdirde cereyan etmekte olan birtakım olaylara gösterilmiş basit tepkiler olarak düşünülebilir. Fakat, İttihat ve Terakki’nin günümüze ulaşmış olan haberleşme defterindeki bilgiler, bu türden dış politika yorumlarının çok kökleşmiş inançların bir ifadesi ve 1906’dan itibaren bu örgütün benimsediği siyasetin dışa vurulması olduğu konusunda bir şüpheye yer vermeyecek niteliktedir.

1907 yılı başlarında meydana gelen ve 1876 Anayasası’nın babası olarak Genç Türkler tarafından saygıyla anılan Mithat Paşa’nın meşhur oğlu Ali Haydar Bey’in İttihat ve Terakki örgütü Merkez Komitesi’nden istifasıyla sonuçlanan bir hadise söz konusu ettiğimiz kökleşmiş İngiltere aleyhtarlığını gayet güzel izah etmektedir. Bu istifaya sebep olan olaylar zincirini anlatan Merkez Komitesi’nin bütün şubelere gönderdiği bir mektuba göre İttihat ve Terakki, İngiltere’ye Osmanlı İmparatorluğu’nun ve özellikle de Türklerin baş düşmanı olarak gösterilebilecek her türlü haber ve makaleyi kendi yayın organlarında basmaya itina gösteriyordu. Ali Haydar Bey ise böyle bir İngiliz aleyhtarı yayın politikasını tasvip etmediği için örgütten istifa etmeye zorlanmıştı.

Hatta aynı yıl içerisinde, Paris’teki Merkez Komitesi, Londra’da sürgünde bulunan Genç Türklerden Halil Halid Bey’e bir mektup göndererek İngiltere basınında çıkan haber ve yorumlardan ve Avam Kamarası’nda İngiliz Parlamenterlerin yaptığı konuşmalardan Osmanlı ve Türkler aleyhinde olanları özenle seçerek Paris’teki merkeze göndermesi ricasında bulunur. Halil Halid Bey’e gönderilen mektupta verilen izahata göre, bu tür yayınlar İngiltere’yi hâlâ dostumuz gözüyle görenleri, bu ülkenin en azılı düşmanımız olduğuna inandırmak amacıyla kullanılacaktı. Aynı şekilde, Kıbrıs Larnaka’daki üyelerinden birisine de benzeri bir mektup yazmayı ihmal etmeyen İttihat ve Terakki’nin Paris Merkez Komitesi, bu üyeden İngiltere aleyhine kaleme alınmış makaleler yazmasını istiyor ve bunların Şura-yı Ümmet’te yayınlanacağını belirtiyordu. Böylece İngiltere aleyhtarı bir kamuoyu oluşturabileceğini hesaplayan örgüte göre, bu tür makaleler, İngiltere’nin 1830 ve 1840’larda olduğu gibi dostane politikalar uygulamadığını; tam tersine, bu ülkenin Ermeni ve Makedon İhtilalcilerini ve hatta Arapları bile Türklere karşı kışkırtmak için elinden geleni yaptığını vurgulamalıydı.12

Öyle anlaşılıyor ki, İngiliz aleyhtarı bu düşünce ve eğilimler giderek hız kazanır ve 1907 yılında İngiltere ile Rusya arasındaki problemleri belli bir uzlaşma sayesinde büyük ölçüde ortadan kaldıran meşhur İngiliz-Rus Antlaşması’nın imzası ile de zirveye çıkar. Aslında, bu antlaşma sayesinde her iki ülke arasında meydana gelen yakınlaşma 1906 yılından itibaren İttihat ve Terakki örgütünün dikkatinden kaçmamıştı. Mesela, 1906 yılı Temmuz ayında Mechveret Supplement Français bu iki gücün aralarındaki uzlaşmayı Osmanlı’nın sırtına yükleyip yüklemeyeceklerini merak ediyor ve okuyucularına 1904 yılındaki İngiliz-Fransız Antlaşması’nın, Osmanlı İmparatorluğu açısından Mısır’ın kesin kaybı anlamına gelmiş olduğunu hatırlatıyordu.13 Özellikle, 1907 yılında İngiliz-Rus Antlaşması’nın imzalanmasından itibaren, İttihat ve Terakki’nin endişelerinin katlamalı olarak arttığı görüldü ve örgüt Rusya ve İngiltere arasında Makedonya’da çetelerin takibi için yabancı subayların denetiminde bir hareketli birlik oluşturulması yönünde hazırlanan planı şiddetle eleştirdi. Öyle ki, İttihat ve Terakki o yıllarda Osmanlı yönetimindeki Balkan topraklarında yaşanan karmaşık ortamın bütün sorumluluğunu İngiltere’ye yükleyerek, bu sorunların temelinde Bulgaristan’ın 1885’te Doğu Rumeli’yi ilhak etmesinin ve bu kriz sırasında İngiltere’nin uyguladığı dış politikanın yattığını söylüyordu. Örgüte göre, İngiltere’nin destek ve teşvikleri olmamış olsaydı, Bulgaristan hiçbir zaman Doğu Rumeli’yi ilhak etmeye kalkışamazdı.14

İttihat ve Terakki’nin İngiltere’ye yönelttiği bu eleştiri bombardımanı, diğer ülkelerin daha iyi olduğu manasına gelmiyordu. Mesela, Rusya’ya düşmanlık adeta geleneksel olduğu ve süreklilik arz ettiği için, bu hususun sık sık gündeme getirilmesine bir manada gerek duyulmuyordu. Bununla birlikte, belirli aralıklarla Rusya aleyhine yazılmış makalelere de rastlanıyordu. Mesela, 1906 Mart’ında, Mechveret Supplement Français, okurlarının dikkatini Slav tehlikesine çekiyor ve eğer şu anda Avrupa’da oluşum halinde olan bir tehlike varsa bunun sarı tehlike olduğunu belirtiyordu. Gazeteye göre bu sarı tehlike Avrupa’da o zaman zannedildiği gibi Doğu Asya Halkları değil, tam tersine, Rus ve Slav tehdidiydi.15 Özellikle, Rusya’nın Makedonya’da uluslararası reformlar uygulanması yolunda yaptığı girişimler İttihat ve Terakki örgütünün şiddetli tepkisine sebep oluyordu. Öyle ki, 1908 Mayıs’ında örgüt, Manastır’daki yabancı devletlerin konsolosluklarına birer nota vererek Makedonya’daki varlığını ilan ederken, Rusya konsolosuna bir kopya vermemek konusunda titiz ve ısrarlı davranmıştı.16

Diğer devletler de İttihat ve Terakki’nin eleştirilerinden nasiplerini alıyorlardı. Makedonya’da reform yapılması yolunda girişimlerde bulunmaları yüzünden, İttihat ve Terakki örgütünün kendilerine duyduğu kızgınlık adeta sınırsızdı. Özellikle 1905 yılı Aralık ayında Büyük Güçlerin donanmalarını kullanarak toplu bir gövde gösterisinde bulunmaları, Sultan Abdülhamid’i Makedonya’nın hesaplarını tutmak üzere bir uluslararası komisyon kurmaya zorla razı etmeleri, İttihat ve Terakki liderlerinin ve Mechveret Supplement Français’in başyazarı Ahmet Rıza’nın şiddetli tepkisine sebep olmuştu. Haçlı Donanması başlığıyla kaleme aldığı baş yazıda Genç Türk lideri şöyle diyordu:

“Büyük Güçlerin silahlı müdahalesinin savunulacak hiçbir yanı yoktur ve eğer Makedonya’nın üç vilayetinde başlanılmış reform uygulamalarının Türkiye’den devamı istenecekse, Osmanlı hükümetinin prestijinin zedelenmemesi gerektiğini Bab-ı Ali Hükümeti’nin bu devletlere açıkça belirtmeye hakkı vardır.”17

Makale, Büyük Güçleri Osmanlı hükümetinin otoritesini dolaylı olarak ortadan kaldırmaya çalışmakla suçluyor ve eğer bir hükümet Büyük Güçlerin ‘gayr-i hukuki ve aşağılayıcı davranışlarına’ her zaman boyun eğecek olursa, böyle bir hükümetin halkına ne tür güven verebileceğini ve halkından nasıl itimat bekleyebileceğini soruyordu. Ahmet Rıza’ya göre donanma ile yapılan bu kaba kuvvet gösterisi Türklere sadece bir ders verebilirdi:

”Yabancı Büyük Güçler tarafından her türlü öneriye bir nevi tiksinti duygusu içerisinde güvensizlik duymak ve hazırlıklı bulunmak: Bu Büyük Güçlerin ne Türklerin ne de Osmanlıların gerçek ihtiyaçlarıyla asla ilgilenmediklerini şu ana kadar edindikleri bir dizi acı tecrübe sonucu bilmiyorlar mı?”18

Abdülhamit bu tehdit karşısında boyun eğip, uluslararası mali komisyonun kurulmasını kabul ettiği zaman, İttihat ve Terakki örgütü bunu çok acı bir dille eleştirerek, bütün meselenin Sultan’ın korkaklığından kaynaklandığı ileri sürdü. Ayrıca, ‘Büyük Güçlerin Türkiye ile ilgili meselelerini, Apaçilerin birbirleriyle olan sorunlarını karanlık bölgelerde ve bilinmez şekillerde çözümledikleri gibi çözme alışkanlığı elde etmiş olduklarını’ ifade etmekten de geri durmadı.19 Bu arada bir hususun altını çizmeye özen gösterdi ki, burada aslında Büyük Güçlere yönelik bir tehdit gözlenmekte idi: Bu tür gövde gösterileri başarısız kalmaya mahkum olduğu gibi, ayrıca ‘bunlar Türk halkının sabrını taşırıyor, sinirlendiriyor ve onu isyan etmeye itiyordu.’20

Değişik şekillerde ifade edilen İttihat ve Terakki’nin Avrupa karşıtlığı ve hatta Avrupa düşmanlığının bir başka örneği de Avrupa emperyalizmi tarafından tehdit edilen diğer Müslüman ülkelerle dayanışma arzusuydu. Mesela, 1907 yılı Ocak ayında, Osmanlı İmparatorluğu ile İran arasında bazı sınır çatışmaları olduğu yolunda haberler gelmesi üzerine, Mechveret Supplement Français bu iki ülkenin birbirine saldırmasının her ne sebepten olursa olsun acınacak bir durum olduğunu ilan etti. Gazete, bütün suçu Osmanlı Sultanı ve İran Şahı’nın üzerine attıktan sonra, ‘ne Sultan’ın ne de Şah’ın bağımsızlığımızı tehlikeye atmaya, bize ait olan birşeyi ve bizim en kıymetli varlıklarımızı yabancılara satmaya hiç hakları olmadığını’ vurguladı. Ahmet Rıza’ya göre, bu iki ülke arasında pasif manada sıradan bir barışın kurulması bile yeterli değildi: ‘İslam dininin öngördüğü ve emrettiği biçimlerde bir tesanüt ve uhuvvet de’ olmalıydı.21

Her ne kadar Müslüman dayanışması konusunu ileri sürmüş olsa da, bu dayanışmadan İttihat ve Terakki örgütünün anladığı şey büyük ölçüde Türk milliyetçiliği manasına geliyor veya en azından kuvvetli dozda bir Türk milliyetçiliğini içeriyordu. Mesela, örgütün 1906-1907 yıllarına ait gizli yazışmalarını kapsayan belgeler, İttihat ve Terakki’nin Rusya’daki Türk ve Müslümanların geleceğiyle yakından ilgilendiğini ve hatta Kafkaslar, Azerbaycan, Dağıstan ve Orta Asya’da kendisine sempati besleyen gruplarla doğrudan temas kurmuş olduğunu ortaya koyuyor. Aynı zamanda örgüt, 1878 yılından beri Avusturya-Macaristan’ın resmi işgali altında bulunan Bosna-Hersek’te şubeler açmış ve 1907 yılında söz konusu şubeleri Türkçenin bu vilayetlerde yaygınlaştırılması için gayret göstermeleri konusunda uyarmıştı.22

Buraya kadar anlatılan olaylar, İttihat ve Terakki veya Genç Türklerin samimi olarak İngiltere ve Fransa taraftarı ve dolayısıyla da Almanya aleyhtarı oldukları yönünde uzunca bir süredir kabul edilegelen düşüncelerin sorgulanması gerektiğini ortaya koymaktadır. Aslında eldeki belgeler dikkatli bir şekilde incelendiği takdirde, İttihat ve Terakki’nin Avrupalı Büyük Güçlerin dış politikalarına dair ürettiği düşüncelerin diplomatik, askeri ve ticari manada derli-toplu ve en azından kendi içinde tutarlı bir dış siyaset mantığı içermediği sonucuna ulaşılmaktadır. Öte yandan, belgelerin ortaya koyduğu bir diğer husus da, İttihat ve Terakki’nin 1908 İhtilali öncesinde oldukça aşırı bir dozda Avrupa aleyhtarlığı düşüncesine saplanmış olmasıdır.

Adeta, komplolarla oluşturduğu bu düşüncesinin temeli, Avrupalı Büyük Güçlerin Osmanlı İmparatorluğu’nun bağımsızlığına son vermek, dünya Müslümanlarını ve Türk milletini esir etmek üzere açık ve sistemli bir savaş içerisinde bulunduğu yolunda örgütün edindiği intiba ve inanca dayanıyordu.

Bu noktada, birbirine rakip olan İttihat ve Terakki ile Abdülhamit arasında büyük ölçüde anlayış benzerliği vardır. Zaten, İttihat ve Terakki’nin Abdülhamit’in dış meselelerle ilgilenme biçimine getirdiği en ağır eleştirinin, Padişah’ın, Avrupalı Büyük Güçlere karşı çok teslimiyetçi ve onların aşağılayıcı muamelesi karşısında çok pısırık kaldığı yönünde olması dikkat çekicidir. Fakat, burada altının çizilmesi gereken husus şudur ki, bu tür bir benzetme büyük ölçüde zorlama sonucu yapılabilir; zira, Abdülhamit’in Avrupa aleyhtarlığı ve bütün Büyük Güçlere duyduğu güvensizlik İmparatorluğun zayıflığından kaynaklanıyordu ve bu manada onun dış politika anlayışı pasif ve muhafazakar karakterdeydi. Çünkü, Abdülhamit, mevcut uluslararası düzeni itirazsız kabul etmiş ve bu sistem içinde İmparatorluğun bekasını temin etmeye çalışmıştı. Buna karşılık İttihat ve Terakki’nin benimsemiş olduğu Avrupa aleyhtarlığı ise haksızlığa uğramış olduğu kanaati içerisinde olan ve kendisini ispata çalışan bir milliyetçiliğe dayanıyordu ki, bu tür bir siyasi tavrın kısa vadede olmasa bile orta veya uzun vadede uluslararası ilişkiler üzerindeki etkilerinin ihtilalci karakterde olacağı açıktı.23

Bu noktada, İttihat ve Terakki’nin 1908 öncesinde şimdiye kadar söylenildiği veya tahmin edildiği gibi, siyasi felsefe yakınlığı itibariyle İngiltere ve Fransa yanlısı olmadığını; tam tersine, çok şiddetli bir dozda İngiliz aleyhtarlığı içerisinde bulunduğunu; genel hatlarıyla derli-toplu bir dış politika düşüncesi üretmediğini ve daha da önemlisi, gerek Avrupa gerekse Balkanlardaki bütün devletlere nefret derecesine uzanan bir kızgınlık ve düşmanlık beslediğini; bütün bunlara da İttihat ve Terakki örgütünün benimsemiş olduğu bir nevi Türk milliyetçiliğinin sebebiyet verdiğini tespit etmiş bulunmaktayız. Fakat, bu hususların tespiti İttihat ve Terakki’nin 1908 İhtilali sonrasında ne tür bir dış politika ortaya koyduğunu izah etmeyebilir; zira, olabildiğince İngiliz aleyhtarı bir söylemle iktdara gelmiş bir grup, iktidarda iken şartların zorlaması sonucu İngiliz yanlısı bir siyasete yönelebilir. Aynı şekilde, bütün komşularından temel itibariyle nefret eden bir siyasi grup, iktidara gelince alternatif dış politikaların gerekliliğini görerek, farklı siyasi davranışlar içerisine girebilir. O halde, İttihat ve Terakki’nin 1908 İhtilali sonrasında da ne tür politikalar uygulamış veya uygulamaya çalışmış olduğunu kısaca tespit etmekte faydalar vardır.

Öyle anlaşılıyor ki, İttihat ve Terakki’nin 1908 İhtilali sonrasında oluşturmaya çalıştığı ilk dış politika alternatifi bütün devletlere -hem Avrupalı Büyük Güçler hem de Balkan devletleri- karşı aynı derecede ve bazen aşırı dozda dostluk ifadeleri kullanmak prensibine dayanıyordu. İttihat ve Terakki Örgütü bu sayede Avrupa aleyhtarlığı yönündeki temel siyasi felsefesini gizleyebilmiş olacağını da düşünüyordu. Fakat, ilk bakışta belki akla yatkın gibi görünecek olsa bile, bu tür bir siyaset o zamanki güç dengesini dikkate almaz nitelikteydi ve sonuç itibariyle Osmanlı İmparatorluğu’nun tecrid edilerek yalnız bırakılmasına yol açabilirdi. Balkan Savaşlarına ve Birinci Dünya Savaşı’na giden yılların, güç dengesi politikaları ve yoğun diplomasi trafiği ile geçtiğini gözönüne aldığımız zaman, yalnız kalmanın Osmanlı İmparatorluğu açısından neredeyse intihar etmek manasına gelebileceği sonucuna varmak mümkündür. Gerçekten de Osmanlı, bu dönemde yaşadığı yoğun uluslarararası krizlerde -Bosna Krizi (1908-1909) hariç- kendisine destek verebilecek dostlardan mahrum kalmıştır. Bu yalnızlık büyük ölçüde İttihat ve Terakki’nin kendi gayretleri sonucunda oluşmuştur ki, şimdi bu çabalara bir göz atmak gerekir.

23 Temmuz İhtilali’nin hemen akabinde, yıllardır Paris’te sürgünde yaşamakta olan Ahmet Rıza, İstanbul’a dönmeden evvel Paris’te bulunan büyükelçilikler vasıtasıyla Büyük Güçlerle temaslar kurmaya çalışır. Örneğin, o zamana kadar Mechveret Supplement Français’in başyazılarında en ağır biçimde eleştirdiği İngiltere, Ahmet Rıza’nın dostluğunu mutlaka elde etmek için ciddi gayret sarf ettiği ilk ülke olur. Anayasanın yeniden yürürlüğe konulmasından sadece 23 gün sonra 17 Ağustos 1908’de, İngiliz Dışişleri Bakanı Sir Edward Grey’e ve İngiltere Kralı VII. Edward’a Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti (Comite Ottoman d’Union et Progres) adına birer mektup yazarak görüşmek istediğini belirtir. Aynı zamanda, ‘şanlı İngiliz askerlerinin Kırım Savaşı sırasındaki yardımlarını, 1877­78 Türk-Rus Harbi’nde İngiltere’nin müdahalesini’ ve bu müdahale sonucu Osmanlı’nın çok işine yarayan Kıbrıs Antlaşması’nın İngiltere ile imzalanmış olmasını, İttihat ve Terakki mensuplarının her zaman hatırladıklarını vurgulamayı da ihmal etmez.24

Yani birkaç ay öncesine kadar İngiltere’nin, Osmanlı’nın, Müslümanların ve bilhassa Türklerin en büyük düşmanı olduğu yönünde yapılan yayınlar adeta tekzip edilmektedir. Fakat, İngiliz Dışişleri Bakanlığı’nın İttihat ve Terakki’nin çok küçük tirajlı ve çoğu zaman adeta gizlice dağıtılan bu gazetelerinden ve muhtevasından haberi yok gibidir. Ayrıca, İngiltere giderek hızla Almanya taraftarı bir siyaset izlediğini düşündüğü Abdülhamit’in mutlak idaresine son verilmesinden oldukça memnundur. Dolayısıyla, Ahmet Rıza’ya hemen cevap verilir.25

O sırada Grey Londra dışında tatildedir, ama Dışişleri Bakanlığı bir telgraf çekerek kendisini konudan haberdar eder ve Ahmet Rıza’nın görüşme istediğini iletir. Grey, Dışişleri Bakanlığına telgrafla bir talimat verir ve Ahmet Rıza’yı tatil dönüşü Ekim başlarında görmekten memnun olacağını belirten bir mesajın İttihat ve Terakki liderine ulaştırılmasını ister. Ancak, bu arada Ahmet Rıza daha önce Londra’ya gelmek isterse, bakan yardımcısı Sir Charles Hardinge ile görüşebilecek veya Paris’teki İngiltere Büyükelçisi Sir Francis Bertie vasıtasıyla düşüncelerini Londra’ya aktarabilecektir. Hatta, eğer Ahmet Rıza bir an evvel İstanbul’a dönmek isteyecek olursa, oradaki İngiliz Büyükelçisi Sir Gerald Lowther aracılığıyla da Londra’yla doğrudan temas kurması sağlanacaktır. Grey, bütün bunlara ilaveten, gönderdiği talimata, Ahmet Rıza’nın ‘çok büyük bir liberal reformcu olduğu yolundaki şöhretinin’ kendisince ‘çok iyi bilindiği’ hususunun da İttihatçı lidere bildirilmesini eklemeyi ihmal etmez.26 Ahmet Rıza, Ekim 1908’e kadar bekleyemediği ve bir an önce İstanbul’a dönmek istediği için bu görüşme gerçekleşmez, ancak Bosna krizi sırasında Kasım ortalarında Ahmet Rıza ve Grey yüz yüze görüşme fırsatı bulurlar.

Ahmet Rıza aynı günlerde bir yandan da Alman ve Fransız dışişleri bakanlarıyla temas kurmaya çalışmaktadır. Örneğin, Fransız Dışişleri Bakanı Stephen Pichon ile görüşür ve ona İstanbul’da yeni kurulan rejimin, ‘Türk İmparatorluğu’nun yeniden güçlü kılınması için anlayış ve yardımlarıını elde etmek istedikleri ülkelerin, özgürlük, medeniyet ve meşruti rejimlerin temsilcileri olan Fransa ve İngiltere olduğunu’ ifade eder.27 Aynı görüşmede, Ahmet Rıza, Paris’teki Almanya Büyükelçiliği’yle de temas kurduğunu belirtir ve kısa bir süre içinde Almanya’yı ziyaret edeceğini açıklar. Çünkü, İttihatçı lidere göre, İstanbul’daki Genç Türk rejimi bütün devletlerle, Büyük Güçlerin hepsiyle iyi geçinmeliydi. Gerçekten de, Ahmet Rıza, Eylül ayı sonlarında Almanya’yı ziyaret ederek, bu ülkenin Başbakanı Bülow’a İttihat ve Terakki’nin Almanya ile mümkün olabilecek en iyi ve en samimi münasebetler kurmayı arzu ettiklerini vurgular.28 Bu ifadeler Alman Başbakanı Bülow’u çok etkilemiş olmalıdır; zira, o da bu görüşmenin hemen ardından İstanbul’daki Almanya Büyükelçisi’ne bir talimat göndererek ondan ‘Türk halkının ve İslamiyetin koruyucusu ve aydınlatıcı dostu’ olarak hareket etmesini ister.29

Aynı günlerde ülke içerisindeki İttihat ve Terakki liderleri de boş durmuyorlardı. Onlar da özellikle İstanbul ve Selanik’teki yabancı temsilcilikler ile temas kurmaya özen gösteriyorlardı. Aslında, Makedonya’da ihtilal hareketi patlak verdiğinden beri İttihatçı subayların özellikle bu bölgedeki İngiliz konsolosluk görevlileriyle temas kurduklarına şahit olunmaktaydı. Meşruti yönetimin ilanından hemen sonra da İttihat ve Terakki’nin teşvikiyle özellikle İstanbul’da İngiltere taraftarı pek çok gösteri düzenlenmişti. Görünüşte İngiltere yanlısı bütün bu girişimler İttihatçı liderler tarafından özenle sürdürülür. Belgelerden tespit edilebildiği kadarıyla ilk girişim yarı resmi niteliktedir ve Enver ile Nazım Beyler tarafından yapılır. Bu iki lider, Abdülhamid’in sağ kolu, baş mabeyincisi ve Alman taraftarlığıyla tanınan İzzet Paşa’nın bir İngiliz tüccarından satın aldığı ve İngiltere bayrağı taşıyan ticari gemi ile İstanbul’dan kaçması üzerine, Selanik’teki İngiltere Başkonsolosu Harry Lamb’i ziyaret ederler. Büyük Britanya İmparatorluğu’nun yardım ve anlayışına şiddetle ihtiyaçları olduğunu; başka güvenecekleri bir devlet bulunmadığını belirten İttihatçı liderler, İzzet Paşa’nın bu davranışıyla İstanbul’daki Genç Türk rejimiyle İngiliz hükümetinin arasını açmaya çalıştığını, fakat buna müsaade etmeyeceklerini ifade ederler ve bu firardan İngiliz Büyükelçiliği’ni sorumlu tutmadıklarını vurgularlar.30 Selanik’te başlatılan bu temaslar kendisini İttihat ve Terakki örgütünün iç işlerinden sorumlu direktörü olarak tanıtan Mehmet Talat Bey (sonraları Talat Paşa) ve dış ilişkileri direktörü Dr. Bahattin Şakir tarafından İstanbul’da sürdürülür. İngiltere Büyükelçisi Lowther onların ağırbaşlı ve azimli tutumlarından olumlu etkilenir.31 İstanbul’a Ekim başlarında dönen Ahmet Rıza da İngiliz Büyükelçisiyle temaslar kurarsa da, Lowther üzerinde diğer İttihatçı liderler kadar müsbet bir intiba yaratamaz.32

Aynı günlerde, İttihat ve Terakki, belirgin diplomatik tercihlerden mahrum ve içerik itibariyle olabildiğince boş olan bu tür temaslara Balkan ülkeleriyle de başlamıştır. Örgütün buradaki tek şansı, Abdülhamid yönetimine karşı çıkan gayrimüslim Rum ve Bulgar ihtilal teşekkülleri ile 1908 öncesi bazı münasebetlerinin var olmasıydı. Özellikle Osmanlı Makedonyası’nda faaliyet gösteren bu teşekküllerden pek çoğu, ilgili Balkan ülkeleri tarafından belli miktarlarda desteklendiği için, bu örgütlerle kuracağı münasebetler yoluyla İttihat ve Terakki’nin Sofya, Atina ve Belgrad hükümetlerinin politikalarını az da olsa etkileyebilmesi mümkün görünüyordu. Dolayısıyla, İttihat ve Terakki, bu gruplardan her birisine yönelik kısmen farklı, fakat belirgin bir muhtevası olmayan davranışlar içerisine girer.

Mesela, ihtilalci Bulgar örgütleri, bir yandan Osmanlı güçlerinin, öte yandan da Rum, Sırp ve hatta Ulah gruplarının şiddetli karşı koymaları sonucu, 23 Temmuz ihtilali öncesinde olabildiğince zayıf düşmüşlerdi. Bulgar gruplarının iyice güçsüz düştüğü bölgelerde, İttihat ve Terakki liderleri, Bulgarlara karşı saldırılara son vermeleri konusunda Rum çetelerini şiddetli bir dille uyarırlar. Ayrıca, İttihat ve Terakki, Abdülhamid rejimine başkaldırarak dağa çıkan Bulgar çetecilerinden Osmanlı kuvvetleriyle çatışmalarda öldürülmüş olanları Makedonya’nın çeşitli bölgelerinde kahramanlar olarak yad eder. İttihat ve Terakki’nin Bulgaristan lehindeki davranışları o kadar artar ki, sonuçta İstanbul’daki bazı Büyük Güçlerin temsilcileri her iki ülke arasında bir ittifak anlaşmasının her an imzalanabileceğini düşünmeye başlar. Fakat, bu tahminler boşa çıkar. Çünkü, Büyük Güçlerin İstanbul’daki temsilcilerinin fark edemediği bir husus, İttihat ve Terakki’nin Makedonya’daki Bulgarları ve Bulgaristan’ı kazanmaya çalışırken, Makedonya Rumlarını ve dolayısıyla da Yunanistan’ı kaybetmemeye gayret ediyor olmasıydı.

İttihat ve Terakki, 1908 öncesi Makedonya’daki faaliyetleri sırasında, özellikle örgütün Paris’ten gelen-giden üye ve liderleriyle temaslarının sağlanmasında bölgedeki Rum teşkilatlarıyla içli-dışlı denebilecek türden münasebetler kurmuştu ki, bunları 23 Temmuz İhtilali sonrasında da devam ettirmeye gayret eder. Rum örgütlerinden ve Rum liderlerinden bazıları İttihat ve Terakki ile kapsamlı bir işbirliğine pek yanaşmaz bir tavır sergiledilerse de, genel hatlarıyla İttihat ve Terakki’nin Rumlar ve Yunanistan’la ilişkileri ihtilali takip eden yaklaşık altı ay boyunca tatminkar denilebilecek bir noktada devam etti.33

İttihat ve Terakki’nin herhangi bir büyük devlet veya devletler topluluğu yönünde samimi ve çıkar ilişkisine dayanan tercihlerden oluşmayan; muhtevasız, ayrıca sistematik bir dış politika görüntüsü vermeyen; fakat, aynı anda, bütün ülkelere gizli ve açık dostluk gösterilerinden, hatta ittifak tekliflerinden oluşan davranışlarına, Osmanlı İmparatorluğu’nun 23 Temmuz İhtilali sonrasında karşılaştığı ilk büyük harici sorun olan Bosna Krizi boyunca özellikle devam ettiği anlaşılıyor. İkinci Meşrutiyet Dönemi’nde Türk-İngiliz ilişkilerini bugüne kadar incelemiş olan araştırmacılar, İttihat ve Terakki liderlerinin sadece İngiltere ile ve bir miktarda da Fransa ile olan perde arkası pazarlıklarını ele almışlar; İttihatçıların İngiltere ile yakın münasebetler kurmaya ve hatta bir ittifak oluşturmaya çalıştıkları sonucuna varmışlar ve İngiliz tarafının bu önerileri reddetmesi üzerine İttihat ve Terakki’nin hayal kırıklığına uğradığını ifade etmişlerdir. Bu görüşler belli bir noktaya kadar doğrudur. Fakat, İngiliz, Fransız, Avusturya ve Osmanlı arşivlerinde bulunan pek çok belge, İttihat ve Terakki’nin sadece İngiltere ve Fransa ile değil; aynı günlerde, mesela, Avusturya-Macaristan ile de benzeri gizli görüşmeler yaptığını ve hatta benzeri ittifak tekliflerini aşağı-yukarı bütün Balkan ülkelerine de götürdüğünü; bu yaptığı görüşmeler sırasında ise ittifak yapmanın ne tür sorumluluklar ihtiva ettiğini hemen hemen hiç dikkate almadığını ortaya koymaktadır. Dolayısıyla, sadece İngiltere arşivlerinde yapılacak araştırmalar sonucu verilecek hükümler, İttihat ve Terakki’nin dış politika tercihleri hakkında belirleyici ipuçları veremeyecektir. Hatta, diğer arşivlerdeki malzeme ile mukayeseli yapılmayan bu tür çalışmalar yanlışa sürükleyici niteliktedir ve şimdiye kadar yapılanlar da büyük ölçüde bu türdendir.

İttihat ve Terakki Örgütü’nün Bosna Krizi’nin başlangıcında ortaya koyduğu tavır genel hatlarıyla Sadrazam Mehmet Kamil Paşa’nın uygulamakta olduğu politikayı destekler nitelikte idiyse de, krizin ortalarından itibaren, örgüt Osmanlı hükümetinin resmi siyasetinden olabildiğince farklılaşma yoluna gidecekti. Örgütün Bosna Krizi sırasında başlattığı ilk girişim, Ekim ayı sonlarına doğru geldi. Bu, aslında, İttihat ve Terakki’nin aynı anda pek çok devletle görüşme ve bütün ülkelere aynı tekliflerle yaklaşma siyasetinin adeta tipik bir örneğiydi. 27 Ekim günü İttihatçı lider Enver Bey (sonradan Paşa ve Harbiye Nazırı), Avusturya-Macaristan’ın Selanik’teki Başkonsolosu Alfred Ritter von Rappaport’la görüşerek, Avusturya-Macaristan’ın Bosna ve Hersek vilayetlerini ilhak etmesinden dolayı İstanbul ile Viyana arasında başgösteren gerginliğin azaltılması ve ilhak meselesine bir siyasi çözüm yolu bulunmasını sağlamak amacıyla başkonsolos ile kendisi arasında bir diyalog başlatılması talebinde bulunur. Bu görüşmelerde İttihat ve Terakki Cemiyeti’ni temsilen kendisi ve nüfuzlu liderlerden Rahmi Bey (sonradan İzmir Valisi) bulunacak, Avusturya-Macaristan tarafını ise Pappaport temsil edecekti.34

Enver Bey bir yandan Bab-ı Ali Hükümeti’nin sorunun çözümüne ilişkin düşüncelerinin neler olduğunu bilemeyeceğini belirtirken; öte yandan da, İttihat ve Terakki’nin, Avusturya-Macaristan ile iyi ilişkiler kurulması yolunda hükümeti etkileyebileceğini vurgulamaktaydı. Bunlardan daha önemlisi ise, Enver Bey’in Rappaport’a yaptığı bir açıklamaydı. Buna göre İttihatçı lider, kendilerinin bütün Avrupalı Büyük Güçler’le iyi geçinmek istediklerini; bilhassa, Balkan krizlerinde Osmanlı İmparatorluğu’na yardım edebilecek bir konumda bulunan Avusturya-Macaristan’a çok önem verdiklerini ve Sadrazam M. Kamil Paşa’nın tek yanlı ve İngiliz taraftarı politikasını İttihat ve Terakki’nin doğru bulmadığını ifade etmekteydi. Enver’in Rappaport ile görüşmelerinin yaklaşık bir ayı aşkın bir süre devam ettiğini Avusturya belgelerinden tespit edebilmek mümkün ise de, İstanbul ile Viyana arasında Bosna-Hersek’in ilhakına ilişkin meydana gelen kriz, bu temaslar sonucunda çözülememiştir.

Fakat, bu görüşmeler sırasında hem Enver hem de Rahmi Bey’in bazı imalarda bulundukları dikkati çeker ki, burada her iki lider de Osmanlı toprağı olan Yeni Pazar Sancağı’nda Sırpların ve Karadağlıların gözü olduğunu belirterek, her iki imparatorluk arasında adeta bir nevi askeri ittifak fikrini içeren türden sıkı işbirliği yapılmasını önerirler. Osmanlı İmparatorluğu’nun özellikle Balkanlar’daki toprak bütünlüğünün korunması konusunu ısrarla vurgulayan İttihatçı liderler, kendi örgütlerinin son zamanlarda Rusya ile iyice yakınlaşmış ve hatta bu yakınlaşmasını 1907 yılında bir de anlaşma ile noktalamış olan İngiltere’ye güven duymadıklarını ve dolayısıyla Viyana hükümeti ile çok içli-dışlı ilişkileri arzu ettiklerini açıkça söylerler.35

Ancak, aşağıda belgelerle ortaya koyacağımız gibi, İttihat ve Terakki liderlerinin herhangi bir ülkenin temsilcilerine yapmış oldukları bazı açıklamaların, onların bu konudaki samimi ve nihai düşünceleri olduğu sonucuna varmamak gerekir ve bu türden ifadeleri diğer mevcut bütün arşiv malzemeleriyle mukayese etmek fevkalade lüzumludur. Zira, İngiliz ve Fransız arşiv belgelerinden açıkça anlaşılacağı gibi, Enver ve Rahmi Beylerin Rappaport’a yaptıkları Avusturya-Macaristan yanlısı açıklamalar, İttihatçı liderlerin aşağı-yukarı bütün devletlere yapmış oldukları yaklaşımlardan sadece birisidir. Hatta, Enver Bey Rappaport ile görüşüyorken bile, önde gelen İttihatçı liderlerden diğer bazıları hem Selanik’te hem de Paris ve Londra’da tamamen farklı bir dış politika alternatifini başka devletlerin dışişleri bakanları ile tartışmaktaydılar.

Mesela, 27 Ekim’de yani, Enver Bey ve Rappaport bir araya gelip iki ülke arasındaki soruna bir çözüm bulmak amacıyla ilk görüşmelerini yapmadan üç gün evvel, İttihatçı lider Ahmet Rıza yine Selanik’teki Fransız Başkonsolosunu ziyaret eder ve İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Fransa’ya duyduğu samimi sempati ve yakınlık konusunda konsolosa teminat verir. Bu arada ‘bizim Fransa Cumhuriyeti’nden beklediğimiz şey, sadece bir moral desteği değil, fakat aynı zamanda somut bir yardım ve etkili bir destek de ümit etmekteyiz’ demeyi ihmal etmez.36 Buna ilaveten, Ekim sonunda İttihat ve Terakki Cemiyeti, Ahmet Rıza ve Dr. Nazım’ın önderliğinde Fransa ve İngiltere başkentlerine bir heyet göndermeye karar verir ve bu heyete ‘Avrupa’nın ileri gelen devlet adamları ile mevcut krizin görüşülmesi ve Osmanlı İmparatorluğu için en yüksek düzeyde avantaj elde edilmesi’ görevlerini verir.37

Böylece Kasım ayının (1908) ilk yarısında İttihat ve Terakki açısından ilgi çekici görüşmelere şahit olunur. Mesela, Enver Bey Selanik’te Rappaport ile yaptığı görüşmelerde Avusturya-Macaristan ile yakın ilişkiler kurulması gerektiğini vurgularken, Paris’e gitmekte olan Ahmet Rıza, Viyana’da kendisi ile görüşen Neue Freie Presse muhabirine verdiği mülakatta şiddetle Avusturya-Macaristan karşıtı bir tavır sergiler. Viyana hükümetinin Bosna ve Hersek’i ilhak etme kararını İstanbul’da yeni kurulan ve ‘Türkiye’yi yeni bir istikbale yöneltme amacı taşıyan’ Genç Türk rejimine bir darbe olarak nitelendiren Ahmet Rıza, Avusturya-Macaristan’ın teşvik ve yardımı olmaksızın, Bulgaristan’ın fırsattan istifade etme yoluna giderek bağımsızlık ilan edemeyeceğini, dolayısıyla, krizin her yönünden Viyana hükümetinin sorumlu olduğunu vurgular. Ayrıca, ‘Türkiye’nin Avusturya-Macaristan’ın bu hareketini katiyen unutmayacağı, bunun, her iki ülke arasındaki ilişkileri uzun bir süre gölgelemeye devam edecek bulutlar oluşturduğu’ yolunda uyarılarda da bulunur.38

Fransız arşiv belgelerinden anlaşıldığı kadarıyla, Dr. Nazım ve Albay Cemal, Paris’e Ahmet Rıza’dan önce varmış ve Dışişleri Bakanı Pichon ile Başbakan Clemenceau’yla hemen temas kurmuşlardır. İttihatçı liderler, Fransız dışişleriyle temasları sırasında Osmanlı İmparatorluğu’nda yürürlükte olan kapitülasyonlar rejiminin kaldırılması veya yumuşatılması konularını içeren, ayrıca Berlin Antlaşması’nın 23. ve 61. maddelerinin yürürlükten kaldırılması gerektiğini belirten bir memorandumu Fransız Dışişleri’ne verirler.39 Fakat, Ahmet Rıza gelir gelmez değişik bir taktik ortaya koyar. Osmanlı İmparatorluğu’nun önderliğinde Balkanlı devletler arasında kurulacak ve muhtemelen Bulgaristan’ı da içine alacak bir birlikten bahseden Ahmet Rıza, böyle bir grubun zımnen Avusturya-Macaristan’a karşı bir tavır alacağı ve Balkanlar’da ciddi bir denge unsuru oluşturabileceği yolundaki düşüncelerini Pichon’a açıklar.40

Fransız Dışişleri Bakanı böyle bir projeye genel manada destek vereceğini belirtir. Bunun üzerine, aynı görüş, İttihatçı liderler tarafından 13 Kasım’da Londra’da Grey ve Hardinge ile yaptıkları bir görüşmede ayrıntılı olarak yeniden gündeme getirilir ve hem Grey hem de Hardinge belirtilen türden bir Balkan Birliği oluşturulması fikrini olumlu karşılar. Fakat İngiliz Dışişleri Bakanı ve yardımcısını bu projeyle ilgili olarak rahatsız eden bir husus vardır. İttihatçı liderler bir yandan Balkan Birliği içine Bulgaristan’ı da dahil etmek istediklerini belirtirler, öte yandan da, Sofya hükümetinin bağımsızlık ilanı dolayısıyla ortaya çıkan krizin, Bulgaristan’ın 1885 yılında ilhak ettiği ve 1887 yılında bütün ülkelerce bu ülkenin bir parçası olarak tanınan Doğu Rumeli’nin yeniden bu memleketten ayrılarak Osmanlı ile Bulgaristan arasında bir tampon bölge haline getirilmeden çözülemeyeceği üzerinde ısrar ederler. Böyle bir tavır Bulgaristan ile Osmanlı İmparatorluğu’nu Avusturya-Macaristan’a karşı oluşturulacak bir birliğin içine çekmekten ziyade, Osmanlı ile Bulgaristan arasında bir sıcak savaşın çıkmasına neden olacak niteliktedir.41


İngilizlerle yapılan bu görüşmede İttihatçı liderler Balkan Birliği projesinden daha iddialı teklifler de ortaya atarlar. Örneğin, Enver Bey aynı günlerde Avusturya-Macaristan ile bir yakınlaşma siyasetini Selanik’te Rappaport’a anlatırken, Ahmet Rıza ve Dr. Nazım daha açık bir tavır sergileyerek, İngiltere’ye doğrudan askeri ittifak teklif ederler. Fransızların böyle bir ittifak fikrini desteklediklerini iddia eden İttihatçı liderler, İngiltere’nin de olumlu yaklaşması halinde, bu düşünceyi hayata geçirme yolunda Pichon’un açık söz verdiğini de ileri sürerler. Fakat, İngilizlerin tavrı çok belirgin ve olumsuzdur, her ne kadar bu düşünce lisan-ı münasib ile ifade edilmiş olsa bile Grey şöyle der:

‘Her ne kadar bazı antant ve dostluk antlaşmaları imzalamış bulunsak dahi, bizim genel tavrımız ellerimizi bağlamaktadır. Japonya ile bir ittifak anlaşması imzalamış olduğumuz da doğrudur, fakat bu anlaşma sadece Uzak Doğu’daki birtakım sorunlarla sınırlı tutulmuştur.’42

Ahmet Rıza ve Dr. Nazım ise ısrarlıdırlar. Önce ‘Türkiye’nin Yakın Doğu’nun Japonyası olduğu’ karşı tezini getirirler ve İngiltere’nin 1878’de Kıbrıs Antlaşması’nı imzaladığını; bununla Osmanlı İmparatorluğu’nun Rusya’ya karşı savunma yükümlülüğü altına girmiş olduğunu hatırlatırlar. Bütün bunlar Grey’in düşüncelerini değiştirmez. Türkiye’de yapmakta oldukları reform hareketleri konusunda İngiltere’nin anlayış ve yardımlarını sürdüreceğini belirten Dışişleri Bakanı, ayrıca, polis teşkilatı, gümrükler ve benzeri kuruluşların yeniden düzenlenmesinde, istenildiği takdirde, kendilerine İngiliz uzmanlar da verilebileceğini açıklamakla yetinir. İttifak laflarını kibarca gözardı eder. Grey ve Hardinge üzerinde bu görüşme tam bir hayal kırıklığı yaratır. Onlara göre Ahmet Rıza ‘hoş bir insan’ ve muhtemelen ‘gerçek bir idealisttir, fakat her iki İttihatçı lider de uluslararası politika konusunda çok sınırlı miktarda görüşü olan ve hiç pratik kafalı olmayan’ kişilerdir. Grey ve Hardinge artık emin olmuştur: ‘Eğer bütün Genç Türk liderleri bunlara benziyorsa, Türk hükümetinin işi gerçekten zor olacaktır.’43

İttihatçı liderlerin zikzaklarla dolu dış politika manevraları herşeye rağmen devam eder. Londra’dan dönüşlerinde Paris’e Aralık 1908 başlarında tekrar uğrayan Ahmet Rıza ve arkadaşları, bu kez de Back de Surany adlı bir aracı vasıtasıyla Paris’teki Avusturya-Macaristan Büyükelçisi Khevenhüller ile temas kurarlar. Büyükelçiye, Avusturya-Macaristan’ın ilhak sorununu İstanbul’daki Osmanlı hükümeti ile çözmeye çalışmasının anlamsız olduğu mesajını gönderirler; ‘zira, oradaki hükümet üyeleri İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin kuklalarıdırlar.’ Daha da önemlisi, kendilerinin sorunun bir an evvel çözümünden yana olduklarını belirtiler ve ilhakı Avusturya-Macaristan’ın 100.000.000 frank tazminat ödemesi halinde tanıyabileceklerini ifade ederler. Ayrıca, görüşmeciler kendileri için de “bahşiş” verilmesi gerektiğini söylemeyi ihmal etmezler.44

Bu noktaya kadar açıklıkla ortaya konulan husus 1908 öncesinde, İttihat ve Terakki’nin bugüne kadar iddia edildiği gibi, ideolojik veya konjonktürel gerekçeler ile İngiltere ve Fransa taraftarı düşünceler içerisinde olmadığıdır. Hatta, belgelerin ortaya koyduğu gibi, bu örgütün 19. yüzyılın sonlarından itibaren Osmanlı dış politikasında en şiddetli ve belli bir miktarda yapısal bütünlüğü olan, fakat dünya konjonktürü itibariyle Osmanlı İmparatorluğu’nu yalnızlığa itme tehlikesini beraberinde getiren bir İngiliz düşmanlığı düşüncesiyle iktidara geldiğini iddia etmek mümkündür. Ancak, sadece bu tespitle, İttihat ve Terakki’nin dış politikasını İngiltere’nin Osmanlı İmparatorluğu’na yönelik siyaseti çerçevesinde izah etmeye çalışan görüşlerin eleştirisi yapılamaz. Daha açık bir ifadeyle, İttihat ve Terakki’nin İngiltere aleyhtarı bir tutum sergilemiş olması 1908 İhtilali sonrası bu ülkenin İstanbul’da kurulan yeni rejime karşı soğuk davranmasına sebep olmuş olabilir. Veya daha evvelki araştırmacıların ısrarla üzerinde durdukları gibi, İngiltere’nin 1907 yılında Rusya ile antlaşma imzalayarak yakınlaşmasını perçinleştirmiş olmasının böyle bir soğuk, hatta düşmanca tavır sergilemesinde önemli bir rol oynadığı ileri sürülebilir. Bütün bu teorik karakterli sorulara bir başkasını da eklemek mümkün ve hatta gereklidir.

Acaba 1908 Genç Türk İhtilali’nin ardından, İngiltere, gerçekten bugüne kadar iddia edildiği gibi, Osmanlı’ya karşı pek dostane sayılmayacak bir tutum mu sergilemiştir? Bu konu arşiv belgelerinin ışığında doğrulanabilir mi? Bu soruların cevaplarını İngiliz arşivlerinden bulmaya çalışmak, İttihat ve Terakki ile ilgili dış politika tezlerinin ciddi bir teste tâbi tutulmasını sağlayacağı için, oldukça faydalı olacaktır. Çünkü, İngiliz arşivlerindeki pek çok kolleksiyonda bulunan malzeme, belge tüketme metodu ile incelendiğinde, bu ülkenin 1908 İhtilali’nin ardından Osmanlı’ya yönelik siyasetinde var olduğu iddia edilen düşmanca tavrın ciddi bir şekilde sorgulanması gerektiğini ortaya koymaktadır.

İngiliz arşivlerinde değişik kataloglarda bulunan bütün belgelerin ortaya koyduğu iki husus vardır: Birincisi, İngiliz hükümeti ile İngiliz Dışişleri Bakanlığı Osmanlı toprakları dışında özellikle Avrupa’da faaliyet gösteren Genç Türklere dair fazlaca birşey bilmemektedir. Mesela, 1908 yılı Mart ayında Ahmet Rıza doğrudan Grey’e yazarak, Büyük Güçlerin Makedonya’da Osmanlı hükümetinin iç işlerine karışmasını doğru bulmadığını ifade etmiş ve Osmanlı idaresinin gücünü zayıflatıcı bu tür girişimlere son verilmesi uyarısında bulunmuştur. Fakat, Dışişleri Bakanlığı Doğu İşleri Dairesi’nde o tarihte Ahmet Rıza’yı ve yazdıklarını bilen pek kimse yok gibiydi. Çünkü, o mektubun üzerine söz konusu dairenin uzmanlarınca düşülen notlarda bu husus açıkça görülmektedir. Çünkü, İngiltere’nin Jön Türklerle hiçbir görüşme yapmayacağı talimatı tekrarlanmıştır.45

İki ay sonra, yani Mayıs 1908’de Ahmet Rıza’nın Makedonya meselesine ilişkin mektubundaki görüşleri daha sistematik bir hale getirilerek, hazırlanan ayrıntılı bir bildiri, İttihat ve Terakki örgütünün varlığını ve yaklaşmakta olan Genç Türk ihtilalini haber verircesine Manastır’da bulunan Büyük Güçlerin konsolosluklarına (Rusya hariç) birer nüsha olarak verilir. Söz konusu bildiri hemen hemen aynı cümlelerle 1 Temmuz 1908 tarihli Mechveret Supplement Français’te yayınlanır. Manastır’da konsolosluğa verilen bildiri, üzerinde hiçbir işlem yapılmasına ve yorumlanmasına gerek görülmeksizin İngiliz arşivlerinde tozlanmaya terk edilirken, Mechveret Supplement Français’te yayınlanan metinden bakanlığın haberi dahi olmaz. Yani İngilizlerin Avrupa’da faaliyet gösteren Genç Türkler arasında 1906’dan itibaren milliyetçi bir söylemi ve ihtilalci bir çizgiyi benimsemiş olan İttihat ve Terakki adını alacak bir örgütten fazlaca haberi yoktur. Dolayısıyla örgütün İngilizler de dahil olmak üzere bütün Avrupalı Güçlerin Makedonya politikasını eleştiren ve üstelik İngiliz Dışişleri Bakanlığı’na gönderilen mektubu ciddiye alınmaz.46

İngiliz belgelerinin ortaya koyduğu ikinci husus ise birincisiyle bağlantılıdır. Haziran ayından itibaren baş-gösteren ihtilalci ayaklanma girişimleri Makedonya’nın değişik bölgelerinde bulunan İngiliz konsolosluk görevlileri tarafından, maaşların ödenmemesi sebebiyle arada bir başgösteren kazan kaldırma hadiseleriyle karıştırılır. Mesela, Genç Türk ihtilalcilerinin ilk eylemi olan, Selanik’teki Merkez Komutanı Nazım Bey’e yapılan suikast girişimini bu şehirdeki tecrübeli İngiliz Başkonsolosu Harry Lamb doğru bir şekilde tahlil etmeye çalışır ve en azından bunun Selanik’te alışılagelmiş öldürme hareketlerinden farklı bir karakter arz ettiğini düşünür. Fakat, Makedonya’nın diğer bölgelerine dağılmış olan konsolosların ihtilalci eylemleri tahlilleri aynı açıklık, netlik ve kesinlikte değildir.47

Bu durum önce İstanbul’da bulunan İngiliz Büyükelçiliği içinde, sonra da karar alma mekanizmasının en yukarısında bulunan Dışişleri Bakanlığında kargaşaya sebep olur ve olayların ancak gerisinden gidilebilir. Örneğin, İstanbul’daki büyükelçiliğin o sırada başında bulunan maslahatgüzar George Barclay 9 Temmuz’da Makedonya’daki vaziyetin ne olduğuna dair bilgi alınamadığını belirtirken, Rusya’yla birlikte Makedonya’daki çetecileri takip için bir hareketli birlik oluşturmaya çalışan İngiliz Dışişleri olayları anlamaktan tamamen aciz bir durumdadır. Hatta, aynı Dışişleri Bakanlığı ihtilalci Genç Türklerin bazı bölgelerde Bulgar çetecileriyle yakınlaşma siyaseti içinde bulunduklarına dair bir rapor aldığı zaman da ‘eğer Jön Türkler de Bulgar çeteleriyle işbirliği yaparsa, bu durum hareketli güç oluşturma planını Sultan’a daha cazip hale getirebilir’ türünden yorumlar yapmakla meşguldür.48

23 Temmuz 1908 günü Padişah’ın bir iradesiyle anayasalı rejime yeniden dönüldüğünün açıklanması Dışişleri Bakanlığı’ndaki kargaşaya nihayet son verir ve İngiliz hükümeti İstanbul’daki yeni rejime yönelik tavrını belirler. Bu yeni siyaset olabildiğince Osmanlı yanlısı ve dostanedir. Dışişlerinden bu konuya ilişkin ilk mesaj anayasalı rejimin yürürlüğe girmesinden dört gün sonra Barclay’e ulaşır ve o da Osmanlı hükümetine derhal bunu iletir. Buna göre, yönetimin yeniden canlandırılması yoluyla Osmanlı İmparatorluğu’nun kalkındırılması, İngiltere hükümeti tarafından şiddetle arzu edilmektedir. Ayrıca İngiltere, Osmanlı’daki idari sistemin ıslah edilmesi halinde Makedonya sorunu veya buna benzer problemlerin kendiliğinden ortadan kalkacağına inanmakta olduğunu da Bab-ı Ali’ye iletir.49 Gerçekten de, Makedonya dağlarında kol gezen çetecilerin Genç Türk ihtilali üzerine birbiri ardından silah bırakarak şehirlere inmesi üzerine, İngiliz Dışişleri, Rusya ile birlikte oluşturmaya çalıştığı hareketli güç fikrinden vazgeçer. Bunu takip eden haftalarda, İstanbul’daki yeni rejime karşı benimsemiş olduğu dostane tavrını Büyükelçi Lowther vasıtasıyla Osmanlı hükümetine sürekli ulaştırır. Aynı günlerde İngiliz Dışişleri mensuplarının kendi aralarındaki özel yazışmaları da bu politikayı teyid edici niteliktedir.50

Bu aşamada İngiliz Dışişlerinin iki noktayı açıklığa kavuşturması ve onlara uygun politikalar geliştirmesi gereği ortaya çıkar. Birincisi, Rusya ile ilgilidir. İngiltere 1907’den itibaren ciddi bir yakınlaşma siyaseti içerisine girdiği Rusya’yı kaybetmemek ve Osmanlı ile de iyi ilişkiler kurmak durumundadır. Grey bizzat bu politikayı sistematik hale getirir ve Dışişlerine şu talimatı verir: şu anda Lord Beaconsfield’ın siyasetine dönüş yapamayız; şimdi, Rusya aleyhtarı olduğumuz gibi bir şüpheye mahal vermeksizin Türk yanlısı olmak mecburiyetindeyiz.’51

Zamanla güçlenen bir Osmanlı’nın Avrupa siyaseti üzerinde ciddi bir etki yaratacağı kanaatini de dile getiren Grey, Lowther’a da bir talimat verir ve onu Ruslara, Türkiye’yi Rusya’ya karşı bir kalkan olarak destekleme siyasetine geri dönülmediği konusunda uyarır; ayrıca, mümkün olduğu her zaman Rusya ile birlikte çalışılacağını da ifade eder.52 Kısacası, Grey’in oluşturduğu siyasete göre, 1907’de Rusya ile oluşturulan dostluk, Osmanlı ile iyi ilişkiler kurulması yönünde bir engel değildir, fakat Bab-ı Ali Hükümeti’ne verilecek destek St. Petersburg hükümetini rahatsız etmek gayesiyle yapılmayacaktır.

Orta ve uzun vadede belki problem olabileceği düşünülen bir başka husus da, Osmanlı gibi Müslüman bir memleketin meşruti bir idare kurma yolunda başarılı olması halinde, bunun kısa vadede olmasa bile, İngiliz yönetimi altında bulunan İslam toplumları üzerinde mesela Mısır ve Hindistan’da ne tür etkiler yaratacağı üzerindedir.

Grey Lowther’a yazdığı özel bir mektupta buna değinir, fakat bu noktaların henüz spekülatif karakterli olduğunu da belirtmeyi ihmal etmeyerek, ‘şu anda bütün söyleyebileceğimiz şey şudur ki, önce Türkiye’de neler olup biteceğini görmek istiyoruz ve Mısır’da halkın temsili sistemine dayanan müesseselerin gelişmesi bizim daimi değerlendirmemiz altında bulunacaktır’ demekle yetinir.53

Bütün bunların spekülatif olduğu görüşüne Hardinge de katılır, fakat o böyle bir konunun orta ve uzun vadeli boyutunu kafasında çözmüştür. Fransa’daki İngiliz Büyükelçisi Sir Francis Bertie’ye yazdığı mektupta şöyle der: ‘Hiç şüphe yok ki, neticede Mısırlılara bir tür temsili hükümet sistemi vermek zorunda kalacağız.’54 Yani, bu tür endişelerin kısa vadede Osmanlı-İngiliz ilişkileri üzerinde yapabileceği olumsuz etki yok denecek kadar azdır. Kısa vadede Osmanlı’dan beklenen, Mısır’a, oradaki işleri karıştıracak türden birisini yüksek komiser olarak tayin etmemesidir ve Lowther’a bu yönde resmi olmayan bazı girişimler yapması tavsiyesi iletilir, fakat Bab-ı Ali Hükümeti’nin zaten böyle bir niyeti olmadığı hemen anlaşılır.55 Bu, meşruti bir idarenin Osmanlı İmparatorluğu’nda başarılı olmasının yaratacağı muhtemel problemler konusunda İngiliz Dışişlerindeki bütün endişelerin de sonu demek olur. Artık İngiltere Osmanlı lehindeki siyasetini daha da belirgin hale getirme hususunda kararlıdır.

Aynı günlerde yani Ağustos ortalarından itibaren Avusturya-Macaristan56 ile Rusya da57 İstanbul’daki rejime yönelik olumlu bir siyaset geliştirmektedirler ki, bu da, İngiltere’yi dostane politikasını hızla yardım ve destek verici bir hale dönüştürmesi konusunda cesaretlendirir. Özellikle mali yardım ve Osmanlı’ya İngiliz sermayesinin teşviki konularında Dışişleri Bakanlığı işadamlarıyla toplantılar yapar ve onlara Bab-ı Ali hükümetinden aşırı taleplerde bulunmamalarını tavsiye eder. Bu arada Osmanlı hükümeti Sir William Wilcocoks’u Mezopotamya’daki sulama projeleri için danışman olarak tayin eder ve İngiliz hükümetinden donanmayı ıslah için bir amiralin, gümrüklerin yeniden düzenlenmesi için de bir uzmanın Osmanlı hükümetinin hizmetine verilmesi talebinde bulunur. Yani ihtilalden (23 Temmuz), Bosna Krizinin Bulgaristan cephesinin patlak vermesine kadar Osmanlı-İngiliz ilişkileri çok büyük ölçüde gelişmiştir. Söz konusu kriz sırasında da yaklaşık altı ay boyunca İngiltere’nin destek ve yardımları artan bir tempo ile devam edecektir.58

Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun 1878 yılından beri Berlin Antlaşması hükümleri uyarınca işgali altında bulundurduğu, fakat resmi manada hâlâ Osmanlı toprağı farz edilen Bosna ve Hersek vilayetlerini ilhak ettiğini açıklaması ve yine Berlin Antlaşması uyarınca şeklen Osmanlı İmparatorluğu’na bağlı olan Bulgaristan’ın bağımsızlık ilan etmesi üzerine Avrupa diplomasi tarihinde çok önemli bir yeri olan Bosna Krizi 1908 yılı Ekim ayının ilk haftasında patlak vermişti. Buhranın Avusturya-Macaristan cephesi Osmanlı hükümeti açısından aniden gelişmiş ve bu manada adeta bir sürpriz yaratmıştı, fakat Bulgaristan ile ilişkiler özellikle Eylül ortalarından itibaren hızla bozulmuştu. Osmanlı hariciyesinin, padişahın doğum günü münasebetiyle verilen ve sadece yabancı diplomatların davet edildiği bir yemeğe İstanbul’daki Bulgar Kapu Kethüdası’nı davet etmemesi krizi başlatmış; aşağılayıcı bulduğu böyle bir muameleyi kabul edemeyeceğini belirten Sofya hükümeti derhal Kapu Kethüdası Ivan S. Geshov’u geri çağırmış ve henüz bu diplomatik problem bir çözüme kavuşturulmadan, Bulgaristan hükümeti kendi topraklarından geçen, fakat Berlin Antlaşması hükümlerince Osmanlı malı olduğu teyit edilen demiryollarına, İstanbul’da başlayan ve bu hatlara da sıçrama ihtimali beliren bir grevi bahane ederek el koymuştu.

Eylül ayının son haftasında ise, Viyana’nın Bosna ve Hersek’i ilhak edeceğini fark eden Sofya hükümeti krizi tırmandırmayı uygun görmüş ve sonuçta 5 Ekim günü bağımsızlığını ilan etmişti.59

İngiltere hükümeti Bulgaristan’la krizin başlangıcından itibaren Osmanlı yanlısı bir tutum belirler ve bunu artan bir tempo ile sürdürür; hatta, demiryollarının işgali üzerine de bu davranışı eşkıyalık olarak tanımlayarak, bunu Londra’daki Bulgar temsilcisine bildirir.60 Krizin hızla genişlemesi ve Viyana’nın ilhak kararını açıklaması üzerine de, İngiliz Dışişleri önce Avusturya hükümeti nezdinde kararın birkaç aylığına ertelenmesi yolunda girişimlerde bulunur, fakat bu temaslar sonuçsuz kalınca, bu kez hızla hem Bulgaristan hem Avusturya-Macaristan hem de Rusya cephelerinde Osmanlı yanlısı siyasetini açıkça uygulamaya koyar ve aynı zamanda anlaşma bozucu olarak tanımladığı Sofya ve Viyana hükümetlerini krizin Osmanlı’yı ilgilendiren yönlerinde izole etmeye gayret gösterir.61

Krizin başlaması üzerine her iki cephede de yoğun bir çaba içerisine giren İngiliz Dışişleri Bakanlığı, Sofya’daki temsilcisi George Buchanan’a bir talimat göndererek, İngiltere’nin Bulgaristan’ın bağımsızlık kararını Osmanlı hükümeti belli ölçüde tatmin edilmeden tanımayacağını kesin bir dille belirtir. Ancak, İstanbul ile Sofya arasında yapılabilecek doğrudan görüşmeler yoluyla Osmanlı hükümetine ödenecek tazminatın belirlenmesi ve diğer hususların çözüme kavuşturulması konusunda destek verebileceğini de ifade eder. Buchanan aldığı talimat gereği bunları olabilecek en sert bir üslupla Bulgar yetkililerine iletir.62

Bu arada İngiltere Dışişleri, Bulgaristan’ın askeri manevralarını da yakından takip etmektedir, çünkü Sofya hükümeti Geşov Efendi Hadisesi’nin başlangıcından itibaren, düzenli askeri tatbikat gerekçesi ile 100.000 askeri silah altına almıştı. Bulgar ordusunun seferberlik kabiliyeti çok süratli, Osmanlı ordusununki ise çok yavaş olduğundan, İngiltere, Sofya hükümetinin Osmanlı Makedonyası’nı işgal etmeye yeltenebileceği endişesine kapılmıştı. Ayrıca, İngiliz askeri çevrelerinin verdiği raporlar da Bulgaristan’ın vurucu gücünün yüksek olduğunu ve Osmanlı birliklerinin Anadolu’nun değişik yerlerinden getirilerek cepheyi güçlendirmesinin zor olacağını teyid etmekteydi ki, Osmanlı vesikaları da bunu doğrulamaktadır.

Dolayısıyla, diplomatik alanda Bulgaristan sıkıştırılmalı ve seferberliğe son vermesi sağlanmalıydı. Bunun öncülüğünü ise İngiltere yapacaktı. Londra’nın, Sofya hükümetinin bu konuda ciddi bir biçimde uyarılması yolundaki girişimi Avusturya-Macaristan haricindeki bütün Büyük Güçlerce desteklendi ve neticede Bulgarlar, ordularını Ekim ayının sonlarında barış dönemlerindeki sayısına indirmeyi kabul ettiler. Aynı günlerde Osmanlı tarafından devam eden askeri hazırlıkları ise İngiliz hükümeti görmezlikten gelmeyi tercih etti; çünkü, İngiliz Dışişlerine göre bu tedbirler Bulgarlara karşı belirli bir denge yaratmayı amaçlamaktaydı. Hatta, Rusya’nın Sofya’da yapıldığı gibi, İstanbul’da da uyarılarda bulunulması önerisine karşı İngiliz Büyükelçisi Lowther, Osmanlı iç politikasındaki vaziyetin bir miktar ek askeri tedbirleri gerekli kıldığını belirtmeyi yeğlemekteydi. İngiltere, Bulgaristan’ın silah altına aldığı yedekleri terhis etmesinden sonra İstanbul hükümetine de benzeri doğrultuda hareket etmesi uyarısını kabul edecekti.63

İngiltere’nin o tarihe kadar Bulgaristan’ın müdahil olduğu bütün krizlerde Sofya hükümetini büyük ölçüde desteklemiş olduğu dikkate alınacak olursa, buradaki sert tavrı daha iyi anlaşılacaktır. Bununla birlikte, İngiltere, Osmanlı’yı askeri manada destekleyerek Bulgaristan’la veya Avusturya-Macaristan’la bir savaşa sebebiyet verme niyetinde de değildir; çünkü, Londra’ya göre gerek Bulgaristan gerekse Bosna ve Hersek Osmanlı açısından çoktan kaybedilmiş bölgelerdir. Bulgaristan güya Osmanlı’ya bağlı olmasına rağmen 1878’den beri bağımsız bir devlet gibi hareket etmektedir ve Bosna-Hersek eyaletleri üzerinde İstanbul hükümetinin hiçbir etkisi kalmamıştır.

Dolayısıyla, İngiltere’ye göre Osmanlı açısından en iyi çözüm, bu iki ülkenin de diplomatik yollarla sıkıştırılarak İstanbul hükümetine ayrı ayrı tatminkar tazminatlar ödemelerinin sağlanmasıdır ki, Osmanlı hükümeti de aynı düşüncededir. Bu görüşten hareketle Londra, İstanbul ile Sofya arasında yapılacak doğrudan görüşmeler yoluyla tazminatın belirlenmesi düşüncesine karşı çıkmaz ve hatta bu amaçla Kasım 1908’de Bulgar Ziraat ve Ticaret Bakanı Andrey Liyapçev’in İstanbul’a gitmesi fikrine destek verir. Liapchev’in Osmanlı başkentinde yaptığı görüşmeler soruna bir çözüm bulmasa da, savaş ihtimalini ortadan kaldırır ve mesele Sofya’nın 82.000.000 franktan fazla vermeyeceğini söylediği Osmanlı’nın ise 125.000.000 franktan azını kabul etmeyeceğini belirttiği bir tazminat tartışmasına dönüşür.64

İşte 1909 Mart ayına kadar süren ve bir aralık Ocak 1909’da yeniden sıcak savaşa dönüşmesi ihtimali beliren gerginlikte İngiltere bir adım geriye atmaksızın Osmanlı’ya destek olur. Hatta Aralık-Ocak 1908-1909 döneminde müttefikleri Fransızların, Bulgaristan’ın mali durumunun 100.000.000 franktan fazlasını kaldıramayacağı yolundaki düşüncelerini hiçbir surette ciddiye almayacağını açıklar.


Neticede, Rusya Dışişleri Bakanı Izvolsky’nin 1878’den beri Osmanlı’nın Rusya’ya her yıl düzenli olarak ödemekte olduğu savaş tazminatının 125.000.000 frankı kapsayacak biçimde Bulgaristan adına İstanbul hükümetine ödenmesi önerisi üzerine İngiltere buna destek olur ve Kamil Paşa hükümetine bu öneriyi tavsiye eder.65

İngiliz arşiv belgelerinden açıklıkla anlaşıldığı kadarıyla İngiltere İstanbul’daki Genç Türk rejiminin ne Bulgaristan ne de Avusturya tarafından hırpalanmaması için özen gösterir. Belgelerin yine ortaya koyduğu bir gerçek de, İngiltere’nin İstanbul’daki bu yeni rejimi desteklemek gayesiyle bu denli aktif bir dış siyaset izlememiş olması halinde, yeni rejimin hem tazminat alamayacağı ve hem de Bulgar askeri gücü karşısında savaş yoluyla olmasa bile baskı yoluyla ezileceği yönündedir.

İngiltere, krizin Avusturya-Macaristan cephesinde de aynı ölçüde hareketli ve Osmanlı yanlısıdır. Buradaki temel gaye, Viyana’nın İstanbul’daki yeni rejime göz dağı vererek korkutmasını önlemektir. Önce Avusturya-Macaristan’a kararını gözden geçirmesi tavsiye edilir ve dolayısıyla Bulgaristan’la birlikte hareket ediyor ve İstanbul’daki yeni rejimi yıkmaya yönelik davranıyor gibi görünmekten kaçınması istenir. Ancak Viyana’nın bu önerileri reddetmesi üzerine ilişkiler sertleşir. Viyana’daki İngiliz Büyükelçisi ile Avusturya-Macaristan Dışişleri Bakanı arasında şiddetli bir söz düellosu başlar. Bunu Londra’daki Avusturya-Macaristan Büyükelçisi ile İngiliz Dışişleri arasındaki düello izler. Aynı günlerde İstanbul’daki Kamil Paşa hükümeti, Avusturya-Macaristan Büyükelçisi’ne kendilerinden korkmadıklarını ve Viyana’nın tatminkar düzeyde bir tazminat önerisiyle gelmemesi halinde ciddi görüşmeler bile yapılmayacağını açık bir lisanla ifade eder.66

İlişkiler bu üç başkentte şiddetle gerginleşir. Viyana’ya göre bütün bu olup bitenlerin sorumlusu İngiltere’dir; eğer, Londra İstanbul’a bu derece destek olmasa o zaman Osmanlı hükümeti zaten 1878’den beri fiilen Avusturya-Macaristan’ın parçası haline gelmiş olan Bosna ve Hersek’in ilhakına fazlaca ses çıkarmayacaktı. Hatta, Avusturya-Macaristan’ın meşhur Dışişleri Bakanı Aehrenthal çevresindeki büyükelçilere, eğer İngiltere Osmanlı’yı korumak için Marmaris açıklarına İngiliz donanmasının bir bölümünü krizin başlamasının hemen ardından göndermemiş olsaydı, o takdirde Avusturya-Macaristan donanmasını Osmanlı kıyılarını topa tutmak üzere bölgeye gönderebileceğini, dolayısıyla, Bab-ı Ali hükümetini ilhak kararını tanımaya zorlayabileceğini ifade eden açıklamalarda bulunur.

Yani Viyana’ya göre, suçlu İngiltere’dir. Hatta İstanbul’daki İngiliz Büyükelçisi’nin Bab-ı Ali’ye hergün giderek Avusturya-Macaristan ile anlaşmaması yolunda telkinde bulunduğu düşünülür. Burada dikkat çeken husus, İngiliz Dışişlerinin Viyana’da üretilen bu düşüncelerden haberdar olduğu, fakat yine de Osmanlı yanlısı politikasından geriye adım atmayı düşünmediğidir. Nitekim, Aralık sonlarında (1908) Viyana hükümetinin Osmanlı ile bir sıcak çatışma başlatabileceği ihtimalleri gündeme gelir. İşte bu sırada İngiliz Dışişlerinde savaş senaryolarının hesapları yapılır ve Osmanlı’ya nasıl yardım edilebileceğine dair tezler üretilir; fakat Bab-ı Ali hükümetini ortada bırakacak türden geriye adım atılmaz.67 İngiltere’nin bu kararlı tutumu karşısında Viyana tazminat ödemekten başka çaresi olmadığını görerek Ocak 1909’da 2.500.000 Osmanlı Lirası tazminat ödemeyi kabul eder.68


Baştan beri vurgulanmaya çalışılan nokta, şimdiye kadar İttihat ve Terakki’nin dış politikasını, İngiltere’nin Osmanlı’ya yönelik dış siyasetine bağlı olarak izah etmeye çalışan uzmanların söylediklerinin eleştirisidir. Zira, bu tezlere göre, yukarıda da anıldığı gibi, aslında İttihatçılar olabildiğince İngiliz yanlısı bir tutumla işe koyulmuşlar; ancak, İngiltere’nin destek vermemesi yüzünden zamanla Almanya’ya yönelmişlerdir. İttihatçıların başlangıçta İngiltere yanlısı bir tavır ve düşünce içinde oldukları tezi yukarıda eleştirilmişti. Burada da, İngiltere’nin 1908 İhtilali’nden sonra Rusya ile 1907 yılında gerçekleştirmiş olduğu yakınlaşmadan dolayı İttihatçılara fazlaca yüz vermemiş olduğu yolundaki düşünce sorgulanmıştır. Çünkü, belgelerin çok açık bir biçimde ortaya koyduğu gibi İngiltere hem Rusya’yla daha önceden kurmuş olduğu yakınlığı sürdürmeyi hem de Osmanlı’daki yeni rejimi desteklemeyi amaçlamaktaydı ki, Avrupa tarihinde çok gerginlik yaratmış olan Bosna-Hersek’in ilhakı krizi sırasında dahi bunu gerçekleştirebilmiştir.

Hatta, belgelerden öyle anlaşılıyor ki, İngiltere Rusya’yı Osmanlı siyasetine destek verdiği ölçüde dinlemiş, dikkate almış ve Rusya’nın çatlak ses çıkardığını düşündüğü zamanlar ise nazik bir şekilde kulaklarını kapamasını bilmiştir.

Şu halde, Osmanlı yönetiminde İttihat ve Terakki’nin şu veya bu ölçüde hakim olduğu yıllarında (1908-1918) izlediği dış politika ve yaptığı hatalar başka devletlerin Osmanlı’ya yönelik olarak yaptıkları komplolar veya tezgahlarla izah edilemez. Örneğin, kendilerine şiddetle yardım etmiş olan İngiltere’yi Bosna Krizinin sonuçlanmasından itibaren hızla küstürmeleri; buna karşılık, Almanya ve Avusturya’nın desteğini de sağlayamamaları Osmanlı’yı o dönemde yalnız bırakmış; bundan faydalanan İtalya Trablusgarb’a çıkmış; ondan destek bulan ve İttihat ve Terakki’nin anlamsız milliyetçiliği sonunda kendi aralarında belirsiz de olsa bir anlaşmaya varmış olan Balkan ülkeleri Osmanlı’ya saldırabilmişlerdir.

Bütün bunlar kabaca söylemek gerekirse İttihatçıların Avrupa’daki ve Balkanlar’daki güç dengelerini hesap edememelerinden kaynaklanmıştır. Avusturya-Macaristan’ın İstanbul’daki büyükelçisinin 1911 başlarında Viyana’ya yazdığı gibi, İttihatçılar bu yıllarda ‘büyük bir oyuncak mağazasına götürülmüş çocuklar gibidirler, fakat, normal çocuklardan farkları herhangi bir oyuncağı beğenerek alıp mağazayı terk etmemeleri; tam tersine, bütün oyuncaklarla aynı anda oynamak istemeleridir.’

Oysa böyle bir tavır o sıradaki mevcut güç dengesinin ruhuna aykırıdır. Ancak, Büyükelçinin de dediği gibi İttihatçılar bunu kendilerine söylemeye çalışacak herkesi düşman addedeceklerdir.

Bu araştırmada giriş mahiyetinde de olsa İttihat ve Terakki döneminin dış politikasının arşiv vesikalarıyla araştırılması gerektiğini; mevcut pek çok görüşün sorgulanabileceğini ve özellikle de ideolojik karakterli yorum ve değerlendirmelerin bu türden siyaset analizleri yapmada faydalı olamayacağını belirtmeye çalıştık.

Benzeri metodlarla Osmanlı’nın son on yılına damgasını vurmuş olan bu dönemin araştırılması gerekir.


DİPNOTLAR

1                Bu belgeleri kullanarak yapılan araştırmalara örnek olarak, şu çalışmalara bakılabilir: Selim Deringil, ‘The Ottoman Response to the Egyptian Crisis of 1881-1882’, Middle Eastern Studies, s. 24, no: 1 (January 1998); Hasan Ünal, Ottoman Foreign Policy during the Bosnian Annexation Crisis, 1908-1909 (Basılmamış doktora tezi, Machester Üniversitesi, 1992, İngiltere). (Bundan sonra Ottoman Foreign Policy… olarak anılacaktır.); A Gül Tokay, Makedonya Sorunu: Jön Türk İhtilalinin Kökenleri, 1903-1908, İstanbul 1995.

2                Örnek olarak, şu çalışmalara bakılabilir: Engin Deniz Akarlı, The Problems of External Pressures, Power Struggles and Budgetary Defıcits in Ottoman Politics under Abdülhamid II (1876­1909) (Basılmamış doktora tezi, Princeton Üniversitesi, 1976); F. A. K. Yasamee, The Ottoman Empire and the European Great Powers, 1884-1887 (Basılmamış doktora tezi, Londra Üniversitesi, SOAS, 1984).

3                Bu eleştiriler için bakınız, Hasan Ünal, Ottoman Foreign Policy…, a.g.e., ss. 10-12.

4                Bu görüşler ilk olarak Feroz Ahmad’ın ‘Great Britain’s Relations with the Young Turks, 1908-1914’ başlıklı makalesinde (Middle Eastern Studies, s. 2, no: 4, 1966, London, ss. 302-329) ileri sürülmüş; sonra aynı yazar tarafından değişik vesilelerle ele alınmıştır. Feroz Ahmad, ‘The Late Ottoman Empire’, Marian Kent (editör), The Great Powers and the End of the Ottoman Empire, London, 1984, ss. 13-17. Ahmad’ın görüşleri uluslararası arenada ve Türkiye’de İttihat ve Terakki üzerine araştırma yapan hemen herkes üzerinde etkili olmuştur. Örnek olarak şu çalışmalara bakılabilir: Joseph Heller, British Policy towards the Ottoman Empire, 1908-1914 (London, 1983); Bozidar Samardziev, ‘British Policy towards the Young Turk Revolution, 1908-1909’, Bulgarian Historical Review, (Sofia, 1986), III., ss. 22-42.

5                Arşiv belgelerini ‘seçici’ bir tarzda kullanarak yapılan bu çalışmaların eleştirisi için daha önce yayınlamış bulunduğumuz şu çalışmalara bakılabilir: Hasan Ünal, ‘British Policy towards the Ottoman Empire during the International Crisis: Bulgaria’a Declaration of Independence and Austria-Hungary’s Annexation of Bosnia and Herzegovina, 1908-1909’, Bulgarian Historical Review, (Sofia 2001), 1-2, ss. 69-94. (Bu makale bundan sonra Hasan Ünal, ‘British Policy towards the Ottoman Empire.’ şeklinde anılacaktır).

6                Hasan Ünal, ‘Young Turk Assessments of International Politics, 1906-1909’, Middle Eastern Studies, s. 32, no: 2 (April 1996), s. 41’de dipnotu 5 (Bu çalışma bundan sonra Hasan Ünal ‘Young Turk Assessments.’ şeklinde anılacaktır).

7                Aynı makale.

8                Bu görüşler özellikle Ahmad (yukarıda anılan eserlerine bakılabilir) ve sonra da Heller ve Samardziev tarafından savunulagelmiştir. Türkiye’de doğrudan arşiv araştırmaları yapmayan ve İttihat ve Terakki döneminin dış politikası üzerine yoğunlaşmayan araştırmacılar bu görüşleri tekrar etmektedirler.

9                Örneğin Temmuz İhtilali’nden hemen sonra patlak veren ve sonraki aylarda Avusturya-Macaristan’ın Bosna-Hersek vilayetlerini ilhak etmesiyle uluslararası bir krize dönüşen Osmanlı-Bulgar gerginliğinde, Osmanlı yetkilileri Bulgaristan’ın Osmanlı topraklarını işgal edecek askeri imkan ve kabiliyetlere sahip olduğunu defalarca kendi iç yazışmalarında itiraf etmişlerdir. Ayrıntılar için şu çalışmaya bakılabilir: Hasan Ünal, ‘Ottoman Policy during the Bulgarian Independence Crisis, 1908­1909: Ottoman Empire and Bulgaria at the Outset of the Young Turk Revolution’, Middle Eastern Studies, s. 34, no: 4 (October 1998), ss. 135-176. (Bu çalışma bundan sonra Hasan Ünal, ‘Ottoman Policy during the Bulgarian Independence Crisis.’ şeklinde anılacaktır).

10            Sonradan İttihat ve Terakki olacak bu örgütün yurt dışı çalışmaları için en kapsamlı eser için bakınız, M. Şükrü Hanioğlu, Bir Siyasal Örgüt Olarak İttihat ve Terakki ve Jön Türklük, 1889-1902 (İstanbul 1986).

11            ”Les Musulmans commencent a voir dans ces manoeuvres perfıds, et ce sont les concurrents des Anglais en Orient qui aident a leur dessiller les yeux. Ils leur disent que, l’Angleterre, agit par haine et jalousie; elle est mecontente, ‘en a assez’ du refus systematique qu’oppose le Sultan aux demandes relatives aux affaires de certain sujets britanniques, et elle fait entendre que, lasse de cette persistante hostilite du gouvernement ottoman envers elle, elle saisera dorenavant toute occasion de harceler ses adversaires”, ‘L’Angleterre et l’Orient’, Mechveret Supplement Français, 1 Jan. 1906.

12            İttihad ve Terakki Cemiyeti’nin 1906-1907 Senelerinin Muhaberat Kopyası (Atatürk Kütüphanesi, Belediye, İstanbul) no. 0. 30. Aynı yıl İttihat ve Terakki’nin Paris’teki Merkez Komitesi Londra’da yaşayan Halil Halid Bey’e de bir mektup göndererek, ondan İngiltere’nin Osmanlı aleyhinde bir siyaset yürüttüğünü doğrulayacak yazıları İngiliz basınından takip ederek, Merkez’e göndermesini istemişti. Bu yazılar İngiltere’yi hala Osmanlı’nın dostu zannedenlerin propogandasını çürütmek için Merkez Komitesi’nin neşriyatında kullanılacaktı. Bkz. Halil Halid Bey, The Diary of a Turk (London 1903).

13            ‘Le Rapprochment Anglo-Russe’, Mecveret Supplemenet Français, 01. 07. 06

14            ‘Hypocrisies Europeennes’, Mechveret Supplement Français, 01. 08. 07.

15            ‘Le Peril Slave’, Mechveret Supplement Français, 01. 03. 06.

16            Heathcote’dan (Manastır’daki İngiliz Konsolosu) Barclay (İstanbul’daki İngiliz Büyükelçiliğindeki Maslahatgüzar) ‘e, 03. 06. 08, FO294/39; Satow’dan (Üsküp’deki İngiliz Konsolosu) Barclay’e, 02. 06. 08, FO294/43; ‘Memorandum Aux Puissances’, Mechveret Supplement Français, 01. 07. 08; Ali Cevat, İkinci Meşrutiyet’in İlanı ve Otuzbir Mart Hadisesi (Ankara 1960), s. 158.

17            ‘Croisade navale’, Mechveret Supplement Français, 01. 12. 05.

18            ‘.a se toujour mefıer, dans un sentiment de degout, de tout ce qui leur est propose par les Puissances etrangeres: ne savent-ils pas, par une serie de cruelles experiences, que jamais elles s’occupent des besoins reels des Turcs ni des Ottomans? ‘, ‘Croisade navale’, Mechveret Supplement Français, 01. 12. 05.

19            ‘Les Demonstrations Navales’, Mechveret Supplement Français, 01. 06. 06.

20            Aynı makale.

21            ‘Une Alliance Qui s’impose’, 01. 01. 07; ‘La Perse et l’Europe’, 01. 04. 07; ‘Aux Patriotes Turcs et Persan’, 01. 09. 07, Mechveret Supplement Français.

22            Yusuf Hikmet Bayur, Türk İnkılabı Tarihi, (Ankara 1983) 1/1, ss. 349-351, 369.

23            ‘La Bouffonnerie Macedonienne’, 01. 03. 06, Mechveret Supplement Français.

24            Ahmet Rıza’dan King VIII. Edward’a, 17. 08. 08, FO371/545, 28993. Ahmet Rıza bu mektubunda, Kral 8. Edward’a, Osmanlı’ya mevcut şartlarda göstereceği yakınlığın kendisine Türk milleti nezdinde çok büyük bir dostluk ve yakınlık kazandıracağını da söylemekteydi.

25            Grey’in mektubunu kendisi tatilde olduğu için Dışişleri Bakanlığı Doğu İşleri Dairesi Başkanı Louis Mallet hazırlar ve Grey adına imzalar. Bkz. Grey’den Ahmet Rıza’ya, 20. 08. 08, FO371/545, 28993. Bu arada Kral Edward da Ahmet Rıza’nın mektubuna teşekkür eden bir not ilave eder. O mektupta İngiliz arşivinde aynı yerdedir.

26            Aynı mektup ve aynı belge.

27            Bertie (İngiltere’nin Paris’deki Büyükelçisi) ‘den Grey’e, 03. 09. 09, FO371/546, 30702.

28            Ahmet Rıza’nın Alman Kayzer’ine yazdığı mektup için bkz., Lancken’den Alman Dışişleri Bakanlığı’na, 15. 08. 08, Die Grosse Politik der europaischen Kabinette, 1871-1914 (editörler: J. Lepsius, A. Mendelsshon-Bartholdy ve F. Thimme), 26/2, no: 8902 ve 596 sayılı not. Bu koleksiyon bundan sonra Grosse Politik olarak verilecektir.

29            ‘dass ich Rıza gesagt habe, die gegenwartig in der Türkei massgebenden Leute würden bei dem Kaiserlichen Botschafter, der ein erprobter, bewahrter und erleuchteter Freund des türkischen Volkes, des ottomanischen Reichs und des Islams sei, volles Verstandnis und Unterstützung finden. ‘ Bülow’ndan (Alman Başbakanı) Alman Dışişlerine, 03. 09. 08, Die Grosse Politik., 26/2, no: 8908.

30            FO371/544, 25781, 26789, 26792, 26801.

31            Lowther (İstanbul’a Temmuz İhtilali sonrasında yeni tayin edilen İngiliz büyükelçisi) ‘dan Grey’e, 02. 09. 08, FO371/559, 31787.

32            Lowther’dan Grey’e, 12. 12. 08, FO371/560, 36118 ve belgede bulunan derkenarlar.

33            Bu bağlantıların ve Temmuz İhtilali sonrasında yürütülen görüşmelerin ayrıntıları için bkz. Hasan Ünal, ‘Young Turk Assessments.’, s. 37-38.

34            Rappaport’dan Aehrenthal, 27. 10. 08, PA, XII, 351, Türkei, Liasse XXXIX/1b (Verhandlungen anlasslich der Annexion Bosniens und der Herzegowina mit dem juntürkischen Komite in Saloniki), no: 89. Bu belge koleksiyonu bundan sonra Verhandlungen.  olarak anılacaktır.

35            Verhandlungen…, PA, XII, 351 Türkei, Liasse XXXIX/1b, no: 93.

36            Sean’dan (Selanik’teki Fransız Konsolosu) Pichon’a (Fransız Dışişleri Bakanı) , 27. 1108, Ministre des Affaires Etrangeres (Quai d’Orsay), Paris, Nouvelle Sere, Turquie, 192.

37            İttihat ve Terakki’nin bu girişime Sadrazam Kamil Paşa’dan habersiz olarak karar verdiği anlaşılıyor. Bununla ilgili belgeler için, bkz. ‘Osmanlı İttihad ve Terakki Cemiyeti Merkez-I Umumisinden Gelen Şifre Telgrafname’, 29. 10. 08, Yıldız Tasnifi, Yıldız Esas evrakı, Sadrazam M. Kamil Paşa Evrakına Ek, 86/33, 3255. (Bu koleksiyon bundan sonra Y. Kamil Paşa. olarak anılacaktır). Dr. Nazım’ın özel evrakını yayınlayan Paul Dumont’a göre, bu heyetin Paris ayağında yaptığı görüşmelere Albay Ahmet Cemal de katılmıştır. Bkz. Paul Dumont, ‘Une Delegation Jeune-Turcs a Paris’, Balkan Studies, 28. 1., 1987, Thessaloniki, s. 304.

38            Bu beyanat Viyana’da görevli İngiliz Büyükelçisi Carnegie’nin gözünden kaçmaz ve bütün metni diplomatik postayla Londra’ya gönderir. Bkz. Carnegie’den Grey’e, 08. 11. 08, FO371/556, 39868.

39            Memorandumun metni için bkz. 22. 10. 08, Nouvelle Sere, Turquie, 191. Ayrıca bkz. Paul Dumont, aynı eser., ss. 307-308.

40            Bu konuda Fransız Dışişleri Bakanı Pichon’un hazırladığı bir başka memorandum için bkz. 14. 11. 08, Nouvelle Sere, Turquie, 194.

41            Bu görüşmenin detayları için bkz. Grey’den Lowther’a, 13. 11. 08 (özel mektup), Grey Papers (Grey’in Özel Evrakı-Londra’da Public Record Office’de bulunuyor) FO800/79. Mektubun Lowther’a giden sureti için bkz. Lowther Papers (Lowther’ın Özel Evrakı -Londra’da Public Record Office’de bulunuyor).

42            Aynı yerler.

43   Aynı yerler.

44            Ayrıntılar için bkz. Hasan Ünal, ‘Young Turk Assessments.’, ss. 40-44.

45            Bu konuda ayrıntılar için, bkz. Hasan Ünal, ‘British Policy towards the Ottoman Empire.’, Bulgarian Historical Review, 2001, 1-2, ss. 70-71.

46            Aynı makale.

47            Aynı makale.

48            Aynı makale….

49            Grey’den Barclay’e, 27. 08. 08, FO371/544, 26166.

50            Mesela bkz. Grey’den O’Beirne (İngiltere’nin Rusya’daki maslahatgüzarı) ‘e, 27. 08. 08, British Documents on the Origins of the First World War, 1878-1914 (Editörler: G. P. Gooch ve H. Temperly, London 1928-1938), s. V, no: 212. Ayrıca bkz. FO371/544, 24718.

51            Lowther’dan Grey’e, 07. 08. 08, FO371/545 ve belge üzerindeki derkenarlar.

52            Grey’den Lowther’a, 11. 08. 08, (Özel mektup), Grey Papers (FO800/79); Lowther Papers (FO800/193A).

53            Grey’den Lowther’a, 31. 07. 08 ve 08. 08. 08 (özel mektuplar), Grey Papers (FO800/79); Lowther Papers (FO800/193A).

54            Hardinge’den Bertie’ye, 30. 07. 08, Bertie Papers (FO800/180).

55  Grey’den Lowther’a, 20. 08. 08, (özel mektup), Grey Papers (FO800/79); Lowther Papers (FO800/193A). Ayrıca bkz. Hasan Ünal, ‘British Policy towards the Ottoman Empire…’, s. 73 ve dipnotu 28.

56            Avusturya-Macaristan’ın politikası için, bkz. F. R. Bridge, From Sadowa to Sarajevo: The Foreign Policy of Austria-Hungary (London 1972), s. 302; F. R. Bridge, ‘The Habsburg Monarchy and the End of the Ottoman Empire, 1908-1918’, Marian Kent, The Great Powers and the End of the Ottoman Empire, s. 37.

57            Rusya siyaseti için, bkz. O’Beirne’den Grey’e, 30. 07. 08, FO371/544, 26555.

58            Hasan Ünal, ‘British Policy towards the Ottoman Empire.’, s. 75.

59            Ayrıntılar için, bkz. Hasan Ünal, ‘British Policy towards the Ottoman Empire.’, s. 75-76.

60            Grey’den Buchanan (Sofya’daki İngiliz Elçisi) ‘a, 26. 09. 08, FO371/550, 33436, 33933.

61            Hasan Ünal, ‘British Policy towards the Ottoman Empire.’, s. 77-78.

62            Aynı makale.

63            Aynı makale.

64            Aksine bir başka not olmadıkça bu krizin ayrıntıları için, bkz., Hasan Ünal, ‘Ottoman Policy during the Bulgarian Independence Crisis.’.

65            Aynı makale.

66            İngiltere’nin krizin bu cephesinde izlediği siyaset için, bkz. Hasan Ünal, ‘British Policy towards the Ottoman Empire.’.

67            Aynı makale.

68      Aynı makale.

KAYNAKLAR

İttihat ve Terakki’nin 1908 öncesinde dış politikaya dair görüş ve yorumları için Şura-yı Ümmet, Meşveret, Mechveret Supplement Français, Osmanlı, Türk adlı dergilere ve İstanbul Belediye Kütüphanesi’nde bulunan İttihad ve Terakki Cemiyeti’nin 1906-1907 Senelerinin Muhaberat Kopyası başlıklı deftere müracaat edilebilir.

1908 sonrası için Türk ve yabancı arşivlerinden aşağıdaki koleksiyonlara bakılmalıdır.

Arşiv Belgeleri

1)    Başbakanlık Osmanlı Arşivleri (İstanbul)

a. Yıldız Tasnifi, Yıldız Esas Evrakı, Sadrazam M. Kamil Paşa Evrakına Ek b Bab-ı Ali Evrak Odası, Mümtaze Kalemi, Bulgaristan Evrakı

  1. İradeler İrade-i Hariciye İrade-i Taltifat İrade-i Hususiye
  2. Meclis-i Vükela Mazbataları

2)    Public Record Office (Londra)


  1. Resmi Belgeler

CAB/37, List of Cabinet Papers, 1880-1914

CAB/38, List of Papers of the Committee of Imperial Defense to 1914

FO/371, General Correspondence, Political

FO/195, Embassy and Consular Files, Turkey

FO/294, Emabssy and Consular Archives, Turkey, Salonica

FO/421, Confidential Print, Europe, South-Eastern

WO/106, Directorate of Military Operations and Intelligence

  1. Özel Evrak Koleksiyonları

Asquith Papers, Bodleian Library, Oxford

Aubrey Herbert Papers, Somerset Record Office, Taunton, İngiltere Bertie Papers, Public Record Office, Londra Grey Papers, Public Record Office

Hardinge Papers, Public Record Office and the University Library, Cambridge Lowther Papers, Public Record Office Nicolson Papers, Public Record Office

3)   Politisches Archiv (Viyana)

Verhandlungen anlasslich der Annexion und der Herzegowina mit dem jungtürkischen Komite in Saloniki, PA, XII, 351, Türkei, Liasse XXXIX/16.

4)   Archives des Ministre des Affaires Etrangeres (Paris)

Ministre des Affaires Etrangeres, Nouvelle Serie, Turquie, Levant, Macedoine

Yayınlanmış Belge Kolleksiyonları

a.British Documents on the Origins of the War, 1898-1914, hazırlayanlar: G.P. Gooch ve H. Temperley (Londra, 1918-38)

b.Documents diplomatiques français, 1871 -1914 (Paris, 1929-1959).

c.Die Grosse Politik Der Europaischen Kabinette, 1871-1914, hazırlayanlar: J.Ö. Lepsius, A. Mendelssohn-Bartoldy ve F. Thimme (Berlin, 1922-27).

d.Österreich-Ungarns Aussenpolitik von der bosnischen Krise 1908 bis zum Kriegsausbruch 1914, hazırlayanlar: L. Bittner ve Uebersberger (Viyana, 1930).

Yazar Hakkında

Yazılar sayısı : 1721

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

* Copy This Password *

* Type Or Paste Password Here *

11.390 Spam Comments Blocked so far by Spam Free Wordpress

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>

Üstüne gidin