Buradasınız:Anasayfa » Osmanlı Tarihi » Balkan Savaşları (1912-1913)

Balkan Savaşları (1912-1913)

Balkan Savaşları (1912-1913) / Yrd. Doç. Dr. Ahmet Halaçoğlu

A. Balkan Savaşlarını Hazırlayan Yakın Sebepler1

Balkanlar Batı’nın dinî, ekonomik ve siyasî ihtiraslarının karışımı olarak ortaya attıkları “Doğu Sorunu”nun halkalarından sadece bir tanesidir. Bu ihtiraslardan çoğu zaman dinî olanı öne çıkmaktaydı. Buna göre, her ne suretle olursa olsun, Müslüman Türklerin hakimiyetinde olan bu topraklar ve bölgede yaşayan Hıristiyanlar kurtarılmalıydı. Bu arada zaten emperyalist gayeleri de kendiliğinden gerçekleşmiş olacaktı.

Bütün Avrupa Büyük Devletleri ve Balkan Devletleri bu hususta ittifak halinde ve hemfikirdiler. Ancak mirasın paylaşılması konusunda uyuşmamazlıklar çıkmaktaydı. Hele hele paylaşılacak mıntıkanın etnik ve dinî yapısının karmaşık olması ve herkesin aynı yere göz koyması durumu işi daha da güçleştirmekteydi. Ayrıca bunlara dünyayı kontrollerine almış olan sömürgeci devletlerin birbirlerini çekememeleri, ayrı bloklaşmaya doğru gitmeleri ve Balkanlar’daki menfaatlerinin ayrı olması gibi hususlar da eklenince, durumu içinden çıkılmaz bir hale sokmaktaydı. Ayastefanos Antlaşması’ndan sonra büyük devletlerin müdahaleleriyle gerçekleşen Berlin Antlaşması’yla ortaya çıkan Balkan devletlerinin her biri, Avrupa’nın desteğiyle, bu mirastan koparabilecekleri en fazla payı kapmaya çalışmaktaydılar. Bunun için ise zaman kaybetmeye hiç tahammülleri yoktu.

Aslında Balkan Savaşlarının sebebini Ayastefanos Antlaşması’na kadar götürmek mümkündür. Bu antlaşmayla Bulgaristan’ın sınırları içine Makedonya’nın da katılması ve Sırbistan’ın bağımsızlığını alması, bağımsız Sırbistan’ın ilk günden itibaren topraklarını devamlı genişletmeye çalışması, Berlin Antlaşması’nın Bulgaristan’da yarattığı hayal kırıklığı ve nihayet Yunanistan’ın Osmanlı Devleti aleyhine toprak kazanmak gayesi bu savaşların sebepleri olarak görülebilir. Ayrıca bunlara Rusya’nın Balkan Slavları üzerindeki kışkırtmalarını da eklemek mümkündür. Bütün bu hadiselerde Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun Balkanlar’da genişleme faaliyetleri ve bu faaliyetlerin önemli safhasını teşkil eden Bosna-Hersek’in ilhakı bir dönüm noktası olmuştur. Bu durum Rusya’yı Balkan Slavlarını birleştirmek suretiyle Avusturya’nın yayılmacı politikasına karşı koymaya sevk ettiği kadar, Balkanlar’ın Slav devletlerini de aralarındaki anlaşmazlıkları gidererek, birleşmeye ve Balkanlar’da geri kalan Osmanlı topraklarını paylaşmaya götürmüştür.2

Şarkî Rumeli vilâyetinin 18 Eylül 1885 yılında Bulgaristan tarafından ilhakından sonra, bu vilâyetin ve Balkan sıradağlarının elden çıkması Osmanlı Devleti’ni Rumeli’de, bilhassa Kırklareli, Edirne, Cisr-i Mustafa Paşa, Dedeağaç ve Gümülcine bölgesinde büyük kuvvetler bulundurmaya mecbur etmişti.3 Zira Şarkî Rumeli’yi ilhaktan sonra Trakya ve Makedonya’ya da göz diken Bulgaristan’la4 Trakya arasında savunmaya elverişli Tuna nehri ve Balkan sıradağları gibi tabii bir hudut yoktu. Diğer Balkan devletçiklerinin Bulgaristan’la birleşerek, hep birlikte Doğu Rumeli’ye saldırmaları ihtimaline karşı Kırklareli, Edirne ve Bizanslılar zamanından beri İstanbul için önemli bir savunma hattı olan Çatalca’nın böyle bir savaş için hazırlanması gerekirdi.


Ancak Balkan devletçiklerinin birleşmesine pek ihtimâl vermeyen ve Bulgar ordusunu önemsemeyen Osmanlı Devleti, Rumeli’nin savunması için gereken tedbirleri almamıştı.5 Aslında 23 Temmuz 1908’de II. Meşrutiyet’in ilânından sonra ordunun bir politika âleti olarak kullanılması Osmanlı ordusunun muharebe gücünü zayıflatmıştı.6 Bu arada Osmanlı Devleti II. Meşrutiyet sonrası seçimlerle uğraşırken, fırsattan istifade eden Avusturya 5 Ekim 1908’de Bosna-Hersek’i ilhak ettiğini açıkladı.7 Avusturya’nın bu şekilde davranmasının sebebi 1908’de Osmanlı Meclis-i Mebûsanı’na Bosna-Hersek’ten milletvekili seçilmesi ve bu durumun Bosna-Hersek’le Osmanlı Devleti arasındaki bağı daha da kuvvetlendireceği endişesi idi. Bu yüzden Avusturya, daha Meşrutiyet’in heyecanı yatışmadan, Berlin Antlaşması’nda kazanmış olduğu bu toprakların işgal ve idaresi hakkını kaybetmek istememişti. Aynı gün Girit adası da Yunanistan ile birleştiğini ilân etti.8

Avusturya’nın Bosna-Hersek’i ilhakından önce, Avusturya ile anlaşan Bulgaristan ise, Slav dünyasının bu ilhaka gösterecekleri tepkiyi önlemeye söz vermişti. Buna karşılık Avusturya, bağımsızlığını ilân etmeye kararlı olan Bulgaristan’a askerî ve diplomatik yardımda bulunacaktı. Bu şekilde Avusturya’nın da desteğini sağlayan Bulgaristan, 6 Ekim 1908 günü bağımsızlığını ilân etti.9 Zaten son yıllarda Avrupalı büyük devletler tarafından tam bağımsız bir devlet olarak görülen Bulgaristan Prensliği’nin Osmanlı Devleti ile olan tek bağı, verdiği vergilerdi. Böylece Bulgaristan kendisine, Osmanlı Devleti’ne tam manasıyla tâbi olduğu günleri hatırlatan bu bağdan, bağımsızlığını ilân etmekle kurtulmuş oluyordu. Osmanlı Devleti bütün bunlarla uğraşırken, 31 Mart Vak’ası meydana gelmiş (31 Mart 1325/13 Nisan 1909), II. Abdülhamid’in tahttan indirilmesiyle, ittihatçılar ülkede yeni bir baskı rejimi kurarak, kendilerine muhalif olan bir grubun ortaya çıkmasına sebep olmuşlardı.10 Öte yandan, Nisan 1910’da çıkan Arnavut isyanları da Osmanlı Devleti’nin gücünü zayıflatan ve düşmanlarına cesâret veren bir hadise olarak ortaya çıkmıştı.11

Bu arada, bütün bu hâdiseler İtalya’nın, Osmanlı Devleti’nin bir vilâyeti olan Trablusgarb’a saldırmasına zemin hazırlamış, sonuçta İtalya, 28 Eylül 1911’de Trablusgarb’a asker çıkarmıştır. Zira Habeşistan’da aradığını bulamayan İtalya, Adriyatik ve Balkanlar üzerinde durmaya başlamıştı. Avusturya’nın Bosna-Hersek’i topraklarına katmasından dolayı, 24 Ekim 1909’da İtalya’nın Rusya ile yaptığı karşılıklı menfaat anlaşması dolayısıyla, İtalya’nın Trablusgarb’daki menfaatlerine sahip çıkması hakkını doğuruyordu.12

Balkan Harbi, Meşrutiyet’ten sonra gerek iç, gerekse dış politikada yapılan ağır hataların devamından kaynaklanmıştır. Bulgaristan bu harbe daha II. Abdülhamid Devri’nde hazırlanmaya başlamıştı. Aslında 1909 senesinde II. Abdülhamid de, bir Bulgar taarruzu olduğu takdirde hemen harbe girmek niyetindeydi. Çünkü bu şekilde hareket etmekle, Bulgarların diğer Balkan devletleriyle birleşmelerini mani olacağını düşünüyordu. Zaten bu sıralarda Yunan Hükümeti de Bulgarlarla anlaşamadığından, Osmanlı Devleti bünyesinde uygun görülen yerlerde birkaç konsolosluk açmasına müsâade edilmesi hâlinde, Osmanlı-Bulgar savaşında Osmanlı Devleti’ne yardım etmeyi teklif etmişti.13


İttihat ve Terakki Hükümeti bu teklifi değerlendirmediği gibi, Makedonya’daki anlaşmazlıktan gidermek amacıyla, 3 Temmuz 1910 yılında bir “Kilise Kanunu” çıkarmıştır.14 Çıkarılan bu kilise kanunu ile ihtilaflı kilise ve mekteplerin nüfus nispetine göre aidiyeti tespit edilecekti. Böylece Balkan milletleri arasındaki en önemli mesele de halledilmiş ve bu milletlerin aralarında anlaşmaları kolaylaşmış oldu.15 Balkan Bulgaristan, Yunanistan ve Sırbistan arasındaki anlaşmazlık giderilmiş, Balkan devletleri’nin Osmanlı Devleti aleyhinde birleşmelerine yol açılmıştır.16

Bunun üzerine Rus Çarı’nın aracılığı ve baskıları sonucunda 13 Mart 1912’de Bulgaristan ile Sırbistan arasında bir “Dostluk ve İttifak Antlaşması” imzalandı. Bu antlaşmayla, Bulgaristan ve Sırbistan, birbirlerinin toprak bütünlüğünü tanıyarak, Osmanlı Devleti’ne karşı birleşmişlerdi. İki devlet amaç olarak her şeyden önce Osmanlı Devleti’nin Balkanlar’daki topraklarını ele geçirmeyi ve aralarında paylaşmayı esas alıyordu. Antlaşmanın yürütülmesi için ise Rusya’ya yetkiler vermekteydi.17 Bu ittifakın imzalanmasından yaklaşık iki ay sonra, 29 Mayıs 1912’de Sofya’da Bulgaristan ile Yunanistan arasında bir “İttifak Antlaşması” imzalandı. Bir giriş, dört madde ve bir “Beyannâme”den oluşan bu gizli andlaşma da doğrudan Osmanlı Devleti’ne karşı yönelik bir ittifaktı. Ancak Bulgar-Sırp andlaşmasında olduğu gibi savaştan sonra kazanılacak toprakların nasıl bölüşüleceğine dair bir hüküm yoktu.18

Bu şekilde üç Balkan Devleti, aralarında yaptıkları ayrı ayrı andlaşmalarla Osmanlı Devleti’ne karşı birleşerek, Balkan birliğini gerçekleştirmiş oldular. Ancak teşkil edilen bu Balkan ittifaklar zincirinin son halkasını Karadağ’ın ittifaka katılması oluşturmuş ve Ağustos 1912’de Karadağ, Bulgaristan ile sözlü bir ittifak yapmıştır. 6 Ekim 1912’de ise Karadağ-Sırbistan ittifak anlaşması imzalanmıştır.19

Balkan devletleri arasındaki bu gelişmelerde Rusya’nın önemli bir rol oynadığı bir gerçektir. Bundan dolayı Balkan ittifakının Rus diplomasisinin eseri olduğunu söylemek yanlış olmaz. Böylece Balkanlar’daki Osmanlı egemenliğine son vermek ve bunun için ortak düşmana karşı birlikte savaşmak düşüncesi aralarındaki çekişmeleri bir tarafa bırakan Balkan devletlerini birleştiren bağ olmuş ve sonuçta da, II. Abdülhamid’in büyük maharetlerle önlemeye çalıştığı, “Balkan İttifakı” Bulgaristan’ın çevresinde meydana gelmiştir.20

Balkan devletleri arasında yapılan ittifak anlaşmalarına bir başka yönde bakılacak olursa; bunlardan Sırbistan’ın Makedonya’daki ihtiraslarına rağmen, Bulgaristan’la bir ittifaka yanaşması, Bosna-Hersek meselesinde Avusturya’ya karşı bir müttefik araması ve Balkan topraklarını Slav devletleri arasında paylaştırmak isteyen Rusya’nın çaba harcaması olarak izah edilebilir. Yunanistan’ın aynı ittifaka katılması ise, o sırada Yunan Başbakanı olan Venizelos’un Girit meselesine Makedonya’dan daha fazla önem vermesindendi.21 Karadağ’ın ittifak içinde yer alması ise, 1903 yılında Kara Georgevicher’in Sırbistan’ın başına geçmesinden itibaren, Sırbistan ile münâsesebetlerinin iyi olmaması ve Sırbistan’ın küçük Karadağ’ı nüfuzu altına almaya çalışmasına dayanır.22


Balkan devletleri, aralarında bu anlaşmaları yaparken, Balkanlar da günden güne karışmakta idi. Sırp-Bulgar ittifakının imzasından sonra Bulgaristan’da Osmanlı Devleti aleyhine gösteriler başladı. Bulgaristan ve Sırbistan’ın kışkırtmaları ile Makedonya’da komitacılık23 faaliyetleri birdenbire arttı ve anarşi hortladı. Bulgaristan, Makedonya’daki karışıklıkları bastıramadığı için Osmanlı Devleti’nden şikâyet ediyor, Bulgar kamuoyu savaş istiyordu. Makedonya’daki Yunan tedhişçileri de kışkırtmalarına hız verdiler. 1912 Ağustosu’ndan itibaren Yunanistan Osmanlı sınırına asker yığmaya, Karadağ ise Bulgaristan’la anlaşır anlaşmaz Osmanlı sınırında hâdiseler çıkarmaya başladı. Bu sebepten Eylül 1912’de Osmanlı-Karadağ münasebetleri iyice gerginleşti.

Bütün bu hâdiseler devam ederken, İtalyanlar Trablusgarb’daki mukavemetten kurtulmak için, 1912 Mayısı’nda Arnavutluk’ta bir ayaklanma çıkardılar. O bölgedeki nüfuzunu kaybetmemek için Avusturya’nın da desteklediği bu isyan, Osmanlı Devleti’nin Balkanlar’daki nüfuzunu iyice sarstı.24 Bu arada ordudaki kaynaşmadan dolayı ortaya çıkan “Halaskar Zabitân Grubu”nun25 arka çıkmasıyla Arnavutluk isyanı daha da alevlendi. İttihat ve Terakkî’nin kötü yönetimine karşı yapıldığı söylenen bu ayaklanma, bu grubun İstanbul’daki mensuplarının baskıları sonunda Said Paşa kabinesi istifa etmek zorunda bırakılmasıyla sonuçlandırıldı.26 Böylece İttihat ve Terakki yönetimi sona erdi ve fakat 22 Temmuz 1912’de Gazi Ahmed Muhtar Paşa’nın kurduğu “Büyük Kabine” veya “baba-oğul kabinesi” adı verilen yeni hükûmet de Balkan milletlerinin Osmanlı Devleti aleyhine birleştiklerini fark etmedi.27

B. Birinci Balkan Savaşı (1912-1913)

İttihat ve Terakki Dönemi’nde yapılan Balkan Harbi’ni teşvik edici hatalar, İttihat ve Terakkî’nin iktidardan düşmesinden sonra Ahmed Muhtar Paşa kabinesi döneminde de devam etmiş, Balkan ittifakını el altından hazırlayan Rusya’nın, Osmanlı Hâriciye Nazırı Noradungiyan Efendi’ye, Balkanlar’da savaş olmayacağı konusunda verdiği sahte teminâta dayanılarak, Rumeli’deki yüz yirmi tabur talimli asker terhis edilmiştir.28 İşte daha Arnavutluk isyânları yatışmadığı ve Osmanlı Devleti’nin 75 bin talimli askerinin ordudan terhis edildiği sıralarda (30 Eylül 1912) Balkan Devletleri seferberlik ilân ettiler. 3 Ekim 1912’de de Bulgaristan, Sırbistan, Yunanistan ve Karadağ hükûmetleri Bâb-ı Âli’ye ortak bir nota vererek Türk hükümetinden üç gün içinde eski Sırbistan, Makedonya, Arnavutluk ve Girit’e muhtariyet verilmesini istediler.

Sürenin bitiminde isteklerini tekrarlayarak yeniden üç günlük süre tanıyan Balkan devletleri, Batılı devletlere de ortak nota vererek istekleri kabul edilmediği takdirde silahla kabul ettireceklerini bildirdiler. Bunun ardından 13 Ekim 1912’de Rumeli’de yapılacak olan ıslahatın, büyük devletlerle birlikte kendi kontrolleri altında yapılmasını Osmanlı Devleti’nden ağır bir nota ile istediler.29 Osmanlı Devleti, bu notayı Balkan devletleri ile olan münâsebetini kesmekle cevaplandırdı.30 Bunun üzerine ilk olarak 8 Ekim 1912’de Karadağ Osmanlı Devleti’ne savaş ilân etti.31 Savaşı ilk önce bu en küçük Balkan devletinin ilân etmesi Avrupa diplomasisinin durumunu göstermesi bakımından ilgi çekicidir.

Karadağ’ın Osmanlı Devleti’ne savaş ilân etmesiyle Balkan savaşlarının birinci safhası başlamış oldu. Karadağ’ın arkasından 17 Ekim’de Bulgaristan ve Sırbistan, 19 Ekim’de de Yunanistan Osmanlı Devleti’ne savaş ilân ederek, yılların biriktirdiği ihtiraslarını gerçekleştirmek gayesiyle harekete geçtiler.32 Bunun üzerine Osmanlı Devleti de, adı geçen devletlere ayrı ayrı savaş ilân etti.33 Osmanlı Devleti’nin savaşa karar verişinde, Ekim 1912’lerde İstanbul ve taşrada cereyan eden “Harp mitingleri”nin de etkili olduğu söylenmektedir.34

Aslında başlangıçta büyük devletlerce Balkanlar’da bir savaşı önleyecek tedbirlerin alınması mümkün olabilirdi. Lâkin Avrupa Devletlerinin hiçbiri görünüşte Balkanlar’da barışın korunmasından yana olmalarına rağmen, hiçbir etkili önlem alma yoluna gitmedi. Bu açıdan hepsi fikir vermeye hazır, ancak sorunu çözümleyecek esas adımları atmaya hiçbir Avrupa devleti hazır değildi. Onların politikaları gereğince, Balkan buhranını önleyecek yerde, menfaatlerini koruma yoluna gitmeleri, yani siyasî hesap ve düşüncelerinin insanlık ideâline galip gelmesi bu savaşın çıkmasına yol açan en büyük etkenlerden birisiydi.35 Nitekim Balkanlar’daki durumun şiddetlenmesi üzerine, Osmanlı Devleti’nin Balkan ittifakını yenebileceğini düşünen Rusya ve Avusturya, bütün Avrupa Büyük Devletleri adına 8 Ekim 1912’de bir bildiri yayınlayarak, Osmanlı Devleti ile Balkan devletleri arasındaki çıkacak olan savaşın sonunda Rumeli’de sınır değişikliğini kabul etmeyeceklerini ve Balkanlar’da statükonun aynen korunacağını açıkladılar36 (Bkz. Harita 1).

Osmanlı Devleti savaşa çok büyük imkânsızlıklar içinde girdi, özellikle ordunun ulaşım ve ikmâli kötüydü. Savaşın ilk gününden itibaren askerin yiyecek ve beslenme sıkıntısının yanı sıra, ordunun politikaya girmesi komutanlar arasında ikiliğin doğmasına sebep olmuştu.37 Bundan başka, Osmanlı ordusu 1909 yılından beri esas savaş alanı olan ve her an bir saldırının gelebileceği Trakya ve Makedonya’dan uzak yerlere gönderilmiş, bir kısmı da terhis edilmişti.38

Savaşan taraflardan Osmanlı Devleti’nin toplam nüfusu 23.806.000, Balkan devletlerininki ise 10.167.000 kişi idi. Ancak Osmanlı Devleti’nin nüfusu Anadolu ve Arabistan’a kadar uzanan geniş topraklar üzerinde yayılıyor, bunun da ancak 15 milyon kadarından asker alınabiliyordu.39 Bu sebeple Balkanlar’da ancak 450.000 kişilik Türk ordusu bulunmasına karşılık, 510.000 kişilik Balkan devletleri ordusu vardı.40 Alemdar Gazetesi’nde yer alan bir habere göre Balkan devletleri ordusunun sayısı 415.000 kişi idi.41

Osmanlı Devleti savaşın ilk aşamasında Rumeli’de Bulgarlara karşı savaşan “Doğu Ordusu” ve Makedonya ve Arnavutlukta Sırp, Yunan ve Karadağlılara karşı savaşan “Batı Ordusu” adında iki ordu kurmuştu. Bu bakımdan savaş Doğu Cephesi ve Batı Cephesi olmak üzere iki cephede başlamıştır.42

Balkan Savaşı’nın başlamasıyla Doğu Ordusu, hemen Filibe’ye hücum ederek, Bulgar ordusunu arkadan çevirmek istemişse de, Bulgarlar karşısında kısa zamanda bozguna uğramıştır.43 Bunun üzerine 22-23 Ekim 1912’de Kırkkilise (Kırklareli) muharebesinin de kaybedilmesiyle Lüleburgaz’a çekilmişti. Doğu Ordusu 28 Ekim 1912’de burada yaptığı ikinci bir muharebeyi de kaybedince Çatalca hattına kadar çekilmek zorunda kaldı ve burada bir savunma hattı kurulmasıyla Bulgarlar durdurulabildi. Böylece Bulgarların bir hafta içerisinde Çatalca önlerine kadar gelmeleri, onları İstanbul’a çok yaklaştırmıştır.44 Bunun üzerine İstanbul’un etrafında bir müdâfaa hattı tesis ve Boğazlar takviye edilmiştir. Hattâ Çatalca, İstanbul için en son müdâfaa hattı olduğundan, civarının şüpheli unsurlardan arındırılması hususunda devletçe bir karar dahi alınmıştır.45

Doğu Ordusu’nun kısa sürede bozguna uğrayarak Çatalca’ya çekilmesi ve bu arada Yunan donanmasının Ege’de üstünlük kurması sonucunda Osmanlı Devleti’nin ve aynı zamanda Doğu Ordusu’nun, Batı Ordusu ve Makedonya ile bağlantısının kesilmesine sebep oldu. Batı Ordusu da, 23­24 Ekim’de Kumanova’da giriştiği savaşta Sırplara yenildi ve Manastır’a çekildi. Bunun üzerine Sırplar eski Sırbistan’ın başşehri olan Üsküp’e girdiler.46 Bundan sonra dört Balkan devleti Makedonya’yı işgale başladılar.

Yunanlılar ise, 8 Kasım’da Selânik’i ele geçirdikten sonra, donanmalarıyla Bozcaada, Limni ve Taşoz adalarını hiçbir mukavemetle karşılaşmadan işgal ettiler. Yalnız Yunanlılara görünmeden Ege Denizi’ne çıkmaya muvaffak olan Rauf Bey (Orbay), Hamidiye kruvazörüyle Yunanlılarla tek başına savaştı.47 Ancak bu karşı koyma savaşın genel durumunu etkileyemedi. Böylece Osmanlı ordusunun denizde ve karada aldığı bu yenilgiler, Makedonya ile olan bağlantının kesilmesine sebep oldu. Öte yandan bu sırada Karadağlılar da İşkodra’yı muhasaraya başladılar.48

Sonuçta Osmanlı Devleti’nin askeri durumu birkaç hafta içinde ancak fecaat olarak nitelendirilebilecek bir hâle gelmiş, bu suretle Balkan ittifakına dahil devletler, savaşın başlamasından kısa bir süre sonra bütün Rumeli’yi ellerine geçirmişlerdi. Türkler, tarihinin hiçbir döneminde bu derece ağır bir hezimete uğramamışlardı.

Bu feci mağlubiyet içerisinde bölgede sadece, düşman hatları gerisinde kalan ve Osmanlı Devleti’yle (Anadolu’yla) ikmâl ve irtibat yolları kesik olan Edirne Bulgarların, Yanya Yunanlıların ve İşkodra kalesi de Karadağlıların kuşatmalarına karşı savunmalarını sürdürmekteydiler.49 Bunlardan bir zamanlar Osmanlı Devleti’nin merkezi durumunda olan Edirne, Bulgarlarca birçok defa bombalandı. Hattâ Bulgarlar Edirne’deki halkı etkilemek ve dolayısıyla mukavemeti kırmak gayesiyle havadan uçaklarla, “İlân-ı Umûmî” başlığı altında ve “Bulgarların yani bizim muharebemiz Müslüman ahâlisine değil, belki o gaddar, zâlim, merhametsiz, beyinsiz ricâl-i devletinize karşıdır. Ma’lûm ola ki, biz de kan dökmeği arzu etmeyiz. İstediğimiz şey, o para yiyici ricalinizden sizi de kurtarmakdır. Maksadımız Balkan Yarımadası’na sulh, asayiş, güzel idare idhâl etmekdir. Görmüyor musunuz ki devlet hazinesini soyan memurlar sayesinde Türkiye Devleti ne dereceye geldi? Dört Balkan komşunuz dört taraftan memleketinizi istilâ ettiler… Artık Edirne’ye hiç bir taraftan imdâd gelemez. Hâl böyle iken neye kan dökelim? Bu kanlar kime fâide getirebilir? Padişahların zevki için mi kan dökülsün?” anafikri üzerinde yoğunlaşan asılsız beyannameler atmışlardı.50

Ancak burada kan dökmekten bahseden Bulgarların, Balkan Savaşı sırasında, akla gelmez vahşetlere giriştiği belgelerle sabittir.51

Balkan devletlerinin elde etmiş olduğu bu kolay zafer ve Osmanlı Devleti’nin birkaç hafta içinde geri çekilmesiyle Balkanlar’da bıraktığı boşluk, yeniden milletlerarası bir buhran ortaya çıkardı.

Sırbistan’ın birdenbire genişleyip, Arnavutluk’u işgal etmesi ve Adriyatik’e inmesi Avusturya ve İtalya’yı korkuttu. Bu sebepten Avusturya, bağımsız bir Arnavutluk Devleti kurarak Sırbistan üzerinde baskı vasıtası olarak kullanmayı uygun gördü. Bu konuda İtalya’nın da Avusturya’yı desteklemesi sonucu 28 Kasım 1912’de Arnavutlar bağımsızlıklarını ilân ettiler. Rusya’nın meselede Sırbistan tarafını tutması, Fransa, İngiltere ve Almanya’nın da müttefik oldukları devletin yanında yer almalarını gerektirdi.52

Bütün bunlara rağmen, Bulgarların İstanbul kapılarına kadar gelmiş olmaları, Rusya’nın Bulgaristan’a karşı aleyhte bir politika takip etmesine yol açmış, Bulgarların İstanbul’a girmesi halinde, donanmasını İstanbul’a göndereceğini, Meriç’in doğusunda kalan toprakların Bulgaristan’ca ilhakını tanımayacağını bildirmişti. Ayrıca Ege Denizi’ndeki adaların Yunanistan tarafından işgali, Rusya açısından, Çanakkale Boğazı’nı da tehlikeye sokuyordu.53

Balkan Savaşı’nın başlamasından hemen sonra, Osmanlı Devleti’nin uğradığı bu ağır ve beklenmedik yenilgi, iç politikada büyük tepkilere yol açtı. Nitekim Osmanlı Devleti’nin bu çaresiz durumu karşısında Ahmed Muhtar Paşa sadâretten çekildi ve yerine, 29 Ekim 1912’de, dış politikada İngiltere yanlısı olarak bilinen Kâmil Paşa yeni hükümeti kurdu.54 Ancak bu değişiklik de savaşın aleyhte gidişatına engel olamadı. Nitekim bu durum karşısında Osmanlı Devleti savaşın durdurulmasını istemeye başlamıştır.

Bu arada, Arnavutluk meselesi yüzünden Avrupa’da çıkan anlaşmazlık kritik bir safhaya girmişti. Fakat İngiltere Dışişleri Bakanı Edward Grey bu buhranı gidermek için, Arnavutluk meselesinin milletlerarası bir konferansta ele alınmasını teklif etti.55

Balkan buhranı bu şekilde gelişmeler gösterirken, 12 Kasım 1912’de Bulgarlar Çatalca hattındaki Osmanlı savunmasına karşı son bir taarruza girişmişlerdi. Bu taarruzun, düşmanın başarısızlığıyla sonuçlanması üzerine, Bulgaristan, Osmanlı Devleti’nin daha önce teklif ettiği mütarekeyi kabul etti.56 3 Aralık 1912’de imzalanan ateşkes antlaşmasına göre; Bulgarlar demiryollarının Edirne istihkâmları içinden geçen bölümünden kontrolsüz olarak her türlü nakliyatta bulunmalarına izin verildiği halde, aynı hakka Türkler Edirne’deki orduları için sahip olamayacaklardı.57 Bulgaristan bu mütârekeyi hem kendi adına hem de Karadağ ve Sırbistan adına imzalamıştı. Yunanistan çok aşırı isteklerde bulunduğundan ve Osmanlı Devleti de bu istekleri kabul etmediğinden, mütârekeyi imzalamayıp, sadece barış görüşmelerine katıldı. Üstelik Yunanistan mütareke yapmamakla kalmayıp, askerlerini Makedonya cephesinden Epir’e sevk ve donanmalarıyla da Osmanlı Devletini rahatsız etmeye devam etti. 58

Londra Konferansı 17 Aralık 1912’de toplantılarına başladı. Osmanlı Devleti ile Balkan devletleri arasındaki barış görüşmeleri, Arnavutluk meselesini inceleyecek olan ve “Büyükelçiler Konferansı” denen milletlerarası konferansın başladığı gün ve adı geçen bu konferansın aracılığında ilk toplantısını yaptı.59

Barış Konferansı çok uzun süre devam etmesine rağmen, Arnavutluk, Ege adaları ve Edirne’nin bırakılmak istenmemesi yüzünden dağıldı. Bu arada Rusya yeni bir savaşta kayıtsız kalamayacağını ve Kafkaslar’dan ilerleyeceğini bildirdi. Almanya da Rusya’yı tehdit edince, bu defa Rusya geri çekildi ve durum biraz sakinleşti.60

Konferansın dağılması üzerine Büyük devletler, savaşın yeniden başlamaması için 17 Ocak 1913’te Osmanlı Devleti’ne ortak bir nota vererek, Edirne’nin Balkanlılara verilmesini, Ege adalarının geleceğinin tayin edilmesinin kendilerine bırakılmasını istediler. Aksi halde savaşın devam etmesi halinde Osmanlı Devletinin daha da zor duruma düşeceğini bildirdiler.61 Görüldüğü üzere, Balkan savaşının başlangıcında, savaş sonrasında Balkanlar’da statükonun değişmeyeceği garantisini veren Büyük Devletler, bu sözlerini unutmuşlar, Balkan devletlerini desteklediklerini ve sınır değişikliğini kabul ettiklerini göstermişlerdir.

Bu sırada savaşan devletlerin murahhasları, yapılacak barışın esaslarını tespit ettikleri anda İstanbul’da bir hükümet darbesi meydana geldi. Balkanlar’da alınan yenilgiler ve mütârekede aleyhimize verilen kararlar, bilhassa ordunun genç subayları arasında, Kâmil Paşa Hükümeti’ne karşı bir hoşnutsuzluk doğurmuştu. Bu hava içerisinde İttihat ve Terakki mensupları 23 Ocak 1913’te “Bâb-ı Alî Baskını” adı verilen hükümet darbesiyle tekrar iktidarı ele geçirdiler. Başkumandan Nâzım Paşa öldürüldü ve Sadrazam Kâmil Paşa istifaya zorlanarak, yerine Mahmud Şevket Paşa sadarete getirildi.62

Yeni kurulan İttihat ve Terakki hükümeti, ilk iş olarak Büyük Devletlerin vermiş olduğu notayı reddetti. Yeni hükûmetin başkumandan vekili Ahmed İzzet Paşa, Edirne’yi kurtarmak için Osmanlı-Bulgar Mütârekesine son vererek, 3 Şubat 1913 başında Çatalca hattında yeniden savaşa başladı.63 Daha çok Enver Bey’in (Paşa) ısrarıyla yapılan bu teşebbüsün başarısızlıkla sonuçlanmasından sonra, 26 Mart 1913’te Bulgarların yaptıktan ani bir hücumla Edirne teslim oldu.64

Edirne’nin teslim olmasının hemen sonrasında Yanya Yunanlıların, İşkodra da Karadağlıların eline geçti.65 Bu aleyhte gelişmeler üzerine Osmanlı Devleti Nisan ortalarında savaşı durdurup, Büyük Devletlere başvurdu ve tekrar barış masasına döndü.

Osmanlı Devleti ile Balkan devletleri arasındaki Barış Antlaşması 30 Mayıs 1913’te Londra’da imzalandı.

Bu barış ile Osmanlı Devleti Arnavutluğun bağımsızlığını tanıyor, Ege adalarının geleceğinin tespitini Büyük Devletlere bırakıyor, Yunanistan Selanik, güney Makedonya ve Girit’i, Sırbistan Orta ve Kuzey Makedonya’yı, Bulgaristan ise Kavala, Dedeağaç ve Edirne ile bütün Rumeli’yi alarak, Ege Denizi’ne çıkıyordu. Böylece bu anlaşmayla Osmanlı Devleti Midye-Enez çizgisinin batısında kalan bütün Avrupa topraklarını kaybediyor ve Balkanlar’da sadece Bulgaristan’la sınır komşusu oluyordu.66

Görüldüğü üzere bu antlaşmayla Osmanlı Devleti Midye-Enez sınırının batısındaki bütün topraklarını kaybetmenin yanı sıra, Ege Denizi üzerindeki egemenliğini de dolaylı olarak kaybetmiştir.


Arnavutluk ve Makedonya’nın büyük bir kısmında Türklerin çoğunlukta olduğu dikkate alınmaksızın, “Kuvvetin hakka üstünlüğü” sözü böylece bu antlaşmayla bir defa daha gerçekleşmiş oluyordu. Beş yüz seneden beri Türk Devleti’ne bağlı olan birçok vilâyetler, halkın dini ve Osmanlı Devleti’yle olan münâsebetleri dikkate alınmaksızın, devletten koparılıyordu.67

C. İkinci Balkan Savaşı (1913)

Gerçekte iki safhada teşekkül eden Balkan Savaşlarından birinci safhayı Balkan devletlerinin Osmanlı Devleti’ne karşı mücâdeleleri teşkil eder ve bu safha, yukarıda görüldüğü üzere, Londra Barış Antlaşması’yla kapanır.

Londra Antlaşması’yla, Osmanlı Devleti Midye-Enez hattının batısında kalan topraklarını Balkanlı müttefiklere bırakınca, ganâimin paylaşılması konusunda çıkan anlaşmazlık II. Balkan Savaşı’nın çıkmasına sebep olmuştur.68 Bulgaristan’ın daha önce Balkan devletleri arasında yapılan paylaşma plânına riâyet etmemesi de, bu savaşın Bulgaristan aleyhine gelişmesine yol açmıştır.69 Anlaşmazlığa neden olan en önemli mesele ise Makedonya meselesidir.70 İlk savaşlar sırasında Sırbistan, Sırp-Bulgar ittifakının çizdiği ve kendisine ayırdığı parçadan daha büyük bir parça ele geçirmişti. Yunanistan ise, Güney Makedonya ve Batı Trakya’yı (Kavala-Dedeağaç) tabiî toprakları sayıp, kendisiyle bir antlaşma yapılabilmesi için, bu toprakları Bulgaristan’dan istemekteydi.

Bu sebeplerden ötürü, Osmanlı Devleti ile savaşın sona ermesinden hemen sonra, adı geçen devletler birbirleriyle çekişmeye başladılar. Bulgaristan’ın kendisine karşı sert bir tutum aldığını gören Sırbistan, 1913 Haziranı’nda Bulgaristan’a karşı Yunanistan’la bir ittifak yaptı. Buna göre, Bulgaristan Makedonya’dan atılacak ve Makedonya, küçük bir kısmı Bulgaristan’a bırakılmak şartıyla, iki devlet arasında paylaşılacaktı. Bu arada Yunanistan, Bulgaristan’a karşı Osmanlı Devleti ile de bir ittifak yapmak istemişse de, Osmanlı Devleti Balkanlar’ın bu karışık kombinezonlarına ve özellikle de saldırı emellerine karışmak istemedi.71

Bu gelişmeler üzerine, ittifakla hakemlik hakkını kullanmak isteyen Rusya duruma müdâhale ederek, Sırbistan ve Yunanistan’ın toprak hakkı iddialarını yumuşatmaya gayret sarf etmenin yanında, Bulgaristan’ı da Birinci Balkan Savaşı’nda elde ettiği yerlerin bir kısmını onlara vermeye razı etmeye çalıştı.72 Hattâ bu konuda tehdit yolunu da kullanan Rus Çarı II. Nikola, 8 Haziran 1913’te Sırp ve Bulgar krallarına gönderdiği mektupta, bu gelişmeler karşısında kendisinin ilgisiz kalamayacağını, savaşı ilk açan devletin “Slav Davası” önünde sorumlu olacağını ve Rusya’nın hareket serbestisini kullanacağını bildirdi. Rus Çarı’nın uyarılarına kulak asmayan Bulgar Çarı Ferdinand, bu iki devlet iyice hazırlanmadan darbeyi indirmek ve Makedonya’yı ele geçirmek düşüncesiyle, 29-30 Haziran gecesi Sırbistan ve Yunanistan’a aniden saldırdı.

Fakat Bulgaristan’ın hesapları yanlış çıkarak, her yerde eski müttefikleri olan Sırp ve Yunan orduları tarafından bozguna uğratıldı. Bu arada, Romanya da durumdan gereği şekilde istifade ederek, 300.000 kişilik bir ordu ile, kuzeyde Tuna ve Dobruca üzerinden harekete geçti ve Tutrakan-Balçık hattına kadar olan bölge ile Bulgar Dobrucası’nı işgal etti.73


Bu gelişmeler karşısında Osmanlı Devleti de fırsattan istifade ile Türk menfaatlerini korumak istemiş, fakat Alman ve İngiliz hükümetleri de dâhil olmak üzere büyük devletlerin muhalefeti ile karşılaşmıştır. Bu devletler Osmanlı Devleti’ne, Londra Antlaşması’nı geçersiz sayacak ve Midye-Enez hattının batısına geçecek bir oldu bittiye karşı baskı yapmaya başladılar ve 30 Mayıs 1913 tarihli Londra Antlaşması’nın değiştirilmeyeceğini bildirdiler.74 Bu sebeple, Osmanlı hükümeti ilk zamanlar hattı geçmekte tereddüt göstermiş ve nasıl davranması gerektiği konusunda 2 Temmuz 1913’te yabancı devletlerdeki büyükelçilerine düşüncelerini sormak ihtiyacını hissetmiştir.

Bunlardan Londra’da bulunan elçilerimizden Tevfik ve Hakkı Paşalar, uslu durulması, ancak ordunun terhis edilmeyip, beklenilmesini; Paris’ten Rıfat Paşa ise, Dışişleri Bakanı Pişon’un Osmanlı Devleti’nin tarafsız kalması gerektiği konusundaki görüşlerini bildirmişlerdir. Berlin sefiri Mahmud Muhtar Paşa da, 4 Temmuz 1913 tarihli telgrafta Osmanlı Devleti’nin Bulgarlarla savaşması öğüdünü vermiş, 13 Temmuz 1913 tarihli telgrafında da, Yunanlıların Dedeağaç’ı aldıklarını ve buradan Edirne’ye geçebileceklerini, bunun için Osmanlı Devleti’nin daha çabuk davranması hususunu belirtmiştir.75 Bu sırada başkumandan vekilliği görevini üstlenmiş olan Ahmed İzzet Paşa, bazı kabine üyeleriyle birlikte, Londra Antlaşması’nın çizmiş olduğu sınırın geçilmesini memleket için tehlikeli görmekteydi.76

Kararın mesuliyeti gerçekten çok ağır olup, başarı hâlinde İstanbul’un stratejik sınırı elde edilmiş olacaktı. Fakat telâfisi çok zor yeni mağlûbiyetlere uğramak tehlikesi de mümkündü. Yabancı devletler nezdinde girişilen teşebbüslerde, gelen cevaplar ise cesaret kırıcı idi. İngiliz Hâriciye Nâzın Sir Grey, sefirimize “Büyük bir çılgınlık yaparsanız İstanbul’u da kaybedersiniz” diyor, Rus Hâriciye Nâzırı Sazanov, maslahatgüzarımıza, Harbiye ve Bahriye Nâzırıyla görüştükten sonra cevap vereceğini söylüyordu.77

Bütün bunlara rağmen, sonunda Talat, Enver78 ve Cemâl Beylerin ısrarlarıyla Bâb-ı Alî Meriç nehrine kadar Doğu Trakya’yı geri almak üzere Osmanlı ordusunun Midye-Enez hattını geçmesine karar verdi.79 Bu sırada hazinede sadece 100 bin lira bulunduğundan, ordunun ihtiyacı için reji idaresinden %6 faizle 1.600.000 lira borç para alınmıştır.80

Edirne’nin Bulgar işgalinden kurtarılması kararı alındıktan sonra, Çatalca’daki Hurşit Paşa ve Süleyman Şefik Paşaların kumandasındaki kolordular, Edirne’ye doğru 20 Temmuz’da harekete geçtiler.81

Bulgarlar Mayıs ayında Çatalca hattında büyük bir kuvvet bulundurmasına rağmen, Londra Barışı’ndan sonra durumun aleyhlerine gelişmesi üzerine buradaki ordusunun büyük kısmını eski müttefiklerine karşı kullanmak üzere geri çekmişti.82 Nitekim Hurşit Paşa Kolordusu’na bağlı akıncı müfrezesi ile bu kolordunun kurmay başkanı Enver Bey (Paşa) ve İbrahim Bey emrindeki süvari tugayı, müfrezenin başında Enver Bey olduğu halde, bir baskın hareketiyle Edirne’ye girdi. Böylece şehir harap olmadan,83 23 Temmuz 1913’te Bulgarların elinden kurtarıldı.84


Bâb-ı Alî, Osmanlı ordusunun Edirne üzerine yürüyüşü sırasında dış devletlere yayınlamış olduğu beyanname ile Meriç’in batısına geçilmeyeceğini açık bir şekilde ifade etmiştir.85 Osmanlı ordusu, Bâb-ı Alî’ce verilen bu talimata bağlı kalmış, Edirne’yi aldıktan sonra, Meriç’in batısına geçmemiştir.86 Sadece Bulgar birliklerinin geri çekilirken yapmaya çalışacakları tahribatı ve mezâlimi önlemek için, Edirne’nin alınmasından sonra bir süre ileri harekâta devam edilmiştir.87 Balkan Savaşı’ndan önce Türklere ait olan bu topraklara karşı yapılan bu harekât, Bulgaristan’ı gerek büyük devletler nezdinde, gerekse doğrudan doğruya Bâb-ı Alî nezdinde şikâyete sevk etmişse de,88 sonuçta kınamaktan öte bir tepkiyle karşılaşılmamıştır.89 Böylece II. Balkan Savaşı, Bulgaristan’ın yenilgisiyle neticelenmiş oldu.

D. Balkan Savaşını Sonuçlandıran Antlaşmalar

Savaş sonrasında Balkan devletleri arasında 10 Ağustos 1913’te Bükreş’te barış imzalandı. Bükreş Antlaşması’na Balkanlar’ın yeni haritası şu şekli almıştır:

Bulgaristan, Silistre dahil olmak üzere Tutrakan ve Güney Dobruca’yı Romanya’ya verdi. Yunanistan Kavala’yı alarak, Dedeağaç bölgesinde, yani Mesta-Karasu ırmağı ile Meriç arasında, Ege Denizi’ne çıktı. Böylece Yunanistan Güney Makedonya’nın büyük kısmı ile, Selânik, Drama ve Kavala’yı da alarak, Batı Trakya’nın bir kısmını elde etmiş oldu. Sırbistan’a Manastır, İstip, Üsküp, Priştine verildi. Karadağ da Plevlye ve Cakova’yı aldı. Fakat bütün arzularına rağmen İşkodra’yı elde edemedi. Bu paylaşma sonucunda Bulgaristan’a Makedonya’dan küçük bir kısım kalmış oldu.90

Osmanlı Devleti’nin Balkan devletleriyle ayrı ayrı imzalamış olduğu anlaşmalardan ilki, Bulgaristan ile 29 Eylül 1913 tarihinde İstanbul’da imzalandı.91 Tamamı yirmi madde ve dört ekten meydana gelen antlaşmaya göre, Kırklareli, Edirne ve Meriç’in batı kısmında kalan Dimetoka, Osmanlı Devleti’nde kalıp, Türk-Bulgar sınırı genel olarak Meriç nehri kabul ediliyordu.

İstanbul Antlaşması, sınır tespitinden başka, Bulgaristan’da kalan Türkler hakkında da hükümler ihtiva etmekteydi. Bu hükümlere göre, Bulgaristan’da kalan Türkler Bulgarlarla eşit haklara sahip olacak ve isteyen dört yıl içinde Osmanlı sınırlarına göç edip etmeme hakkına sahip olacaktı. Eğer göçmeye karar verirlerse mallarını satabilecekler, kalanlar ise, Hırıstiyan komşuları gibi, sivil ve siyasî haklara sahip olacaklardı. Ayrıca burada kalan Türkler her türlü din ve mezhep hürriyetine sahip olacaklar, okullarda devlet dili dışında eğitim-öğretim Türkçe olacaktı. Bunlar müftü ve başmüfettişlerini kendileri seçecekler ve bunların maaşları Bulgar hükümetince ödenecektir. Müftüler evlenme, boşanma, vasiyet, miras ve nafaka konularında mutlaka karar yetkisini haiz olacaklar ve Bulgar makamları bu, kararları aynen uygulayacaklardı. Bunlardan başka Bulgarlar, Bulgaristan’daki Türklerin mülkiyet haklarına saygı gösterecek, zorunlu olmadıkça kamulaştırmayacak, kamulaştırma hâlinde değerini peşin olarak ödeyecekti.92

Osmanlı Devleti’yle Yunanistan arasındaki barış ise 14 Kasım 1913’te Atina Antlaşması ile gerçekleşti. Osmanlı-Yunan barışı, adalar meselesi yüzünden biraz uzamıştır. Osmanlı Devleti, Ege Adalarını Yunanistan’a terketmek istemiyor, Yunanistan ise, işgal ettiği bu adaları vermeye yanaşmıyordu. Hattâ bu yüzden iki devlet arasında durum gerginleşmiş, büyük devletlerin araya girmesiyle bu gerginlik ortadan kalkmıştı. Nitekim adalar meselesinin uzayacağı anlaşılınca, Osmanlı Devleti’yle Yunanistan Atina Barışı’nı imzaladılar.93 Bu anlaşmaya göre, Girit kesin olarak Yunanistan’a bırakıldı.94 Ancak 30 Mayıs 1913 tarihli Londra Antlaşması’nın beşinci maddesi uyarınca, Ege adalarının geleceği Büyük Devletlerin kararına bırakılmış olduğundan, bu sorun bu antlaşmada yer almadı. Bununla Osmanlı Devleti bu kararı tanıdığını bir kez daha teyit etmiş oldu.

Buna rağmen Osmanlı Devleti 22-23 Aralık 1913’te Büyük Devletlere Midilli ve Sakız gibi Anadolu kıyılarına yakın adaları Yunanistan’a bırakmamak kararında olduğunu ve bunları geri almak için elinden geleni yapacağını bildirdi. Ancak Büyük Devletlerden başta Fransa olmak üzere, bu karara sert tepki gösterdiler.95 Sonuçta Adalar meselesi için Londra’da toplanan “Büyükelçiler Konferansı”nda 1914 Şubatı’nda alınan kararla, Meis Adası hariç, İtalya’nın işgal ettiği adaların İtalya’da, İmroz ve Bozcaada hariç, Yunanistan’ın işgal ettiği bütün diğer Ege adalarının Yunanistan’da kalması kararı alındı. Fakat daha bu antlaşmalar imzalanmadan I. Dünya savaşı patlak verdi. I. Dünya Savaşı’ndan sonra ise, Ege kıyısındaki Bulgar topraklarının Yunanistan’a geçmesi dışında, Trakya ve Makedonya’da çizilen bu sınırlar günümüze kadar değişmemiştir.96

Osmanlı Devleti ile Sırbistan arasındaki barış ise 13 Mart 1914 günü İstanbul’da imzalanmıştır. İki devletin ortak sınırı bulunmadığı için, bu antlaşmada bir sınır tespiti söz konusu olmamıştır.

Bu arada hem Yunanistan ve hem de Sırbistan ile yapılan antlaşmalarda, aynen Türk-Bulgar antlaşmasında olduğu gibi, oralarda kalan Türklerin statüsüne ait hükümler de yer almakta olup, bu hükümler Türk-Bulgar antlaşmasındakinin hemen hemen aynısıdır. Sadece kamulaştırmaya ait hükümlerde Sırbistan’la önemli bir ististâ koyulmuştur ki, o da, Sultan I. Murad’ın Kosova’da bulunan türbesine ait bina ve arsaların hiçbir şekilde kamulaştırılamayacağıdır.97

Sonuç

İki safhada sonuçlanan ve Osmanlı Devleti açısından bozgun olarak nitelendirilen98 Balkan Savaşları sonunda yayınlanan geçici istatistiklere göre, Balkan devletlerinden Bulgaristan 84.000 kişi,99 Sırbistan 22.000, Yunanistan 11.000 ve Karadağ 6.000 kişi asker zayiâtı vermişlerdir.100 W. M. Sloane’ye göre, Sırbistan 71.000, Karadağ 11.200, Yunanistan 68.000, Bulgaristan 156.000, Türkiye ise 150.000 ölü ve yaralı vermişlerdir.101 Yine harbin başlangıcından mütârekenin imza edildiği güne kadar, savaşan devletlerin masrafları, adam başına 12 Frank 50 santim hesabıyla tablo 1’deki gibidir.102

Tablo 1

Devletler       Asker Miktarı     Savaş Günü Frank

Osmanlı Devleti 400.000           64           320.000.000
Yunanistan        150.000             64          120.000.000
Karadağ              40.000            56           28.000.000
Sırbistan             200.000            47          117.500.000
Bulgaristan        300.000             47           176.250.000
1.090.000                           761.750.000


Balkan muharebeleri neticesinde, Balkanlar’ın siyasî haritası önemli ölçüde değişti. Bu yeni haritada Romanya’nın, Sırbistan’ın Yunanistan’ın hudutları tamamen, Bulgaristan’ın hududu kısmen Bükreş Muâhedenâmesi’yle tayin edildi. Türkiye-Bulgaristan sınırı da İstanbul Konferansı kararıyla tayin edilerek, bütün Balkanların yeni siyasî haritası çizilmiş oldu (Bkz. Harita 2).

Bu yeni haritaya göre Türkiye hayli küçülürken, diğer Balkan hükümetlerinin bazısı az, bazısı oldukça genişledi. Bu yeni sınırlara göre Balkanlar’daki Türk-İslâm unsurunun büyük çoğunluğu Osmanlı hâkimiyetinden çıkıp, diğer Balkan Devletleri idaresine geçti. Bu yeni duruma göre ise, Sırbistan ile Karadağ’a (sınırları henüz çizilmemiş) 1.749.000 nüfus katılarak, iki devletin nüfusu %56 nispetinde arttı. Böylece ikisinin birlikte nüfusu 4.922.000 kişiye yaklaşmıştır. Yunanistan’ın nüfusu ise 2.632.000’den 4.777.000’e çıkarak, %81 oranında fazlalaşmıştır. Bulgaristan ise, bir taraftan 633.000 nüfus kazandığı halde, diğer taraftan (Dobruca’dan) 305.000 nüfus kaybettiğinden, nüfusu ancak 328.000 kadar artmıştır. Böylece Bulgar nüfusu da %7 nispetinde fazlalaşarak, 4.657.000 kişiye ulaşmıştır.103

Yukarıda görüldüğü üzere Balkan devletlerinin hepsi, Balkan savaşlarından az veya çok kazançla çıkmışlardır. Bu savaşlarda zarar gören sadece Osmanlı Devleti olup, Avrupa’daki topraklarının %83’ünü, nüfusunun %69’unu ve bunlara ilâveten devlet gelirlerinden önemli bir kısmı ile önemli ölçüde bir ziraat potansiyelini kaybetmiştir.104

Sayın Enver Ziya Karal, Balkan yenilgisini, Osmanlı Devleti açısından, iç ve dış plân olarak iki ana başlıkta sonuçlandırır. Buna göre, iç plânda dört ana nokta üzerinde durur; 1) Sınırların daralması, 2) Prestij kaybı, 3) Ulusçuluk düşüncesinin uyanışı, 4) İttihat ve Terakki Partisi iktidarının kuvvetlenmesi. Dış planda ise, Asya’daki Osmanlı eyaletlerinin paylaşılması fikri ve Doğu Avrupa’da dengesizlik.105

Osmanlı Devleti’nin Balkan savaşları neticesinde kaybettikleri sadece bunlarla kalmadı. Bilhassa Bulgaristan ve Yunanistan’a bırakılan topraklarda yaşayan Türkler, yapılan antlaşma hükümlerine aykırı olarak, idaresi altına girdikleri devletlerin hükümetleri veya ahalisi tarafından baskılara uğradılar ve gördükleri zulüm yüzünden, bütün maddî varlıklarını bırakıp, Osmanlı ülkesine sığınmak zorunda kaldılar. Adeta kaçmak şeklinde cereyan eden bu göçler, en kötü şartlar altında Osmanlı Devleti’nin kontrol ve irâdesi dışında yapıldığından, büyük sıkıntılar doğurdu.106


Sayın İlhan Bardakçı’nın Balkan Savaşı hakkındaki tespitleri bu mağlubiyetin boyutlarını göstermesi açısından önemlidir. O, eserinde; “Balkan Faciası der, bizim tarihlerimiz 1912-1913 savaşına, doğrudur. Kimsenin dört eski vilâyet ve ilçemiz karşısında yenileceğimizi ummadığı bir savaşta biz 40 gün içinde dört asırlık Rumeli’mize ebediyyen vedâ ediyorduk. Zira her askerî birlik, birbirine hasım ve ayrı bir partinin mensubu haline gelmişti. Artık bize acıyan da kalmamıştı. Çatalca’ya kadar gelen düşmanlarımızı, onların kendi aralarındaki kavgadan yararlanarak ters yüz etmiştik ama… Ne var ki artık sınırlarımız Edirne’de noktalanmıştı. O güzelim fütûhat devrinden bize kala kala, Tuna yalılarının hayalleri, buruk ve hasret dolu Rumeli türküleri ve tek bir döşeğini ya da pekmez güğümünü sırtlamış ve kucaklamış, Trakya çamuru içinde ağlamayı bile unutmuş göçmen kafileleri kalmıştı.”108

Kayıpları manevî açıdan değerlendirecek olursak, Balkan savaşı, 600 yıllık Osmanlı tarihinin en büyük felâketlerinden biri olduğunu söyleyebiliriz. Türklerin Anadolu’dan sonra ikinci vatan haline getirdikleri, yurt edindikleri ve bunun için milyonlarca şehit verdikleri, binlerce sanat eserleri bıraktıkları Rumeli bu savaşla kaybedilmiştir.108

Sonuç olarak, Balkan Savaşları, II. Meşrutiyet hareketlerinin doğurduğu dış gaileler zincirinin son halkasını, fakat en şiddetli, en yıkıcı darbesini indiren halkasını oluşturmuştur. 1912 Ekimi’nden, 1913 Ağustosu’na kadar yaklaşık on ay devam eden bu darbe, sadece Osmanlı Devlet’ini değil, Balkan ve bütün Avrupa Büyük Devletlerini yakından ilgilendirmiş ve etkilemiştir. Rekabet ve çıkar çatışması içerisinde bulunan devletler, Balkanlar’daki bu bunalım dolayısıyla bir defa daha karşılaşmışlar, bu da bloklar arasındaki gerginliği artırmış ve silahlanma yarışını hızlandırmıştır. Bu nedenlerden dolayı, Balkan Savaşları veya Balkan Bunalımı, I. Dünya Savaşı’nın ateşlenmesine zemin hazırlamış, bu da Osmanlı Devleti’nin sonunu yaklaştırmıştır.

BALKAN SAVAŞI TARİHİ KRONOLOJİSİ

18 Eylül 1885    Şarkî Rumeli Vilâyeti’nin Bulgaristan tarafından ilhakı

23 Temmuz 1908       II. Meşrutiyet’in ilânı

5   Ekim 1908     Avusturya’nın Bosna-Hersek’i ilhakı

6   Ekim 1908      Bulgaristan’ın bağımsızlığını ilân etmesi

6 Ekim 1908     Girit’in Yunanistan’la birleştiğini ilân etmesi

13 Nisan 1909   31 Mart Vak’ası ve II. Abdülhamid’in tahtan indirilmesi

28 Eylül 1911     İtalya’nın Trablusgarb’a asker çıkarması

3 Temmuz 1910 İttihat ve Terakki Hükümetince Kilise Kanunu’nun çıkarılması

13 Mart 1912 Rus çarının aracılığıyla Bulgaristan ve Sırbistan arasında “Dostluk ve İttifak Antlaşması” imzalanması

29  Mayıs 1912   Bulgaristan ile Yunanistan arasında “İttifak Antlaşması” imzalanması

6 Ekim 1912      Karadağ-Sırbistan İttifak Antlaşması

Mayıs 1912      Arnavutluk’ta ayaklanma çıkması

22  Temmuz 1912 Said Paşa kabinesinin istifası ve Gazi Ahmed Muhtar Paşa’nın “Büyük Kabine”yi kurması

30  Eylül 1912    Osmanlı Devleti’nin Rumeli’deki 120 tabur talimli askeri terhis etmesi

8 Ekim 1912      Karadağ’ın Osmanlı Devleti’ne savaş ilânı

17   Ekim 1912    Bulgaristan ve Sırbistan’ın Osmanlı Devleti’ne savaş ilânı

18   Ekim 1912    Osmanlı Devleti ve İtalya arasında Uşi Antlaşması

19   Ekim 1912    Yunanistan’ın Osmanlı Devleti’ne savaş ilânı

 28    Ekim 1912    Osmanlı Doğu Ordusunun Çatalca hattına çekilmesi

29    Ekim 1912 Gazi Ahmed Muhtar Paşa Hükûmeti’nin çekilmesi ve İngiliz yanlısı Kâmil Paşa’nın yeni hükûmeti kurması

8 Kasım 1912        Selânik’in Yunanlılara teslimi

28 Kasım 1912      Arnavutluk’un bağımsızlığını ilân etmesi

3 Aralık 1912         Osmanlı-Bulgar Ateşkes Antlaşması’nın imzalanması

13 Aralık 1912       Londra Konferansı’nda barış görüşmelerine başlanması

17 Ocak 1913 Büyük Devletlerin Edirne’nin Balkanlılara verilmesi hususunda Osmanlı Devleti’ne nota vermeleri

23  Ocak 1913 İttihat ve Terakki mensuplarınca “Bâb-ı Âlî Baskını” adı verilen hükümet darbesinin yapılması ve Mahmud Şevket Paşa’nın sadârete getirilmesi

3 Şubat 1913    Çatalca hattında Osmanlı-Bulgar savaşının yeniden başlaması

6 Mart 1913      Yanya’nın Yunanlılara teslim olması

26 Mart 1913     Edirne’nin Bulgarlar tarafından ele geçirilmesi

23 Nisan 1913   İşkodra’nın Karadağlılara teslim olması

30 Mayıs 1913 Osmanlı Devleti ile Balkan devletleri arasında Londra Antlaşması’nın imzalanması

Haziran 1913    Sırbistan ve Yunanistan’ın Bulgaristan’a karşı ittifak yapması 29-30 Haz. 1913 Bulgaristan’ın Yunanistan ve Sırbistan’a saldırması 20 Temmuz 1913      Osmanlı ordusunun Edirne’ye doğru harekete geçmesi 23 Temmuz 1913      Edirne’nin Bulgarlardan kurtarılması

10   Ağustos 1913 Balkan devletleri arasında Bükreş Barışı’nın imzalanması 29 Eylül 1913    İstanbul’da Osmanlı-Bulgar Antlaşmasının imzalanması

14 Kasım 1913  Osmanlı Devleti ile Yunanistan arasında Atina Antlaşması’nın imzalanması Şubat 1914 Adalar Meselesi için Londra’da “Büyükelçiler Konferansı”nın toplanması 13 Mart 1914     Osmanlı Devleti ile Sırbistan arasında İstanbul Barışı’nın imzalanması 28 Temmuz 1914      Birinci Dünya Savaşı’nın başlaması

11   Ekim 1914    Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’na girişi

DİPNOTLAR

1                Balkan Harbi ve harp sırasında Rumeli’den meydana gelen göçler hakkında tarafımızdan doktora tezi hazırlanmış Türk Tarih Kurumu tarafından yayınlanmıştır. Bu makalenin hazırlanışında, yeni bilgilerin yanısıra, söz konusu tezin Balkan Savaşları kısmından büyük ölçüde faydalanılmıştır. Dolayısıyla kitabımızda yer alan belgelerin tamamı burada tekrar verilmemiştir. Ayrıntılı bilgi için bkz. Ahmet Halaçoğlu, Balkan Harbi Sırasında Rumeli’den Türk Göçleri (1912-1913), Ankara 1995.

2                Fahir Armaoğlu, Siyasî Tarih (1879-1960), Ankara 1975, s. 332.

3                Tevfik Bıyıklıoğlu, Trakya’da Millî Mücâdele, I, Ankara 1987, s. 46. Ayrıca bkz. Nevzat Gündağ, 1913 Garbî Trakya Hükûmet-i Müstakilesi, Ankara 1987, s. 67-91; E. Z. Karal, Osmanlı Tarihi, VIII, Ankara 1983, s. 105-106.

4                Makedonya olayları hakkında ayrıntılı bilgi için bkz. E. Ziya Karal. a.g.e., s. 146-161.; S. Shaw-E. K. Shaw, Osmanlı İmparatorluğu ve Modern Türkiye, II, İstanbul 1983, s. 258-263.

5                T. Bıyıklıoğlu, a.g.e., I, s. 62-63.

6                Y. H. Bayur, Türk İnkılâp Tarihi, II, Kısım I, Ankara 1983, s. 230-231.

7                William M. Sloane, Bir Tarih Laboratuarı Balkanlar, s. 129 ve 154. Yazarın kitabında Osmanlı Devleti, dolayısıyla Türkler hakkındaki görüşlerini bir hrıstiyan gözüyle taraflı olarak yazdığı sanılmaktadır (s. 17, 132, 171). Fakat Balkan Savaşı sırasında, Türklere yapılan mezâlimi de kınayarak dile getirmektedir (s. 178 vd.).

8                Armaoğlu, a.g.e., s. 311, 321.

9                Y. H. Bayur, a.g.e., I, Kısım 2, Ankara 1983, s. 113.; W. M. Sloane, a.g.e., s. 129 ve 154.

10            N. Gündağ, a.g.e., s. 93.; Aynca bkz. Tank Zafer Tunaya, Hürriyetin İlânı, İstanbul 1959, s. 18, 30, 34, 41, 43; Y. H. Bayur, a.g.e., t 1/2, s. 182-188. 31 Mart Olayı hakkında ayrıntılı bilgi için bkz. Faik Reşit Unat, II. Meşrutiyet’in İlânı ve 31 Mart Hadisesi, Ankara 1985, s. 48 vd.; Şeyhülislâm Cemâleddin Efendi, Siyasî Hatıralarım, Sad. Ziyaeddin Engin, İstanbul 1978, s. 49. Aynca bkz. İ. Hâmi Danişmend, 31 Mart Vak’ası, İstanbul 1986; Sina Aksin, 31 Mart Olayı, Ankara 1970.

11            Bıyıklıoğlu, a.g.e., I, s. 63.; Shaw, a.g.e., II. s. 347.; Bayur, a.g.e., 1/2, s. 195-197.; İ. H. Danişmend, İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi, IV, İstanbul 1955, s. 382.

12            Armaoğlu, a.g.e., s. 322 v. d.

13            A. Bedevî Kuran, Osmanlı İmparatorluğu’nda İnkılâp Hareketleri ve Millî Mücâdele, İstanbul 1959, s. 569 vd.; Aynca bkz. Danişmend, a.g.e., IV, s. 383.

14            Halbuki II. Abdülhamid daima Makedonya’da oturan muhtelif Balkanlı milletlerin aralarındaki geçimsizliklerinden istifâde etmesini bilmiş, böylece Balkan devletleri arasında bir anlaşmanın meydana gelmesini önlemiştir. Bu konuda ayrıntılı bilgi için bkz. B. Kodaman, “1876-1920 Arası Osmanlı Siyasî Tarihi”, Doğuştan Günümüze Büyük İslâm Tarihi, XII, İstanbul 1989, s. 163, 165. Aynca bk. Cemal Tukin, “Balkan Harbinin Teşekkülü ve Bu Harbin Zuhuru”, C. H. P. Konferanslar Serisi, Kitap 5, Ankara 1939, s. 25 v.d.; Yılmaz Öztuna, Rumelini Kaybımız, İstanbul 1990, s. 79, 107.

15            II. Abdülhamid, tahtta kaldığı sürece Balkan devletleri arasındaki anlaşmazlıkları körükleyerek, onların Osmanlı Devleti’ne karşı ittifak etmelerini önlemeye çalıştı. Nitekim savaş sırasında Selanik’te sürgün bulunan II. Abdülhamid, bu şehrin tehlikeye düşmesi üzerine İstanbul’a nakledilirken, Balkan ittifakına ve Bâb-ı Ali’nin böyle bir ittifaktan haberdar olmamasına hayret etmiş ve kiliseler meselesini sormuştur. Bu meselenin halledildiğini öğrenince de ittifakı tabii karşılamıştır. Bkz. Cevdet Küçük, “Balkan Savaşı”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, c. 5, İstanbul 1991, s. 23-24. Ayrıca bkz. Yılmaz Öztuna, Rumelini Kaybımız, İstanbul 1990, s. 107.

16      Balkan ittifakının tarihçesi için bkz. E. Ziya Karal, Osmanlı Tarihi, c. IX, Ankara 1996, s.289 v. d.

17            Sırp-Bulgar ittifakı, bir anlaşma ile çok gizli bir ekten ibarettir. Ayrıca siyasî ittifaktan sonra, 1912 Mayısı’nda iki devlet genelkurmayları arasında bir de askerî ittifak imzalanmıştır. Ayrıntılı bilgi için bkz. Rifat Uçarol, Siyasî Tarih (1789-1994), İstanbul 1995, s. 431; Armaoğlu, a.g.e., s. 334 vd. Aynca bkz. C. Tukin, a.g.e., s. 34. Sırbistan ile Bulgaristan arasındaki mevcut dostluk ve ittifak muahedesine bağlı gizli maddeler için bkz. Osmanlı Mebusan Meclisi Reisi Halil Menteşe’nin Anıları, (Giriş: İsmail Arar), Hürriyet Vakfı Yayınları, İstanbul 1986, s. 154-155; Bayur, a.g.e., II/I, s. 197 v. d.

18            Rifat Uçarol, a.g.e., s. 432. Ayrıca 1912 Ekimi’nde Bulgaristan’la Yunanistan arasında da bir askerî antlaşma imzalanmıştır. Bkz. Armaoğlu. a.g.e., s. 335 vd. Ayrıca bkz. W. M. Sloane, a.g.e., s. 161, W. M. Sloane, Bulgar-Yunan askerî antlaşmasını 25 Eylül 1912 olarak göstermektedir (s. 165). Bunlardan başka bkz. Bayur, a.g.e., II/I. s. 222 v. d.; C. Tukin, a.g.e., s. 35.

19            Armaoğlu, a.g.e., s. 336; Sloane, a.g.e., s. 166. Karadağ ile yazılı bir antlaşma olmadığı gibi, Sırp-Yunan Antlaşması da olmamıştır. Bkz. Bayur, a.g.e., II/I, s. 226.

20            Ancak Bâb-ı Âlî, iç çekişmelerden ve diğer sorunlarından dolayı, 1912 yaz aylarında bile Balkanlar’daki bu gelişmelerden haberdar olmadığı anlaşılmaktadır. Öyle ki İttihat ve Terakki’nin iktidarı sırasında Sofya elçiliğinden Hâriciye Nâzırlığına getirilen Asım Bey, 15 Temmuz 1912’de Meclis-i Mebusan’da yaptığı bir konuşmada Balkanlar’dan imanı kadar emin olduğunu ve burada Osmanlı Devleti’ne karşı bir ittifakın kurulamayacağını ifade etmesi, Osmanlı devlet adamlarının zaafını göstermesi açısından önemlidir. Nitekim bu düşünceler içerisinde bulunan hükûmet, Sırbistan’ın Avrupa’dan satın aldığı ve Avusturya’dan geçiremediği silahları Selânik limanından Belgrad’a taşınmasına izin vermiştir. Bkz. Rifat Uçarol, a.g.e., s. 434 v. d; Cevdet Küçük, a.g.e., s. 23.

21            N. Gündağ, a.g.e., s. 95; Armaoğlu, a.g.e., s. 332 v. d.

22            Armaoğlu, a.g.e., s. 336.

23            Komitacılığın kuruluş gayesi ve faaliyetleri hakkında ayrıntılı bilgi için bkz. T. Bıyıklıoğlu, a.g.e.; Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu, Sultan II. Abdülhamid ve Osmanlı İmparatorluğu’nda Komitacılar, İstanbul 1978; Ahmet Cevad Emre, Balkanlar’da Akan Kan (Kırmızı-Siyah), Haz. Şevket Gürel, İstanbul (Tarihsiz); Kadir Mısıroğlu, Yunan Mezalimi, İstanbul 1979, s. 57 v. d.

24            Armaoğlu, a.g.e., s. 337; Bayur, a.g.e., t II/I, s. 261 v. d.

25            Halaskar Zabitân grubu ve beyannâmeleri hakkında bkz. A. Bedevi Kuran, İnkılâp Tarihimiz ve İttihat ve Terakki, İstanbul 1948, s. 273-278.

26            T. Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasal Partiler, I, İstanbul 1984, s. 320 v. d.; Bayur, a.g.e., t II/I, 5. 269-272.

27            Tunaya, a.g.e., s. 6-7, 328; Cevdet Küçük, a.g.m., s. 23. Osmanlı Devleti’nin bu sıralarda içinde bulunduğu iç çekişmeler hakkında ayrıntılı bilgi için bkz. Ahmet İzzet Paşa, Feryâdım, Nehir Yayınları, İstanbul 1992, s. 109-119.

28            Yüz yirmi tabur yaklaşık 75 bin asker yapmaktadır. Bkz. Ş. S. Aydemir, İkinci Adam, I, İstanbul 1984, s. 74; Aynca bkz. Bayur. a.g.e., II/I, s. 304-306; Bıyıklıoğlu, a.g.e., I. s. 64; Bunlardan başka bkz. Ali Fuat Türkgeldi, Görüp İşittiklerim, Ankara 1984, s. 57. Bu sayı Enver Paşa’ya göre 80 bin civarında idi. Bkz. Ş. S. Aydemir, Makedonya’dan Orta Asya’ya Enver Paşa, II, İstanbul 1986, s. 301. Rifat Uçarol ise terhis edilen askerin 65 bin civarında olduğunu yazmaktadır. Rifat Uçarol, a.g.e., s.435.

29            Türk Silâhlı Kuvvetleri Tarihi (Osmanlı Devri Balkan Harbi)-Garp Ordusu Cephesi Harekâtı, Genelkurmay ATASE Başkanlığı Askerî Tarih Yayınları, III, Kısım 2, Ankara 1981, s. 24-25. Notanın tam metni için bkz. a.g.e., Ek. 3, s. 739-740. Bu Nota’ya karşı Heyet-i Vükelâ kararı için bkz. a.g.e., Ek. 4, s. 741-742. Notada Rumeli’nin milliyet esasına göre muhtar idarelere ayrılması istenmekteydi. Bkz. Cevdet Küçük, a.g.m., s. 24. Osmanlı Devleti’nin 24 Eylül’de seferberlik ilân ettiği hakkında bkz. C. Tukin, a.g.e., t s. 39. Bu konularda aynca bkz. Bayur, a.g.e., II/I, s. 419, 420, 381; E. Ziya Karal, a.g.e., s. 302.

30            Pars Tuğlacı, Bulgaristan ve Türk-Bulgar İlişkileri, İstanbul 1984, s. 105-106.

31            Zaten Karadağlıların Osmanlı sınırlarındaki tecâvüzleri uzun süreden beri devam etmekteydi. Karadağ’ın Osmanlı Devleti’ne harp ilânı ve Bulgaristan, Yunanistan ve Sırbistan’ın da yakında münasebetlerini kesecekleri de anlaşıldığından, hudutlarda karışıklıklara dikkat edilmesinin istenmesine dair belgeler için bkz. Ahmet Halaçoğlu, a.g.e., s. 14.

32            Armaoğlu, a.g.e., s. 339. Ahmet İzzet Paşa, Feryadım, s. 119. Bulgaristan’ın harp ilânı 16 veya 18 Ekim olarak da gösterilmektedir. Bkz. Tarihte Türk-Bulgar İlişkileri, Genelkurmay Basımevi, Ankara 1976, s. 85 ile bkz. C. Tukin, a.g.e., s. 41.

33            BA, İrâde, Meclis-i Mahsûs, 1330/1, 1330/1, 4 Zi’1-ka’de 1330/2 Teşrin-i evvel 1328 (15 Ekim 1912).

34            Yücel Aktar, “1912 Yılı Harp Mitingleri ve Balkan Harbine Etkileri”, İkinci Askerî Tarih Semineri Bildiriler, Ankara 1985, s. 125.

35            Talat Paşa, Talat Paşa’nın Hâtıraları, Yay. Enver Bolayır, İstanbul 1946, s. 17-18. Aynca bkz. Armaoğlu, a.g.e., s. 338.

36            Rifat Uçarol, a.g.e., s. 436 v. d.

37            Mehmed Nihat, Balkan Harbi, I, İstanbul 1340, s. 10.; Aynca bkz. Armaoğlu, a.g.e., s. 339; Bayur, a.g.e.,      s. 1-5.

38            Ahmet Halaçoğlu, a.g.e., s. 15.

39            Bundan sebep, Osmanlı Devleti’nde gayrimüslim tebea ve Arapların askere alınmamasıydı.

40            ATASE Resmî Yayınları, Balkan Harbi (1912-13), 1, Ankara 1970, s. 74-75. Ayrıca bkz. Ergün Aybars, Türkiye Cumhuriyeti Tarihi, I, İzmir 1984, s. 51.

41            Bunun 235.000’i Bulgar, 100.000’i Sırp, 45.000’i Yunan ve 35.000’i Karadağlılardan oluşmaktadır. Bkz. Alemdar, 54-137, 24 Eylül 1328 (5 Ekim 1912). Bu sırada Yunanistan’ın 150. 000 askeri silâh altına alabilecek güçte olduğunu dikkate alırsak (Alemdar, 62-131), yekûn 520.000’e ulaşmış olur. Burada verilen bilgiler, Balkan Savaşları hatıralarını yazmış olan Leon Troçki’deki bilgilerle de uyuşmaktadır. Troçki, bir Alman gazetesinden naklettiğine göre, Türk ordusunun askerî gücünü 450.000 civarında göstermiş, ayrıca Bulgar ordusunda 200.000 (160 bini muharip), Sırp ordusunda 120.000 (95 bini muharip), Yunan ordusunda 55.000 (45 bini muharip), Karadağ ordusunda ise 35.000 asker bulunduğunu kaydetmiştir. Bkz. Leon Troçki, Balkan Savaşları, Çev. Tansel Güney, İstanbul 1995, s. 166.

42            Balkan Savaşının gelişmesi ve orduların durumları hakkında ayrıntılı bilgi için bk. Ahmet İzzet Paşa, Feryadım, s. 120 v. d.; Ahmed Su’ad, Balkan Dârü’l-harbine Dâ’ir Tedkikat-ı Coğrafiyye ve Mütâla’ât-ı Sevkü’l-ceyşiyye, İstanbul 1330.

43            Leon Troçki, hatırâtında, Balkan savaşında Bulgar ordusunun durumunu romansı bir dille ve savaşa katılanların dilinden aktarmaktadır. Bkz. Leon Troçki, a.g.e., s. 166-415.

44            R. Uçarol, a.g.e., s. 438. Ayrıca bkz. Constantin Kastarov, “The Bucarest Trcaty of Peace of July 28, 1913”, Bulgarin Reivew, Vol. IX. Augusi 1969, s. 59.

45            Bu konudaki belgeler için bk. Ahmet Halaçoğlu, a.g.e., s. 16 (BA., BEO., nu. 308407,309014, 315354).

46            Coşkun Üçok, Siyasî Tarih Dersleri, Ankara 1955, s. 264; Armaoğlu, a.g.e., s. 339. Leon Troçki, hatırâtında, Balkan Savaşı’nda Sırp ordusunun durumunu romansı bir dille ve yer yer savaşa katılanların dilinden aktarmaktadır. Bkz. Leon Troçki, a.g.e., s. 66-166.

47            Ergün Aybars, a.g.e., s. 50; Üçok. a.g. e., s. 265. Balkan Harbinde Osmanlı Deniz Harekâtı ile ilgili geniş bilgi için bkz. Genelkurmay Harp Tarihi Dairesi Resmî Yayınları, Balkan Harbi (Osmanlı Deniz Harekâtı), VII, İstanbul 1965.

48            Armaoğlu, a.g.e., s. 39 v. d; Bayur, a.g.e., II/2, s. 21-22.

49            B. Kodaman, “Osmanlı Siyasî Tarihi”, Büyük İslâm Tarihi, XII. s. 166.

50            Edirne bombardumanı ve Beyannâmenin aslı için bkz. Ahmet Halaçoğlu, a.g.e., s. 17.

51            Bulgarların Türk-Müslüman halka karşı yapmış olduğu mezalim hakkında pek çok kitap, yazı ve arşivlerimizde sayısız belgeler mevcuttur. Bu konuda aynı eserde, tarafımızdan hazırlanan, ayrı bir makale de bulunmaktadır.

52            Armaoğlu, a.g.e., s. 340-341; Aybars, a.g.e., s. 51; Bayur, a.g.e., II/2, s. 328-344.

53            Armaoğlu. a.g.e., s. 342.

54            T. Zafer Tunaya, a.g.e., s. 333. Ayrıca bkz. Aybars, a.g.e., s. 51; Üçok, a.g.e., s. 265; Yücel Aktar, a.g.m., s. 126.

55            Shaw, a.g.e., s. 355; Armaoğlu, a.g.e., s. 342.

56            Mütârekenin kabul edildiğine dair bkz. BA, BEO, nu. 308675, 12 Tcşrîn-i sâni 1328 (25 Kasım 1912) ile bkz. BA., İrâde, Meclis-i Mahsus, 1330/1, 14 Zi’l-hicce 1330/11 Teşrîn-i sâni 1328 (24 Kasım 1912). Aynca bkz. Armaoğlu, a.g.e., s. 342.

57            Bulgarlarla bu mütarekeyi Nâzım Paşa, Ticaret Nâzırı Reşid Paşa ile Albay Ali Rıza Bey gizli olarak imzalamışlardır. Bkz. Ahmet İzzet Paşa, Feryadım, s. 138; Bıyıklıoğlu, a.g.e., I, s. 65.

58            Ahmet İzzet Paşa, Feryadım, s. 138.

59            Üçok, a.g.e., t.s. 266. Aynca bkz. Armaoğlu, a.g.e., s. 343.

60            Aybars, a.g.e., s. 52; Üçok, a.g.e., s. 266.

61            E. Ziya Karal, a.g.e., s. 334.

62            Bâb-ı Ali Baskını ve hükümet değişikliği hakkında bkz. Bayur. a.g.e., II/2, s. 254-271; Ali Fuat Türkgeldi, a.g.e., s. 77 v. d.; Şeyhülislâm Cemâleddin Efendi, Siyasî Hatıralarım, s. 115-116; Ş. S. Aydemir, Enver Paşa, II, s. 376; Ahmed Bedevî Kuran, İnkılâp Tarihimiz ve İttihat ve Terakkî, İstanbul 1948, s. 289-291.

63            Ahmet İzzet (Furgaç) Paşa, Feryadım, s. 149.

64            Bıyıklıoğlu, a.g.e., I, s. 65. Edirne ve Kırkkilise’nin Bulgarlara terk edilmesi üzerine, İstanbul’un müdâfaası için tahkimat işlerine başlamıştır. Bkz. BA, BEO, nu. 310246, 13 Kânûn-ı sâni 1328 (26 Ocak 1913). Belgeler için bkz. Ahmet Halaçoğlu, a.g.e., s. 19.

65            B. Kodaman, “Osmanlı Siyasî Tarihi”, Büyük İslâm Tarihi, XII, s. 168. Rifat Uçarol, a.g.e., s. 440 v. d.

66            Armaoğlu, a.g.e., s. 343. Ayrıca bkz. B. Kodaman, aynı yer.

67            Talat Paşa, Talat Paşa’nın Hatıraları, Yay. Enver Bolayır, İstanbul 1946, s. 16-17.

68            Ali Fuat Türkgeldi, a.g.e., t.s. 105; Bayur, a.g.e., t. II/2, s. 397-402.

69            N. Gündağ, a.g.e., s. 104.

70            Makedonya konusunda esas anlaşmazlık Sırbistan ile Bulgaristan arasında çıkmıştır. Bkz. A. F. Türkgeldi, a.g.e., s. 105; Armaoğlu, a.g.e., s. 344.

71            Armaoğlu, a.g.e., s. 345; Gündağ, a.g.e., s. 105.

72            Galip Kemalî Söylemezoğlu, Canlı Tarihler (Atina Sefareti Hatıraları, 1913-1916), İstanbul 1946, s. 34.

73            Ahmet Halaçoğlu, a.g.e., s. 21.

74            Erol Ulubelen, İngiliz Gizli Belgelerinde Türkiye, İstanbul 1982, s. 137 v. d.; Cemâl Paşa, Hatıralar, tamamlayan ve düzenleyen Behçet Cemâl, İstanbul 1977, s. 62 v. d.

75            Ahmet Halaçoğlu, a.g.e., s. 21.

76            Türk Silâhlı Kuvvetler Tarihi, II, Kısım 2, Kitap 2, s. 406. Ancak Ahmet İzzet Paşa hatıralarında, “işin başında susma yolunu tercih ettiğini, daha sonra kendisine, taarruzumuz durumunda, Bulgarların yine müttefikleriyle anlaşarak, aleyhimize bütün kuvvetlerini sevk edip ikinci bir yenilgiye uğramamız halinde sonumuzun kötü olacağının söylenmesi üzerine, kendisinin artık Bulgar ordusundan, hatta müttefiklerden korkusu olmadığını, hariciyenin siyaseten endişesi yoksa ordunun ileri taarruza hazır olduğunu” söylediğini yazmaktadır. Bkz. Ahmet İzzet Paşa, Feryadım, s.152.

77            Halil Menteşe’nin Anıları, s. 163.

78            Bu sırada Enver Bey Çatalca ordusunun sol kanadındaki X. Hurşit Paşa Kolordusu’nun Kurmay Başkanı olup, Yarbay rütbesiyle görev yapmaktaydı. Bkz. Bıyıklıoğlu, a.g.e., I, s. 67.

79            Bayur, a.g.e., II/2, s. 424.

80            Halil Menteşe’nin Anıları, İstanbul 1986, s. 164-165.

81            Armaoğlu, a.g.e., s. 346; Türk Silâhlı Kuvvetleri Tarihi, II/2, Kitap 2, s. 412, 426, 428, 433, 447 v. d.; Fuat Balkan, “Fuat Balkan’ın Hatıraları”, Batı Trakya Dergisi, Sayı 8, 15 Aralık 1967, s. 15. Ahmet İzzet Paşa’da Abuk Paşa ordusuna Kırkkilise, Hurşid Paşa ordusuna Edirne ve Fahri Paşa ordusuna Dimetoka istikâmetlerinin verildiği belirtilmektedir. Bkz. Ahmet İzzet Paşa, Feryadım, s. 153.

82            Kâzım Nâmi Duru, İttihat ve Terakki Hatıralarım, İstanbul 1957, s. 55. Aynca bkz. Şeyhülislâm Cemâleddin Efendi, a.g.e., s. 118; Türk Silahlı Kuvvetleri Tarihi, II/2, s. 412.

83            Şehir harap olmamış, ancak Bulgarlar şehri ele geçirdiklerinde şehirde ve Selimiye Camii’nde pek büyük yağmalama hareketlerinde bulunmuşlardır. Selimiye’deki yağmalama için bkz. Hasan Babacan, “Selimiye’de Bulgar Yağması”, Tarih ve Medeniyet, Sayı 47, Şubat 1998, İstanbul.

84            Halil Menteşe’nin Anıları, s. 165; A. F. Türkgeldi. a.g.e., s. 165; Bıyıklıoğlu, a.g.e., I, s. 70; Mufassal Osmanlı Tarihi, bir heyet tarafından hazırlanmıştır, VI, s. 3513’te Edirne’nin alınışı 21 Temmuz 1913 olarak verilmektedir. Bayur ve Aybars’ta ise 22 Temmuz 1913 olarak verilmiştir. Bkz. Bayur, a.g.e., II/2, s. 428.; Aybars, a.g.e., s. 52. Ahmet İzzet Paşa’nın hatıralarında, Hurşit Paşa’nın Kurmay Başkanı olan Enver Bey’in, ordunun ilerisindeki süvari ile gitmek için izin istediği, bu iznin kendisine verilmesinin ardından, hızlı bir hareketle Edirne’ye geceleyin ulaşarak, Bulgarların birkaç saat önce terketmiş olduğu şehri işgal ettiği ve hemen ardından da, daha durumu Başkumandanlığı haber vermeden, telgrafla haberi memleketin dört bucağına yaydığı belirtilerek, Enver Bey’in Edirne fâtihi ünvanı almasındaki hikmeti dile getirmektedir. Bkz. Ahmet İzzet Paşa, Feryadım, s. 153. Ş. S. Aydemir’de ise Türk askerinin Edirne’ye girişi 20-21 Temmuz olarak verilmektedir. Ayrıca Edirne’ye ilk gelen kıtanın kurmay başkanı Mustafa Kemâl (Atatürk) olan Bolayır kuvvetleri olduğu ve Edirne’nin kurtarılışı şerefinin de İttihat ve Terakkî’ce Enver Bey’e mal edildiği belirtilmektedir. Bkz. Ş. S. Aydemir, Tek Adam Mustafa Kemâl (1881-1919), I. İstanbul 1985, s. 184 ile bkz. Ş. S. Aydemir, İkinci Adam (1884-1938), İstanbul 1984, s. 77.

85            Cemâl Paşa, a.g.e., s. 63.

86            Bıyıklıoğlu, a.g.e., 1, s. 63. Aynca Türk Silâhlı Kuvvetler Tarihi, II/2, Kitap 2, s. 457 (Kroki nu: 53).

87            Türk Silâhlı Kuvvetler Tarihi, II, Kısım 2. Kitap 2, s. 446.

88            Gündağ. a.g.e., s. 113; Bayur. a.g.e., II/2, s. 431-435.

89            Aybars. a.g.e., s. 52. Edirne’nin alınmasından sonraki olaylar hakkında (Batı-Trakya’nın işgali, Garbî Trakya Hükâmet-i Mustakilesi’nin kuruluşu v.s.) ayrıntılı bilgi için bkz. Bıyıklıoğlu, a.g.e; Gündağ. a.g.e.; Cemâl Paşa, a.g.e.; Bayur, a.g.e.; Ayrıca Gümülcine ve İskece geçici hükümetleri için bkz. BA, BEO, nu. 318501-318881, 24 Safer 1332/9 Kânûn-ı sânî 1329 (22 Ocak 1914). Belge için bkz. Ahmet Halaçoğlu, a.g.e., s. 23.

90            Armaoğlu, a.g.e., s. 346; Bayur, a.g.e., II/2, s. 463; R. Uçarol, a.g.e., s. 443. Yunanistan’ın elde ettiği şehirler arasında Selanik, Serez ve Drama da bulunmaktaydı. Bkz. B. Kodaman, “Osmanlı Siyasî Tarihi”, Büyük İslâm Tarihi, XII, s. 169.

91      Türkgeldi, a.g.e., s. 110; Bayur, a.g.e., II/2, s. 484. Ayrıca antlaşma maddeleri hakkında daha geniş bilgi için bkz. Düstûr, Tertib-i sâni, c. VII, s. 16-23; Tanin, 12 Ekim 1913 ilâ 22 Ekim 1913.

92            İkdam, 5960, 12 Eylül 1329 (25 Eylül 1913), s. 2; Aynca bkz. Düstur, Tertîb-i sâni, VII, s. 15-74; Armaoğlu. a.g.e., s. 347-348; Shaw, a.g.e., s. 358-359.

93            Armaoğlu, a.g.e., s. 348; Shaw, a.g.e., s. 358. Atina Barışı’nın tam metni için bkz. Nihat Erim, Devletlerarası Hukuku ve Siyasî Tarih Metinleri, I, Ankara 1953, s. 477-488.

94            Aybars, a.g.e., s. 52; Üçok, a.g.e., s. 267.

95            Büyük Devletler Adalar konusunda Osmanlı Devleti’ne verdiği notadan bir gün önce, Ege adalarının Yunanistan’a verildiğini, ancak Yunanistan’ın Güney Arnavutluk’tan çekilmesi gerektiğini bildirmişlerdir. Bk. Rifat Uçarol, a.g.e., s. 444.

96            Shaw, a.g.e., s. 359.

97            Armaoğlu, a.g.e., s. 348. Sırbistan ile yapılan anlaşmanın tam metni için bkz. N. Erim, a.g.e., s. 389-497.

98            Dönemin önemli şahsiyetlerinden ve İkinci Balkan Savaşı sırasında Başkumandanlık görevini yapan Ahmet İzzet Paşa, Osmanlı Devleti’nin Balkan Savaşı’nda bozguna neden olan sebepleri sonradan kaleme almıştır. Bkz. Ahmet İzzet Paşa, Feryadım, s. 168-179.

99            Daha önce Alemdar gazetesinden tespitimize göre; Bulgarların büyük-küçük rütbeli 1160 zabit, 21. 018 asker ölü olmak üzere 72.018 nefer zayiatı vukua gelmiştir. Ayrıca Çatalca’da 35.000 nefer koleraya yakalanmış, bunun 3.000’i ölmüştür. Avrupa gazeteleri de Bulgar zayiatının 150.000’den aşağı olmadığıdır [Alemdar, 160-270, 12 Safer 1331/8 Kânûn-ı sânî 1328 (21 Ocak 1913), s. 2.]. Bkz. Ahmet Halaçoğlu, a.g.e., s. 25.

100        Bunun için bk. Ahmet Halaçoğlu, a.g.e., s. 25.

101        W. M. Sloane, a.g.e., s. 146. Savaş öncesi Balkan devletlerinin yüzölçümü, nüfusu, bütçesi ve asker sayısı hakkında bkz. Müdâfaa-i Milliye Dergisi Bulgaristan için nu: 33, 15 Haziran 1328 (28 Haziran 1912), s. 108; Yunanistan için nu: 34 s. 120; Sırbistan için nu: 35, s. 129; Romanya için nu: 36, s. 139; Karadağ için nu: 37, s. 147. Ayrıntılı bilgi için bkz. Ahmet Halaçoğlu, a.g.e., s. 25.

102        Seferberlik ile mütâreke zamanında ordunun iaşe masrafları da göz önüne alınıp, bu rakama 160 milyon frank daha ilâve edilmelidir. Bkz. Ahmet Halaçoğlu, a.g.e., s. 25.

103        Ahmet Halaçoğlu, a.g.e., s. 26. Bu devletlerden Sırbistan’ın topraklan %82, nüfusu da %50’den fazla artmıştır. Bkz. Shaw. a.g.e., s. 359.

104        Shaw, a.g.e., s. 359. Bu konuda ayrıca bk. Fahir Armaoğlu, 19. Yüzyıl Siyasî Tarihi (1789­1914), Ankara 1997, s. 693 vd.

105        E. Ziya Karal, a.g.e., s. 349.

106         Balkan Savaşı sırasında Rumeli’den Anadolu’ya yönelik göç hareketleri hakkında ayrıntılı bilgi için bkz. Ahmet Halaçoğlu, Balkan Harbi Sırasında Rumeli’den Türk Göçleri (1912-1913), Ankara 1995.

107         İlhan Bardakçı, İmparatorluğa Veda, İstanbul 1985, s. 369.

108         Ne yazıktır ki, Balkanlar’daki birer Türk mührü olarak kalan sanat eserlerimizin bugün bile, medeniyetin beşiği sayılan Avrupa’da, Sırplar ve diğer bazı Balkan ülkelerince nasıl yok edilmeye çalışıldığı malumdur. Bu sebepten geçtiğimiz günlerde, Afganistan’da, binlerce yıllık tarihî buda heykellerini yok etmeye çalışan Taliban yönetimine dünya kamuoyunca gösterilen tepki acaba Sırplara ne derece duyulmuştu?

Yazar Hakkında

Yazılar sayısı : 1768

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

* Copy This Password *

* Type Or Paste Password Here *

11.788 Spam Comments Blocked so far by Spam Free Wordpress

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>

Üstüne gidin