Buradasınız:Anasayfa » Osmanlı Tarihi » 3. Selim ve 2. Mahmud Dönemleri Osmanlı Dış Politikası

3. Selim ve 2. Mahmud Dönemleri Osmanlı Dış Politikası

3. Selim ve 2. Mahmud Dönemleri Osmanlı Dış Politikası / Doç. Dr. M. Alaaddin Yalçınkaya

I. III. Selim ve Nizam-ı Cedid Dönemindeki Dış Politika (1789-1807)

A. Osmanlı Rus-Avusturya Savaşı Kaderinin Değişmemesi: Ziştovi ve Yaş Antlaşmaları

1699 Karlofça Antlaşması Osmanlı tarihinin en belirgin dönemini başlatan önemli bir hadisedir. Bunun ilk nedeni, bu antlaşma ile Osmanlı İmparatorluğu’nun gerilemeye başlayarak Batılılara karşı topraklarını kaybetmeye başlamasının tescillenmesi; ikincisi; içerde merkezi otoritenin zayıflaması üzerine taşrada etkinliğinin kaybolması; üçüncüsü de bu tarihten sonra Osmanlıların her alanda Batıyla ilişkilerini geliştirerek yenileşme/reform hareketine girişmesidir. Bunda Osmanlı devlet ricalinin izlediği siyaset kadar, Avrupalı büyük güçlerin zayıflayan Osmanlı İmparatorluğu’nu (Türkiye) paylaşmaya kendi ana hedefleri açısından yanaşmamaları da etkili olmuştur. Bundan dolayı 18’inci, özellikle de 19. ve sonraki yüzyılda Türkiye’nin varlığı Batılı büyük devletlerin aralarındaki kuvvet ve çıkar dengelerine bağlı kalmıştı. Türkiye’nin varlığının devam etmesini arzu eden güçlerin başını çeken Kuzey Atlantik ülkeleriydi. Bu devletler kendi çıkarlarına göre Türkiye’yi desteklemişlerdi. Her dönem bu ülkeleri değişkenlik göstermekteydi. Batıyla olan siyasi dengeler 16. yüzyılda Fransa, 17. yüzyılda İngiltere ve Hollanda, 18. yüzyılda İsveç ve Prusya, 19. yüzyılda İngiltere ve Prusya Almanyası ile 20. yüzyılda Almanya ve ABD olarak kurulmuştu.

Osmanlılar batılı tarzdaki diplomasi kurallarına Karlofça ile başlayan bir süreçten itibaren uymaya başlamıştı. Bundan sonraki dönemlerde devlet cephelerde askeri alanlarda başarısız kaldıkça diplomat ve kalemiye sınıfının temsilcileri ön plana çıkacaktı. Hele 18. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Rusya’ya karşı girişilen savaşlardaki yenilgiler, 1774 Küçük Kaynarca Antlaşması, bir çok yönleriyle Karlofça’yı aratır nitelikteydi ve kaybedilen asırlık Türk-İslam yurdu olan Kırım, Karadeniz’in ve boğazların Ruslara açılması gibi hususlar İmparatorluğun dış politikasının artık kendi inisiyatifi dışına çıkarak bir çok meselenin devletlerarası meseleye dönüştüğü bir dönemde başlamıştı. Öte yandan eyaletlerde merkezi otoritenin büyük ölçüde mahalli unsurların eline geçmesi de devlete hem içerde hem de dışarıda yeni sorunlar çıkartmaktaydı.1

Bütün bunlara rağmen Osmanlılar, imparatorluğu bu kötü gidişattan kurtarmak için Batılı tarzda yenilikler yapmaya başlamıştı. Ancak bunlar kısmi olup, köklü değildi ve sık sık kesintiye de uğratılmaktaydı. Her şeye rağmen ıslahat fikri ve ıslahatçı niteliğini taşıyan az sayıda da olsa belli bir zümre meydana gelmişti. Osmanlılar yenileşmede Avrupalı uzman, teknisyen, danışman vs adlarla Osmanlı hizmetinde çalışan kimselerden istifade etmekteydi. Bunların bir kısmı kendiliği ile Osmanlı hizmetine girmiş, bir kısmı ise iki devlet arasında yapılan işbirliği neticesinde resmi hüvviyet kazanmış kimselerdi. Yenileşmenin önünde içerde belli bir muhalif grup olmakla birlikte ani çıkan savaşlar da Osmanlı yenileşmesine rahat ve uzun bir süre tanımamaktaydı. Hele Rusya’nın Osmanlı üzerine izlediği yayılmacı politikasında bazen diğer bir devleti yanına alması ise Osmanlıların birden fazla cephede mücadele etmesine sebep olmaktaydı. Rusya’nın 1768’de İngiltere, 1787’de ise Avusturya ile yaptığı ittifakla Osmanlılarla mücadelesi bunlara bir örnek teşkil etmektedir. 1787’de başlayan savaşın niteliğine baktığımızda Rusya’nın gayesi Avusturya ile Osmanlı İmparatorluğu’nu paylaşarak Osmanlıları Avrupa ve başta İstanbul olmak üzere Batı Anadolu’dan çıkarma gayesine dayanmaktaydı. I. Abdülhamid ve Sadrazam Koca Yusuf Paşa’nın Osmanlı’nın kolay yutulur bir lokma olamadığını gösterip, 1787’de Rusya’ya açılan savaş arkasından da 1788 başlarında Avusturya’nın müttefikinin yanında savaşa katılmasıyla savaş genişlemişti. Ancak, Osmanlılar yeterince hazırlanmadan girdikleri bu savaşta 1788 yılı itibariyle Avusturya cephelerinde başarılı olurken; Rus cephesi pek de parlak geçmemişti. Hele I. Abdülhamid’in çok değer verdiği Özi’nin Aralık 1788’de kaybedilerek 25.000’e varan sivil halkın katletmesi haberi savaşın vahim ve tehlikeli gelişmesinin bir işareti olarak İstanbul’u derinden sarstı. I. Abdülhamid bu hadiseden duyduğu üzüntüden hastanarak 6 Nisan 1789’da vefat etti ve yerine 7 Nisan 1789’da kardeşi III. Mustafa’nın oğlu III. Selim Padişah oldu.2

Osmanlılar için genç ve dinamik şehzade III. Selim’in tahta çıkması, imparatorluğun sıkıntılılar çektiği günlerden kurtulacağı yönünde büyük ümit ve taze heyecan meydana getirdi. Şehzadeliğindeki tutum ve davranışları onun büyük bir kurtaracı gibi algılanmaya başlanmasıyla devlet ricali ve Osmanlı toplumunda sevinçle karşılandı. Ancak III. Selim büyük problem ve sıkıntılarla karşı karşıya kalmıştı. Özellikle de savaşın kötü gidişatı hâlâ devam etmekteydi. Ruslar Boğdan’ı işgal etmişlerdi. 27 Nisan 1789’da Sadrazam Koca Yusuf Paşa komutasındaki ordu Ruscuk’tan Tuna’yı aşmak için hazırlıklarını tamamladığı sırada Rusların Tuna’yı geçip Kalas’ı işgal etmesi Osmanlıların bütün planlarını altüst ettiği gibi İstanbul’u telaşa düşürüp panik havası estirmişti. 7 Haziran 1789’da Sadrazam Yusuf Paşa azledilip yerine Cenaze Hasan Paşa getirildiyse de sonuçta pek değişiklik olmayacaktır. Bunda III. Selim’in aceleciliği kadar Sadrazam Yusuf Paşa ile Cezayirli Gazi Hasan Paşa arasındaki rekabet de etkili olmuştu. III. Selim bu iki yetenekli devlet adamının mücadelesi sonunda her ikisini de azledip pasifize etmeyi tercih etti. Ancak yeni atanan serdarlar da pek bir varlık göstermediler.

1 Ağustos 1789’da Fokşani’de Rus ve Avusturya orduları karşısında alınan yenilgi savaşın bundan sonraki seyrinin Osmanlılar aleyhine geliştiğini gösterdi. Bu yenilgiyle ordunun bütün ağırlığı kaybedildiği gibi Ruslar karşı atağa geçip Osmanlıları püskürterek bütün Eflak’ı ele geçirmek için ileri gitttiler. Toparlanan Osmanlı ordusu tekrar karşılık vermek istediyse de bu kez de 22 Eylül’de Boze suyu kenarında Rus ve Avusturya kuvvetlerine yenildiler. Ruslar Tuna deltasında İbrail, Akkerman, Bender, Bükreş ve Baserabya’yı işgal etmelerine karşın sadece İsmail Kalesi seraskerliğine tayin edilen Gazi Hasan Paşa 23 Eylül 1789’da Rusları geri püskürterek yenmeyi başarmıştı. Fokşani ve Boze suyu yenilgileri haberleri Sırbistan ve Bosna’da Osmanlı ordusunun maneviyatını çökerttiği gibi buradaki birliklerin dağılmasına da sebebiyet verdi. Bunun üzerine Avusturyalılar 8 Ekim 1789’da Belgrad’ı ve arkasından Semendire’yi işgal edip Niş’e kadar uzandılar.3

Böylece Osmanlı tarihinin en kötü sonuçlu savaş yıllarından biri sona erip gelecek bahar başlayacak seferde Rusya ve Avusturya ikilisi için İstanbul güzargahı açılmış sayılırdı. Kış mevsimi yaklaştığından her kesim bulundukları mevkiide beklemeye başlamışlardı ve III. Selim Kasım 1789’da Cezayirli Gazi Hasan Paşa’yı Sadrazam olarak atadı. Bununla beraber 1789-1790 kışında Avusturya ve Rusya için barışı arzu ettirici bazı hadiseler gelişmeye başladığı gibi bütün Avrupa ülkeleri yavaş yavaş Fransa’daki gelişmeleri yakından takip etmeye başlamışlardı. İsveç’in üçlü ittifak tarafından destekleyip Finlandiya’yı işgal ederek Rusya ile savaş halinde olması ve 12 Temmuz 1789’da Osmanlı İmparatorluğu ile ittifak antlaşması yapılması, II Katerina’yı endişelendirerek Rusya’yı iki cephe arasında sıkıştırmıştı. Aynı şekilde Avusturya İmparatoru II. Joseph, Belçika (Avusturya Hollandası) ve Macaristan’daki milliyetçi ayaklanmalarla uğraşmaktaydı ve uzun görüşmelerden sonra 31 Ocak 1790’da gerçekleşen Osmanlı-Prusya ittifakı ile iki ateş arasında sıkışmıştı. Öte yandan Fransız İhtilali, Üçlü Birliği doğudaki savaşın sona erdirilmesi yolunda tedbirler almaya itmişti. Buna göre Avusturya, Avrupa’daki ihtilale karşı birleşecek ve Lehistan’da Rusların batıya doğru ilerlemeleri karşısında set oluşturulacaktı. Zira Rusya, Avusturya İmparatorluğu’nun Fransa ile sınırdaş ve akraba evliliği gibi bağların olması sebebiyle derin bir huzursuzluk duymaktaydı. Bundan dolayı her şey Osmanlı İmparatorluğu lehine uygun şartlarda barış yapabilmenin yollarını açan önemli gelişmelerdi ve Avrupa’da herkes barış taraftarıydı.4

Son gelişmeler ışığında, III. Selim ve Sadrazam Gazi Hasan Paşa, Rusları ve Avusturyalıları işgal ettikleri toprakları geri vermeye zorlanabileceğini düşündüklerinden önerilen barış girişimlerini reddetmişlerdi. Gazi Hasan Paşa’nın baharda sefere çıkmak üzere orduyu hazırlarken; ani bir hastalığa yakalanarak 29 Mart 1790’da ölmesi herşeyi tekrar altüst etmiş, ordu dağılmaya başlamıştı. Zira bu kez hazırlıklar ordunun daha iyi biçimde düzene konulup askeri gücün eski haline getirilmesi yönündeydi ve III. Selim son bir hamle yaparak başaracağından emin olması sebebiyle uzlaşmaya da yanaşmamaktaydı. Buna rağmen Avrupa’daki güçler dengesindeki gelişmeler Osmanlı İmparatorluğu lehineydi. 20 Şubat 1790’da II. Joseph ölüp yerine II. Leopold geçmişti. Avusturya Bükreş’te bulunan ordusunu acele olarak Yergöğü’nde bulunan Osmanlı ordusu üzerine gönderdi. Fakat Avusturyalılar 18 Haziran 1790’da feci bir yenilgi alarak geri çekilmek zorunda kaldılar. Bu başarı Osmanlılarda büyük heyecan ve sevinç yaratırken Avusturya’yı barış yapmaya zorlamıştı. Diğer yandan da Avusturya’nın gelişmesi ve genişlemesini ve Osmanlı savaşından galip olarak çıkmasını istemeyen ve bu savaştan kendi topraklarını genişletmek amacıyla yararlanmayı isteyerek Hertzbert Planını hazırlayan Prusya, Osmanlılarla yapılan ittifaktan sonra Üçlü Birliğin desteğiyle harekete geçerek II. Leopold’u Prusya ile 27 Temmuz 1790’da Reichenbach Antlaşmasını yapmayı zorladı. Avusturya bu antlaşma gereğince Osmanlı İmparatorluğu ile barış masasına oturmayı kabul etti ve böylece iki muharip devlet arasında 18 Eylül 1790 tarihinde Yergöğü’nde bir mütareke yapılarak çatışmalara son verildi. Prusya’nın tehditleri karşısıda savaştan çekilen Avusturya ile yapılan barış müzakereleri uzun pazarlıklardan sonra 4 Ağustos’da Ziştovi’de imzalandı. Buna göre Avusturya barış karşılığında işgal ettiği başta Belgrad dahil olmak üzere takriben tüm topraklardan çekilmekteydi. Buna karşılık Osmanlılar da Hırıstiyan tebaaya iyi davranma ve onların Avusturya tarafından himaye görmelerine razı gelmekteydi. Böylece Avusturya Rusya’yı ikinci kez hem bu sefer İstanbul yolu açılmışken terketmiş oluyordu. Aynı zamanda bu antlaşmayla sona erdirilen savaş, son Osmanlı-Avusturya savaşı olması açısından da önem taşımaktaydı. Bu tarihten sonra Avusturya’nın, Osmanlı İmparatorluğu gibi aynı hastalıktan mustarip ve aynı düşman tarafından tehdit edilmekte olduğunu açık bir biçimde görülecektir. Zira Rusların Balkanlardaki Slav ve Ortodoks tebaa üzerindeki nüfuzu, burada yaşayan milletlerin milli davalarını Rusya’nın yardımı ile başarıya ulaştırma gayretleri, Osmanlılar gibi sınırları içerisinde aynı şekilde Slav unsurlara sahip olan Avusturya’yı da tehdit etmekteydi. Rusya’nın Güneydoğu Avrupa’daki Slav unsurları kullanarak hakimiyet ve nüfuz alanını genişletmesinin önlenmesi, Avusturya ile Osmanlılar arasında siyasi bir kader birliği meydana getirecek ve bu durum sonuna kadar geçerliliğini koruyacaktı.5

Öte yandan Avusturya’nın savaştan çekilmeye zorlanması üzerine II. Katerina da Osmanlı İmparatorluğu’nun müttefiki olan İsveç’i kendi tarafına çekerek 14 Ağustos 1790’da bir antlaşma yaptı. Böylece hem Rusya hem de Osmanlı İmparatorluğu savaşı tek başlarına sürdürmek durumunda kaldılar. III. Selim, büyük bir azim ile savaşa devam edilmesini, savaşın çıkış sebebi ve nihai hedefi olan Kırım’ın geri alınmasını arzu etmekteydi. Bu amaçla eski başarılarını tekrarlıyacağı ümidiyle Koca Yusuf Paşa’yı 27 Şubat 1791’de yeniden Sadrazamlığa getirdi. Ancak Osmanlı ordularının içinde bulundukları ve gittikçe kötüleşen düzensiz durumu, savaşın başarıyla sürdürülmesine imkân tanımamaktaydı. Hatta Yusuf Paşa sadarete getirilmeden önce bu krizli anlarda iş başına getirilen sadrazamların “kurra çekilerek” veya “istihâreye yatılarak” belirlenmesi, içine düşülen çaresizliğin açık bir göstergesiydi. Koca Yusuf Paşa büyük bir ordu toplayabildiyse de askerin disiplini, morali ve eğitimi yoktu. Nihayet ordunun öncü birliklerinin İbrail’in güneyinde Maçin’de 4 Nisan 1791’de bozguna uğraması ve arkadan da Sadrazam Koca Yusuf Paşa’nın komutasında hareket eden ordunun ikinci defa 11 Temmuz 1791’de Maçin’deki son hezimeti ile artık Ruslar karşısında muzaffer olmak şöyle dursun, dayanılmayacağı da kesin olarak ortaya çıktığından 11 Ağustos 1791’de Kalas’ta bir mütareke akdedildi.

Beş ay gibi uzun ve çekişmeli geçen müzakerelerden sonra 8 Ocak 1792’de Yaş Barış Antlaşması imzalandı. Bu yeni antlaşma ile 1774 Küçük Kaynarca, 1779 ve 1784’de imzalanan antlaşmaların yürürlükte oldukları teyit edilmekteydi ki, Osmanlılar, Rusların Kırım’ın ilhakını ve Gürcistan’daki hakimiyet hakkını tanımaktaydı. Antlaşmaya göre iki devlet arasındaki sınır Dinyester (Turla) nehrine kadar geriye kaydırılarak Özi ve arazisi Rusya’ya bırakılmaktaydı. Kısa bir süre sonra burada Rusya, ileride Karadeniz’deki Rus deniz kuvvetinin merkezi olan Odessa limanını kuracaktı. Ancak Ruslar işgal ettikleri Eflak-Boğdan, Bender, İsmail, Kili, Akkirman ve Bucak’ı geri vermekteydiler. Neticede Avrupa’daki kuvvetler dengesindeki politika sayesinde Osmanlılar çok daha ağır kayıplardan korunmuştu ve hâlâ imparatorluk idame etmekteydi.6

B. III. Selim (Nizam-ı Cedid) Islahatlarının Osmanlı Dış Politikasındaki Tesirleri

Son savaşlar ve düşmanlar karşısında uğranılan ağır yenilgiler, imparatorluğun köhneleşen yapısıyla Avrupa devletleri karşısında varlığını devam ettiremiyeceğini açığa çıkarmıştı. Bundan dolayı devleti ayakta tutan bütün kurumlarda genel bir düzenlemeye gidilmesi gerekmekteydi. III. Selim özellikle ve öncelikle askeri ıslahatlarla ordunun Avrupaî tarzda yeniden düzenlenmesi gerektiğine inanmaktaydı. Askeri alanların dışında siyasi, idari, iktisadî, ictimai, ticarî, mali ve diplomasi alanlarında da yapılan yenilikler de bu dönemin kendine has özelliğiydi. Devlet bünyesindeki bütün kuruluşların gözden geçirilerek zamanın ihtiyaç ve gereksinimlerine göre düzenlenip yenilenmesi “Nizam-ı Cedid” hareketinin geniş hedefini ve kapsamını teşkil etmekteydi. Ancak askeri alana öncelik verilmesinin en önemli nedeni ise uğranılan son hezimetlerin ve kaybedilen toprakların acilen emrettiği bir zaruretti. Yapılacak ıslahatlara hazırlanmanın ilk adımı, bazı devlet adamlarından ve yabancılar dahil bilgisine itibar edilenlerden ıslahat hakkındaki fikirlerini ve görüşlerini belirtecekleri “layiha”ların istenmesi ve arkadan bunların incelenmesinden sonra ıslahatlara girişilmesiydi. Bu layihâlâr genelde tüm ülkenin, özelde ise ordunun yeniden düzenlenmesi hakkında görüşlerin sergilenmesi bakımından önemliydi. III. Selim layihâlârdan köklü bir yenilik gösterenlere meyletmişti. Belki de bunlardan en önemlisi, Ebubekir Ratib Efendi’nin Viyana elçiliğinden sonra Padişaha sunduğu takrirdir. Bütün bu köklü yenilik düşüncesine rağmen III. Selim gelenekçi ıslahat çizgisinden kendisini tamamen kurtaramamıştı. Bunun en iyi örneğini Yeniçeri ocağı yanında, Avrupa tarzında eğitilecek ve düzenlenecek yeni bir Nizam-ı Cedid adı altında bir ordunun kurulmasına ve bunun diğer teknik sınıflarının çağdaşlaşmasına karar vermesi teşkil etmektedir. Bu eski ile yeniyi aynı anda muhafaza etmek anlamına gelmekteydi. Bütün bunlara rağmen yeniçerilerin yalnız yeni sisteme değil, eski tarz talimlere de karşı çıkmaları onların her türlü yeniliğe karşı koyacaklarını göstermesi bakımından önemliydi. Zira ordunun son hezimetleri hatıralarda hâlâ sıcak olduğundan önceleri tepkilerini göstermekten imtina etmekteydiler. Devletin onları disiplinli, düzenli ve talimli bir askeri ocak haline getirmesine de direniş göstermekteydiler. Denizcilik, topçu, humbaracı ve lağımcı gibi alanlarda da ıslahatlarda epey yol alınmıştı. Buralarda istihdam edilmek üzere Fransa başta olmak üzere diğer Avrupa ülkelerinden çok sayıda uzman, mühendis, teknisyen, usta ve işçiler getirtilip çalıştırılıyordu. 1773’de temelleri atılan Deniz Mühendishanesine ilaveten 1795’de Kara Mühendishanesi’nin açılması bu işin çok ciddi bir şekilde yürütüldüğünü göstermekteydi. Bu mühendishaneler ve diğer askeri mektepler için gerekli kitabların tercüme ve basımı için Kara Mühendishanesi bünyesinde bir matbaa ve bir de kütüphane oluşturuldu. Ordu ve donanmadaki ıslahatlar ve diğer Nizam-ı Cedid uygulamaları için büyük kaynaklara ihtiyaç duyulduğundan, bu gibi işlerin mali giderlerini karşılamak amacıyla “İrad-ı Cedid Hazinesi” adıyla yeni ve müstakil bir fon oluşturuldu ve bu fona bazı kalemlerden alınan vergilerle diğer yeni ihdas edilmiş olan çeşitli kaynaklar gelir olarak aktarıldı. Nizam-ı Cedid askeri ve hazinesinin başına III. Selim, yakın dostu ve arkadaşı ve bu hareketin motoru olan Çelebi Mustafa Reşid Efendi’yi getirmişti. Denizcilik alanındaki ilerlemelerin başını Kaptan-ı Derya Küçük Hüseyin Paşa çekmekteydi. Öte yandan III. Selim idari, iktisadî ve ticarî alanlarda da düzenlemeler yaptı ve imparatorluğun süratle çökmesini önlediği gibi aldığı tedbirler sayesinde belli alanlarda kısmi başarılar sağlandıysa da istenilen şeyleri tam anlamıyla gerçekleştiremedi.7

III Selim’in ıslahatlarının en orijinallerinden birisi kuşkusuz diplomasi alanında yaptığı yeniliklerdir. III. Selim dönemine kadar Avrupa devletleri ile ilişkiler, bu devletlerin İstanbul’daki daimî statüdeki diplomatik temsilcilikleri vasıtasıyla sürdürülmekteydi.

Osmanlıların Avrupa merkezlerinde daimî ikâmet elçilikleri bulunmamaktaydı. Devletin dış dünya ile olan bağlantılarını bu yabancı elçiler ve genellikle de onların yerli Hıristiyan tebaadan oluşan tercümanları ile Eflak-Boğdan voyvodalıkları sağlamaktaydı. Görüldüğü gibi İstanbul’da Avrupa devletlerinin birer daimî diplomatik temsilcisi olduğu halde Osmanlı Devleti bu konuda çok geç kalmıştır. Zaten Yaş Antlaşması’nı müteakiben Osmanlı Devleti Avrupa devletleri karşısındaki zaaflarını iyice görmüş ve artık onlarla tek başına mücadele edemiyeceğini de anlamıştı. Bundan dolayı devletin takip ettiği siyaset köklü olarak revizyona tabi tutulmaya başlandı.8

Osmanlı Devleti’nin 1793 tarihine kadar dış merkezlerde daimî statüde diplomatik temsilciliği yoktu. 1792 tarihinde uygulamaya konulan Nizam-ı Cedid ıslahatları ile birlikte Avrupa’nın önemli merkezlerinde diplomatik temsilci bulundurulması kararı alındı. Nitekim bu tarihten başlayarak Osmanlı dış politikasında köklü değişiklikler yaşanmış ve dış işlerinin yeniden yapılanmasına girişilmişti. Bu dönemde Osmanlı Devleti Avrupa’da cereyan eden hadiseleri daha yakından izlemek imkânı bulduğu gibi; İstanbul’da rakip olan ülke elçilerinin yanlış ve kasdi yönlendirmelerinden de kurtulmuş oldu. Babıâli’nin başlattığı reform hamlelerinde Fransa ve Avurturya’nın yanısıra İngiltere’nin de model bir ülke olarak seçildiğinin belirtileri bu zamanda net bir biçimde gözlenebilmektedir.9

Modern Türk diplomasisinin kurulmasında en büyük rol Reisülküttab Mehmed Raşid Efendi’nindir. Osmanlı İmparatorluğu’nun en zor dönemlerinden biri olan 1788-1791 yılları arasında Osmanlı dış politikasında yaptığı faaliyetler sebebiyle III. Selim’in takdirini kazandı. Bundan dolayı Padişah, yenilikçi görüşe sahip olan Mehmed Raşid Efendi’yi 6 Eylül 1792 tarihinde ikinci kez olarak Reisülküttablığa getirdi. Bu ona artık Türk dış politikasında köklü bir ıslahat yapma fırsatını vermişti. Burada kuşkusuz onun diplomasi ve bürokrasi alanında kendini ispatlaması en önemli husustu. Artık bu tarihten itibaren Mehmed Raşid Efendi, çok aktif bir halde Türk diplomasisinin şekillenmesinde birinci derecede Sultan ile birlikte Babıâli’nin politikalarına tesir etmeye başladı.10 Diplomasi alanında alınan ilk yenilik kararı, aynen Avrupa devletleri arasında geçerli olan diplomasideki kural, usul ve ilkelerin masaya yatırılması idi. Babıâli, o zaman diplomasi alanında geçerli olan devletlerarası hukuku, doğrudan benimseyerek aldı. 11 III. Selim, Osmanlı Devleti’nin sadece askerî ve ekonomik alanda değil diğer bir çok hususta da Avrupa’nın gerisinde kaldığını idrak ederek devleti kurtarabilmenin tek yolu olarak ne pahasına olursa olsun Avrupaî tarzda yenilik yapmanın gerekliliğinin bilincinde idi. Zira kendi toplumundan gelecek tepkilere rağmen bundan başka da çıkar yol kalmamıştı. İş işten geçmeden bu reform hareketleri gerçekleştirilmeliydi. Diplomasi alanında ilk alınan karara göre “Devlet-i Aliye’nin dahi düvel-i fehime-i Avrupa nezdinde birer ikâmet ilçisi bulundurması derece-i vucubede görülmekle düvel-i merkume nezdinde birer ilçi gönderilüb ve üç sene müddet tekmilinde anlar celb ve iade ve yerlerine başkaları irsal ile minval-i meşruh üzere hem umur-ı sefaret idare ittirilmek ve hemde bu tarikle ahval-i düvele vakıf bazı zatlar yetiştirilmek üzere nizamat-ı saire sırasında sefaret usulüne hüsn-i rabıta virilmek” gerektiği vurgulanmaktaydı.12 Diğer taraftan devrin Vakanüvislerinden Halil Nuri, “her bir sefir mukim olduğı devletin tanzim-i umur-ı mülkiye ve ihtira’-ı sanayi-i harbiyesine dair vesair ahval ve keyfiyetlerine” dair önemli görülen bilgilerin aralıklarla Babıâli’ye bildirilmesi gerektiğini özellikle belirtmektedir.13

III. Selim’in izlediği bu strateji sayesinde Nizam-ı Cedid’in ilk Reisülküttabı olan Mehmed Raşid Efendi, mevkii bakımından ikinci dereceden erkan arasında bulunmasına rağmen, 4 Mayıs 1792 tarihinde Koca Yusuf Paşa’nın sadaretten azledilerek yerine son derece yaşlı olan Melek Mehmed Paşa’nın getirmesiyle birlikte, Babıâli’nin gerçek idarecisi olarak artık bütün ipleri eline geçirmiştir. Bundan dolayı Mehmed Raşid Efendi sadece dış politika alanında değil aynı zamanda iç politika ile ıslahat hareketlerinin de bir numaralı adamı oldu.14 Bu dönemde Mehmed Raşid Efendi’nin Babıâli idaresini tam olarak elde tutmasının diğer bir nedeni de Kaptan-ı Derya Küçük Hüseyin Paşa’nın başını çektiği grupla Kethüda Yusuf Ağa’nın grupları arasında çekişmeden kaynaklanmaktaydı. Zira, III. Selim’in en yakın arkadaşı ve I. Abdülhamid’in kızı Esma Sultan ile evli olan Küçük Hüseyin Paşa, 11 Mart 1792’de Kaptan-ı Derya olarak atanarak İstanbul’dan uzaklaştırılıp Sultan üzerindeki tesiri azaltılmak istendi. Kaptan-ı Derya’nın geleneksel olarak her baharda Akdeniz’e donanmayla gitmesiyle başkentteki nüfuzunu kaybetmesi beklenmekteydi. Ancak Ege denizinde korsanları tedip etmesi üzerine İstanbul’daki prestiji giderek artmaya başladı. İşte böyle bir politik mücadelede Hüseyin Paşa’nın denizde olması ve diğerleriyle arasındaki çekişmeden yararlananmasını bilen Reisülküttab Mehmed Raşid Efendi 6 Eylül 1792’den 20 Ağustos 1794 tarihine kadar Babıâli idaresine hakim oldu. Bu idareciliği sırasında Küçük Hüseyin Paşa ve Tatarcık Abdullah Efendi’ye karşı çoğunlukla Şeyhülislam Dürrizade Arif Efendi ve Yusuf Ağa ile birlikte işbirliği yaptığını görmekteyiz. Fakat bu farklı gruplar arasındaki çekişmeye rağmen bunlar bazen bir araya geldiklerinde devletin çıkarları ve yenileşme hareketlerinden taviz vermemekteydiler. Zaten bu iktidar grupları güçlendikleri anda III. Selim’in bunları aktif görevden alarak diğer rakip grupları iş başına getirterek hiç birini tam olarak güçlendirmek istemediğini anlamaktayız. 15

Şu halde Nizam-ı Cedid döneminde Reisülküttab Mehmed Raşid zamanında diplomasi alanında yapılan yenilikler orijinal olup, sonraki dönemleri de tesiri altına alarak günümüze kadar gelebilmişlerdir. Mehmed Raşid Efendi’nin başını çektiği diplomasi alanındaki yenilikleri üç grupta toplayabiliriz:16

a) Avrupa devletleri ile olan ilişkilerde devletlerarası hukukun benimsenmesi ve Avrupa’nın önemli merkezlerinde daimî ikâmet elçiliklerinin açılması

b) Avrupalı devletlerle olan ilişkilerde mütekabiliyet esasına uyulması ve tayinat usûlunün kaldırılması

c) Dış ilişkilerde güçler dengesinin gözönüne alınması ve Protestan Kuzey-Batı Avrupa devletleriyle ilişkilerin en üst seviyede geliştirilmesi.

Bu maddelere bakıldığında genellikle Babıâli tam anlamıyla Avrupa’da geçerli olan diplomasi kurallarını, devletlerarası hukuk ilkelerini ve güçler dengesi kavramını kabullenmekteydi. Avrupa’daki dost devletler nezdinde açılacak olan ikâmet elçiliklerinin başlıca vazifesi; mutad elçilik işlerini görmek ve devletlerin ahvaline vakıf adamlar yetiştirmek olacaktı. Mutad elçilik işleri arasında Osmanlı tüccarlarının haklarını korumak özel bir yer almaktaydı. İkâmet elçilerinin vazife süreleri ve maiyetleri hakkında da önemli düzenlemeler getirildi. Buna göre ikâmet elçileri üçer yıllığına yurt dışında görev yapacaklar ve bu sürenin sonunda yerlerine başkaları tayin edilip görev devir teslimi yapıldıktan sonra yurda döneceklerdi. Beraberlerinde sır-katibi (chief secretary), iki tane Rum tercüman, hazinedar, ateşe ve diğer maiyet memurları ve hizmetlilerle birlikte çoğunluğu Müslüman olan kişizadeler olarak adlandırılan gençler de götürülecekti. Bu gençler gittikleri memleketde dil, bilim, sanat bilgilerini öğrenmeye çalışacaklardır.17

İlk Daimî ikâmet elçiliklerinin kuruluş aşaması hakkında izlenilen politikaya göz atmakta fayda vardır. Devrin Reisülküttabı Mehmed Raşid Efendi süratle 1793 Temmuz’unda Londra’ya büyükelçi atamak için İngiliz elçisi Sir Robert Ainslie ile temasa geçerek bilgi alış verişinde bulundu.18 Görüşmelerin neticesinde ilk daimî Türk Büyükelçisi olarak Yusuf Agah Efendi atanıp 21 Aralık 1793 tarihinde Londra’ya ulaşarak göreve başladı. Böylece, Osmanlı Devleti de Avrupa’da geçerli olan devletlerarası hukuk, diplomatik kural ve ilkeleri benimseyerek, bu yönde esas unsur olan mütekabiliyet usulûne göre hariciye politikalarını yeniden tanzim etmeye başladı. Ayrıca daha sonra Avrupa’nın önemli başkentlerinde kurulacak olan daimî büyükelçilikler için Yusuf Agah Efendi’nin elçiliği model olarak alınmıştır. Artık bu yeni dönemle birlikte, Babıâli Avrupa’daki güçler dengesine göre kendi menfaatleri doğrultusunda dış politikasını belirlemeye ve uygulamaya koymaya başlamıştır.19 Babıâli yeni dış politikasının gereği olarak eskiden uyguladığı bazı usulleri bu dönemde terk etmeye başladı. Bu usullerden biri de yabancı ülke temsilcilerine tayinat verilmesi meselesi idi. Nitekim Yusuf Agah Efendi’nin İngiltere’ye gönderilmesi sırasında, milletlerarasında geçerli olan mütekabiliyet usulü yürürlüğe konularak, yabancı devlet elçilerine verilen tayinat kaldırılmış oldu. Zaten ilk daimî elçiliğin kurulması bu kararın uygulanması için bulunmaz bir fırsattı. Bunun için Babıâli, Yusuf Agah Efendi’ye İstanbul’dan Londra’ya hareket etmeden önce, İngilizler tarafından tayin teklif edilirse bunu her ne surette olursa olsun kabul etmemesini telkin ve tenbih etmişti.20 İşte Yusuf Agah Efendi ile başlatılan bu usul, yabancı elçilik heyetleri arasında ilk defa Ainslie’nin halefi Robert Liston’a tesadüf etmişti. Liston Türk sınırlarına girmesinden itibaren Babıâli’nin tayinat vermeme usulunü çok sıkı bir şekilde uyguladığını kendi Dışişlerine gönderdiği ilk raporunda bildirmişti. Bu yüzden geçtiği yerlerden at, erzak ve diğer malzemelerin temini için büyük miktarda harcamalar yapmak zorunda kalmıştı. Aynı rapor, Osmanlı Devleti’nin uygulamaya koyduğu tayinat rejimi nedeniyle onun ve maiyetinin malî sıkıntı içine düştüğüne de işaret etmektedir.21

Londra büyükelçisi Yusuf Agah Efendi’den sonra 1797’de Paris, Viyana ve Berlin’e birer ikâmet elçisi gönderildi. Bu elçilikler pek çok Osmanlı aydının yetişmesine, yabancı dil öğrenmelerine, çağdaş Avrupa ülkelerinde hüküm süren fikirleri tanımalarına hizmet ettiği gibi, dönüşlerinde memleketleri için birer ışık olmalarında da önemli rol oynadılar. Bunlardan en göze çarpan şahıs Mahmud Raif Efendi olup Türk dış politikasında ve Nizam-ı Cedid uygulamalarının çağdaşlaştırılmasında Avrupaî tarzda yetişen ilk Türktü. Böylece Batıya yönelik küçük bir zümre oluşmaya başladı. Bu durum o zamana kadar dış politikanın icrasında birinci derecede aracı olan yerli Hıristiyanlar yanında Türklerin de yer almalarına yol açacaktır.22

Nizam-ı Cedid döneminin en önemli stratejilerinden birisi de Avrupa devletleri arasında çıkan ihtilaflarda tarafsızlık (Neutrality) politikası izlenmesidir. Bu yüzden bütün Avrupa ülkeleri Fransız İhtilali sonrasında Fransa’ya karşı ortak olarak hareket etmelerine mukabil Osmanlı İmparatorluğu kendisinin bu hadisede İngiltere, Avusturya ve Prusya’nın baskılarına rağmen tarafsız olduğunu ilân etmişti. Hatta 1792 Eylül’ünde kurulan Fransa’daki cumhuriyeti resmi olarak tanımamakla birlikte İstanbul başta olmak üzere bütün Osmanlı topraklarında ihtilal yanlıları ile cumhuriyetçilerin faaliyetlerine müsaade etmişti ki, buna hiçbir Avrupa ülkesi cüret dahi edememişti.23 Zira III. Selim’in başlattığı Nizam-ı Cedid ıslahatlarının aksatılmadan ve sağlıklı bir şekilde yürütülmesi ve uygulanması için Osmanlı İmparatorluğu herşeyden çok barışa muhtaçtı. Bundan dolayı kendisine yönelik bir saldırı ve tehlikeli gelişme olmadıkça herhangi bir savaşa katılmayı düşünmeyi bile aklına getirmemekteydi. III. Selim ve Reisülküttab Mehmed Raşid Efendi bu hususta kesin karalıydılar ve devleti ne olursa olsun bir maceraya sürüklemek istemiyorlardı. Mehmed Raşid Efendi’nin azlinden sonra yerine geçen Reisülküttabların da onun ortaya koyduğu politikalar çerçevesinde faaliyetlerde bulunması, bu devlet politikasının ne kadar haklı ve doğru olduğunu gösterecektir. Babıâli sık sık Avrupalı devletlere kendi karasuları dahilinde birbirlerine saldırmamaları hususunda da gerekli uyarıları yapmaktaydı. Bu ise artık Osmanlıların Avrupa siyasi dengesinde meydana gelen değişiklikleri yakından takip ederek tarihinde ilk defa güçler dengesini gözettiğini göstermekteydi.24

C. Fransızların Mısır’ı İşgali ve Doğu Meselesi: Osmanlı-Fransız Savaşı

III. Selim Nizam-ı Cedid ile ıslahat ve yenilik hareketlerine uygun bir ortam yarattığı ve bunları geliştirmeye çalıştığı sıralarda Osmanlı İmparatorluğu çok ciddi iç ve dış sorunlarla da karşılaşmaya başladı. Bundan dolayı III. Selim’in yenilikleri uygun bir olgunlaşma ortamı ve fırsatı bulamadan aksamıştı. Devleti sarsan iç ayaklanmalar ve savaşlar, yapılmakta olan yeniliklerin başarısız kalmasında, bu yenilikleri yürüten kadroların yetersizliği kadar önemli bir etken olmuştu. İmparatorluğu bir örümcek ağı gibi sarmaya başlayan ayanlar kendi başlarına büyük problemler çıkaracak kadar güçlenmişlerdi. Bunlardan Balkanlardakiler Anadolu ayanlarına göre devlet ve toplum için daha zararlı olmaktaydılar. Hele 1787-1792 savaşları sırasında devletin bunlara askeri ve maddi bakımdan bağımlı kalması yüzünden karşılığında devletden resmi mevkiler de elde ettiklerinden güçleri daha da artırmıştı. Bundan dolayı savaş sona erdikten sonra denetlemeleri zorlaşmıştı. Hatta bazı ayanlar devlete bile kafa tutacak güce erişmişlerdi. Balkanlarda İşkodra’da Mahmud Paşa, Silistre’de Yıllıkoğlu Süleyman Ağa, Vidin ve çevresinde Pasvandoğlu Osman Paşa, Yanya’da Ali Paşa gibi ayanlar devletle ilişkilerinde kendi başlarına buyruktular ve merkezi otoriteyi zayıflatmaktaydılar. Bunların tutum ve tavırları sebebiyle zayıflayan otoriteden istifade eden Sırplar ve Karadağlılar da istiklal mücadelesi vererek silaha sarılma cesaretini bulmuşlardı. Bu hareketlerin daha fazla yayılmasını Hakkı Paşa’nın Rumeli Valiliği (1796-1798) sırasında Pasvandoğlu ve yandaşlarını yenilgiye uğratması büyük ölçüde engellendi. Böylece Rumeli kontrol altına alınıp belli ölçüde düzen ve dirlik sağlanıp İstanbul’un da tehlikeye düşmesi önlenmişti. Bu dönemde Anadolu’daki ayanların devlete daha sadık ve yardımcı oldukları gözlenmekteydi. Ancak buradaki ayanların da bazen halk üzerinde yaratıkları karışıklıklar devletin halk nezdinde itibar kaybetmesini sağlamaktaydı. Bununla birlikte Arap dünyasına baktığımızda artık Arabistan’da Vahhabilerin önü alınamaycak kadar gelişme fırsatı bulduğunu görmekteyiz. Mısır’da ise Valiler ve Memlûklular arasındaki çarpışmalardan ve sürtüşmelerden yararlanan Mehmed Ali Paşa’nın bunları bertaraf ederek burada idareyi tam manasıyla kendi denetimine geçirdiğini görmekteyiz. Genellikle taşradaki mahalli unsurlar ne suretle olursa olsun III. Selim’in ıslahatlarının başarısını arzu etmemekteydiler ve bunu her fırsatta İstanbul’daki bağlı olukları bazı odaklarla birlikte muhalif hareket ve tavırlarla göstermekteydiler. Nitekim bunların istedikleri ortam 1798’de Fransızların General Napolyon Bonaparte komutasında Mısır’ı işgali üzerine başlayan savaşlar sebebiyle oluştu. III. Selim ayanlarla barış yapmak zorunda kalmıştı. Zira İmparatorluğun düşmanlarına karşı onların askeri ve maddi desteğini elde etmek için kendilerine daha geniş yetkiler bahşetmişti.25

Osmanlı İmparatorluğu’na bu dönemde dıştan gelen en önemli saldırı 1798’de Fransızların Napolyon Bonaparte idaresindeki bir orduyla Mısır’ı işgali hadisesidir ki bu olay Nizam-ı Cedid yeniliklerinin sekteye uğramasına da sebep olmuştur. 1789 Fransız İhtilali ile milletleri hürriyet ve istiklale teşvik eden Fransa, buna rağmen yayılma ve sömürgecilik siyasetinden vazgeçmiş değildi. Fransız İhtilâli sonrası 1792 yılı Avrupa’da buhranlı yılların başlangıcı oldu. 1792 Nisan’ında Fransa, önce Avusturya’ya ve kısa bir süre sonra da Haziran’da Prusya’ya savaş ilân etti. Bu hadiseler karşısında Türkiye başta İngiltere olmak üzere bir çok Avrupa ülkeleri gibi tarafsızlığını bildirdi.

İhtilâl hükûmetinin savaşla ve propaganda yoluyla kısa sürede başarılar elde etmesi, kadim ve güçlü rakibi olan İngiltere tarafından dikkatle takip edilmekteydi. Fransız ordularının kısa sürede tüm Avrupa ülkelerine yönelik taaruzları karşısında 1793 yılının ilk aylarında İngiltere ile birlikte Napoli ve Sardunya Krallıkları, Venedik, Toskana, Papalık, İspanya, Rusya ve Portekiz arasında oluşturulan ittifak Fransa’ya karşı savaşa katılma kararı aldı. 1793 başlarında ittifak orduları kısmi başarılar elde ettiyse de daha sonraları Fransız orduları 1794 yılında tekrar rakiplerine üstünlük kurmaya başladılar. Bunun neticesinde Fransa Prusya, Hollanda ve İspanya ile 1795 ortalarında barış andlaşmaları yaparak I. koalisyonu sona erdirmiş oldu.26

Ancak, Fransa’ya karşı İngiltere, Avusturya ve Sardunya savaşa devam etmeye karar verdiler. 1796’da İngiltere’nin taktik bir hatası olarak işgal etmiş olduğu Korsika’dan donanmasını çekmesi, Sardunya ve Avusturya’nın Fransız General Napolyon Bonaparte tarafından yenilmelerini hızlandırmıştır.27 Bunun sonucu olarak 17 Ekim 1797 tarihinde Napolyon, Campo Formio Andlaşmasını Avusturya’ya kabul ettirince Venedik Cumhuriyeti, Fransa ile Avusturya arasında taksim edilerek ortadan kaldırıldı. Venedik’e bağlı Yediada ve Dalmaçya üzerindeki bazı limanlar Fransa’ya geçince Türkiye ile Fransa arasında ilk kez doğal sınır tesis edilmiş oluyordu. Fransızların Yediada’yı işgali Yunanlılar tarafından sevinçle karşılandı ve Moralı Rumlar da Napolyon’dan yardım ve isteklerde bulundular.28 Bu sırada İngiltere Fransa’ya karşı mücadelesinde tek başına kalmıştı. Napolyon’un İngiltere’yi işgal etmesi beklenemezdi. Zira Fransız donanmasını teftiş ettiğinde çok yetersiz olduğunu gördü. Bundan dolayı Napolyon 1798 yılında İngiliz güçlerini Hindistan’da yok etmek gayesi ile Mısır’ı işgal için Doğu Plânını yürürlüğe koydu. Napolyon’un ideallerinin Dışişleri Bakanı Talleyrand tarafından da desteklenmesi sonucu sefer hazırlıklarına başlandı. Mısır’ın alınmasıyla kısa yoldan Süveyş üzerinden Hindistan ticareti yapılacak ve Fransa aynı zamanda Yedi Yıl savaşlarıyla kaybettiği sömürge kayıplarını Mısır sayesinde telafi edecekti.29 Ayrıca ihtilâlden sonra Fransa’nın Osmanlı ile olan ticaret hacmi büyük ölçüde düştüğünden bunları da telafi etmek gerekiyordu.

Bu ise yıkılmakta olan İmparatorluğun önemli bir merkezinin Fransa tarafından kontrolü anlamına geliyordu. Fransa bu hedefler doğrultusunda 5 Mart 1798 tarihinde İngiltere yerine Mısır’a sefer açılmasına karar vererek bunun başına da Napolyon’u tayin etti. Savaş hazırlıklarından sonra 19 Mayıs 1798’de Tulon’dan 38 bin kişilik ordu, 50 savaş gemisi ve 500 nakliye gemisi yola çıktı. 9-12 Haziran 1798’de Malta işgal edildi. 1 Temmuzda İskenderiye’ye çıkıldı ve 22 Temmuz’da da Kahire’nin düşmesi üzerine Mısır’ın işgali gerçekleşmiş oldu.30 Mısır’ın Fransızlar tarafından işgaliyle Doğu Meselesi (Eastern Question) başlamış oldu ve unutulmaya yüz tutmuş olan Doğu Akdeniz havzası tekrar dünya gündemine gelerek İngiltere başta olmak üzere büyük güçler tarfından yakın takibe alınmaya başlandı.

Napolyon’un Mısır’ı işgal etmesi Osmanlı Devleti ile Avrupalı ülkelerden büyük tepki aldı. Osmanlının Paris’e gönderdiği ilk daimî büyükelçisi Moralı Esseyyid Ali Efendi 24 Mart 1797 tarihinde yola çıkıp 13 Temmuz’da Paris’e ulaştığı sıralarda Türk-Fransız ilişkileri maalesef Napolyon ve Taleyrand’ın Osmanlı İmparatorluğu üzerinde oynamak istedikleri oyunlarla karanlık bir akıbete doğru sürükleniyordu. Mısır’ın işgal edilmesi başlangıçta şaşkınlık yaratmıştı. Fakat Babıâli bu meseleyi yalnız çözemiyeceğini anladığından İngiltere gibi güçlü bir devletle temasa geçip savaş hazırlıklarını yapmaya başladı. Babıâli Fransızların Mısır’a çıkışını 23 veya 24 Temmuz 1798’de haber aldığı zaman, Fransa’yla siyasî ilişkilerini kesmişti. Mısır’ı işgale giden Fransızları Akdeniz’de vurmak için İngilizler Amiral Nelson’u görevlendirmişlerdi. Nelson 1 Ağustos’ta Abukir’de işgalci Fransız donanmasını yakmıştı. Böylece Napolyon’un Fransa ile deniz bağlantısı kesildi. Bu gelişmelerin İstanbul’a ulaşması III. Selim tarafından ümit verici bir gelişme olarak değerlendirildi. Zira Fransızlarla tek başına mücadele edilemiyeceğinden Nelson’un bu başarısı Türklerin bu olayla kiminle ittifak yapacağını da kendiliğinden ortaya çıkartmış oluyordu.19 Önce İngilizlerin ve daha sonra Rusların Osmanlı’yı destekliyeceğini açıklamaları üzerine Babıâli, Fransa’ya karşı 2 Eylül 1798’de savaş açmayı kararlaştırdı ve bunu 12 Eylül’de İstanbul’daki yabancı diplomatik temsilcilere bir beyannameyle duyurdu. Fransa’nın Doğu Akadeniz’de yayılma faaliyetleri İngiltere ve Rusya tarafından endişe ile takip ediliyordu. İngilizler Akdeniz, Kızıldeniz ve Basra ticaretine büyük önem vermeye başlarken, Rusya da Balkanlara ve Adriyatik’deki adalara gözünü dikmişti. Mısır’ın işgali Babıâli’yi Rusya ile müzakerelerde bulunmaya mecbur etti. Bu görüşmelerin sonucunda Osmanlı’nın en büyük ve korkulu düşmanı Rusya ile 23 Aralık 1798’de ittifak andlaşması yapıldı. 5 Ocak 1799’da ise benzer şartlarda İngiltere ile ittifak andlaşması yapıldı. Türk-Rus ve Türk-İngiliz ittifak andlaşmalarını müteakiben, Babıâli, benzer şartlarda İstanbul’da 21 Ocak 1799’da İki Sicilya (Napoli) Krallığı ile savunma ittifakı andlaşmasını imzaladı. Böylece Fransızların Osmanlı Mısır’ına saldırmaları üzerine Babıâli de Fransa’ya karşı oluşturulan ikinci koalisyon savaşlarına katılmış oldu.31

Tarihinde ilk defa Osmanlı İmparatorluğu kendi topraklarını işgal eden bir ülkeye karşı diğer Avrupalı devletlerle işbirliğine girerek ittifak yapıyordu. Gerçi Avrupalı bir güç olan Prusya ile 1790 yılında ittifak andlaşması yapılmıştı, fakat bu esnada Osmanlı Devleti, Rusya ve Avusturya ile zaten savaş halinde bulunuyordu. Osmanlı-Prusya ittifakının Avrupalı bir yabancı güç ile yapılan ilk antlaşma olması Osmanlı siyasî ahlakında bazı tabuların yıkılması bakımından çok önemli bir gelişme olarak değerlendirilmektedir.32 1799 baharında Avrupa’da savaşın tekrar şiddetlenmesi üzerine; Napolyon 19 Mart 1799’da Akka’yı kuşattı. Bu esnada (1799 baharında) Türk-Rus donanmalarının ortak hareketiyle Yediada’nın zaptı Fransızların ikmal yollarına önemli bir darbe vurmuştu. Öte yandan da İngiltere ile yapılan ittifak andlaşma hükümlerine göre, Akdeniz’de bulunan İngiliz donanmalarından ve filolarından büyük ölçüde istifade edilerek Fransızlara ağır darbeler vurulmaktaydı. Aynı zamanda, Bonaparte’ın Fransa ile olan ikmal ve haberleşme yolları geniş ölçüde kesilmişti. Nitekim 20 Mart-20 Mayıs 1799 tarihleri arasında Akka’da uğradığı hezimette, Ahmed Cezzar Paşa ile yeni kurulan Nizam-ı Cedid ordusu kadar, İngiliz donanmasının denizden Fransızları topa tutmasının da payı vardı. Bu hadiseler devam ederken Sadrazam Yusuf Ziya Paşa komutasında bir ordu da hazırlanıyordu. Bu ordunun İstanbul’dan hareket etmesiyle Napolyon Bonaparte’ın yenilgisi aynı zamana tesadüf etmektedir. Bonaparte’ın Kahire’ye geri çekilmesi üzerine Temmuz 1799’un ortalarına doğru Ebuhor’a İngiliz ve Türk donanmalarıyla Köse Mustafa Paşa komutasındaki 13.000 kişilik bir Osmanlı ordusu çıkartıldı. Fakat 25 Temmuz’da Rahminiye’de Bonaparte ile karşılaşan Türk ordusu feci bir şekilde yenilerek Köse Mustafa Paşa da esir düşmüştü.

Ebuhor’da elde ettiği başarı ile Napolyon kaybolmaya başlayan itibarını tekrar kazanır gibi gözükse de Fransız ordusunun buradaki durumu pek de ümit verici değildi. Zaten Fransız ordularının Avrupa’da ikinci koalisyon karşısında aldığı üst üste yenilgiler, Directoire yönetimi Bonaparte’ın tekrar Cumhuriyet ordularının başına geçmek üzere Fransa’ya çağırmasına neden olmuştu. Ümidini kesen Bonaparte, bunu da fırsat bilerek, yerine General Kleber’i bırakarak 22 Ağustos’da Mısır’dan ayrılarak 8 Ekim 1799’da Fransa’ya ulaştı.33 Napolyon’un Fransa’ya ulaştığı sıralarda kazanılan başarıların Fransızları Avrupa’da yeniden güçlü pozisyona getirmesi İkinci Koalisyonu İngiltere ve Avusturya hariç dağılmayla karşı karşıya bırakmıştı.

Kleber, Fransız ordusunun içinde bulunduğu tehlikeli ve ümitsiz durumu bir an önce düzeltebilmek için Osmanlı Devleti ile görüşmelere girişmek istedi. Bu amaçla 12 Eylül 1799’da Köse Mustafa Paşa, muhâssibi ile o sıralarda Suriye’de yeni bir ordunun hazırlıklarını tamamlamak üzere olan Sadrazam Yusuf Ziya Paşa’ya bir mektub gönderdi. Aynı zamanda 26 Eylül’de Directoire’a yönetimine ordusunun içinde bulunduğu ümitsiz durumunu anlatan mektubunu gönderdi. Sadrazam, İstanbul ve Sidney Smith ile yaptığı yazışmalardan sonra, Kleber’e barış görüşmelerine başlanılacağını bildirdi. Nihayet Fransız kuvvetlerinin Mısır’ı tahliyesine dair görüşmeler 22 Aralık 1799’da Mısır’ın Doğu kapısı sayılan El-Ariş’de başladı ve Sidney Smith’in belirlediği esaslara göre 24 Ocak 1800 tarihinde bir sözleşme imzalandı. Daha sonra 31 Ocak’ta tasdiknameler Sadrazam’ın nezdinde taraflar arasında teati edilip sözleşme yürürlüğe girdi. Fransız ordusu silahları ve ağırlıklarıyla birlikte Mısır limanlarından kendi gemileri ve bu da yetmezse Türk gemileriyle memleketlerine nakledilecekti.34

Sir Sidney Smith’in tesbit ettiği esaslar doğrultusunda yapılan El-Ariş Sözleşmesi, İngiliz hükümeti tarafından kabul görmemiş, İngiliz hükümeti El-Ariş sözleşmesini tanımadığını Sidney Smith’e bildirmiş olup, Fransızların esir olarak İngiltere’ye getirilmesini de emretmiştir. İngiltere’nin bu sözleşmeyi reddetmesindeki amaçlardan birisi, Shaw’ın ifade ettiği gibi, III. Selim’in kendi ülkesinin meselesi olan Mısır’ı çözüme ulaştırmasıyla birlikte Avrupa’daki genel barış görüşmelerinde kendi müttefikleriyle birlikte hareket etmek istemesiydi.35

El-Ariş Sözleşmesi’nin 3. Maddesine göre Şubat ortalarından itibaren Fransızlar Mısır’ın bazı şehirlerini tahliye ederek İskenderiye, Reşt ve Ebuhor’u Türklere vermişlerdi. 16 Mart 1800 tarihi itibariyle Kahire’yi de teslim etmeyi vaad ettikleri halde, Köse Mustafa Paşa’nın Çarşamba gününü uğursuz bir gün olarak addetmesinden dolayı, teslim işi bir kaç gün sonraya ertelenmişti. Kleber son gelişmeler karşısında Kahire’yi teslimden vaz geçerek savaşa hazırlandığı sırada Bonaparte’ın iktidara geçtiği haberini de almıştı. Şimdi şansın kendi tarafına döndüğünü düşünerek 20 Mart’da Kalyop’da bulunan Türk ordusuna baskın düzenleyerek kendinden sayı bakımından kuvvetli bir orduyu yendi. Arkasından Kahire kuşatmasını yardıktan sonra Mısır’da tahliye ettikleri bütün şehirleri almaya başlamıştı. Sadrazam Yusuf Ziya Paşa perişan bir halde Gazze’ye oradan da Yaffa’ya çekilerek yeni bir ordu hazırlamaya başladı.36 Mısır’daki Fransızların durumu kendi lehlerine kısa süre içerisinde çevirmesi gerçekten de Sidney Smith’in izlediği politikanın ve yaptığı Sözleşmenin ne kadar doğru olduğunu göstermiştir.37

Gerçekten de son hadiseler karşısında İngiliz hükümeti bu defa El-Ariş Sözleşmesi şartlarına uygun olarak Mısır’ın tahliyesini benimsemeye başlamıştı. Zira, Kleber’in ordusunun 20.000 kişi civarına düşmesine rağmen maneviyatı yükselmişti. Kleber, Bonaparte’ın iktidarda bulunmasından aldığı güçle, Mısır’ı terketmeyi düşünmediği gibi her türlü uzlaşma tekliflerini de kabulenmemekteydi. Aynı zamanda 1800 Haziran’ı başlarında Kleber, Kaptan-ı Derya Küçük Hüseyin Paşa’nın komutasındaki Osmanlı donanmasının İskenderiye önlerine geldiğini duyduğunda Rahmineye’ye gelerek savaş hazırlıklarına başladı. Tam bu sırada Kleber İngiliz hükümetinin El-Ariş Sözleşmesini tasvip ettiği haberini almıştı. Hüseyin Paşa’nın donanma ile İskenderiye’ye gelmesi ile İngilizlerin bu yeni tavrı karşısında, Kleber durumunu tekrar gözden geçirmeyi düşündüğü bir sırada, 14 Haziran 1800’de, bir Türk tarafından öldürüldü. Kleber’in yerine geçen General Menou ile yapılan görüşmelerde de El-Ariş Sözleşmesi doğrultusunda Mısır’ın tahliyesi istenmiştir. Fakat Menou bunu redderek bir yıl daha savaşmış, sonuçta teslim olamayı kabul etmiştir. Nihayet 27 Haziran Kahire ve 30 Ağustos 1801’de İskenderiye’de El-Ariş Sözleşmeleri şartları esas alınarak yeni bir teslim sözleşmesi yapılmış ve Fransızlar Mısır’dan tahliye edilmeye başlanmıştır.38

Mısır seferinin en önemli sonucu Osmanlı Fransız ilişkilerinin kopması ve III. Selim’in 1798 sonunda Rusya ve 1799 başında İngiletere yani Fransa’nın düşmanları ile ittifak antlaşması yapmasıdır. İmparatorluk içerisinde Fransızlara karşı siyasi ve ticarî alanlarda sıkı tedbirler alındı. Fransızların mal varlıkları dondurularak 16. yüzyıldan beri levant bölgesinde en imtiyazlı olan Fransa sonraki zamanlarda bundan yoksun kaldı. Boğazlardan geçmesine izin verilen Rus donanmasının Osmanlı donanması ile birleşerek Adriyatik’te Fransızlara karşı ortak harekata katılmasının hemen akabinde Kasım 1798’de Fransızlar Yunan Adalarından atıldılar. Ancak, Osmanlı İmparatorluğu şimdi de müttefikleri ile uğraşmak zorunda kalacaktı. Osmanlılar, Rusların Fransızlardan alınan Yunan adaları ile eski Venedik’e ait Adiyatik’deki adalara yerleşmek istemeleri ile Mora’daki Rumları kışkırtmalarına şiddetle karşı gelmekteydi. Diğer yandan İngiletere de Mısır’dan çıkmak niyetinde değildi ve Fransa’nın yerine kendileri bu bölgeyi ellerinde tutmak istemekteydi. Bunun üzerine III. Selim tekrar Fransa ile olan ilişkileri geliştirdi ve Mısır’ın işgaliyle dondurulmuş olan siyasi ve ticarî tedbirler kaldırıldığı gibi Fransızların mal varlıkları da serbest bırakıldı.

Osmanlıların Napolyon idaresindeki Fransa’ya yaklaşması üzerine 27 Mart 1802’de yapılan Amiens Antlaşmasıyla İngiltere, Fransa ve Osmanlılar arasındaki Mısır meselesi çözülmüş olup Mısır eskisi gibi Osmanlılara bırakılmıştı. Daha sonra 25 Haziran 1802’de yapılan Paris Antlaşmasıyla da Fransa ile Osmanlı arasında Mısır’ın işgali ile başlayan düşmanlık resmen sona ermiş oldu. İngilizler de Mart 1803’de Mısır’ı tamamen boşaltmışlardır. Mısır’ın tahiyesinden sonra İmparatorluğun bu uzak fakat önemli eyaletinde bazı idari tedbirler alınarak merkezi otoritenin gücünü artırma yoluna gidilmiş, eskiden beri devlete karşı yer yer isyan hareketlerinin başını çeken Memlüklular denetim altına alınmaya çalışılmıştır. Hatta Fransızlarla savaşmak üzere Mısır’a gönderilen asker arasında yer alan Kavalalı Mehmed Ali Paşa Mısır’ın yapısından faydalanarak kısa zamanda kendi otoritesini kurmayı başarmış Mısır’a tam manasıyla hakim olarak Osmanlıları rahatlattığı gibi Temmuz 1805’de kendisini de Vali olarak tayin ettirmişti. Ancak ilerki tarihlerde Mehmed Ali Paşa kapanan Mısır meselesinin daha tehlikeli ve geniş boyutlarda patlak vermesine yol açacaktı.39

D. Osmanlı-Rus ve İngiliz Savaşı

1802’de yapılan Amiens Antlaşması aslında bir antlaşmadan ziyade daha çok İngiltere ile Fransa arasında bir mütareke niteliği taşımaktaydı. Bundan dolayı bu antlaşmanın geçerliliği kısa sürdü. 1803 yılından sonra İngilizler Mısır’ı tahliye ettikleri halde Malta’yı boşalmaması ve Napolyon’nun Avrupa hakimiyeti için yaptığı bazı hareketler karşısında başta İngiletre, Rusya ve Avusturya olmak üzere Fransa’ya karşı Üçüncü Koalisyon kurulup ardından da Üçüncü Koalisayon savaşlarının başlamasına neden oldu. Bundan başka, Napolyon’un 2 Aralık 1804’de kendisini Fransız İmparatoru ilân ederek konsüllük yerine imparatorluk rejimini kurması bütün Avrupalılar için daha kötü zamanların geleceğinin işaretiydi. Ancak Avrupa devletleri Fransa’nın yeni rejimini tanımadılar ve Avrupa’nın bu yeni bunalımı Osmanlı İmparatorluğu’nu da etkiledi. III. Selim 1802 Paris Antlaşmasıyla Napolyon Fransa’sıyla dostane ilişkileri tekrar başlatmıştı. Hatta İngiltere ve Rusya’nın ısrar ve baskılarına rağmen, Napolyon’a karşı kurulan ittifaka katılmayarak tarafsızlığını ilân da etmişti. Ancak III. Selim Napolyon’u imparator olarak tanımak eğilimindeyken Rusya ve İngiltere Osmanlı İmparatorluğu ile aralarındaki mevcut itifak antlaşmalarını ileri sürerek Napolyon’un imparator olarak tanınmasına karşı çıkmışlardı. Öte yandan Rusya’nın Balkanlardaki ortodoks halk üzerindeki müdahalesi özellikle de 1803 yılında Eflak ve Boğdan’a Rus yanlısı voyvodaların atanması Rusya ile Osmanlıların arasındaki ilişkileri germişti. Giderek İngilizlerle birlikte hareket eden Rusların baskısı artmaktaydı. Neticede Napolyon’un imparatorluğu tanınmadığından ilişkiler kesildi. Daha sonra Osmanlılarla Ruslar 1798 tarihli antlaşma çerçevesinde yeni bir antlaşmayı 24 Eylül 1805’te imzaladılar. Böylelikle Rus çarı I. Aleksandr’ın etkisi biraz daha artmıştır. Bu antlaşma çerçevesinde Osmanlılar ister istemez savaşta Rusya’ya yardımcı olmayı kabul etmişti. Rus gemilerinin boğazlardan geçişine izin verildiği gibi Rusların Arnavutluk’taki Osmanlı hakimiyetine karşı gelenlerle işbirliği yapmalarına da ses çıkarılmadı.40

Ancak bu süreç pek uzun sürmeyecekti. Napolyon’nun Avusturya ve Rusya ordularını 17 Ekim 1805’te Ulm’da ve 2 Aralık 1805’te Austerlitz’de yenmesi üzerine III. Selim Üçüncü Koalisyon devletlerinin baskısından kurtularak rahat bir nefes aldı. Fransa aleyhine kurulan ittifakların uğradıkları hezimetler, imparatorluğun dış politikasındaki meylini Napolyon Fransasına doğru kaydırmakta gecikmedi ve Babıali 6 Şubat 1806’da Napolyon’un imparatorluğunu tanıdı. Özellikle daha önce de albay olarak Napolyon’un özel temsilcisi sıfatıyla İstanbul’da bulunan Fransız elçisi General Sebastiani’nin Ağustos 1806’da tekrar İstanbul’a gelişiyle ilişkiler daha sıkı bir hale geldi.

Osmanlı İmparatorluğu, geleceği için büyük bir tehlike olarak gördüğü Rusya’ya ancak Fransa tarafından ağır bir darbe vurabileceğini düşünüyordu. Böylece III. Selim ve hükümeti Fransa yanlısı bir politikanın uygulanmasının zorunlu olduğunu görmekteydiler. İstanbul’da Sebastiani’nin tesiriyle Rusya yanlısı olan Eflak ve Boğdan voyvodalarının değiştirilmesi ve Eylül 1805’de yenilenen ittifakın yürürlükten kaldırararak Boğazların Rus savaş gemilerine kapatılması, Osmanlı-Rus ilişkilerini gerginlik ve hatta kopma noktasına getirdi. Böylece Rusya’yı destekleyen İngiltere de Osmanlılara karşı tavır almaya başladı. Diğer yandan da Osmanlı İmparatorluğu Dalmaçya taraflarında bulunan Sırpların sıkı denetimini sağlamak için üzerlerine gitmeye karar vermişti. Ruslar bu harekete karşılık Dalmaçya’nın Adriyatik kıyılarını ablukaya alarak Sırplara yardım etmeye başladılar. Aynı zamanda Fransızların karadan Venedik üzerinden yardım göndermelerine rağmen III. Selim Fransa ile açıkça bir birliğe girmekten de bazı nedenlerden dolayı çekinmekteydi. III. Selim hem Fransızların Balkanlardaki emellerinden çekiniyor hem de Rusya ile bir savaşta Napolyon’un yeterli asker ve malzemesi olmadığını düşünüyordu. Sırplar Ruslar himayesinde hemen hemen bağımsız bir durumdaydılar ve Fransızlar da Dalmaçya’ya inmişlerdi. İmpartorluğun tam bu müşkül anında Balkanlar, Anadolu ve Arap dünyasında merkezi otoriteye karşı direniş gösteren ve giderek güç gösterisinde bulunan mahalli ayanlar, derebeyiler ve Memluklular ile Arabistan’daki Vahhabiler bulundukları bölgeleri ele geçirmişlerdi. Bunların hepsi olmasa bile çoğunluğu devlete karşı gelmeye çalışmakta, hatta dış güçlerle de işbirliği yapmaktaydılar. İçerdeki durumun da bu kadar kötü olması III. Selim’in elini kolunu bağlar nitelikteydi. Dış politikada da Fransızlar, İngilizler ve Ruslar bir yandan dostluk gösterirken bir yandan da saldırma tehdidinde bulunuyorlardı. Bu sıralarda Osmanlı-Rus barışını sağlamaya hâlâ çaba gösteren İngiltere elçisi 22 Eylül 1806’da III. Selim’den imparatorluktaki Fransız etkinliğini sona erdirmesini ve Boğazlardan Rus savaş gemilerinin Fransızları kovmak için geçmelerine izin vermesini istemişti. III. Selim ilk başta bu taleplere sıcak baktıysa da, Napolyon’un 14 Ekim 1806’da Jena’da Prusyalıları yenmesi Osmanlı İmparatorluğu’nun politkasını tamamen değiştirdi ve Rusya ile olan ittifak askıya alındı.41

Buna mukabele eden Rusya Boğdan ve arkasından da Eflak’ın bir kısmını işgal etmişti. Babıali ise 22 Aralık 1806’da Rusya’ya resmen savaş ilân etti. İngiltere’nin de Rusya’yı desteklemesi üzerine Osmanlılar bu iki devlet ile savaşı göze almak zorunda kalmıştı. Ruslara karşı Balkanlarda Osmanlıların direnişinde en tesirli rolü Alemdar Mustafa Paşa yaptı. Diğer yandan Rus ilerlemesiyle etkinliğini kaybetme tehlikesini anlayan Pazvandoğlu’nun yardımıyla Güney Boğdan ve Dobruca Rusların eline geçmekten kurtarıldı. Rusların ilerlemelerine karşı ayanlar önemliydi ama açık bir savaşta bunların kuvvetleri Ruslara karşı koyamazdı, nitekim Rus ordusu altı hafta içerisinde Boğdan ve Baserabya’yı ele geçirdi. Savaşın patlamasından bir süre sonra İngiltere’nin Akdeniz filosu Çanakkale istihkamlarının zayıflığından yararlanıp Boğaz’dan içeri ve İstanbul kıyılarına gelerek adalar önünde demirleyip padişahın Rus isteklerine boyun eğmesini istemişti. Şehirdeki panik ve telaş havası altında devlet Fransız elçisi Sebastiani’nin tavsiyesi ile askeri tedbirler aldı ve savunma için gerekli hazırlıklara girişildi. III. Selim, müttefiklerin tekliflerini reddetti ve en kısa sürede Fransa ile resmen birliğe gireceğini bildirdi. Sahillere toplar yerleştirilerek bir savunma hattı oluşturulduğunda, İngiliz filosu çok tehlikeli duruma düşmüştü. Osmanlıların Çanakkale Boğazı’nı kapatmalarından önce İngiliz filosu boş bir tehditden başka bir şey yapamadan 1 Mart 1807’de geriye dönmek mecburiyeinde kaldı. İstanbul önlerinden ayrılan İngilizler Akdeniz’e açılıp Mısır tarafına yöneldi ve 16 Mart 1807’de İskenderiye’yi işgal ettiler. Fakat Mısır valisi Mehmet Ali Paşa, şehri geri alıp İngilizleri yenilgiye uğrattı. Mısır’ı işgal edecek yeterli sayıda asker ve malzemesi olmadığından uzlaşma yolunu tercih etmeyi yeğleyip 22 Ağustos 1807’de yapılan bir antlaşmayla İngilizler 14/17 Eylül 1807’de Mısır’dan çekildiler. Ruslar’ın ilerlemeleri belli ölçüde durulmasına rağmen kışın Rusya’ya karşı taaruza geçilmişti ve hazırlanan ordu Sadrazam İbrahim Hilmi Paşa komutasında 31 Mart 1807’de İstanbul’dan cepheye hareket ederek uzun bir yolculuktan sonra 24 Mayıs’ta Silistre’ye ulaşabildi. Bu sıralarda Napolyon’un Polonya harekatında olmasından dolayı Rusların Tuna boylarında çok sayıda askeri de yoktu. Ancak yeniçerilerin muhalefeti sebebiyle Nizam-ı Cedid ve talimli Anadolu askeri gönderilmemiş olduğundan bu derme çatma ordu hiç bir şey yapamayarak Silistre’de bekledi. Aynı zamanda Rusların Kafkasya’da askeri üssü olan Tiflis üzerinden de taaruza geçeceğinden Erzurum Valisi eski sadrazam Yusuf Ziya Paşa’ya gerekli tedbirler alınması için emir ve yetki verilmişti. Görüldüğü üzere, III. Selim elinden geldiği kadar baharda çıkacak savaşa hazırlanmaktaydı.42

E. Nizam-ı Cedid’in Sonu veya Bir Devrin Kapanışı: Kabakçı Mustafa İsyanı ve III. Selim’in Devrilmesi

1805-1807 seneleri III. Selim Devri’nin bir dönüm noktası olmuş, padişah karşılaştığı güçlüklere her geçen gün yenisinin eklenmesi nedeniyle bunların hepsiyle birden yeterli bir şekilde başa çıkma imkân ve yeteneğini kaybetmeye başlamıştı. Artık III. Selim kendisinin ve kendi kurduğu düzenin sonunun iyi olmayacağını görmeye de başlamıştı. Gerçekte ise kötü başlangıcın ilk sinyalleri Napolyon’un Mısır’ı işgali hadisesiyle başalayarak hem içerdeki ıslahatlara hem de imparatorluğun izlediği politikalara zarar vermeye başlayan gelişmeler olmaktaydı. Mısır’ın işgali neticesinde ıslahatların hızı kesildiği gibi ülke mali ve iktisadî yönden de zor duruma düşmüştü. Ayrıca 1798 sonlarında Ruslarla yapılan antlaşma halk nezdinde pek muteber sayılmadığı gibi yenilik düşmanları bu hadisenin sebebi olarak Nizam-ı Cedid’i göstermeye başlamıştılar. Nizam-ı Cedid askerlerinin Akka’da büyük yararlılıklar göstermesi Yeniçeriler ve yandaşları tarafından kıskanılarak onların gizli faaliyetlerinin artmasına neden de olmuştu. Ancak III. Selim eskisi gibi arzulamasa da yine yeniliklerin devamında kararlıydı. Bunlardan birisi de İstanbul ve Anadolu’dan sonra 1805 yılında yayımladığı bir fermanla Edirne başta olmak üzere Balkanlarda da yeni bir Nizam-ı Cedid ordusunun kurulmasını istemesidir. Fakat ayanlar Padişahın aldığı bu kararla hakimiyetlerine zarar geleceği endişesiyle başlarında Tirsinikli İsmail Paşa olduğu halde baş kaldırdılar.

Tirsinikli başını İstanbul’da Sadrazam Hafız İsmail Paşa’nın çektiği muhalif kesimlerle işbirliği yaptı. Sadrazam İsmail Paşa, Tirsinikli’yi İstanbul’a yürüyerek hem padişahı devirip şehzade Mustafayı tahta çıkarmak hem de Nizam-ı Cedid’i ortadan kaldırması için kışkırtıyordu. Silah altına asker almak ve eğitmek üzere Edirne’ye bir Nizam-ı Cedid birliği gönderilince 20 Haziran 1806’da ayanlar başkaldırıp Edirne’ye geldiler. Yardım etmeyi reddettikleri gibi Kadı Abdurrahman Paşa komutasındaki ordunun geri çekilmedeği takdirde İstanbul’a yürüyecekleri tehdidini savurdular. Aynı zamanda bu isyancı grupların hutbelerde III. Selim’in adını anmamaları, yani devleti tanımadıklarını böylece belirtmeleri de İstanbul taraflarında büyük heyecan yarattı. Genişleyen bu isyan hareketini Kadı Abdurrahman Paşa bastırmak için harekete geçmişti ve Osmanlılar Balkanlarda bir iç savaşın eşiğindeydiler. Osmanlı-Rus savaşının başladığı, İstanbul üzerinde İngiliz tehdit ve baskısının yoğunlaştığı bir sırada III. Selim, böyle bir iç savaşın başlamasını tehlikeli gördü.

Zira iktidarının son yıllarında sık sık tekrarlıyacağı üzere III. Selim baskı karşısında boyun eğme geleneğini benimsemişti. Kadı Abdurrahman Paşa ve Nizam-ı Cedid askerinin İstanbul’a dönmesi emredildi. Tarihteki bu hadsiseye “II. Edirne Vakası” denildi. Bu arada asi ayanlar başka kuvvet ve yöntemlerle yola getirildi ve Sadrazam Hafız İsmail Paşa azledildi. Ancak bu olayda III. Selim’in, elindeki otuz bin mevcutlu Nizam-ı Cedid askerine rağmen duygularına kapılıp zaaf göstermesi, Nizam-ı Cedid düşmanlarının şımarmasına neden oldu. Bunun yanısıra ayanların tehditleri karşısında Nizam-ı Cedid’i de düşmanlarının komutasına bırakarak muhalifleri tatmin etmek istemişti. Bu davranış ise kendisini ve kurduğu düzenin savunma mekanizmalarını ortadan kaldırmıştı.Bu gelişmeleri çok yakından takip eden ve iyice cesaretlenen rakipleri III. Selim’in tahtan indirilmesi için planlarını tatbike hazırlanmaya başladılar.43

Edirne Vakası’ndan ders almış görünen III. Selim hükümette değişiklik yaparak Yeniçeri Ağası İbrahim Hilmi Paşa’yı Sadrazamlığa, Rumeli Kadıaskeri Topal Ataullah Efendi’yi Şeyhülislamlığa tayin etti. Fakat III. Selim için kötü günler daha da şiddetlenerek gelmekteydi ve özellikle de 1807 Şubat’ı krizleri ile bir çok kötü anları bir anda yaşadı. Bunların en önemlilerinden ilki, İngiliz filosunun 20 Şubat 1807’de İstanbul önlerinde demirleyerek İstanbul’u tehdit etmesi, İkincisi; Suudilerin hac mevsiminde Mekke ve Medine’yi işgal ederek Vahhabi doktirinini uygulamaya başlaması dolayısıyla da Osmalıların İslam dünyası üzerindeki prestijine darbe vurmaktaydı.44 Daha sonra Osmanlı-Rus savaşı dolayısıyla Sadrazam 31 Mart’ta orduyla cepheye gidince, Köse Musa Paşa sadaret kaymakamı oldu. Köse Musa Paşa ve Ataullah Efendi kendilerini padişaha Nizam-ı Cedid taraftarı olarak tanıtmışlardı. Aslında her ikisi de yeniliğe karşıydılar ve kendileri gibi düşünen şehzade Mustafa ile gizlice temas kurmuşlardı. Ordunun da cepheye gitmesi bunların işlerini kolaylaştırmış, Yeniçeri ve ulema ile anlaşarak “Nizam-ı Cedid”i ortadan kaldırmaya karar vermilerdir. III. Selim yalnızdı ve kendisinin iç politikada yaptığı hatanın bedelini canıyla ödeyecek gelişmeleri kendisi hazırlamıştı. Gerçi ıslahatlara her zaman her toplumda bir muhalif kesim olması doğaldı, ancak III. Selim iktidarı tam elinde tutabilmek için ıslahatçıları karşıt/rakip gruplara bölmekteydi ve hatta yenilikçileri ve muhalifleri birbirine düşürme siyaseti, yenilikçi kanadı bir bunalım/kriz anında kendisini destekleyecek siyasi güçten yoksun bırakmıştı. Öte yandan, ıslahatlar da mantıklı bir mali siyasete dayandırılmadan yapılmış paranın değeri düşürüldüğünden hükümetin artan masrafları yeni bir enflasyonla sonuçlanmıştı. Halk ise bütün suçu ıslahatlarda buluyor ve bundan dolayı da Padişaha kırgınlık duyuyordu.45

Bütün bu gelişmeler neticesinde isyan harekatının hazırlanma zeminleri oluşmuştu. Nihayet Padişahın ve ülkenin bu durumundan yararlanmak isteyen bir grup Yeniçeri yamakları sadrazamdan gizlice aldıkları bilgiler ışığında başlarında Kabakçı Mustafa olduğu halde baş kaldırıp, kendilerine yeni Nizam-ı Cedid üniforması giydirmeye çalışan ilk ikâmet elçisi Yusuf Agah Efendi’nin Londra elçiliğinde sırkatibliğini ve daha sonra da Reisülküttablık yapmış olan Boğaz nazırı Mahmud Raif Efendi’yi şehit ettiler. III. Selim isyanın başlarında bu ayaklanma hareketini bastırabilecek güce sahipken, başta sadaret kaymakamı ve Ataullah Efendi gibi gizli muhalif grubunun yanıltmasıyla kendisinin askerlerle uzlaşabileceğine ikna olmuştu. Bunun üzerine III. Selim, Nizam-ı Cedid askerinin kışlalarına çekilmelerini emrederek isyancılara arabulucular göndermişti. Böylece İstanbul’daki muhalifler ve yenilik düşmanları bu olaydan bir kargaşalık çıkartma fırsatı ve zamanı bulmuşlardı. Böylece hem Padişahı hem de Nizam-ı Cedid’i pasifize etmişlerdi. Boğaziçi’nde başlayan bu isyan hareketi 27 Mayıs 1807’de İstanbul’a yayıldı. İsyancılara, savaşa gitmeyen yeniçeriler, ulema, öğrenciler ve Padişaha karşı olan diğer gruplar da katıldı.

III. Selim 28 Mayıs’ta saray kapısına dayanan asileri teskin etmek için Nizam-ı Cedid’i dağıttığını bildirdi, istedikleri yenilikçi devlet adamlarını kendilerine teslim etti ve muhaliflerin bir kısmını önemli mevkilere atadı. III. Selim’in daha önce de tekrarlanan teslimiyetçi özelliği, kendisini isyancıların daha çok talepleriyle karşı karşıya bıraktı. Gerçi her türlü istekleri yerine getirilen isyancılar yatışır gibi olduysa da, Köse Musa Paşa ve Şeyhülislam Ataullah Efendi ile işbirliği yapan veliaht şehzade Mustafa’nın adamları o gece isyancılarla gizlice görüşerek III. Selim’i tahtan indirip yerine Şehzade Mustafa’yı geçirmeyi kararlaştırdılar.

Sonunda Ataullah Efendi’nin bir fetvasıyla III. Selim’in dini ihlal ettiği gerekçesi ile tahtan inmesini istediler. Bu suretle III. Selim 29 Mayıs 1807’de yazgısına boyun eğerek tahtan feragat etti ve yerine muhaliflerin adayı ve yenileşme yanlısı olmayan IV. Mustafa tahta çıktı.46 Böylece Osmanlı tarihinde ilk defa İmparatorlukta batılılaşma/çağdaşlaşma/modernleşmenin resmi bir politika haline getirilmesi girişimi tabiri mümkünse fiyasko ile sonuçlandı. Ayrıca Nizam-ı Cedid hareketinin hızı kesilmesine rağmen bundan sonra artık eski ile yeni arasında yapılmaya çalışılan sentez de iflas etmişti. Bundan sonraki yenileşmeler daha radikal ve gerektiğinde daha kanlı olmaya başlayacaktı.

F. IV. Mustafa ve Gelenekçilerin Kısa Süren İktidar Dönemi Alemdar Mustafa Paşa ve IV. Mustafa’nın Tahtan İndirilmesi

IV. Mustafa kendisini tahta çıkaranların elinde kukladan başka bir şey değildi ve devletin bütün idaresi asilerin eline geçmişti. Kısa bir süre zarfında Nizam-ı Cedid ve onunla bağlantılı gördükleri bütün kurum, kuruluş ve okulların kapatılması hakkında fermanlar yayınlandı. III. Selim’in yandaşları her tarafta izlenerek idam edildiler veya görevden alındılar. Zaten bu isyan neticesinde devlet otoritesi büyük bir zaafiyete ve sarsıntıya girmişti. III. Selim’in yetiştirmeye çalıştığı çağdaş ve modern devlet erkanının yok edilmeye başlanması ise çok büyük bir kayıptı ve gelecekte Osmanlılara bu pahalıya malolacaktı. Bundan sonra geleneksel yasa, kanun ve kurumlar tekrar üstünlük elde edeceklerdi. Hatta III. Selim Dönemi’nde konulan vergiler kaldırılarak eskileri getirildi ve askerlikten atılanlar yeniden askere alındılar. Özellikle de yeniçeri yamakları İstanbul’da terör estiriyordular. Lakin bu yönetim uzun sürmeyecekti ve isyanda işbirliği yapanlar, durumlarını gelecekte her türlü tehlikeden korunmak istiyorlardı. Bu amaçla öncelikle başlıca isyancı gruplar zaferin nimetlerini paylaşmak için birleştiler. Yeniçeri ağaları isyandan sorumlu gösterilmeyecekleri, ıslahatların kaldırılması ve aylıklarının artırılması karşısında devlet işlerine karışmayacaklarına dair söz verdiler. Yamakları başkentten çıkarmak için Kabakçı Mustafa “Turnabaşı” rütbesiyle Boğazın Rumeli kaleleri nazırlığına getirildi. İsyanda rol alan diğer kesim de kendilerine uygun bir görev verilerek başkenten uzaklaştırıldı veya Köse Musa Paşa gibi bir kısmı kendiliğinden ayrıldı. Onlar ortalıktan çekilince iktidar, isyanı planlayan saray ileri gelenleriyle ulema arasında kalmıştı. Ancak bunlar da kısa bir süre sonra birbirlerine düştüler. Şeyhülislam Ataullah Efendi ile Sadrazam arasında başlayan çatışmalar hükümeti herhangi bir politikayı izleyemez duruma da sokmuştu. Bununla birlikte, hâlâ Balkanlarda huzursuzluk had safhadaydı ve Rus savaşı devam etmekteydi. Islahatı sürükleyen yenilikçi kadroların tasfiyesiyle ilgili haberler orduya vardığında, orada da aynı yönde bir ayaklanma başlamış ve yenilik taraftarı olarak bilinenlerden ancak kaçabilenler canlarını kurtarabilmişlerdi. Bu gelişmeler karşısında Nizam-ı Cedid taraftarı Ruscuk ayanı Alemdar Mustafa Paşa 8 Haziran 1807’de isyancıları kovmak ve ordunun disiplinini sağlamak için harekete geçti, karşılığında Sadrazamlığa getirilmeyi bekliyordu. Ancak isyancılar Sadrazmalığa kendilerinden birini getirince Alemdar Mustafa Paşa orduyu başıboş bıraktı ve adamlarını alıp Ruscuk’a döndü. Ruscuk şimdi yeni yönetim aleyhtarlarının merkezi olmuştu ve İstanbul’dan kaçanlar orada topanıyorlardı.47

Bu sıralarda Ruslarla savaş devam ederken Avrupa’daki olaylar Osmanlı İmparatorluğu’nu bir kez daha kendi mevcut bunalımlarda koruyacaktı. Napolyon Bonapate’ın 14 Haziran 1807’de Friedland’da Rusları yenmesi üzerine artık Osmanlılarla birlik yapma ihtiyacı kalmamamıştı ve Avrupa’nın doğusundaki bütün devletlere boyun eğdirmişti. Böylece Ruslar aynen Avusturya ve Prusya gibi Napolyon karşısında hezimete uğramıştı. Bu yenilgiye rağmen Rusya bir santim toprak kaybetmemişti ancak İngilere ile ticarî ilşkilerini tamamen kesme sözünü vermişti. 7 Temmuz 1807’de Napolyon ve Rus Çarı I. Aleksandr Tilsit’te buluşup antlaşma yaptılar. Tilsit Antlaşmasına göre Fransa, Rusların Avrupa da kendisine yapacağı yardımlara karşılık, sürmekte olan Osmanlı-Rus savaşında iki taraf arasında arabuluculuk ederek ateşkes ve barış yapılmasını sağlıyacaktı. Şayet Osmanlılar bunu kabul etmezse, o zaman antlaşmanın gizli maddelerine göre, Fransa ve Rusya birlikte Osmanlı Avrupasına saldıracak ve onu paylaşacaktı. Yalnız İstanbul ve Rumeli’ye dokunmayacaklardı. Böylece Napolyon Avrupa kıta siyasetinde başarılı olabilmek için İngiltere’nin dostu olan Rusya’yı kazanmak için Osmanlıları feda etmişti. Zaten Osmanlılarda Fransızlara güvenerek Ruslara savaş açmışlardı ve Avrupada meydana gelen bu siyasi değişiklik Osmanlı İmpartorluğu’nun aleyhinde yeni bir durum meydana getirmişti.

Osmanlılar, Fransızların kendilerini anlaşmalar çerçevesinde terk etmelerine çok içerlediler, ancak yeni yönetim Paris’te Fransızların aracılığıyla 9 Ağustos 1807’de Ruslarla müzakereye başlayıp 24 Ağustos 1807’de Slobosia’da ateşkes imzalandı. Zira Rusya, Fransa ve Danimarka’nın yardımıyla İngiltere’nin kıta Avrupasında tek kalan müttefiki İsveç’e saldırmaya hazırlanmıştı ve 1808’in başlarında İsveç’le giriştiği savaş bir yılı aşkın sürecek neticede Finlandiya ve Aland adalarını işgal edecekti. Ruslarla yapılan mütarekeye göre her iki devlet, bir ay içinde Eflak-Boğdan’ı boşaltacaklardı. Yani her iki kuvvet savaştan önceki sınırlarına çekilecekti. Ancak bu antlaşmaya Osmanlılar uydu.

Ruslar geçici bir süre için Sırplarla ilişkilerini kestilerse de Çar Aleksandr bu antlaşmayı tasdik etmedi. Bu sebeple de bu tarihten itibaren Yaş’ta başlayan ve takriben bir buçuk yıl sürecek olan barış görüşmelerinden bir sonuç alınamadı.48

Osmanlı İmparatorluğu’nun içte ve dışta çok kötü ve bunalımlı bir durumda bulunduğu sırada ıslahat ve yenilik taraftarları Ruscuk ayanı Alemdar Mustafa Paşa’nın şahsında, yeni, dirayetli ve güçlü bir önder ortaya çıkarmayı başardılar. Böylece III. Selim ve Nizam-ı Cedid yandaşları Alemdar Mustafa Paşa sayesinde III. Selim’i yeniden tahta çıkartmayı arzulamaktaydılar. Zaten bu anarşi ve başıboşluğun olduğu, sözün ayağa düştüğü ve yeniçerilerin giriştikleri yağma ve katillerle, bu dönemde her kesimden III. Selim’in gerçekleştirmek istediği yeniliklerde ne derece haklı olduğu kısa zamanda idrak edilmeye başlanmıştı. III. Selim’in yandaşlarının Ruscuk’ta Alemdar Mustafa Paşa’nın yanına sığınarak orada oluşturduları komiteye “Ruscuk Yaranı” adı verildi. Alemdar bunların telkiniyle harekete geçti. Yeni Padişaha yardım görüntüsüyle ordusuyla birlikte İstanbul’a geleceğini bildirdiği gibi daha önceden planlandığı üzere Sadrazam Çelebi Mustafa Paşa, Şeyhülislam Ataullah Efendi ve Kabakçı Mustafa’yı birbirlerine düşürmeyi de başarmıştı. Zaten IV. Mustafa da kendisini tahta çıkaranların baskısından bıktığından her şey istenildiği gibi gelişmekteydi.

1 Temmuz 1808’de İstanbul’a gelme izni verilmesinden sonra Alemdar Mustafa Paşa, 19 Temmuz’da İstanbul’a girerek şehirde kontrolü ele geçirme faaliyetlerine başladı. Bu esnada adamları Kabakçı Mustafa’yı öldürdüler, Sadrazam da Şeyhülisalam Ataullah Efendi yerine kendi adamını geçirdi. III. Selim’in tahtan indirilmesinde ve Nizam-ı Cedid’in ortadan kaldırılmasında rol alanlar sürgüne gönderildiler. Alemdar’ın askerleri bir hafta içerisinde yeniçeri ve yamakları sindirerek muhalefeti ortadan kaldırdılar. Bu işleri başarmasının ardından kendisinden Ruscuk’a dönmesi emredilmesine rağmen İstanbul’da kalabilmek için bahaneler uydurması üzerine IV. Mustafa harekete geçerek 27 Temmuz’da hem Alemdar Mustafa Paşa’yı hem de III. Selim’i öldürtmeye kalkıştı. Buna karşılık Alemdar da III. Selim’i tahta çıkartmak için harekete geçti ve bunu gören IV. Mustafa tahtını sağlamlaştırmak için eskiden beri gelenekleşmiş bir yönteme başvurarak III. Selim ile kardeşi Şehzade Mahmud’un öldürülmesine müsaade etmişti. Ancak III. Selim’in kaldığı dairede yakalanıp öldürülmesine karşın, Şehzade Mahmud sarayın damından Alemdar’ın yanına kaçtı. III. Selim’in öldüğünü duyan Alemdar, 28 Temmuz 1808’de II. Mahmud’u tahta çıkarttı.49 Böylece Osmanlı İmparatorluğu tarihinin hem dışarda ve hem de içerde yaşamış olduğu 1798 ile 1808 arasındaki en bunalımlı yılları sona ererek yeni bir döneme adım atılmış oldu.

II. Yeniden Yapılanma ve Gelenekçi Islahat Çağının Sonu II. Mahmud Dönemi Osmanlı Dış Politikası (1808-1809)

A. Alemdar Mustafa Paşa’nın Sadareti ve Sened-i İttifak

II. Mahmud’un bir darbe ile tahta çıkmasıyla Alemdar Mustafa Paşa da Sadrazamlığa getirildi. Böylece yenilik ve ıslahat taraftarları yeniden iktidarı ele geçirmiş oldular. Çok kısa sadarette kalacak olan Alemdar Mustafa Paşa 19. yüzyılının ilk en büyük sadrazamlarından birisi olması bakımından da çok önemli bir yer işgal etmektedir. Zira Alemdar Mustafa Paşa, Osmanlı İmparatorluğu’nda iktidarın zirvesine yükselen ilk taşra ayanıydı. Sert kişiliği ile çeveresine korku salan Alemdar bazı önemli ve Osmanlı tarihinde görülmemiş işlere el attı. İlkin III. Selim’e karşı girişilen isyanda hakim rolü oynayan Boğaz Yamakları Ocağı ilga edilip elebaşıları cezalandırıldı. Yeniçeriler sindirilererek, Köse Musa Paşa ve Ataullah Efendi önce azil sonra da birer bahane ile yokedildiler. Muhalifler ve gelenekçi gruplar devlet yönetiminden atılıp yerlerine ıslahatları benimseyen kişiler atanmıştı. İstanbul’da büyük ölçüde hakimiyeti tesis eden Alemdar bilahare Balkanlar ve Anadolu’daki isyanlar ve cephelerdeki savaşlardan istifade ederek müstakil birer mahalli otorite haline gelmiş olan ayanları, devlete yardımcı olmak ve merkezi otoriteye baş eğmelerini sağlamak için İstanbul’a devet etti. Davete icabet eden ayanlarla devlet ricali ve ulema arasında 29 Eylül 1808’de İstanbul’da Alemdar’ın ileriye sürdüğü ıslahatları görüşmek üzere toplandılar ve bu görüşmelerin sonunda varılan mutabakat olan “Sened-i İttifak” 7 Ekim 1808’de imzalandı. Bu toplantıda, Yeniçeri Ocağı’nın disiplinsizliği ve düzensizliğinin giderilmesi için tedbirlerin alınması hususu tespit edildi. Ayrıca, her biri mahalli otorite olan ayanların hak ve imtiyazları, devlete karşı sorumlulukları ve devletin kendilerine karşı takınacağı tavır, bir resmi belgede yerini bulmu oldu.

Bazı araştırmacılar bu belgeden ‘Osmanlıların Magna Carta’sı, hükümdar ile ayan arasında yazılı bir anayasa denilebilecek bir anlaşma’, diye söz ederler. Kısacası vergi konusunda Padişahın yetkisini sınırlamak, hükümet ile Padişah arasında bir ayırım yapmak, sorumluluk ve yükümlülüklerin karşılıklı hükmünü yerine getirmek gibi hususlar gerçekten de meşrutiyetçiliğe atılan ilk adım olarak görülmüştür.

Genç hükümdarın da tasdik etmek zorunda kaldığı bu belge ile Balkanlar ve Anadolu’da türeyen ayanların varlıkları meşru bir hale getirilmekte ve kendilerine tanınan bir takım haklar da Padişahın hükümranlık yetkisine gölge düşürmekteydi. Böyle bir senedin yapılmış olması, ileride büyük bir şahsiyet olarak ortaya çıkacak olan yeni Padişahın, kendisi de ayan olan Alemdar’a karşı bir husumet duymasına ve yıkılışına seyirci kalmasına neden olacaktır. Bununla birlikte ayanları denetim altına alacak ve boyun eğdirtecek orduya sahip olmayan devletin o günün şartlarını göz önünde bulundurarak, böyle bir belge hazırlaması ve ayanlarla uzlaşarak bunları belirli bir tutum içine çekmeye çalışması, gerçekçi bir davranış olarak görülebilir. Zaten bu belge Magna Carta’nın aksine hiçbir surette daha sonraları Osmanlı İmparatorluğu’nda meşrutiyetçilik davasına hizmet edici unsur olarak da kullanılmamıştır. Neticede pek sınırlı bir etkisi ve önemi olmuştur.50

Merkezde ve taşrada devlet otoritesini tekrar kuran Alemdar Mustafa Paşa, artık ıslahat hareketi olan Nizam-ı Cedid’i yeniden canlandırma faaliyetlerine girişti. Böylece Sekban-ı Cedid adıyla, eski Nizam-ı Cedid askerinin canlandırıldığı yeni bir ordu kurdu. Ne varki bu ocak da kök salmadan Alemdarın devrilmesiyle ortadan kalkacaktı. Yeniçeri birliklerinin de kontrol ve disiplin altına alınması için çalışıldıysa da Alemdar’ın artan nüfuzundan çekinen ve yeniçerileri tarafında tutmayı faydalı gören II. Mahmud’un karşı gelmesi yüzünden uygulanamadı. Ancak ‘esame’ denilen Yeniçeri ulufe cüzdanlarının asker olmayan kesimlerin elinden alınmasını, yeniçerilerin askerlikten başka işlerle uğraşmalarının yasaklanması gibi bazı tedbirler getirildi. Bu tedbirler elbette ki yeniçerilerin Alemdar’a karşı derin bir kin beslemelerine sebep olmaktaydı. Alemdar ve çevresindekiler ile Padişah ve saray arasında çıkan nüfuz mücadelesi ve tartışma, padişahın onaylamasına lüzum görmeden Alemdar’ın emirler yayınlaması, II. Mahmud’un itirazları karşısında şantajda bulunması gibi hadiseler kendisini müşkül bir hale sokmaktaydı. Sert mizacına rağmen kısa bir süre içerisinde o ve arkadaşlarının kendilerini başkentin havasına kaptırması ve saraya karşı küstahlaşmaları, zaman içinde sadık adamlarıyla ters düşmesi, giderek yalnız kalmasına ve yabancılaşmasına yol açtı. Alemdar’ın tavrındaki bu tür değişiklikler fırsat kollayan yeniçerilerin ve muhaliflerin bekledikleri zamanın gelmekte olduğunun işaretiydi. Nitekim 15/16 Kasım 1808 gecesi yeniçeriler bazı kesimlerin de desteğiyle ayaklanarak Alemdarın konağını bastılar ve çatışmadan sonra Alemdar öldü. Ancak Alemdar’ın ölmesiyle yeniçerilerin isyanı sona ermiş değildi. Bilakis isyanın diğer devlet adamlarına ve saraya yönelmesi üzerine II. Mahmud kardeşi IV. Mustafa’yı öldürtüp hanedanın hayatta kalan tek ferdi haline gelerek tahtını sağlama alma yoluna baş vurdu. Yeniçeriler ise istediklerini elde etmiş olarak isyanı kendilerine göre zaferle bitirmiş olup bağışlanmalarına karşılık bir Sened-i İtaat imzaladılar. Bu isyan neticesinde Sekban-ı Cedid askeri dağıtılmış, Kadı Abdurrahman Paşa dahil subaylarının bir kısmı katledilmiş, nizamlı asker kışlaları olan Levent ve Selimiye kışlaları yakılmıştı. Bunlara ilaveten de Nizam-ı Cedid’in etkili bir silahı olan Harem’deki Üsküdar Matbaası tahrip ve yağma edilerek kısmen yakılmıştı. Böylece gelenekçilerin ve çıkarcıların bir kez daha ıslahatçı ve yenilikçilere karşı üstün geldiklerini görmekteyiz.51 İsyan böyle bir hadisenin tekrar olmaması için II. Mahmud’un yavaş fakat istikrarlı bir biçimde harekete geçmesine neden oldu. Bu hadise ve daha sonra çıkacak benzer durumlarda II. Mahmud ıslahatları sürdürmek inancını ve kararlığını asla kaybetmeyecek ve III. Selim gibi de inişli çıkışlı hareketlerde bulunmayarak saltanatının sonuna kadar bu azimde kalmayı başarabilecekti. Son yıllardaki ayaklanmalardan çıkarılan en önemli ders ise çıkarları tehdit edilen Yeniçeriler ve diğer askeri birliklerin ortadan kaldırılmadan yenisinin tesirli bir şekilde tesis edilemeyeceğinin ve ıslahatların sadece askeri değil bütün Osmanlı kurumlarını ve toplumu kapsaması gerektiğinin anlaşılmasıydı.52

B. Osmanlı-Rus ve İngiltere Savaşının İkinci Perdesi ve Bükreş Antlaşması

Osmanlı İmparatorluğu son birkaç yıldan beri bunalımlar ve buhranlar ülkesi halindeyken Avrupa’da önemli hadiseler meydana gelmekteydi. Napolyon liderliğindeki Fransa Avrupa’da kendisine karşı oluşturulan koalisyonla başarılı bir şekilde mücadelesini sürdürmekteydi. Avusturya’yı feci bir şekilde bertaraf etmesi, Prusya’yı işgali ve Rusya’yı 12 Ekim 1808’de Erfurt’ta barışa mecbur etmesiyle belki de tarihte bütünüyle Avrupa’da hakimiyet kuran tek hükümdar olma niteliğini kazanmıştı. Erfurt Antlaşmasına göre, Fransa Rusya’ya Osmanlılara karşı yürütülen savaşta Tilsit’te verdiği sözleri şimdi iki temel şarta bağlamıştı. Bunlardan ilki şayet Osmanlılar Avusturya veya başka bir Avrupa devletinden destek görürlerse yardım edecekti. Diğeri ise, Rusya Eflak-Boğdan’ı ele geçirirse her iki devlet de İstanbul ve Boğazlar da içinde olmak üzere imparatorluğun kalan bölümlerinin bütünlüğünü garanti edeceklerdi.

Ancak Fransa’nın İngiltere’nin Avrupa’da tek müttefiki Portekiz’i 1807 sonbaharında işgal etmesi ve arkadan da 1808 Temmuz’unda İspanya’yı doğrudan kendi kardeşi Joseph Bonaparte’i kral atayarak Fransa’ya bağlaması üzerinde İspanya halkının çok büyük ve kanlı direniş göstermesi Fransa’yı doğuda izlediği politikayı bir kenara itmek zorunda bırakmıştı. Zamanla Avrupa’nın her yerinde savaşan Napolyon’un gücünü kaybetmeye başlaması üzerine de Rusya ile Fransa arasındaki ilişkiler de bozulmaya başladı ve Napolyon 1812 sonlarında Rusya seferine çıktı. İngiltere’nin Tilsit antlaşması karşısında Avrupa’da her geçen gün Fransa karşısında yalnız kalması, kendisini Osmanlılarla olan savaşı sona erdirip bir an önce barış yapmaya sevkedecekti. İstanbul’da benzer bir hava vardı, zira Alemdar Vakası’ndan sonra başkent halkının Nizam-ı Cedid ve ıslahatların kışkırtıcısı olarak gördüğü Fransa aleyhine dönmesi de Osmanlıları İngiletere ile barış yapmaya sevk eden önemli amillerden birisidir. Nitekim 1807’den beri fiilen devam eden savaş durumu 5 Ocak 1809’da Çanakkale’de Kale-i Sultaniyye barış ve ittifak Antlaşmalarıyla sona erdirildi.53

Bu barış antlaşması gereğince İngiltere, Mısır başta olmak üzere işgal ettiği tüm Osmanlı topraklarından çekilecekti. Buna karşılık Osmanlılar da İngilizlere eski kapitilasyonlarla tanıdığı ayrıcalıkları yeniden verecekti. İttifak antlaşması gereğince, Osmanlıların boğazların savaş zamanında tüm yabancı savaş gemilerine kapalılığı ilkesi İngilizlerce kabul edildi ki, bu durum ilk kez devletlerarası yasalara girmiş olmaktaydı. Fransa’nın Osmanlılara karşı bir saldırısı olduğu takdirde Akdenizdeki İngiliz donanması Ege ve Adriyatik kıyılarıyla Avusturya ve Rusya sınırlarında Osmanlı savunmasına yardımcı olacağını taahhüd etmesi çok önemli bir madde idi. Diğer yandan antlaşma, İngiltere Osmanlılardan önce Rusya ile barış yaparsa, padişahın toprak bütünlüğünü sağlayacak bir Osmanlı-Rus barışını sağlamaya çalışacağını da taahhüt etmekteydi. Bir kere daha Avrupa güçleri arasındaki rekabet Osmanlıları ve özellikle de yeni padişah II. Mahmud’un düşmanlarını tesirsiz bir hale getirip kendisini avantajlı bir konuma sokmuştu. İngiltere’nin Ortadoğu’nun diplomatik sorunlarına direkt olarak müdahalesi Fransa ve Rusya tarafından hoş karşılanmamıştı. Diğer yandan da İngilizler Fransızlar tarafından önceden işgal edilen Yunan Adalarını işgal ettikleri gibi diğer taraftan da Ruslara karşı İngiliz-Avusturya-Osmanlı ittifakını kurma gayretindeydi.54

Rusya ile 1806’dan beri süren savaş hali devam etmekteydi Ruslar Eflak-Boğdan’ı terk etme konusunda vermiş oldukları söze uymak istemiyorlar ve Avusturya’nın Fransa’ya karşı bir düşmanlığı olduğu takdirde de bu ülkeye saldırmak için yeni sözler veriyorlardı. 24 Ağustos 1807’de Slobosia’da ateşkes antlaşmasından sonra Yaş’ta yürütülen barış müzakerelerinde Rus temsilcilerinin Osmanlılardan Baserabya ile Kafkasya’daki önemli kaleleri istemeleri üzerine görüşmeler kesildi. Bu sıralarda Fransa ile Rusya arasındaki gerginlikte artmıştı. Rusların saldırısı karşısında direnemeyen Osmalılar, Tuna kaleleri olan İsmail’i 9 Aralık 1809’da, İbrail’i Ocak 1810’da bilahare de 1810 yazının ikinci yarısında Bulgaristan’a girip Ruscuk, Niğbolu ve Yergöğü’nü işgal ettiler. Bu gelişmeler karşısında Rus yardımlarıyla da cesaretlenen Sırp Milliyetçileri Kara Yorgi’nin başkanlığında Osmanlılar’ın muhtariyet tekliflerini reddettiler. Başlangıçta yeniçeri zorbalığına karşı Belgrad’ta çıkan isyan hareketi Rus ve Fransızların Osmanlı İmparatorluğu’nun diğer bölümlerinde gelecekteki durumlarını tehlikeye atmamak için çok büyük yardım yapmamalarına rağmen tam bir bağımsızlık savaşına kaymıştı. Osmanlı-Rus müzakerelerinin ve mücadelesinin hâlâ devam ettiği bir sırada Ruslar bir Fransız saldırısı tehdidi karşısında dikkatliydi. Ancak I. Aleksandr’ın Dinyesterin güneyinde aldığı toprakları elde tutmak istemesi sebebiyle Babıali barış görüşmelerini reddetti. 1811 yılındaki seferler Osmanlılar için çok daha kötü geçecekti. Zira 5 Nisan 1811’de yetenekli fakat yaşlı sadrazam Yusuf Ziya Paşa’nın yerine Laz Ahmed Ağa’nın geçmesi, Rus kuvvetlerinin başına da Mareşal Kutuzoff’un getirilmesiyle herşey Osmanlıların aleyhine döndü. Kutuzoff ile Osmanlılar arasında Ruscuk yakınlarındaki muharebede Osmanlı kuvvetleri perişan bir halde dağıldı ve Sadrazamı ateşkese zorlayarak Ocak 1812’de Bükreş’te müzakerelere başlandı. Ancak bu sıralarda Napolyon da ünlü Rus istila seferine çıkmaya hazırlanıyordu. Osmanlıların askeri zayıflığı ve güçsüzlüğüne rağmen I. Aleksandr Osmanlıların şartlarını kabul ederek barışa mecbur kalmıştı. 28 Mayıs 1812’de Bükreş Antlaşması’yla altı yıldan beri süre gelen savaş sona erdirilmişti. Buna göre Ruslar, Eflak-Boğdan’ı verip Baserabya’yı alıyorlardı. Ruslar Karadeniz’in kuzeyinde ve Kafkasya’da işgal emiş olduğu bütün toprakları da iade etmekteydi. Ancak Sırplara daha fazla selahiyet ve imtiyaz verilmekteydi. Ruslar ticarî durumlarını yeniden elde edip Osmanlı topraklarındaki Hıristiyanları koruyacaklar, konsolosluklar açabileceklerdi. Böylece Ruslar Osmanlı topraklarındaki Hırıstiyan tebaayı daha rahat bir biçimde organize etme imkânı elde ederek ileride onları isyana çıkartabilecek ve devleti içten kemirecek duruma getirebileceklerdi.55

C. Taşradaki Ayanların Denetim Altına Alınması ve Sırp İsyanı

1812’deki Bükreş Antlaşması ile Napolyon’un Rusya seferi II. Mahmud’a rahat bir soluk alma imkânı vermişti. II. Mahmud bunu değerlendirerek taşradaki hükümet otoritesini yeniden güçlendirme ve ayanlara boyun eğdirme yoluna gitti. Mümkün mertebe ayanların sayısını barışcı yollarla azalttığı gibi bunları devlet hizmetinde başka bir memuriyete atama yolunu da açık tuttu. Bunları kabul etmeyen ayanların üzerine asker sevk edilmekteydi. Bu yöntemlerle Trakya, Makedonya, Tuna kıyıları ve Eflak’ın büyük bir bölümü ayanlardan temizlenip 1814-1820 arasında buralar yeniden doğrudan doğruya Osmanlı denetimine geçmişti. Ancak Sırbistan ve Yunanistan’daki ayanların bastırılması, buralarda çıkan milli karakter taşıyan ayaklanma hadiseleriyle daha zordu. Balkanlardaki ilk milli nitelikteki isyan hareketi Sırbistan’da ortaya çıkmıştı.56

Sırp isyanı mahalli yeniçerilere ve ayanlara karşı bir direniş olarak başlamıştı ve bilahare 1804’de liderleri Kara Yorgi’nin şahsında düzenli ve milli bir ayaklanma hareketi haline dönüşmüştü. Sırplar genellikle çete savaşları halinde Osmanlılarla mücadele içerisine girmişlerdi. 1806-1812 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında Rusların askeri yardımlarıyla daha da güçlenmişlerdi. Avusturya’nın kendi güney sınırlarında Rusya’ya meyilli bir Sırbistan kurulmasına karşı gelmesi ve Rusya’nın Fransa ile büyük bir mücadeleye girmesi ve de Bükreş Antlaşması’nın Sırplarla ilgili maddesinin uygulanamaması üzerine Osmanlılar Sirbıstan’a girip isyancı birliklerini 7 Ekim 1813’de dağıtırak isyanı kontrol altına almış, Kara Yorgi ise Avusturya’ya kaçmak zorunda kalmıştı. Bununla beraber Sırp ayaklanması kısa bir süre durakladıysa da bilahare 1815’de Miloş Obroneviç’in “baş knez” olarak seçilmesiyle Kara Yorgi taraftarı olan Sırplar buna karşı direnişe geçmeye başlayarak ayaklanmalar yeniden görülmeye başlandı. Miloş’un Osmanlılara bağlı olarak hareket etmesi Sırbistanda tam bir bağımsızlık hareketi olarak görülmemekteydi. Napolyon’un Rus seferinde ağır bir hezimete uğraması ve Fransız ordusunun Avrupa için artık bir tehlike olmaktan çıkması, Rusların tekrar bu meseleye karşı daha duyarlı ve harekte girişecek bir konuma getirmişti. Rusların her hangi bir müdahalesine yer bırakmaktan, hatta bu konunun Avrupa’daki müzakerelerde görülmesinden korkan ve bundan dolayı Viyana Kongresine de katılmaktan uzak duran II. Mahmud, Ocak 1816’da Miloş Obronoviç’i tüm Sırbistan’ın baş knezi olarak tanıyıp Sırpların kendi milli meclislerinin ve ordularının olmasına rıza göstererek Sırplara muhtar bir prenslik statüsü verilmesini kabul etti. Neticede Miloş, Osmanlıların yeni bir Rus müdahalesi korkularından yararlanarak Osmanlılar’ın hakimiyeti altında tam bir muhtariyet için yavaş fakat istikarlı bir biçimde ilerlemekteydi. Sırplara tanınan muhtariyet 7 Ekim 1826 Akkirman ve 14 Eylül 1829’da Ruslarla yapılan antlaşmalarla da teyit edilmişti. Nitekim Eylül 1830’da Sırbistan’a verilen bir “sened” ile de Miloş Obreneviç soyuna verasetle intikal eden muhtar bir Sırbistan’ın kurulmuş olduğu resmen kesinlik kazandı.57

II. Mahmud Balkanlar’da ayanlar üzerinde uyguladığı yöntemlerin aynısını Anadolu’da da uygulamıştı. Trabzon Valisi 1812 ve 1813 yılları yazları boyunca Karadeniz kıyısındaki bellibaşlı ayanları ortadan kaldırdı. 1814’de Çapanoğlu Süleyman Bey’in ölümüyle mahalli mütesellim aileler arasındaki bölünmelerden yararlanıp iki yıl süresince Çapanoğlu’nun Orta Anadolu’nun Kuzeydoğu ve doğu taraflarındaki topraklarını ele geçirdiler. 1816 başlarında Karaosmanoğlu Hüseyin Ağa’nın ölümünden sonra Saruhan ve Aydın çevresinde aynı şeylerin tekrarlanması üzerine ayanlar, dağılmaya ve giderek merkezi otoritenin hükmü altına geçmeye başlamışlardı. Ancak bu bölge Çapanoğulları topraklarına nazaran daha verimli ve dış dünya pazarına açık olması sebebiyle daha kanlı ve zor biçimde denetim altına alınabilmişti. Böylece 1817 sonlarında hemen hemen Anadolu’nun tümü doğrudan doğruya merkezi denetim altına alınmıştı. Anadolu’da başarılı biçimde gerçekleştirilen merkeziyetçi hareket Arap topraklarında daha güç olmakta ve daha az başarı sağlanmaktaydı. Arabistan’daki Vahhabi Suudların ayaklanması güç bela Mısır’dan Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın oğlu İbrahim Paşa’nın maiyetindeki büyük bir ordunun yardımıyla bastırılmış olup Eylül 1818’de Abdullah ibn-i Suud teslim olmuştu. İbrahim Paşa iki yıl içerisinde çok uzak bölgeler dışında Hicaz ve Necd bölgesini kontrolü altına aldı. Bölgede kısmen de olsa tekrar Osmanlı hakimiyeti tesis edilerek Suudilerin güney Irak’a tecavüzlerinin önüde alınmış oldu.

1822’de İbrahim Paşa’nın Mısır’a dönmesiyle beraber Osmanlı (Mısır) varlığı zayıflamasını fırsat bilen yeniden 1823’de Suudlar Necd’de ordularını ve devletlerini kurdular. Suriye ve Irak taraflarında ise merkezileştirme bu tarihlerde başlangıçta başarılı gibi gözükmekle birlikte bilahare buralarda daha güçlü ve rakipsiz olarak Memluk idaresi altında kalmıştı. Ancak bu bölgelerden 1831’de Suriye taraflarını Mısır Valisi Mehmed Ali Paşa denetim altına alacaktı ve Irak da 1828’den 1869 yılına kadar mahalli aşiret şeyhlerinin denetimine geçecekti.58

D. Son Osmanlı-İran Savaşı ve Erzurum Antlaşması

Osmanlılarla İran arasında II. Mahmud Dönemi’nde çıkan bu savaş eski Osmanlı-İran savaşlarının çıkış nedenlerinden farklılık arzetmekteydi. Aynen Osmanlılar gibi İranlılar da Rus saldırları karşısında güçsüz kalıp toprak kaybetmişerdi. Osmanlı-İran Savaşı İran’ın içeride ve dışarıda pek müşkül durumdaki batı komşusu olan Osmanlılardan toprak alarak bu kayıplarını telafi etmek istemesinden çıkan bir çatışmaydı. İran’ı hakimiyeti altına alan Kaçar Hanedanı’nın (17941925) ikinci hükümdarı Feth Ali Şah (1797-1834) İngiltere, Fransa ve Rusya ile dostane ilişkiler kurmuştu. Lakin Avrupa’nın önde gelen bu devletlerinin her birinin İran için düşündükleri birer planları vardı. Napolyon Fransa’sı İngiltere’yi Hindistan’da vurmak için İran’ı bir üs olarak görmekteydi. İngiltere ise hem Fransızları engellemek, hem de Rusların Basra körfezi güzargahıyla açık denizlere inmesini önlemek istiyordu. Bu yönde ilk adımı İngilizler attılar ve böylece Kaçar hanedanının Afganistan’ı ele geçrirmesine göz yumdular. 1800’de Rusların Gürcistanı alması üzerine İngilizler John Malchom’u İran’a gönderip Fransa veya Rusya ile savaşa girdiği takdirde silah ve maddi bakımdan yardım yapacaklarına söz verdiler. Buna karşılık bir Fransız heyeti de 1806’da İran’a Kafkasya ve Hindistan’ı ele geçirmesine destek olacaklarını vaad etmesi üzerine Mayıs 1807’de Fransa ile Finkenstein Antlaşması imzalandı. Bu antlaşmadan sonra bir Fransız askeri heyeti İran ordusunu eğitmeye başladı, ancak bu çok sürmedi. Zira Tilsit Antlaşması’nın akabinden sonra Napolyon’un İran’a olan ilgisi sona erdi. Böylece Feth Ali Şah Fransızların yerine İngiliz danışman ve uzmanları getirtti ve böylece İran’daki İngiliz üstünlüğü 20. yüzyıl ortalarına kadar sürdü.59

İran’ın ordusunun temeli ve çoğunluğu aşiret askerlerine dayandığından İngilizler bunlara istenilen eğitimi ve düzeni verememişti. Ekim 1815’deki yeni bir Rus istilası karşısında Aras’a kadar çekilen İranlılar Kafkasların geri kalan kısmını da kaybetmiş oldu. Böylece İran’ın siyasi hayatında gelecek yüzyıl ortalarına kadar sürecek olan Rus-İngiliz üstünlük çatışması başlamış oldu. Kafkasya’da üstünlüğü ele geçiren Rusya hem İngilizlerin hem de İranlıların tepkilerini azaltmak için Feth Ali Şah’a Osmanlıların iç ve dış sıkıntılarından yararlanmasını tavsiye ederek İran’dan aldığı bölgeleri garanti altına almak istemekteydi. Bundan sonra İran’ın Osmanlı’ya karşı Bağdad ve Şehrizor civarına saldırılarının başlamış olduğu görülmektedir. Sürekli bir hal alan sınır hadiseleri ve tecavüzleri üzerine II. Mahmud 1820 Ekim’inde İran’a savaş açtı. Erzurum ve Bağdad üzerinden yürütülecek olan seferlerde Osmanlılar başarılı olamayıp İranlılar karşı saldırı ile 1821 Eylülü’nde Doğubayezid’i alıp Erzurum’a yöneldiler. Diğer bir ordu ise Bitlis’i işgal edip Diyabakır’a yönelmişti ve karşılarında ciddi bir engel de kalmamıştı. İran’ın 1822 yazında da başarılı seferleri oldu. Ancak kış mevsiminin yaklaşması dolayısıyla çıkan kolera salgını istilacı İran ordularını iyice kırmıştı ve böylelikle barış yapmak zorunda kalarak, 28 Temmuz 1823’de Erzurum Antlaşması imzalandı. Bu antlaşma gereğince eski barış antlaşmaları maddelerinin yürürlükte olduğu teyit edilip İran tüccarları ve hacılarına Osmanlı topraklarına girme izni verildi. Ancak Yunan isyanının çıkması ve ordunun buraya sevk edilmesi üzerine İranlılar’ın sınır bölgeleri hakkındaki bir iki istekleri de kabul edildi. Zaten 1827’de Erivan ve hatta Tebriz’in Ruslar tarafından işgali İranlıların Osmanlılara karşı bir daha harekata girmelerini önlemişti. 1828’de ise İranlılar Aras’ı yeni sınır kabul ederek büyük miktarda savaş tazminatı vermek durumunda kaldı.60

E. Yunanistan’ın Bağımsızlığına Giden Yol: Yunan (Rum) İsyanı ve Navarin Faciası

Osmanlı İmparatorluğu’nda Rumlar diğer Ortodoks milleti içinde öteden beri özel bir konuma sahiptiler. Rumlar çoğunlukla Mora, Ege Adaları ve Teselya’da yerleşik olmalarına rağmen imparatorluğun diğer taraflarında az sayıda olsa da yayılmış durumdaydılar. Rumların etnik duygularının kıpırdanmasında Osmanlıların kendilerini diğer gayr-i Müslim unsurlara nazaran korumasıyla önemli siyasi, ve mali güç kazanmış olan İstanbullu zengin Fener Rumlarının başarıları ve imparatorluğun bunlarla yaptığı işbirliğinin etkisi büyüktür. Diğer yandan ticaret ve gemi taşımacılığı, bankerlik ve benzeri işlerle uğraşan Rum kesimi, bir hayli zenginleşmiş ve Batıyla da devamlı surette bağlantı halinde olmuşlardır. Hatta bu zengin aileler çocukların yüksek eğitim almaları için İtalyan, Fransız, İngiliz ve Avusturya üniversitelerine göndermekteydiler. Özellikle de İstanbul’un Ortodoks Patrikliğinin bulunduğu Fenerli zengin Rum ailelerinin imparatorluğun bazı önemli makamlarını da elde etmeleriyle Rumlar, Osmanlı İmparatorlu’ğunda güç ve etkinliklerini giderek artırmışlardı. Rumlar Fazıl Ahmed Paşa zamanında 1669’da dış politika ve her türlü sırların kendilerine açık olduğu, Divan-ı Hümayun Baştercümanlığı (Dragoman) vazifesini kesintisiz olarak 1821 yılına kadar ellerinde tutmuşlardı. Karlofça Antlaşması’nda gösterdikleri başarı ise onları daha da üstün bir duruma getirecekti.

Böylece 1711’de Eflak ve arkasından 1716’dan itibaren de Boğdan gibi özerkliğe sahip voyvodalıkların başlarına da “voyvoda/prens” olarak atanıp 1821 Rum isyanına kadar buraları ellerinde tutmuşlardı. Uzun bir süre burada idarede kaldıklarından dolayı yerli Boyarlarla mücadele edip yerli halkı sömürmeye bakmışlardı. Ancak bu voyvodalar ve yakınlarının yerli Boyarlarla evlilik yoluyla akrabalık oluşturmalarına ve oraların geliştirilip ticaret, sanat ve kültürel faaliyetlerine katkı da sağlamışlardı. Özellikle de Ortodoks kilisesinin buralardaki hakimiyetinden istifade ederek geniş mülkler edinme yoluna da gitmişlerdi. Bundan dolayı bu bölgede de “Helen/Yunan” davasının filizlenmesine, “Rumluk” merkezlerinin gelişmesine ve “Bizans’tan sonra Bizans”ın yaşanmasına yol açmıştı ve neticede 1821’de patlayan ilk ayaklanma hareketlerinin bu voyvodalıklarda çıkmasına uygun bir ortam hazırlanmıştı.61

I. Petro ile başlayan Osmanlı-Rus savaşlarından itibaren ister savaş ister barış zamanı olsun Rusların da Rumlar başta olmak üzere genel olarak bütün Ortodoks tebaayı ayaklanmaya kışkırttıkları ve bunda da hatırı sayılır başarı elde ettikleri bilinmektedir. Özellikle de Rumların 1699’da Akdeniz ve orta Avrupa üzerinde aracı olarak yaptıkları ticaret daha sonra 1774 Küçük Kaynarca sonrasında Karadeniz’e Rus bayrağı ile açılmaları, Fransız ihtilali sonrasında Avrupa’daki savaşlardan yararlanarak Atlantik’e çıkacak kadar kendilerinin tüccar filolarını oluşturmaları ve dünya ile olan bağlantı ve zenginliklerinin artmasıyla Osmanlıların Avrupa ile deniz ticaretinin önemli bir bölümünü ellerine geçirmişlerdi. Rum tüccar sınıfının zenginleşmesi, Avrupa’nın liman şehirlerinde ve başkentlerinde Rum ticaret kolonilerinin büyümesi Rumları Osmanlılardan daha çok Avrupalı çalışma ve düşünce bilinci ve şuuruna yaklaştırmış, isyan ve bağımsızlık hareketlerini filizlendirecek kadar milliyetcilik düşüncelerini de yayan siyasi-fikri liderler yetiştirmişlerdi. Öte yandan başta batı Avrupa olmak üzere genel bir “Helen/Grek/Yunan” hayranlığı, Rönasans, hümanizm ve aydınlanma çağı hareketleriyle antik dönemler bütün Avrupa’da büyük bir kültürel gelişme olarak kabul görmekteydi. Bunlara ilaveten, bütün eğitimleri süresince klasik Yunan dili, kadim Yunan edebiyatı, felsefesi ve mitolojisi ile zihinlerini doldurarak yetişen Avrupa aydınları, Yunan hayranlığı ile Rum davasının gönüllü birer savunucusu oldular. Rumların ayaklanmasının genelde bütün Avrupa’da kabul görmesinin ve geniş akisler uyandırmasının en büyük nedeni ise, eski ve klasik uygarlığın coğrafyasında bulunan Rum tebaaya atfedilen bu kültür ve tarih mirasına sahip çıkılması fikri olacaktır. Ancak Avrupalılar Mora’ya geldiklerinde ve hatta Rumların yanında Türklere karşı gönüllü savaştıklarında büyük bir hayal kırıklığına uğramışlardı. Zira daha çocukluklarından itibaren şuur altına yerleştirilen ve eğitimleri süresinde kendilerine öğretilen pek çok şeyi oralarda bulamamaları, hayalleri ve fantazilerindeki mitoloji kahramanlarına rastlayamamaları ve bir klasik Yunan kültürü ve hatta dilinin mevcut olmaması, bunlar için acı bir şok meydana getirmişti.62

Avrupa ve Rusya’nın bölge üzerinde düşünce ve faaliyetlerine rağmen genelde Rumların pek çoğu 18. yüzyılda ele geçirdikleri zenginliklerle müreffeh bir döneme kavuşmuş olarak Osmanlı İmparatorluğu bünyesindeki durumlarından memnundular. Ancak Tepedelenli Ali Paşa’nın diğer ayanlar gibi devlet denetimine alınmak istenmesi sırasındaki çatışmalar Rumlar arasında bir ayaklanma zeminine fırsat vermişti. Öte yandan da 1814’de Odesa’da Helen davasını amaç edinerek kurulan ilk cemiyet olan Filiki Eterya’nın da bu ayaklanma faaliyetlerine destek sağlamasıyla daha hızlı ve daha geniş çapta bir isyana ya da ihtilale dönüştürülecekti. Rus çarının himayesinde faaliyet gösteren bu dernek, eski Bizans’ı tekrar canlandırmak ve bunu temin için Rum ihtilali uğruna kitleleri harekete geçirmek ve mücadele etmek hedeflerini esas almaktaydı. Kısa zamanda Osmanlı topraklarında bir çok şubeler açan dernek, Rum patriği başta olmak üzere Eflak-Boğdan voyvodalarını ve Fenerli zengin Rum ailelerini üyeleri arasına dahil etti. Bu arada Filiki Eterya’da, Mora, Atina, Tesalya ve diğer bölgelerde gizli şubelerini açmayı başarmışlardı. Fenerli Rumları pek de sevmeyen yerli halk ve liderleri de bu derneğe yardımcı olmaktaydılar. Rumların giriştikleri hazırlıklar karşısında Yanya ve çevresini sıkı bir denetim altında tutan ve Rumlara göz açtırmayan otorite Tepedelenli Ali Paşa ve oğulları idi. Ali Paşa Arnavutlukta gücünü pekiştirdikten sonra Epir’e ve hatta Mora’ya girmişti. Ancak Halet Efendi yanlış ve kasti bilgilendirmelerle Filike Eterya’yı önemsetmeyerek II. Mahmud’un bütün dikkatini Tepedelenli Ali Paşa’yı altetmeye vermesini sağladı. Böylece Tepedelenli Ali Paşa ve oğullarına girişilecek bir eylem Balkanların batısında çıkacak olan milliyetçilik hareketini bastıracak son gücü de yok etmek anlamına geliyordu. 1820 Nisan’ında Ali Paşa ve oğulları görevleriden azledildiği gibi ordu ve donanma da üzerlerine sevk edilmişti. Ali Paşa devletle mücadele etmek için savunma tedbirleri almaya başlayıp 23 Mayıs 1820’de Yunan milliyetçilerinden yardım istedi.

Ali Paşa’nın isyan hareketi Rumların katılmasıyla genişledi, fakat ordu uzun bir mücadeleden sonra Ağustos 1820’de Ali Paşa ve oğullarını Yanya’da kuşattı. Kuşatma bir yılı aşkın sürdükten sonra teslim olan Tepedelenli Ali Paşa ve oğulları 24 Ocak 1822’de idam edildi. Tepedelenli Ali Paşa isyanı ve idamı bölgede bir otorite boşluğunun doğmasına neden olacaktı. İlk isyan hareketi, Rus çarının Rum asıllı yaveri Alexander İpsilânti tarafından Şubat 1821’de Eflak-Boğdan’da başlatıldı. Böylece Eflak-Boğdan’da yayılacak olan bir isyana, 1812 Bükreş Antlaşması’na göre Osmanlılar’ın Rusya’nın izni olmadan bölgeye asker sokamıyacağı hükmü hesaba katılmıştı. Buna ilaveten Romenlerin yanında Bulgar ve Sırpların da ayaklanmaya katılacakları beklenmekteydi. Bu arada Alexander İpsilânti’nin kardeşi Demetrios liderliğinde ikinci bir isyan cephesi Mart 1821’de Mora’da açıldı. Eflak-Boğdan’da sahnelenen isyan, bölge halkı ve boyarlarının Rum halkının Yunan davası için kanını dökmek istememesi ve Osmanlı hakimiyetine Rum idaresini tercih etmeye hiçbir nedenleri olmaması yüzünden geniş bir tabanla desteklenememişken, Bulgar ve Sırplar da planlanan isyan hareketine sıcak bakmamışlardı. 7 Haziran 1821’de Alexander İpsilânti’nin birlikleri üzerlerine sevk edilen Osmanlı askerleri tarafından dağıtıldı ve kendisi Macaristan’a kaçtığı gibi Metternich’in tesiriyle Çarın beklenen desteği de gelmedi. Ayrıca Metternich, Alexander’i yakalattırarak hapsetti.63

Balkanların kuzeyinde başarısızlığa uğrayan harekatın güney cephesi olan Mora’da başlatılan isyan ise geniş bir tabana dayanmış olduğundan kısa zamanda büyüyerek 1821 Nisan’ı sonunda bütün orta ve güney Yunanistan ve Ege Adalarına yayıldı. Bu arada asırlarca aynı topraklarda bir arada yaşayan müslüman ahali, geniş ve vahşi bir katliama maruz kalarak kitleler halinde öldürüldü, mal ve toparaklarına el konuldu. Rumların bu hareketi ve zulmü İstanbul’da büyük bir infial yarattı. İmparatorlukta çok büyük itibar kazanmış, zengin ve rahat bir hayat süren, devlet kademlerinde önemli vazifeler edinmiş bulunan Fenerli Rum zümreleri, tüm itibar ve iktidarlarını kaybettiler. 23 Nisan 1823’de Rum isyanında parmağı olduğu ve Filike Eterya’ya dahil bulunduğu anlaşılan Patrik V. Gregor ve bazı metropolit, tüccar ve Fernerli beyler devlete ihanet suçuyla idam edildiler. İsyanla ilgisi ve ihanetleri sabit olan Divan ve Donanma tercümanları da idam edildi. Bu hadise Avrupa dini taassubunun çirkin iç yüzü ve çifte standardını ortaya çıkardı. Masum Müslüman ahalinin öldürülmesi hiç dikkate alınmadan Müslümanların kendilerini savunmaları Avrupa’ya Müslüman vahşetinin örnekleri olarak gösterilmişti. Bu sırada Rumlar birincisi Ocak ve ikincisi Aralık 1822’de Mora’da toplanan millet meclisinde Yunanistan’ın bağımsızlığı ve yeni bir anayasa ilân etmiş olup bir Fenerli olan Alexander Mavrokordatos’u Yunanistan’ın ilk Cumhurbaşkanı olarak seçtiler. Ancak ülkede bazı çıkar grupları arasındaki mücadelden dolayı 1823’de kendi aralarında iç savaş başlamıştı. Bundan yararlanmak isteyen Osmanlılar’ın Mora’ya girememesi ise İstanbul’da yeniçeriler ve diğer eski askeri birliklere duyulan genel tatminsizliği ve güvensizliği arttırdı. Diğer yandan, bu isyanın kısa sürede bastırılamaması Avrupa devletlerinin harekete geçmelerine yol açtı ve Avrupa’da Türkler aleyhine geniş çaplı kesif bir propaganda görülmeye başlandı. Bunun üzerine Babıali, Vahhabilerin tenkilleri sebebiyle İstanbul’da prestij kazanmış olan Mısır Valisi Mehmed Ali Paşa’dan yardım istedi. Avrupaî tarzda düzenli ve disiplinli bir ordu ve donanmaya sahip olan Mısır Valisinin oğlu İbrahim Paşa Girit üzerinden bir orduyu Şubat 1825’de Mora’ya taşıyıp isyancıları bastırdı. Bu sırada Osmanlılarda kuzeyden ilerleyerek bir yıla yakın bir kuşatmadan sonra 23 Nisan 1826’da Mora’nın merkezini aldılar.64 Böylece takriben İmparatorluğu altı yıl boyunca meşgul eden isyan bastırılmış oldu. Ülkenin hem batısı hem de doğusundaki isyanların sona ermesi üzerine II. Mahmud imparatorluğunun büyük bir bölümünde merkezi otoriteyi eline geçirmişti. Bunun üzerine hızlı bir şekilde vakit kaybetmeksizin 1826 Haziran’ında Yeniçeri Ocağını yıkarak Osmanlı İmparatorluğu’nda bir devri kapayarak yeni ve çağdaş bir dönemi başlatacaktı.

Öte taraftan 1825 yılının sonlarında Çar olan I. Nikola, modern bir devlet oluşturma yolunda olan Mısır Valisi Mehmed Ali Paşa’nın güçlenmesinin kendisinin Mora ve Girit üzerinde beslediği emellere engel teşkil ettiğini düşünmekteydi. İngiltere ise Osmanlıları alenen desteklemekten kaçınarak Yunanistan meselesinde bir anlaşma oluşturma gayretindeydi. Tam isyanın bastırılmak üzere olduğu sıralarda 17 Mart 1826’da Rusya yapmış olduğu savaş tehdidi ile Bükreş Antlaşması hükümlerine uyularak Sırbistan’a muhtariyet verilmesini ve voyvadalıkların ayrıcalıklarının yeniden tanınmasını istedi. II. Mahmud, İngilizlerden gelen baskının da etkisiyle Rusların isteklerini kabul edip 7 Ekim 1826’da Akkirman Antlaşmasını imzaladı. Bu antlaşma gereğince Rusların Kafkasya’da hakimiyetleri kabul ediliyor, Rus ticaret gemilerine Boğazlar da içinde olmak üzere bütün Osmanlı sularından serbestçe geçme hakkı veriliyordu. Bütün bunlara rağmen Rusya Osmanlılara Yunan isyancıların isteklerini kabul etmesi için baskı yapmaya devam etmekteydi. Diğer taraftan da İngilizler ortak bir müdahale önermekteydi. Rusya’nın Balkanlar ve Kafkasya’da yayılmasından endişelenen İngilizler ile Metternich ortak hareket ederek II. Mahmud’u Rusya’ya bir müdahale fırsatı verilmemesi için ortak arabuluculuklarını kabulü için zorlamaya başladılar. Bu sıralarda İstanbul’da ise Mehmed Akif Paşa’nın başını çektiği güçlü bir grup II. Mahmud’un ıslahatlarını destekliyor, fakat yabancı müdahalesine karşı gelerek kaybedilen toprakların ve prestijin yeniden kazanılması için Padişahı Rusya’ya savaş açması için sıkıştırıyordu. Mehmed Hüsrev Paşa, Sadrazam Selim Paşa, Galip Paşa ve diğerleri ise imparatorluğun Ruslarla başarılı bir savaş yapacak insangücü ve kaynaktan henüz yoksun olduğunu ileri sürerek arabuluculuk tekliflerinin kabulünü öneriyorlardı. II. Mahmud birinci grubun tekliflerini uygun görüp dış güçlere Yunanistan’ın yasal hükümdarının kendisi olduğunu ve isyancıların bastırılmaları gerektiğini savundu. Osmanlılar’ın Mısır’dan gelen destekle Mora’daki başarılı harekatı ve isyanı bitirmek üzere olması, başlangıçta özerk bir statü içinde dahi olsa Yunan bağımsızlığını amaçlayan İngiltere ve Rusya’nın bu konuda bir antlaşmaya varmalarına yol açmış 4 Nisan 1727’de Petersburg Protokolü’nü gerçekleştirmişlerdir. Buna mukabil Yunanistan’daki Osmanlı ve Mısır güçleri harekete geçti ve Haziran 1827’de Atina ele geçirildi. Buna karşılık Fransa’nın da İngiltere ve Rusya arasında yapılan protokole dahil olmasıyla 6 Temmuz 1827’de Londra Protokolü adı altında yeni bir antlaşma imzalandı. Bu protokole göre Yunanistan’ın müstakil bir devlet olarak teşşekkülü ve Avrupa büyük devletlerinin bu amaçtaki yardım ve zorlamaları kesinlik kazandı.

II. Mahmud bu üç devletin Rum isyancıları lehine aldıkları kararları kendi iç işlerine müdahale olarak değerlendirip reddetti. Bunun üzerine 1727 Eylül’ünde müttefik donanması harekete geçerek Çanakkale Boğazı ve Mora’yı ablukaya alıp Osmanlı ordularının ikmal yollarını kestiler. Müttefik donanmalarına Osmanlılar’la veya Mısırlılarla savaşa girmemeleri talimatı verilmişti. Ancak Osmanlı ve Mısır donanması Navarin limanında demirlemiştiler. Bunu gören müttefik donaması Ekim başlarında Navarin’i abluka altına aldı.

Nihayet 20 Ekim 1827’de müttefik donanması Navarin’de durmakta olan Osmanlı-Mısır müşterek donanmasına ani bir baskın yaptı ve donanmayı ateşe verdiler. Üç saat içinde 57 Osmanlı-Mısır gemisi batırıldı ve 8000 denizci şehit düştü. Modern bir haçlı seferi niteliğinde olan Navarin baskınının sebep olduğu facia Avrupa’da sevinçle karşılandı. Osmanlı imparatorluğu ise ortada bir savaş hali olmadığı halde yapılan bu saldırıyı ancak protesto edebildi. Navarin faciası bütün taraflar için çok önemli sonuçlar ortaya koydu ve gelecekte çıkacak yeni savaşların işaretini verdi. Çeşme hadisesinden sonra oluşturulmaya çalışılan yeni Osmanlı donanması tümüyle batırılmış, İbrahim Paşa’nın Mısır’dan asker ve malzeme getirmesi önlenmişti. Batılıların yardımıyla Yunanlı isyancılar kesin bir başarıyı garantilemişlerdi.65 Bu hadise daha sonra Osmanlı İmparatorluğu için oynanacak oyunların ilk provası niteliğinde olup, imparatorluğu emparyalist ellerin bir kuklası haline getiren Avrupa müdahalesi için bir örnek de oluşturulmuş oluyordu.

F. Parçalanma ve Çöküşün Perçinleşmesi: Osmanlı-Rus Savaşı ve Edirne Antlaşması

Avrupalı üç büyük güç ortak hareket ile Navarin hadisesinde Osmanlıları alt etmişlerdi ama mücadele azmini yok edememişlerdi. Hatta bu yüzden, İngiltere ve Fransa Navarin faciasının Osmanlıları arabuluculuklarını kabule zorlayacağını sanmışlarsa da tam aksi olmuştu. Mehmed Akif ve Pertev Paşalar, Akkirman Antlaşması’na rağmen II. Mahmud’a uzlaşmaya karşı direnmesi için baskı yaptılar. Bunun üzerine Babıali 18 Ocak 1828’de tüm Müslümanların Ruslara ve Yunanlılara karşı silah altına alınmasını ve 5 Şubat 1828’de de Boğazların tüm dünyaya kapatılmasını kararlaştırdı. Zaten Rusya 1827’de İran’la yaptığı barıştan sonra batıya yönelerek Osmanlı İmparatorluğu’nu yıkmak emeline ulaşmak istemekteydi. II. Mahmud’un kararlılığı karşısında Çar I. Nikola 28 Nisan 1828’de savaş ilân etti. Görüldüğü üzere Osmanlı İmparartorluğu 1820-1828 arasında çok geniş ve büyük iç meselelerin yanısıra dış düşmanlarıyla da uğraşmak zorunda kalmıştır. 1826 sonrası hem iç hem de dış politika alanında bir dönüm noktası olup Yeniçeri Ocağı’nın ilgası, donanmanın batırılması ve Mansure ordusunun kurulması hep bu dönemin önemli hadislerindendir. Böyle bir ortamda ordu ve donanmadan yoksun bir İmparatorluğun kendisini savaş ortamına atması diplomatik bir taktik olarak anlaşılmalıdır ve II. Mahmud ve devlet erkanının bu hususta haklı oldukları görülecektir. Bundan beklenilen sonuç Avrupalıların siyasi ve diplomatik alanda baskılarını azaltmak ve gerektiğinde kaybedileceğini bilse dahi vatanının bir karış parçasının savaşsız ve kan dökülmeden verilmeyeceği mesajını vermekti. Bu politika gelecekte Türk devlet adamları için bir örnek teşkil etmesi bakımından da önemliydi.

Osmanlılar’ın Balkanlardaki ordusu Hüseyin Ağa’nın komutasında olup çoğunlukla tatarlar ve tımarlılardan oluşmaktaydı. Müşkül durumda olan II. Mahmud kendisine bağlı bulunan Cezayir’den gemi almak istediyse de Fransızlar işgal kampanyalarının ilk emaresi olarak Cezayir’i abluka altına almışladı. Mısır Valisi Mehmed Ali Paşa ise parasal bakımdan yardım yapabileceğini ve bilahare de kendisine Anadolu’da bir valilik verildiği takdirde asker yardımına hazır oluğunu bildirdi. Buna rağmen Osmanlılar sınır boylarında askeri yığınak ve ikmal merkezleri oluşturdu. Ancak gönderilen malzemelerin çoğu yolların kötülüğü ve mahalli görevlilerin fırsatçılıkları yüzünden gecikmekteydi. Osmanlıların bu durumuna karşın Rusların saldırıya hazır 100.000 civarında askeri vardı. Ruslar, voyvadalıklar ve Kafkaslar olmak üzere iki cepheden saldırıya geçtiler. Voyvadalıklar bölgesinde üç koldan saldırdılar ve önce 16 Haziran 1828’de İbrail’i alıp Dobruca’ya girdiler. İkinci kol Silistre’ye saldırdı. Üçüncü kol da Ruscuk’dan Vidin’e kadar Tuna boyundaki Osmanlı garnizonlarını uğraştırarak savunma hareketi yapıyordu. Genelde Osmanlılar Bulgaristan’ın kuzey bölgerinde başarılı olup Rus saldırılarını Hüsrev Paşa’nın Silistre ile Şumnu’yu savunmasının ana üsleri olarak geliştirmişti ve düşmanın şiddetli saldırılarına dayanabilmekteydi. Kafkas cephesinde de Rusların aynı ilerlemeyi sürdürdükleri görülmekteydi. Karadeniz kıyısından ilerleyerek Anapa ve Ahıska’yı almışlardı. Daha da güneye sarkmalarıyla bölgedeki Ermenilerin yardımından yararlanarak Temmuz 1828’de Doğu Anadolu’nun Kafkaslara açılan kapısı olan Kars’ı işgal ettiler.

Rusların hem batıda hem de doğu cephelerinde güneylere inmesi beraberinde Osmanlılar için yeni sorunlar getirecekti. Zira Bulgar ve Ermeni tebaanın Rusya ile ilk fiziki temasları bu savaş esnasında olmuştu. Bu gelişme, bu iki tebaanın gelecekte çok önemli sorunlar çıkartmasının başlangıcını teşkil etti.66 Öte yandan da, müttefikler Ekim 1828’de Mehmed Ali Paşa’nın Mora’dan askerlerini çekmesini istediler ve İngiltere, Mehmed Ali Paşa ile 6 Ağustos 1828’de anlaşarak Mora’dan çekilip, istedikleri gibi kilit mevkileri John Kapodistrias’ın liderliğindeki yeni Yunan hükümetine terk ettiler. Bundan sonra Fransa da Ekim 1828 de hemen hemen hiç mukavemet görmeden Mora’yı işgal etti ve buradaki Osmanlı hakimiyetine kesin olarak son verdi. Bunun üzerine Yunan isyanı yeniden canlandı ve isyan Ege Adalarına da sıçradı. Böylece II. Mahmud bir yandan Ruslarla Balkanlarda ve Kafkasya’da savaşırken bir yandan da Fransızların doğrudan desteklediği ve yardım ettiği Yunan isyanı ile mücadele etmek zorunda kaldı.67

Rusya’nın Osmanlılar aleyhinde genişlemesinden ve fazlaca ilerlemesinden dolayı kendi çıkarları yönünden endişe eden İngiltere ve Fransa bu meseleyi diplomasi yoluyla kendi aralarında çözmek için harekete geçtiler. Bundan dolayı müttefik ülkelerin Londra’daki elçilerinden meydana gelen bir konferansta toplanıp 22 Mart 1829’da aralarında bir protokol imzaladılar. Londra’da imzalanan bu üçlü protokole göre, Mora ve çevresi ile Kiklat adalarından meydana gelecek küçük fakat özerk bir Yunan devleti kurulacaktı. Devletin başında padişahın seçtiği bir prens bulunacak, prenslik babadan oğula geçecek ve her yıl Osmanlılara belli bir miktarda vergi verecekti. İngilizlerin bu yeni devlette Rusların üstün duruma geleceklerinden korkması yüzünden verilen toprak ve bağımsızlık pek sınırlı kalmıştır. Ancak Babıali kendisine dikte ettirilmek istenen Londra Protokolünü reddetti. Ancak bu sıralarda Osmanlı-Rus Savaşı Osmanlılar’ın aleyhine hızla gelimekteydi. Hüsrev Paşa’nın Kuzey Bulgaristan’daki 1828’deki başarılı savunması ve direnişi geride kalmıştı. Zira yeni askerlerin çoğu genç ve acemiydiler, müteffiklerin sürekli ablukasıdan doğan kıtlık, kolera ve veba salgını yüzünden yüksek bir ölüm oranı da vardı. Böyle bir ortamda Ruslar Temmuz 1829’da Bulgaristan’daki savunmayı yarıp Balkan dağları geçitlerinden geçerek 19-22 Ağustos 1829’da üç gün süren kuşatmadan sonra Edirne’yi işgal ettiler. Doğu’da ise 8 Temmuz 1829’da Erzurum’u alıp Trabzon’a doğru ilerlemeye başlanmıştı. Bu sıralarda Rus orduları da asıl merkezlerinden çok uzaklaşmış olduklarından tehlikeli duruma düştüklerini anladılar. Zaten bu sırada Rusya’da bazı karışıklıklar da çıkmıştı. Edirne’nin düşmesi üzerine Osmanlı İmparatorluğu daha önce reddettiği Akkirman sözleşmesinin hükümlerini yerine getireceğini ve Londra protokolünü de kabul etmeye hazır olduğunu bildirerek Rusya’dan barış istedi.68

I. Nikola’nın Osmanlı İmparatorluğu’nun tümünü işgal edebilmesi için önünde hemen hemen hiçbir ciddi güç yoktu. Lakin kendi ordularının içinde bulunduğu tehlikeli durumdan ve başta İngiltere ve Avusturya gibi Avrupalı dost ve düşman devletlerin bu girişime kendi çıkarları açısından karşı geleceklerinden bunu yapamadı. Diğer yandan, I. Nikola Osmanlı İmparatorluğu’nun bütünlüğünden yanaydı, ancak gelecekte Rus etkisinin yayılmasını engelleyemeyecek ya da bir Rus saldırısına karşı koyamayacak ölçüde zayıf olmalıydı. Bunun üzerine Osmanlı ve Rus temsilcileri Edirne’de barış müzakerelerine başladılar. Kısa süren görüşmeler sonucunda 14 Eylül 1829’da Edirne Antlaşması imzalandı. Buna göre Ruslar, Eflak-Boğdan, Dobruca ve Bulgaristan dahil olmak üzere çekilecek Prut nehri iki devlet arasında eskisi gibi sınır olacaktı. Ancak Ruslar Tuna nehrinin ağzındaki adaları alıp Tuna boyunca ticaret yapma hakkına sahip olmaktaydılar. Osmanlılar ne Tuna ne de Prut boyunca kale yapmayacaklarını kabul etmişti bu ise Rusların yeni bir savaş durumunda Osmanlı topraklarına girmelerini kolaylaştıracak bir madde idi. Diğer yandan Rusların doğudaki kazançları daha fazla idi. Babıali, Rusların Kafkaslar, Gürcistan ve İran’dan alınmış olan Nahcivan ve Erivan’ı ellerinde tutmalarını kabul ediyordu. Buna karşılık Ruslar da Erzurum, Kars ve Doğubayezid’i geri vereceklerdi. Sırbistan, Yunanistan ve Eflak-Boğdan voyvadalıklarına daha önce verilmiş olan haklar yenileniyor ve genişletiliyordu. Rus ticaret gemileri Boğazlardan serbest olarak geçebilecekler ve Ruslar Osmanlı topraklarında ticaret yapabileceklerdi. Osmanlı İmparatorluğu on yıl içinde Rusya’ya 10 milyon düka altın savaş tazminatı ödeyecekti. Bu tazminat miktarı o zamanlardaki yıllık bütçenin yarısı demekti ki, bu bir devlet için çok ağır bir yüktü. Daha sonraları bu miktar Yunanistan’a toprak ödünleri verilerek indirilmişse de yine de bütçeye çok ağır gelmişti.69

Edirne Antlaşması ile artık Osmanlı İmparatorluğu dağılma ve parçalanma sürecine girmeye başlamış oldu. Belkide Osmanlı tarihinin en ağır antlaşması niteliğinde olan bu hadiseyi artık bir dönüm noktası olarak addedebiliriz. Antlaşma, Balkanlarda Sırp meselesi yanında artık Yunan, Bulgar, Karadağ, Eflak-Boğdan ve Ege meselesi ve adaların hakimiyeti mücadelesi gibi yeni çıban başlarını meydana getirecekti. Doğu da ise Ermeni meselesinin başlangıç noktası olmuştur. Balkanlarda ve Doğudaki problemlerde daima Rusya başı çekecek ve her an bir müdahale için zeminin uygun olması fırsatını kollayacaktı. Bu karışık ve içinden çıkılmaz olan vaziyette Fransızlar bir bahane ile üç yıldan beri abluka ettikleri Cezayir’in 5 Temmuz 1830’da işgali ise imparatorluğun akibetinin hayırlı olmayacağına delaletti. Ancak, Osmanlılar Cezayir’in işgalini 1847 yılına kadar tanımadılar.70 Yine bu dönemde 7 Mayıs 1830’da Osmanlı İmparatorluğu ile Amerika Birleşik Devletleri arasında diplomatik ve ticarî ilişkileri başlatan bir antlaşma imzalandı.71 Bütün bu gelişmeler imparatorluğun çöküşünü biraz daha hızlandırmış aynı zamanda başta Rusya ve diğer Avrupa ülkelerinin daha ağır baskısı ve tehdidi altına girmişti. Görüldüğü üzere Rusya ile savaşın sona ermesi ve Yunan meselesinin çözümlenmesi devletin askeri, siyasi ilişkilerininin ve toprak kayıplarının sonu olmamıştı.

Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşünün hızlanmasında sadece dış baskı ya da tehdit ile sınırlı değildi, hastalık İmparatorluğun kalbine yerleşmiş bir kanser gibiydi. Bu hastalığın yok edilmesinde bir kaç yüzyıl geri kalınmıştı. II. Mahmud’un Yeniçeri Ocağını kaldırmasıyla bu hastalık yok edilmişti. Ancak imparatorluğun tekrar diriltilmesi, ihtiyacı olan bir seri müessesenin yıkımı ve yenilerinin inşaası ile gerçekleşebilecekti. Yeniden yapılanma faaliyetleri sürerken, yine Avrupalı güçler 8 Nisan 1830’da Yunanistan’ın tam bağımsızlığı için Osmanlıları zorlamaya başladılar ve 24 Nisan’da Babıali Yunanistanı tanıdı. 1832’de Yunanistan’ın sınırları Arto-volo hattına kadar çıkartılıp bir çok Ege adası da Yunanistan’a verildi. Öte yandan Balkanların diğer bir köşesindeki Sırbistan’ın 29 Ağustos 1830’da özerk devlet statüsündeki ayrıcalıkları genişletilmek zorunda kalınmıştı. Miloş Obrenoviç’in hükümdarlığının babadan oğula geçmesi kabul edilip Vidin ve Bosna taraflarından bir kısım topraklar verilmişti.72 Edirne Antlaşması Osmanlı tarihindeki en felaketli antlaşma olup Karlofça ve Küçük Kaynarca’yı pek çok noktadan aratır nitelikteydi. Artık parçalanma, çözülme ve yeniden yapılanmanın aynı oranda iç içe devam etmekte olduğu görülmektedir.

G. İçten Parçalanma Sürecinin İlk Örneği:Mısır Meselesi

II. Mahmud Avrupa’daki güçlerin Osmanlılara yönelik saldırı ve dış müdahaleleri ile yeniden yapılanmanın gerektirdiği ıslahatları sürdürmeğe uğraştığı bir sırada yeni ve meseleleri daha da ağırlaştıran Mısır Valisi Mehmed Ali Paşa’nın müstakil bir devlet kurma youlundaki faaliyetine karşı bir savaşa girmişti.73 Mehmed Ali Paşa Yunan isyanından hayli saygınlık kazanarak çıkmıştı. Fakat II. Mahmud ile yaptıkları anlaşmalar çerçevesinde yaptığı hizmetin ve masrafın karşılığını alamamıştı. Yunanistan’ın bağımsızlığı karşısında kendisine bırakılacak olan yerlerin elden çıkmasıyla eline bir şey geçmemesi üzerine Paşa’ya Girit teklif edildiyse de O Suriye’yi istedi. Zira Mehmed Ali Paşa, Yunan isyanlarının çıkışından beri ayaklanma ve çatışmalar hâlâ sürdüğü için alacağı gelir ve vergilerden daha pahalıya patlayacak ve dış müdahalelere açık olan bu valiliği geri çevirmişti. Öte yandan Mehmed Ali Paşa II. Mahmud’a dahi danışmadan İngilizlerle anlaşarak Mora’dan çekilmişti. Hatta 1828-29 Osmanlı-Rus savaşında daha önce söz verdiği üzere asker göndermek yerine Kuzey Arnavutluk’daki dostlarını Osmanlılara karşı ayaklanmaları için kışkırtmıştı. Bu gelişmeler üzerine II. Mahmud Suriye Valisine bir Mısır saldırısına karşı hazırlıklı olmasını bildirdi. Bu mektubu ele geçiren Mehmed Ali Paşa Suriye Valiliğinin kendisine kesinlikle verilmeyeceğini anladı ve kendince hakkını almak için bazı önemsiz mazeretler belirterek harekete geçti. 14 Ekim 1831’de İbrahim Paşa komutasındaki Mısır kuvvetleri karadan ve denizden Suriye’ye yürüdü. Kasım’da bir çok Fillistin şehirlerini alan İbrahim Paşa Akka önlerinde 26 Kasım 1831’den 27 Mayıs 1832’ye şehrin düşüşüne kadar durduruldu.74

Mısır güçlerinin bu hareketlerine karşı Osmanlılar’ın buna tepkisi biraz gecikti ve II. Mahmud resmen Mehmed Ali Paşa ile oğullarını isyancı kabul edip görevleriden azletti.75 Edirne Valisi olan Hüseyin Paşa’yı karşı sefer için görevlendirdi. Bunun üzerine ileri hareketa geçen İbrahim Paşa 15 Haziran 1832’de Şam’ı kolayca ele geçirdi 8 Temmuz’da da 30.000 kişilik ordusuyla Humus önlerinde Mehmed Paşa komutasındaki öncü Osmanlı kuvvetlerini yendi. Daha sonra da 29 Temmuz 1832’de Belen geçidinde Hüseyin Paşa komutasındaki Osmanlı ordusunu yenilgiye uğrattı. Modern Mısır ordularının bozuk ve düzensiz Osmanlı orduları karşısında aldığı zaferler neticesinde Mehmed Ali Paşa oğlunun fazla ilerlemesini istemedi. Daha fazla kan dökülmeden yabancı büyük güçlerin aracılığıyla ya da doğrudan doğruya Padişahla uzlaşmaya girip Suriye’nin tümünü almak istemekteydi. II. Mahmud, Mehmed Ali Paşa’nın kuvvetlerinin başarıları ve ilerlemesi üzerine telaşa düşerek bir taraftan Rus yardımını reddederken diğer taraftan da İngiltere’den yardım istemekteydi. İngilizler yardım isteğini geri çevirmekle birlikte Mehmed Ali Paşa’nın ilerlemesinden de endişe etmekteydiler. İngiliz elçisi Stratford Canning’in bir İngiliz-Osmanlı ittifakı yapmak için gayret sarfetmesine ve İngiliz Dışişleri Bakanı Palmerston’un Osmanlılar’ın Rusların tekliflerine sıcak bakmaması için çareler aramasına karşın İngiltere içte seçimlerle, dışta Belçika ve Portekiz meseleleriyle meşguldu. Avusturya müttefiki Rusya’yı desteklemek zorundaydı, Rusya da Osmanlı İmparatorluğu’nda nüfuzunu artırmasına yarayacak olayların gelişmesini beklemekteydi. Aynı zamanda da II. Mahmud, Sadrazam Reşid Mehmed Paşa komutasında yeni bir orduyu hazırlamıştı. Bu sırada diplomatik çabalar boşa çıkınca, İbrahim Paşa Anadolu içlerine doğru ilerlemeye başlayıp Konya’ya yöneldi. 20 Aralık 1832’de Reşid Mehmed Paşa 60.000 kişilik bir orduyla Konya’ya geldi ve 21 Aralık’da İbrahim Paşa’nın ordusuyla savaşa tutuştu. Yapılan muharebede Reşid Mehmed Paşa yaralı olarak esir düştüğü gibi Osmanlı ordusu da hezimete uğramıştı. Böylece İbrahim Paşa’nın bir tek darbede Anadolu’nun tam işgali için yolu açıldığı gibi, Osmanlının başkenti İstanbul da tehlikeye girmiş oluyordu. Bu arada Mehmed Ali Paşa da hâlâ Osmanlılara sadık olduğunu ileri sürüyor ve yalnızca Suriye’de hakkı olanı elde etmeye çalıştığını söylüyordu.76

Osmanlılar’ın Mehmed Ali Paşa’nın kuvetleri karşısındaki hezimeti bir Avrupa meselesi haline gelmeye başladı. Zira her bir büyük Avrupa devletinin bölgede çıkarları vardı. Fransa, 1805’den beri Mehmed Ali Paşa’nın büyümesinde, gelişmesinde ve modern bir devlet oluşunda en büyük pay sahibi bulunduğundan ve ayrıca Mısır ile siyasi, askeri ve ticarî bağları çok güçlü bir durumda olduğundan son gelişmelerden memnuniyet duymaktaydı. Mehmed Ali Paşa’nın Mısır ve Suriye ile diğer yerleri eline geçirmesi bölgede dengeleri Fransa’nın lehine değiştirmekteydi.

İngiltere ise Fransız güdümlü modern ve gelişmiş bir Mısır’dan rahatsızlık duymaktaydı. Zira Mısır, Kızıldeniz vasıtasıyla Hind Okyanusu ve Hindistan güzargahındaydı. Ayrıca Mısır’ın Suriye, Anadolu ve arkasından da Irak’a inmesi Basra yönünden hem kara hem de deniz yolunu tehlikeye düşürebilirdi. Bundan dolayı İngiltere Mehmed Ali ile II. Mahmud arasındaki mücadelede Osmanlıları tutmuştur. Ancak İngiltere’deki seçim dolayısıyla hükümet bu konuya alaka gösteremedi. Ayrıca İngiliz siyasetinin genel yapısındaki, olayların çözümünün kendisine muhtaç hale gelmesini beklemekten dolayı, hemen işe karışmamıştı. Bunun üzerine II. Mahmud, diğer devletlerden ümidini kestiğinden, I Nikola’nın daha önce yaptığı yardım teklifini kabul etti ve onunla bu konuda görüşmelere başladı. Rus birliklerinin gelişini düzenlemek için 25 Aralık’ta bir Rus askeri heyeti İstanbul’a geldi. Kahire’deki Fransız ve İngiliz temsilcileri bu gelişme üzerine Mehmed Ali Paşa’ya Suriye Valiliğini garanti edecek bir anlaşma yapması için aracı oldular. Ancak İbrahim Paşa bu sırada yine 20 Ocak 1833’de ileri harekete geçerek 2 Şubat’da Kütahya’yı işgal edip Padişahdan Bursa’da kışlamak için de izin istemişti.77

Bu gelişmeler gerçekten de II. Mahmud’u korkutmuştu ve buna tepki olarak bir Rus donanmasının Karadeniz’den ve bir Rus ordusunun da Eflak-Boğdan üzerinden gelmesini kabul etmişti. Amiral Lazerev komutasında bir Rus savaş filosu 20 Şubat 1833’de Boğaziçi’ne geldi ve Rus askerleri Hünkar İskelesi’nde çadırlarını kurdular. Fransızlar ve İngilizler bu durum karşısında iyice telaşlandıkları gibi Osmanlılar da ise kısmen bir tedirginlik vardı. Rusya’nın donamasının İstanbul’a gelişi, Mısır meslesini daha geniş bir devletlerarası siyasi konu haline getirdi. Nitekim Rusların İstanbul’a gelişi ve bununla aktif bir siyaset güdeceğini göstermesi, meydanı tek başına ona bırakmak istemeyen İngiltere ve Fransa’yı da harekete geçirerek bunların Mısır meselesinin çözümlenmesi için daha etkili olarak çalışmalarına yol açtı. Bu ülkelerin elçileri 21 Şubat 1833’de II. Mahmud’u Rusları geri göndermeye ve bir anlaşma temeli olmak üzere Adana dışında Suriye’yi Mehmed Ali Paşa’ya vermeye razı ettiler. Aynı zamanda Mehmed Ali Paşa’yı da işbirliğine yanaşmazsa kıyılarını ablukaya almak ve Fransız askeri desteğini çekmekle tehdit ettiler. Bu sıralarda ise İbrahim Paşa, Anadolu’da kendine göre bir idare kurmuş ve Anadolu’dan sağladığı askerlerle ordusunu 200.000 kişiye kadar çıkarmıştı. Bu durumda Mehmed Ali Paşa ile oğlu İbrahim Paşa’nın cesareti giderek arttı ve emelleri de aynı ölçüde büyüdü. Hatta II. Mahmud’u tahtan indirip yerine çocuk yaşta olan Abdülmecid’i geçirmeyi bile düşünmeye başladılar. Bunu gerçekleştirmek için İbrahim Paşa, elinde esir olarak bulunan Sadrazam Reşid Mehmed Paşa ile görüşmeler dahi yapmıştı. Öyle ki, büyük güçlerin baskısına karşın İbrahim Paşa’nın ilerlemesi Mehmed Ali Paşa’yı daha çok şey istemeye sevk etmişti, hatta 9 Mart 1833’de Padişah isteklerini yerine getirmezse İstanbul’a yürüyeceği tehdidini bile savurdu.78

Bu gelişmeler İstanbul’daki durumu daha da gerginleştirdi. Dahası Rusların İstanbul’u savunmak için gerekli askeri zamanında getiremeyeceklerini söylemeleri üzerine II. Mahmud, İbrahim Paşa’nın askerlerinin geri çekilmesi halinde Mısır’ın bütün isteklerini kabul edeceğini belirtti. Aynı zamanda Rusların askerlerini Büyükdere’ye çıkarmalarını istedi. Böylece İbrahim Paşa sürpriz bir saldırı yaparsa İstanbul’u savunabileceklerdi. Rusların 5 Nisan’da İstanbul’a ayak basmaları özellikle ulema ve halk arasında başkentte büyük karışıklıklara sebep oldu. Ancak Rusların varlığı ve İngiltere ile Fransa’dan gelen baskılar İbrahim Paşa’yı daha geniş emeller beslemenin yararsızlığına inandırmıştı. Giderek artan dış baskılar karşısında artık hem II. Mahmud hem de Mısır Valisi bir anlaşma yapmak üzere müzakerelere başlanılmasını kabul ettiler. Bunun üzerine Kütahya’da başlayacak olan görüşmelere Osmanlıları genç amedi Mustafa Reşid Efendi temsil etmek üzere 30 Mart 1833’de İstanbul’dan yanında Fransız maslahatgüzar Varennes ile hareket etti ve 5 Nisan’da Kütahya’ya ulaştılar. Uzun ve tartışmalı geçen görüşmelerden sonra nihayet 14 Mayıs 1833’de Kütahya’da bir uzlaşmaya varılarak Mısır, Suriye, Girit, Cidde ve Adana Mehmed Ali Paşa idaresine terk edildi. Buna karşılık Mehmed Ali Paşa da eskiden olduğu gibi devlete vergilerini ödemeyi ve ordularını Anadolu’dan çekmeyi garanti ediyordu. Böylece 1516-1517 Mısır seferiyle ele geçerilen Yavuz Sultan Selim fetihlerinden vazgeçilmiş ve aynı zamanda Arap dünyasının büyük bir bölümünün denetimi de kaybedilmiş oldu. Bu yüzden sonuç gerek II. Mahmud gerekse Mehmed Ali Paşa’yı memnun etmemişti. Aslında her iki taraf, Kütahya’da yapılan bu uzlaşmayı, ilerdeki kesin hesaplaşmaya yol açacak olan geçici bir mütareke olarak görmekteydiler. Bunlardan dolayı uzlaşmaya rağmen Padişah ve Valisi arasındaki güvensizlik sona ermediğinden Osmanlılar Ruslarla bir antlaşma yapmak zorunda kalmışlardı.79

H. Batı Avrupa’nın İkiyüzlülüğüne Cevap:Hünkar İskelesi Antlaşması (8 Temmuz 1833)

I. Nikola Osmanlılar ile Mısır arasında varılan uzlaşmadan memnun kalmamıştı. Rus üstünlüğünü daimîleştirmek ve İstanbul’daki geleneksel Fransız ve İngiliz nüfuzunu azaltmak istiyordu. Diğer taraftan da II. Mahmud, Kütahya görüşmeleri sırasında bir ara görüşmelerin kilitlenmesine sebep olan Adana konusunda, buranın Mısır’a bırakılmasını kabul edince, İngiltere ve Fransa’nın Mehmed Ali Paşa üzerinde yaptıkları baskıdan birdenbire vazgeçtiklerini görmüştü. Bununla da, bu batı Avrupa gücünün gerçek niyetlerinin, Osmanlı hükümeti ile valisi arasındaki sınır konusunun sonuçlandırılması değil, Rusların İstanbul’dan mümkün olduğu kadar çabuk uzaklaştırılması olduğunu anlamıştı. Yine bu devletlerin arabulucukları sırasında daha çok Mısır Valisinin çıkarlarını korumuşlardı. İşte böyle bir ortamda, I. Nikola, Osmanlılar’ın daha önce bir Mısır saldırısı ihtimaline karşılık istediği savunma ittifakı için yetenekli diplomatı Kont Orlov’u İstanbul’a gönderdi ve bunun üzerine İstanbul’da görüşmeler başladı.

Görüşmelere Ahmed Fevzi Paşa, Hüsrev Paşa ve Reisülküttab Mehmed Akif Efendi ile Rusya tarafından Orlov ve Butenef katıldılar. Neticede 8 Temmuz 1833’de Hünkar İskelesi’ndeki Rus kampında imzalanan Osmanlı-Rus antlaşması Rusların emellerinin büyük bir bölümünü kapsıyordu.80

Hünkar İskelesi Antlaşması sekiz yıl süreli olup altı açık ve bir gizli maddeden oluşmaktaydı. Buna göre Edirne ve daha sonraki antlaşmalar onaylanmıştı. Antlaşma savunma ittifakı olup iki devletten biri saldırıya uğrarsa, diğeri ona her türlü yardımı yapacaktı. Böylece Mısır Valisinin yeniden harekete geçmesi halinde Rus kuvvetlerinin Osmanlılara yardıma gelmelerini temin etmekteydi. Bu yardımın kapsamı ve maliyeti daha sonraki görüşmelerde belirlenecekti. Ruslarla yapılan antlaşmanın gizli maddesine göre Rusların Osmanlı yardımına muhtaç olmadığı belirtiliyordu. Ancak Osmanlılar savaş sırasında Çanakkale Boğazı’nı düşman gemilerine kapatacaktı. Özellikle bu madde ile Rusya’nın Boğazları düşmanlarına kapatıp kendisine açık tutmayı başarması ve Osmanlı İmparatorluğu üzerinde bir nevi hakimiyet kurarak imparatorluğun hamisi durumuna gelmesi, Avrupa’yı büyük bir huzursuzluğa sevk etti. İngiltere ve Fransa, Boğazlar statüsünde herhangi bir değişikliği kabul etmeyeceklerini belirttiler. Ancak İngiliz, Fransız ve Prusya hükümetleri antlaşmaya Çarın gözüyle ve onun emelleri ışığı altında baktıklarında bunun Rusya’yı İstanbul’da özel bir konuma getirdiği ve ileriki yıllarda çıkacak bunalımlarda ona müdahale hakkı verdiğine kanaat getirmişlerdi. Hünkar İskelesi Antlaşması’nın meydana getirdiği bunalım, Metternich’in araya girmesi ve Rusya’nın bu antlaşma ile elde ettiği avantajları, Avusturya ile paylaşmaya razı olmasıyla kontrol altına alınarak donduruldu. Avusturya ve Rusya arasında 18 Eylül 1833’de yapılan Münchengraetz Antlaşmasıyla iki devlet ayrıca, Osmanlı İmparatorluğu’nun muhafazası ve korunmasını öngörmüşler ve Osmanlı hanedanının değişmesi halinde, Mehmed Ali Paşa’nın hakimiyetini Balkanlar’daki eski Osmanlı topraklarına intikal ettirmesini kesin olarak önelemek hususunda mutabık kalmışlardı. Ancak bütün bu gelişmelere rağmen, batı Avrupa devletlerinin korkularının boşuna olduğunun Osmanlı İmparatorluğu’nun Avrupalı dostlarının öğüt ve yardımlarını istemesi ve kabul etmesi ile bilahare ispatlanması bile Fransa ve İngiltere’yi içine düştükleri Rus korkusundan hâlâ kurtaramamıştı. Bu iki devlet her ne pahasına olursa olsun Rusların eline geçmesini önlemek için Osmanlı İmparatorluğunu idame ettirmeye kararlıydılar. Bundan dolayı Mehmed Ali Paşa ya da başkasının, Rusya’nın yararına olacak bir güç boşluğu yaratmasına karşı çıkıyorlardı.81

Hünkar İskelesi Antlaşması’nın sonucunda belli bir ölçüde dış politikadaki meseleleri çözümlediğinden artık II. Mahmud ıslahatlarına daha rahat bir şekilde devam edecektir. Bu arada Avrupa’daki ilişkilerin düzelmesi, savaşta ve sonrasındaki görüşmelerde diplomatların rollerinin artması üzerine 11 Mart 1836’de Reisülkkütablık makamı Hariciye Nezareti’ne dönüştürülerek devletin iç ve dış politikasını yönlendirecek kurumlar ayrılmıştı. Yine bu dönemden itibaren 1793’de başlatılan, 1821 Yunan isyanı neticesinde geçici bir süre durdurulmuş olan, ikâmet elçisi gönderme geleneği, tekrar aynı esaslar üzerinden daha geniş bir şekilde uygulanma alanları da bulmaya başladı. Bu sistem artık kesintisiz olarak günümüze kadar gelecektir. Elçilerin yanında Hariciyede tercümanlar, konsoloslar ve kavaslar dahil dış bürokrasi artık Müslüman Türk unsuruna dayanmaktaydı.82 Bu tarihten itibaren dış politikada yetişen şahıslar ileride Osmanlı İmparatorluğu’nun hem iç hem de dış politikasında en önemli görevleri üstlenecek kişiler olarak II. Mahmud’un ıslahatları ve uyguladığı program sayesinde ortaya çıkacaklardı. Bundan sonra imparatorluğun mukadderatı bu genç, dinamik ve yurt dışı tecrübeleri olan şahsiyetler elinde yeniden şekillenecekti. Görüldüğü üzere bunlardan birisi de Kütahya uzlaşmasında baş rolü oynayan Mustafa Reşid Efendi (Paşa) olup, daha sonra bu nevi elde ettiği birikimleri daha kötü şartlar altındaki imparatorluğu kurtarmak için sarf edecekti.

I. İkinci Mısır Bunalımı ve II. Mahmud’un Ölümü

Kütahya uzlaşması bir antlaşmadan çok bir mütareke niteliğindeydi. Bu yüzden taraflar bu uzlaşmanın kendileri açısından memnuniyetsizlik yaratacak unsurlar taşıdığını bilmekteydiler. Mehmed Ali Paşa daha çok yerlere ve imkânlara sahip olmak isterken, II. Mahmud da yapılan uzlaşmayı Padişahlık onuruna yediremediği gibi vermiş olduğu yerleri ve tavizleri geri almak, Valisine iyi bir ders vererek aynı zamanda imparatorluğun onurunu kurtarmak ve otoritesini kurmak istemekteydi. Bu yüzden, her iki taraf da, bu emellerini gerçekleştirmek üzere hazırlanmakta ve yeni bir harekete geçmek için fırsat gözetmekteydi. İşte iki tarafında uzlaşmaz tutumu kısa zamanda yeni anlaşmazlıkları ortaya çıkardı. II. Mahmud askeri ıslahatlarında ilerlemeler sağlayıp Avrupalı güçlerle de barış yaptıktan sonra, her geçen gün yeni proplemler çıkarmaya başlayan Mehmed Ali Paşa’yı sindirip Suriye’nin bir kısmının geri alabileceğine kanaat getirmişti.

İngiliz hükümeti, Fransa’ya bağlılığı yüzünden Mehmed Ali Paşa’ya karşı bir tutumdaysa da, yapılan ıslahatların orduda gerçek bir yenileşmeyi başlatmadıkça Mısır’a karşı bir saldırının felaket olacağını ileri sürerek Babıali’yi uyarmaktaydı. Ruslar da çatışma sonunda ister Osmanlılar ister Mısırlılar galip gelsin imparatorluktaki durumlarını koruyamayacaklarına inandıklarından yeni bir savaşa karşı çıkmaktaydılar. Öte tarftan da, 1834’de Mehmed Ali Paşa’nın Osmanlılara ödediği yıllık vergiyi azaltmak istemesi barıştan sonra kurulan ve dengede tutulmaya çalışılan ilişkileri zedelemeye başladı. Bunun dışında Suriye’de Mısır hakimiyeti ilk başlarda mahalli halk tarafından destek görmüşse de İbrahim Paşa’nın modern asker alma ve vergi yöntemleri, Hıristiyan halka eşit haklar vermek ve temel mallar üzerine devlet tekeli koymak istemesi üzerine çıkan isyanlar ve hoşnutsuzluklar II. Mahmud’un müdahalesine yönelik faaliyetleri artırmasına yardım etti. Ayrıca İbrahim Paşa’nın, Mısır’dan alınan halifeliği yeniden İstanbul’dan Kahire’ye taşımayı düşünmesi II. Mahmud’u olduğu kadar, Suriye’nin Müslüman halkını da incitmişti. Diğer yandan İngilizlerin Irak’ta gözleri olduğunu bilen Mehmed Ali Paşa, İngilizleri kendi tarafına çekebilmek için Fırat nehrinden vapur geçirmek üzere İngilizlerin çoktan beri bekledikleri ruhsatı, Babıali’nin cevabını beklemeden vermek gibi bağımsızca bir harekete cüret etmesi iki taraf arasındaki sertlik yanlısı girişimleri hızlandırdı. Nitekim 22 Mayıs 1834’de Osmanlı ordusu Suriye’ye girmeye hazırdı, ancak İngiliz ve Rusların baskısı sonucunda barış korunmuştu. Daha sonra da karşılıklı olarak sınırlarda bazı tedbirler aldıysarlar da büyük devletlerin müdahalesi sebebiyle savaş birkaç sene ileriye doğru atılmış oldu.83

İlerleyen zaman içerisinde Mısır meselesi görüldüğü üzere Avrupa devletlerinin Ortadoğu’daki çıkarlarıyla ilintili bir hal almıştır. Özellikle de Batının ilgisi Rusya’nın bölgede üstünlük kurması veya Boğazlar bölgesini tümüyle ele geçirme endişesinden kaynaklanmaktaydı. Öte yandan modern ve güçlü bir devlet yapısını oluşturan Mehmed Ali Paşa’nın bölgeye hakim olması da endişe ve korku yaratmıştı. İşte böyle bir ortamda, 25 Mayıs 1838’de yaşlandıkça hanedanının devamlılığını garanti altına almak isteyen Mehmed Ali Paşa bağımsız hükümdarlığını ilân etmek isteyince işler yine karıştı. Bu gelişme üzerine II. Mahmud seferberlik ilân etti, bu kez statükonun değişmesine Fransızlar müdahale etmiş Mehmed Ali Paşa geri adım atmak zorunda kalmıştı. Bu hadiseler gelecekteki bir çatışmada Osmanlı İmparatorluğu’nun daha güçlü hareket edebilmesi için kuvvetli bir müttefike ihtiyacı olduğunu ortaya koydu. İşte İngiltere, Osmanlılar’ın içinde bulunduğu bu zor durumdan ve Babıali’nin kendilerine yaklaşmak isteğinden yararlanarak iki devlet arasında yeni bir ticaret antlaşmasının yapılmasını istedi. Gerçi bu konuda görüşmeler daha önceleri başlamıştı. Taraflar arasında antlaşmaya varılacak son görüşmeler Hariciye Nazırı Mustafa Reşid Paşa’nın Balta Limanı’ndaki yalısında gizli olarak yapıldı. Hazırlanan Balta Limanı Antlaşması (Türk-İngiliz Ticaret Antlaşması) 16 Ağustos 1838’de Mustafa Reşid Paşa ve İngiliz elçisi Ponsonby tarafından imzalandı. Bu antlaşma genelde İngilizlere verilen Kapitülasyonları yeniden onaylayıp genişletmişti. Bununla Osmanlı, İngiliz tüccarlarının getirdiği her çeşit maldan sınırları içerisinde yüzde üç gümrük vergisi almayı kabul etti. Bunlara karşılık da İngiltere’nin diplomatik yardımını sağladı. Böylece bu antlaşma, İngilizlerin Ortadoğu’ya ticarî ilgilerinin artması ve II. Mahmud’un İngiliz politikasına güvensizliğini ortadan kaldırdı. Bu sebepden yakınlaşan ilişki imparatorluğa ilerde en buhranlı anlarında ihtiyacı olan desteği sağlayacaktı. Ancak Fransa, bu antlaşmadan pek de hoşnut olmadı ve Mısır’ı destekler politika izlemeye, hatta Mehmed Ali Paşa’yı kışkırtmaya başladı. Fakat kısa bir süre sonra Fransa bu siyasetini değiştirdi ve İngiltere’nin Osmanlılar’la yapmış olduğu ticaret antlaşmasını ilk kabul eden ülke oldu. Zira Fransa bu antlaşmayı, daha önceki kapitilasyonlarda olduğu gibi, kendisine verilecek haklar için bir emsal gördü. Nitekim, kısa bir süre sonra 25 Kasım 1838’de İngiliz antlaşması şartlarına göre Fransa ile Osmanlılar arasında on maddelik bir ticaret antlaşması daha imzalandı ve Fransa’da İngiltere gibi aynı hakları elde etmiş oldu. Böylece, Babıali, Mehmed Ali Paşa’ya yakın siyaset takip eden tek büyük devletin de diplomatik desteğini sağlamış bulunuyordu.84

Babıali’nin başarılı bir biçimde yaptığı diplomatik ve askeri hazırlıkları ve hareketleri karşısında Mehmed Ali Paşa endişeye kapıldı. Zira durumun onun aleyhine çalışmaya başladığını görerek, idaresinin sürekliliğini sağlamak için bulunduğu yerlerin babadan oğula geçmek üzere valiliğini istedi. Babıali, Mısır, Akka ve Trablusşam için bu isteği kabul etti, buna karşılık da Suriye ve Adana’nın iadesini şart koştu. Mehmed Ali Paşa, Babıali’nin bu isteğini kabul etmediği gibi, İstanbul’a göndermekle mükellef olduğu vergiyi göndermedi ve daha da ileri giderek bağımsızlığını ilân etti. Bunun üzerine de Babıali, ittifak bağı bulunan Rusya’nın düşüncesini öğrendikten sonra, Valisine karşı askeri harekete girişmeye karar verdi. Yabancı güçlerin gerek Osmanlıları ve gerekse Mısırlıları teskin etmeye çalışmalarına rağmen her iki tarafta savaşa hazırdı. Osmanlı kuvvetleri 40.000 civarında olan bu orduyu eğitimli Mansure askerlerinden değil, büyük bir kısmı Fırat bölgesinde bulunan Türk ve Kürt aşiretlerine mensup halktan oluşturmuştu. Bu ordunun başına Hafız Ahmed Paşa getirilmişti. Osmanlı ordusunda başta Moltke olmak üzere üç Prusya kurmay subayı da danışman olarak bulunuyordu. Bu ordu 21 Nisan 1839’da Fırat nehrini geçerek Halep üzerinden Nizip’e yerleşti. Bu arada Mehmed Ali Paşa asi ilân edilip yerine Hafız Ahmed Paşa Mısır valiliğine tayin edildi.

Osmanlılar’ın ordusuna karşılık İbrahim Paşa komutasındaki 50.000 kişilik ordu aynı sıralarda Nizip ile Birecik arasına toplanmıştı. Osmanlı ordusunun başında bulunan Hafız Ahmed Paşa cesur bir kişi olmasına karşın düzenli bir meydan muharebesi yapmamış tecrübesiz bir komutandı. Diğer taraftan emrindeki komutanlar ile Moltke’nin tavsiyelerinden çok ulemanın düşüncelerine önem vermekteydi. İbrahim Paşa’nın ordusu yorgun ve bitkindi hatta çadırları olmadığı için açıkta yatıyorlardı. Başlangıçta Osmanlı ordusunun savaş düzeni bir hücum için elverişliyken beklenildi. Neticede 24 Haziran 1839’da İbrahim Paşa ordusunun daha uygun bir duruma geçtiği görüldü. Bu durumda Moltke, Hafız Ahmed Paşa’ya geri çekilmeyi teklif etti, ancak kabul ettiremedi. Bunun üzerine aynı gün hücuma geçen İbrahim Paşa’nın ordusu Osmanlı ordusunu yenilgiye uğrattı. Bu savaşta Osmanlı ordusu büyük asker zaiyatı verdiği gibi ordunun ağırlıkları ve topları savaş meydanında kaldı. Ordunun geri kalan kuvvetleri perişan bir halde Maraş ve Kumkale üzerinden Malatya’ya çekildi. Bununla beraber son zamanlarda sağlığı giderek bozulan II. Mahmud 29 Haziran (30 Haziran veya 1 Temmuz) 1839’da vefat etmiş yerine 16 yaşındaki oğlu I. Abdülmecid Padişah olmuştur.85 I. Abdülmecid ve hükümeti başlangıçta bir dizi felaketlerle karşı karşıya kalmasına rağmen, beş Avrupa ülkesinin müdahelesi neticesindeki gelişmeler Osmanlılar’ın lehine değişecek ve Mısır meselesi 1840 Londra Mutabakatı ile halledilecekti. Ayrıca, II. Mahmud’un vefat etmesi bir çok soruyu da bereberinde getirmişti. Bunlardan en önemlisi başlatılan yenilik ve ıslahatların mukaderatı meselesiydi. Ancak 3 Kasım 1839’da I. Abdülmecid’in Gülhane’de açıkladığı Hatt-ı Hümayun’la yeni bir ıslahat programını ilân etmiş babası II. Mahmud’un politikalarının sürekliliğini güvence altına almıştı. Bu hadise bundan böyle modernleşme harekatında kesintili ya da inişli çıkışlı dönemlerin sona erdiğinin en büyük delili oldu.

1 Osmanlı İmparatorluğu’nun 18. yüzyıldaki dış politikası ve diplomasisi hakkında genel bilgi için bkz: M. A. Yalçınkaya, “XVIII. Yüzyıl: Islahat, değişim ve Diplomasi Dönemi”, Türk Projesi (Ankara, 2002 bu seride basılmakta).
2 I. Abdülhamid döneminin dış politikası hakkında genel bir çalışma için bkz: F. Sarıcaoğlu, Kendi Kaleminden Bir Padişah Potresi Sultan I. Abdülhamid (1774-1789), (İstanbul, 2001).
3 Bu savaş hakkında detaylı bigi için bkz: T. Naff, Ottoman Diplomacy and the Great European Powers, 1789-1802 (Basılmamış doktora tezi, California Üniversitesi, 1961); S. Shaw, Between Old and New, the Ottoman Empire under Sultan Selim III 1789-1807 (Massachussets, 1974) ve İ. H. Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, IV/2, (Ankara 1978) ve E. Z. Karal, Osmanlı Tarihi, V. Cilt (Ankara, 1983). Selim III’ün Hat-tı Hümayunları, Nizam-ı Cedit-1789-1807, (Ankara, 1946).
4 18. yüzyıl Osmanlı-Prusya siyasi ve ticarî ilişkileri hakkında bkz: K. Beydilli, 1790 Osmanlı-Prusya İttifakı (Meydana gelişi-Tahlili-Tatbiki), İstanbul 1984) ve Büyük Friedrich ve Osmanlılar-XVIII. Yüzyılda Osmanlı-Prusya Münasebetleri, (İstanbul, 1985).
5 Beydilli, 1790 Osmanlı-Prusya İttifakı, s. 61-106.
6 K. Beydilli, “Küçük Kaynarca’dan Yıkılışa”, (Editör ve Önzöz E. İhsanoğlu), Osmanlı Devleti ve Medeniyeti Tarihi Cilt I., (İstanbul 1994), s. 65-135., bkz. Özl. s. 71-72.
7 III. Selim’in ıslahatları ve Nizam-ı Cedid hakkında en genel ve kapsamlı çalışma Shaw tarafından yapılmıştır. Özellikle de bkz: Shaw, Between Old and New, 71-199; S. Çataltepe, 19. Yüzyıl Başlarında Avrupa Dengesi ve Nizam-ı Cedit Ordusu, (İstanbul, 1997).
8 Bu dönemde Osmanlı Diplomasi anlayışındaki değişiklikler hakkındaki tahliller için bkz: K. Beydilli, “Osmanlı ve Avrupa Devletleri Arasında İttifâklar ve Siyâsî Ahlâk (1790-1856), Çağdaş Türk Diplomasisi: 200 Yıllık Süreç, Ankara, 15-17 Ekim 1997, Sempozyuma Sunulan Tebliğler, (Ankara, 1999), s. 35-43.
9 Bu konuda bkz: M. A. Yalçınkaya, “Bir Avrupa Diplomasi Merkezi Olarak İstanbul, 17921798 Dönemi İngiliz Kaynaklarına Göre”, Osmanlı I: Siyaset (Bilim Ed: Kemal Çiçek/Cem Oğuz), Ankara 1999, s. 660-675, ve “İstanbul as an Important Centre of European Diplomacy (According to British Sources During the Period, 1792-1798)”, Great Ottoman-Turkish Civilisation, vol. I Politics, Ankara 2000, (Editor-in-chief Kemal Çiçek), s. 523-537.
10 Mehmed Raşid Efendi’nin Nizam-ı Cedid dönemi Osmanlı hariciyesindeki rolü hakkında bkz: M. MA. Yalçınkaya, “Türk Diplomasisinin Modernleşmesinde Reisülküttab Mehmed Raşid Efendi’nin Rolü”, Osmanlı Araştırmaları 21 (2001), s. 109-134.
11 III. Selim’in diplomasi alanında yaptığı yenilikler hakkında kayda değer çalışmalar bulunmakta ve her geçen gün artmaktadır. Bu sahada ilk modern çalışmalar Naff ve Kuran tarafından gerçekleştirilmiştir. Bkz: E. Kuran, Avrupa’da Osmanlı İkâmet Elçiliklerinin Kuruluşu ve İlk Elçilerin Siyasî Faaliyetleri 1793-1821, (Ankara, 1968); T. Naff, “Reform and the Conduct of Ottoman Diplomacy in the Reign of Selim III 1789-1807”, JAOS, 83 (1963), s. 295-315; M. A. Yalçınkaya, “Osmanlı Devleti’nin Yeniden Yapılanması Çalışmalarında İlk İkâmet Elçisinin Rolü”, Toplumsal Tarih 32 (1996), s. 45-53 S. Shaw, Between Old and New, ve Karal, Selim III.
12 Ahmed Cevdet Paşa, Tarih-i Cevdet, tertib-i cedid, VI., (İstanbul, 1303), s. 73.
13 Halil Nuri, Tarih-i Nuri veya Tarih-i Osmani, Aşir Efendi (Süleymaniye Kütüphanesi), Türkçe Yazma No: 239, varak 48.
14 Liston, Mehmed Raşid Efendi’nin devlet yönetiminde gerçek güce sahip olduğunu açık bir şekilde vurgulamaktadır. Liston’dan Grenville’ye PRO FO 78/15 no: 11, 3 Temmuz 1794.
15 Liston’dan Grenville’ye PRO FO 78/15 no: 11, 3 Temmuz 1794 ve Shaw, Between Old and New, s. 86-91 ve 367-377.
16 Bu konu hakkında geniş bilgi için bkz.: Yalçınkaya, Bir Avrupa Diplomasi Merkezi Olarak İstanbul, s. 660-675 ve İstanbul as an Important Centre of European Diplomacy, s. 523-537.
17 Kuran, Osmanlı İkâmet, s. 11-12, Naff, Ottoman Diplomacy, s. 303; M. A. Yalçınkaya, “Mahmud Raif Efendi as the Chief secretary of Yusuf Agah Efendi, the First permanent Ottoman-Turkish Ambassador to London (1793-1797)”, OTAM 5 (1994), 385-434 ve Yalçınkaya, Yusuf Agah, s. 46, Shaw, Between Old and New, s. 185-193; Karal, Selim III, s. 166-167.
18 Mehmed Raşid Efendi’nin Türk Diplomasisine yaptığı katkılar hakkında geniş bilgi için bkz: Yalçınkaya, Mehmed Raşid Efendi.
19 Yalçınkaya, İlk İkâmet Elçisinin Rolü; Kuran, Osmanlı İkâmet ve “1793-1811 Döneminde İlk Osmanlı Mukim Elçilerinin Diplomatik Faaliyetleri”, Çağdaş Türk Diplomasisi: 200 Yıllık Süreç, Ankara, 15-17 Ekim 1997, Sempozyuma Sunulan Tebliğler, (Ankara, 1999), s. 55-59; Naff, Ottoman Diplomacy in the Reign of Selim III ve Great European Powers; Shaw, Between Old and New ve Karal, Selim III.
20 Ahmed Cevdet Paşa, Tarih-i Cevdet, VI, s. 106-107.

21 Liston’dan Grenville’ye, PRO FO 78/15 no: 11, 3 July 1794. Liston’un İstanbul elçiliği hakkında bkz: V. H. Aksan, “Rober Liston at Constantinople”, Anglo-Ottoman Encounters in the Age of Revolutiom: collected eassys by Allan Cunningham; (edited by E. Ingram), (London, Portland, 1993) s. 51-102 ve M. A. Yalçınkaya, “Sir Robert Liston’un İstanbul Büyükelçiliği (194-1795) ve Osmanlı Devleti hakkındaki Görüşleri”, Osmanlı Araştırmaları XVIII (1998), s. 187-216.
22 M. A. Yalçınkaya, “Mahmud Raif Efendi (İngiliz)”, Yaşamları ve Yapıtlarıyla Osmanlılar Ansiklopedisi II., (1999), s. 72 ve E. Afyoncu, “Mahmud Raif Efendi ve Ailesine dair Kayıtlar, Vesikalar”, Türk Kültürü İncelemeleri Dergisi 2, (İstanbu, 2000), s. 89-100 ve K. Beydilli-İ. Şahin, Mahmûd Râif Efendi ve Nizâm-ı Cedîd’e Dâir Eseri. Türkçe yazma Nüsha ve 1798 Tarihli Fransızca Tab’ının Tıbkıbasımı. (Ankara 2001).
23 Fransız İhtilali ve sonrası Osmanlı-Fransız ilişkileri hakkında bkz: İ. Soysal, Fransız İhtilâli ve Türk-Fransız Diplomasi Münasebetleri (1789-1802), (Ankara 1987).
24 Yalçınkaya, Mehmed Raşid Efendi, ve H. Odaka, “Osmanlı Diplomasisinin Batılılaşması”, Osmanlı 1 (Siyaset) (bilim ed. K. Çiçek-C. Oğuz) (Ankara, 1999), s. 676-680.
25 Shaw, Between Old and New, s. 211-246.
26 Fransız İhtilali sonucunda çıkan birinci dönem savaşlar için bkz: C. H. J. Hayes, A Political ana Social History of Modern Europe, (New York, 1920), s. 500-512 ve Soysal, Fransız İhtilâli, s. 109137.
27 Korsika’nın terk edilmesi İngiliz hükümetinin tarihindeki en büyük ayıbı olarak nitelendrilmiştir. A. Hassall, The History of British Foreign Policy, (Edinburgh, London, 1912), s. 231.

28 Napolyon’un Moralıları ve daha sonra da Arnavutları isyana teşviki, Babıali tarafından Fransızların gelecekteki politikaları açısından endişeyle karşılandı. Bundan sonra devket erkanı Fransa’ya karşı izlenilecek politikaların tesbiti için çalışmalar yapmaya başladı. Soysal, Fransız İhtilâli, s. 161-174.
29 Napolyon ve Talleyrand’a göre Osmanlı İmparatorluğu’nun sonu gelmekteydi. Öte yandan Mısır ve Süveyş Kanalı Fransa için önem taşımaktaydı. Hassall, British Foreign Policy, s. 232 ve Soysal, Fransız İhtilâli, s. 175-193.
30 Bu ordunun içinde coğrafyacı, matematikçi, mühendis, mimar, ressam, müzisyen, heykeltraş, arkeolog ve filolog gibi çok sayıda araştırmacılar da bulunmaktaydı. Soysal, Fransız İhtilâli, s. 186 vd.
31 Osmanlı Devleti’nin Mısır’ı kurtarmak için yaptığı diplomatik ve askeri işbirliği ile bu dönemde Avrupalı güçlerin Mısır hakkındaki politikaları üzerinde geniş çaplı çalışmalar vardır. Devrin kronikleri olan Ahmed Vasıf Efendi, Halil Nuri ve Asım Efendi ile Cevdet Paşa’da bu hususta geniş bilgiler bulunmaktadır. Bu konuda yapılan genel araştırma eserler için bkz: E. Z. Karal, Fransa-Mısır ve Osmanlı İmparatorluğu, 1797-1802, (İstanbul 1938); Soysal, Fransız İhtilâli ve özel bir çalışma için bkz: M. A. Yalçınkaya, “İngiliz Kaynaklarına Göre 19. Yüzyıl Başlarında Kıbrıs: Wittman ve Leake’nin İzlenimleri”, İkinci Uluslararası Kıbrıs Araştırmalar Kongresi, 24-27 Kasım 1998, Gazimağusa, Cilt II, Tarih-Kıbrıs Sorunu, (Gazimağusa, 1999), s. 329-345.
32 Osmanlı Devleti’nin Avrupalı bir devlet olan Prusya ile yaptığı ittifak’ın Türk hariciye tarihi üzerindeki yenilik ve yankıları Beydilli tarafından araştırılmıştır. Bkz: Beydilli, 1790 Osmanlı-Prusya İttifâkı.
33 Türk ve Fransız arşiv belgeleri esas alınarak Bonaparte’ın Mısır’ı işgali sırasındaki mücadeleler ile Türk ve İngilizlerin izledikleri temel politikalar için en kapsamlı araştırma Soysal’ın kitabıdır. Soysal Fransız İhtilâli, s 264-281.
34 Soysal, Fransız İhtilâli, s. 284-293.
35 Shaw, Between Old and New, s. 271.
36 Soysal, Fransız İhtilâli, 297-298.
37 Osmanlı İmparatorluğu ile İngiliz hükümeti’nin Mısır Meselesi ve özelliklede El-Arish görüşmerinde izledikleri ploitiklar ve konu hakkında Türkiye’nin Londra Büyükelçisinin faaliyetleri için bkz: M. A. Yalçınkaya, “İsmail Ferruh Efendi’nin Londra Büyükelçiliği ve Siyasî Faaliyetleri (17971800)”, Pax-Ottomanica: Essays in Memoriam of Prof. Dr. Nejat Göyünç, (Edited by K. Çiçek), (Haarlem-Ankara, 2001), s. 381-407.

38 Soysal, Fransız İhtilâli, s. 298-302.
39 Soysal, Fransız İhtilâli, s. 278-337; S. J. Shaw, Osmanlı İmparatorluğu ve Modern Türkiye, I. (Çev. M. Harmancı) (İstanbul, 1994), s. 364-367. Beydilli, Küçük Kaynarca’dan Yıkılışa, s. 78-79.
40 R. Uçarol, “Küçük Kaynarca Andlaşması’ndan 1839’a Kadar Osmanlı İmparatorluğu”, Doğuştan Günümüze Büyük İslam Tarihi, s. 308-311. Shaw, Osmanlı İmparatorluğu, I., s. 366-367. Beydilli, Küçük Kaynarca’dan Yıkılışa, s. 78-79.
41 Hayes, History of Modern Europe, s. 538-539; Uçarol, Küçük Kaynarca Andlaşması’ndan 1839, s. 313-314; Shaw, Osmanlı İmparatorluğu, I., s. 367-369. Beydilli, Küçük Kaynarca’dan Yıkılışa, s. 78-79.
42 Uçarol, Küçük Kaynarca Andlaşması’ndan 1839, s. 314-319; Shaw, Between Old and New, s. 351-364, 393-395 ve Shaw, Osmanlı İmparatorluğu, I., s. 368-369.
43 Karal, Osmanlı Tarihi, V., s. 77-81 ve Shaw, Between Old and New, s. 345-351.
44 Shaw, Between Old and New, s. 297 ve 358.
45 III. Selim, devlet erkanı ve halkın ıslahtların yapılması ve yürütülmesine tepkileri hakkında bkz: Shaw, Between Old and New, s. 367-377.
46 Shaw, Between Old and New, s. 376-383 ve Karal, Osmanlı Tarihi, V., s. 81-83.
47 Karal, Osmanlı Tarihi, V., s. 84-85 ve Shaw, Between Old and New, s. 384-386.
48 Shaw, Between Old and New, s. 387-395 ve Hayes, History of Modern Europe, s. 539541.
49 Shaw, Between Old and New, s. 396-407 ve Osmanlı İmparatorluğu, I., s. 372-374; Beydilli, Küçük Kaynarca’dan Yıkılışa, s. 80-81; Uçarol, Küçük Kaynarca Andlaşması’ndan 1839, s. 342-353.
50 S. J. Shaw, History of the Ottoman Empire and Modern Turkey, Volume: Reform, Revolution ana Republic: The Rise of Modern Turkey, 1808-1975, (Cambridge-New York, 1977), s. 13. H. İnalcık, “Sened-i İttifak ve Gülhane Hatt-ı Hümayûnu”, Belleten 28 (1960), s. 603-622; Bu dönemin önemli ayanları hakkında genel bir çalışma için bkz: İ. H. Uzunçarşılı, Meşhur Rumeli Ayanlarıından Tirsinikli İsmail, Yılık Oğlu Süleyman Ağalar ve Alemdar Mustafa Paşa, (İstanbul, 1942); Karal, Osmanlı Tarihi, V., s. 87-94; Uçarol, Küçük Kaynarca Andlaşması’ndan 1839, s. 349352.
51 Shaw, History of the Ottoman Empire, s. 3-6; Karal, Osmanlı Tarihi, V., s. 94-95; Beydilli, Küçük Kaynarca’dan Yıkılışa, s. 81-82; Uçarol, Küçük Kaynarca Andlaşması’ndan 1839, 352-353.

52 II. Mahmud’un Osmanlı İmparatorluğunaun geleceğini değiştirecek olan ıslahatları ve bunların uygulamaları ile dış politikası hakkındaki değerlendirmeler için bkz: Sultan II. Mahmud ve Reformları Semineri 28-30 Haziran 1989 Bildirileri, (İstanbul, 1990).
53 Hayes, History of Modern Europe, s. 549-553; Shaw, History of the Ottoman Empire, s. 12-13; Karal, Osmanlı Tarihi, V., s. 98-99; Beydilli, Küçük Kaynarca’dan Yıkılışa, s. 82-83.
54 Shaw, History of the Ottoman Empire, s. 13 ve Uçarol, Küçük Kaynarca Andlaşması’ndan 1839, 320-322. 55 Shaw, History of the Ottoman Empire, s. 13-14 ve Uçarol, Küçük Kaynarca Andlaşması’ndan 1839, 322-326.
56 Osmanlılar zamanında Balkanlarda milli karakterin ön plana çıkmasına neden olan unsurların tahlili için bkz: K. Karpat, “Etnik Kimlik ve Ulus-Devletlerin Oluşumu”, Osmanlı 2 (Siyaset) (bilim ed. K. Çiçek-C. Oğuz) (Ankara, 1999), s. 17-34.
57 Shaw, History of the Ottoman Empire, s. 14-15; Karal, Osmanlı Tarihi, V., s. 102-106.
58 Shaw, History of the Ottoman Empire, s. 15-16.
59 Shaw, History of the Ottoman Empire, s. 16.
60 İ. Aykun, “Osmanlı İran İlişkilerinden Diplomatik Bir kesit”. Osmanlı 1 (Siyaset) (bilim ed. K. Çiçek-C. Oğuz) (Ankara, 1999), s. 689-702.
61 Z. Sözen, Fenerli Beyler: 110 Yılın Öyküsü (1711-1821), (İstanbul, 2000); Karal, Osmanlı Tarihi, V., s. 107-108 ve Shaw, History of the Ottoman Empire, s. 13-14.
62 M. Bayrak, “Osmanlı Arşivleri Işığında Rum İsyanı Sırasında Avrupa Devletlerinin Tutumu”, Osmanlı 2 (Siyaset) (bilim ed. K. Çiçek-C. Oğuz) (Ankara, 1999), s. 71-86; İ. Ortaylı, “Tanzimat Döneminde Yunanistan ve Osmanlı İmparatorluğu”, Osmanlı İmparatorluğu’nda İktisadî ve Sosyal Değişim, Makaleler 1, (Ankara, 2000), s353-361. Shaw, History of the Ottoman Empire, s. 1718 ve Beydilli, Küçük Kaynarca’dan Yıkılışa, s. 84-85.
63 Metternich’in Osmanlı İmparatorluğuna yönelik dış politikası ve Osmanlı ricali üzerindeki etkisi halkında bkz: İ. Ortaylı, “Tanzimat Bürokratları ve Metternich”, Osmanlı İmparatorluğu’nda İktisadî ve Sosyal Değişim, Makaleler 1, (Ankara, 2000), s. 441-447 ve Beydilli, Küçük Kaynarca’dan Yıkılışa, s. 85-86.

64 H. Sezer, “Mora İsyanı ve Yunanistan’ın Bağımsızlığı (1821-1829), Osmanlı 2 (Siyaset) (bilim ed. K. Çiçek-C. Oğuz) (Ankara, 1999), s. 87-93; Shaw, History of the Ottoman Empire, s. 18-19.
65 A. İ. Gencer, Bahriye’de Yapılan Islâhât Hareketleri ve Bahriye Nezâreti’nin Kuruluşu (1789-1867), (Ankara, 2001), s. 114-115; Shaw, History of the Ottoman Empire, s. 29-30 ve Karal, Osmanlı Tarihi, V., s. 114-118.
66 Bu svaş sırasında Rusların Balkanlar ve Doğuda izledikleri politikaların halk üzerindeki etkileri için bkz: U. Gülsoy, 1828-1829 Osmanlı-Rus Savaşı’nda Rumeli’den Rusya’ya Göçürülen Reâyâ, (İstanbul, 1993); K. Beydilli, “1828-1829 Osmanlı-Rus Savaşı’nda Doğu Anadolu’dan Rusya’ya Göçürülen Ermeniler”, Belgeler, XIII/17 (1988), s. 365-434 ve M. İlgürel, “Rusların Doğu Anadolu Siyaseti ve 1828-1829 İlk Rus İstilâsı”, Tarih Dergisi 35 (1994), s. 167-176.
67 Shaw, History of the Ottoman Empire, s. 31 ve Karal, Osmanlı Tarihi, V., s. 119-120.
68 Uçarol, Küçük Kaynarca Andlaşması’ndan 1839, 376-378 ve Shaw, History of the Ottoman Empire, s. 31.
69 Karal, Osmanlı Tarihi, V., s. 120-121 ve Shaw, History of the Ottoman Empire, s. 31-32.
70 Fransızların Cezayir’i işgali hakkında geniş malumat için bkz: E. Kuran, Cezayir’in Fransızlar Tarafından İşgali Karşısında Osmanlı Siyaseti (1827-1847, (İstanbul, 1957) ve “Fransa’nın Cezayir’e Tecavüzü (1827), Tarih Dergisi III/5-6 (1951-1952), s. 53-62. Ayrıca bkz: Karal, Osmanlı Tarihi, V., s. 122-124.
71 Gencer, Bahriye’de Yapılan Islâhât Hareketleri, 124-131; O. Sander-K. Fişek, ABD Dışişleri Belgeleriyle Türk-ABD Silah Ticaretinnin ilk Yüzyılı (1829-1929), (İstanbul, 1977) ve F. Armaoğlu, Belgelerle Türk-Amerikan Münasebetleri (Açıklamalı), (Ankara, 1991), s. 1-6.
72 Uçarol, Küçük Kaynarca Andlaşması’ndan 1839, 380-382.
73 Mehmed Ali Paşa ve Mısır Meselesi için bkz: Ş. Altundağ, Kavalalı Mehmed Ali Paşa İsyanı, Mısır Meselesi 1831-1841, (Ankara-1945) ve M. H. Kutluoğlu, The Egyptian Question (18311841), (İstanbul, 1999).
74 Kutluoğlu, The Egyptian Question, s. 61-73.
75 Kutluoğlu, The Egyptian Question, s. 71.
76 Kutluoğlu, The Egyptian Question, s. 72-82 ve Shaw, History of the Ottoman Empire, s. 33 ve Uçarol, Küçük Kaynarca Andlaşması’ndan 1839, 402-404.

77 Shaw, History of the Ottoman Empire, s. 33.
78 Uçarol, Küçük Kaynarca Andlaşması’ndan 1839, 404-407 Shaw, History of the Ottoman Empire, s. 33-34.
79 Mustafa Reşid’in Kütahya müzakerelrindeki rolü hakkında bkz: R. Kaynar, Mustafa Reşid Paşa ve Tanzimat, (Ankara, 1991), s. 53-62 ve Kütahya Uzlaşması (Kütahya Settlement) detaylı analizi için bkz: Kutluoğlu, The Egyptian Question, s. 83-105.
80 I. V. Karpaev, “Rusya ve Türkiye: Jeopolitik Çekişmeden İşbirliğine (1833 Yılında Boğaziçi’nde Rus Keşif Gücü)”, Osmanlı 2 (Siyaset) (bilim ed. K. Çiçek-C. Oğuz) (Ank., 1999), s. 6370; Kutluoğlu, The Egyptian Question, s. 105; Uçarol, Küçük Kaynarca Andlaşması’ndan 1839, 409410 ve Shaw, History of the Ottoman Empire, s. 34.
81 Kutluoğlu, The Egyptian Question, s. 105-107 ve Shaw, History of the Ottoman Empire, s. 34-35.
82 Bu konu hakkında yapılan özel ve genel çalışmalar için bkz: İ. Soysal, “Umûr-ı Hariciye Nezâretinin Kurulması (1836)”, Sultan II. Mahmud ve Reformları Semineri 28-30 Haziran 1989 Bildirileri, (İstanbul, 1990), s. 71-80; S. Deringil, “II. Mahmud’un Dış Siyaseti ve Osmanlı Diplomasisi”, Sultan II. Mahmud ve Reformları Semineri 28-30 Haziran 1989 Bildirileri, (İstanbul, 1990), s. 59-70 ve C. V. Findley, Bureaucratic Reform in the Ottoman Empire, The Sublime Porte, 1789-1922, (Princeton, 1980).
83 Kutluoğlu, The Egyptian Question, s. 109-118 ve Shaw, History of the Ottoman Empire, s. 48-49.
84 S. Akşin, “Siyasal tarih (1789-1908)”, Türkiye Tarihi 3, (Ankara, 1997), s. 77-188, özl. bkz. 121-122; Kaynar, Mustafa Reşit Paşa, s. 120-129 ve Kutluoğlu, The Egyptian Question, s. 120-129 ve Shaw, History of the Ottoman Empire, s. 49 ve Uçarol, Küçük Kaynarca Andlaşması’ndan 1839, 412415.
85 Kutluoğlu, The Egyptian Question, s. 131-140 ve Shaw, History of the Ottoman Empire, s. 49.

Adams, E. D., The Influence of Grenville on Pitt’s Foreign Policy 1787-1798, (Washington, 1904).

Afyoncu, E., “Mahmud Raif Efendi ve Ailesine dair Kayıtlar, Vesikalar”, Türk Kültürü İncelemeleri Dergisi 2, (İstanbu, 2000), s. 89-100.

Ahıskalı, R., Osmanlı Devlet Teşkilatında Reisülküttâblık (XVIII. Yüzyıl), (İstanbul, 2001).

Ahmed Cevdet Paşa, Tarih-i Cevdet, tertib-i cedid, VI., (İstanbul, 1303).

Akçura, Y., Osmanlı Devletinin Dağılma Dönemi (XVIII. Ve XIX. Asırlarda), (Ankara, 1985).

Aksan, V. H., “Locating the Ottomans Among Early Modern Empires”, JEMH, 3, 2 (1999), s. 103-134.

Aksan, V. H., “Rober Liston at Constantinople”, Anglo-Ottoman Encounters in the Age of Revolutiom: collected eassys by Allan Cunningham; (edited by E. Ingram), (London, Portland, 1993) s. 51-102.

Aksun, Z. N., Gayr-i Resmî Tarihimiz Osmanlı Padişahları, (İstanbul, 1997).

Akşin, S., “Siyasal tarih (1789-1908)”, Türkiye Tarihi 3, (Ankara, 1997), s. 77-188.

Alexander, J. T., Catherine the Great, Life ana Legend, (NewYork, Oxford, 1989).

Altundağ, Ş., Kavalalı Mehmed Ali Paşa İsyanı, Mısır Meselesi 1831-1841, (Ankara-1945).

Anderson, M. S., The Eastern Question 1774-1923, (London, 1966).

Armaoğlu, F., Belgelerle Türk-Amerikan Münasebetleri (Açıklamalı), (Ankara, 1991).

Aykun, İ., “Osmanlı İran İlişkilerinden Diplomatik Bir kesit”. Osmanlı 1 (Siyaset) (bilim ed. K. Çiçek-C. Oğuz) (Ankara, 1999), s. 689-702.

Bağış, A. İ., Britain and Struggle for the Integrity of the Ottoman Empire: Sir Robert Ainslie’s Embassy to İstanbul 1776-1794, (İst.1984).

Bağış, A. İ., Osmanlı Ticaretinde Gayri Müslimler Kapitülasyonlar-Beratlı Tüccarlar Avrupa ve Hayriye Tüccarları (1750-1839), (Ankara, 1983).

Bayrak, M., “Osmanlı Arşivleri Işığında Rum İsyanı Sırasında Avrupa Devletlerinin Tutumu”, Osmanlı 2 (Siyaset) (bilim ed. K. Çiçek-C. Oğuz) (Ankara, 1999), s. 71-86.

Berker, A. “Mora Ihtilali veya Penah Efendi Mecmuasi”, Tarih Vesikalari 2/7 (Haziran 1942-Mayis 1943), s. 63-80.

Berkes, N., Türkiye’de Çağdaşlaşma, (İstanbul, 1978).

Beydilli K. -İ. Şahin, Mahmûd Râif Efendi ve Nizâm-ı Cedîd’e Dâir Eseri. Türkçe yazma Nüsha ve 1798 Tarihli Fransızca Tab’ının Tıbkıbasımı. (Ankara 2001).

Beydilli, K., “1828-1829 Osmanlı-Rus Savaşı’nda Doğu Anadolu’dan Rusya’ya Göçürülen Ermeniler”, Belgeler, XI11/17 (1988), s. 365-434.

Beydilli, K., “Küçük Kaynarca’dan Yıkılışa”, (Editör ve Önzöz E. İhsanoğlu), Osmanlı Devleti ve Medeniyeti Tarihi Cilt I., (İstanbul 1994), s. 65-135.

Beydilli, K., “Osmanlı ve Avrupa Devletleri Arasında İttifâklar ve Siyâsî Ahlâk (1790-1856), Çağdaş Türk Diplomasisi: 200 Yıllık Süreç, Ankara, 15-17 Ekim 1997, Sempozyuma Sunulan Tebliğler, (Ankara, 1999), s. 35-43.

Beydilli, K., 1790 Osmanlı-Prusya İttifakı (Meydana gelişi-Tahlili-Tatbiki), İstanbul 1984).

Beydilli, K., Büyük Friedrich ve Osmanlılar-XVIII. Yüzyılda Osmanlı-Prusya Münasebetleri, (İstanbul, 1985).

Beydilli, K., Türk Bilim ve Matbaacılık Tarihinde Mühendishâne ve Mühendishâne Matbaası ve Kütüphânesi (1776-1826), İstanbul 1994.

Bostan, İ., “Rusya’nın Karadeniz’de Ticarete Başlaması ve Osmanlı İmparatorluğu (17001787)”, Belleten, LIX/225 (1995), s. 353-394.

Burçak, S. R. Türk-Rus-İngiliz Münasebetleri (1791-1941), (İstanbul, 1946).

Çataltepe, S., 19. Yüzyıl Başlarında Avrupa Dengesi ve Nizam-ı Cedit Ordusu, (İstanbul, 1997).

Çiçek, K., “Padişah Biyografileri”, Osmanlı 12, (Henedan) (Ankara 1999), s. 17-246.

Deringil, S., “II. Mahmud’un Dış Siyaseti ve Osmanlı Diplomasisi”, Sultan II. Mahmud ve Reformları Semineri 28-30 Haziran 1989 Bildirileri, (İstanbul, 1990), s. 59-70.

Epstein, M. The Early History of the Levant Company, (London, 1908).
Ercan, Y. “Mehmed Vahid Efendi’nin Fransa Sefaretnamesi”, OTAM 2 (1991), 73-125.

Findley, C. “Foundation of the Ottoman Foreign Ministry”, IJMES 3 (1972), 388-416.

Findley, C. Bureaucratic Reform in the Ottoman Empire-The Sublime Porte 1789-1922, (Princeton, 1980).

Fisher-Galati, S., “Revolutionary Activity in the Balkans in the Eighteenth Century”, Actes I cong. Int. et Balkan et Sud-Est Europe IV (1969), s. 327-337.

Frangakis-Syrett, E. “Greek Mercantile Activities in the Eastern Mediterranean, 1780-1820”, Balkan Studies 28/1 (1987), 73-86.

Frangakis-Syrett, E. “Trade Between the Ottoman Empire and Western Europe: The case of Izmir in the Eighteenth Century”, in: New Perspectives on Turkey, Spring 1988, Vol. 2/1, 1-18.

Gencer, A. İ., Bahriye’de Yapılan Islâhât Hareketleri ve Bahriye Nezâreti’nin Kuruluşu (17891867), (Ankara, 2001).

Grant, J., “Rethinking the Ottoman “Decline”: Military Technology Diffusion in the Ottoman Empire, Fifteenth to Eighteenth Centruies”, Journal of World History, 10/1 (1999), s. 179-201.

Gülsoy, U., 1828-1829 Osmanlı-Rus Savaşı’nda Rumeli’den Rusya’ya Göçürülen Reâyâ, (İstanbul, 1993).

Halil Nuri, Tarih-i Nuri veya Tarih-i Osmani, Aşir Efendi (Süleymaniye Kütüphanesi), Türkçe Yazma No: 239.

Hassall, A., The Balance of Power, 1715-1789, (London 1908).

Hassall, A., The History of British Foreign Policy, (Edinburgh, London, 1912).

Hayes, C. H. J., A Political ana Social History of Modern Europe, (New York, 1920).

Hurewitz, J. C. Middle East and North Africa in World Politics, (New Haven, 1975-1981).

Hurewitz, J. C. “Ottoman Diplomacy and the European State System”, MEJ 15 (1961), 141-152.

Hurewitz, J. C. “The Europeanization of Ottoman Diplomacy: The Conversion from Unilateralism to Reciprocity in the Nineteenth Century”, Belleten 25 (1961), 455-66.

Itzkowitz, N., “Eighteenth Century Ottoman Realities”, Studia Islamica, XVI (1962), s. 74-93;.

İlgürel, M., “Rusların Doğu Anadolu Siyaseti ve 1828-1829 İlk Rus İstilâsı”, Tarih Dergisi 35 (1994), s. 167-176.

İnalcik, H. “Yas Muahedesinden Sonra Osmanli-Rus Munasebetleri: Rasih Efendi ve Ceneral Kutuzof Elçilikleri”, AÜDTCFD IV (1946), 195-203.

İnalcık, H., “Sened-i İttifak ve Gülhane Hatt-ı Hümayûnu”, Belleten 28 (1960), s. 603-622.

Karal, E. Z. Halet Efendinin Paris Büyük Elçiligi (1802-1806), (Istanbul, 1940).

Karal, E. Z., Selim III’ün Hat-tı Hümayunları, Nizam-ı Cedit-1789-1807, (Ankara, 1946).

Karal, E. Z., Fransa-Mısır ve Osmanlı İmparatorluğu, 1797-1802, (İstanbul 1938). Karal, E. Z., Osmanlı Tarihi, V. Cilt (Ankara, 1983).

Karpaev, I. V., “Rusya ve Türkiye: Jeopolitik Çekişmeden İşbirliğine (1833 Yılında Boğaziçi’nde Rus Keşif Gücü)”, Osmanlı 2 (Siyaset) (bilim ed. K. Çiçek-C. Oğuz) (Ankara, 1999), s. 63-70.

Karpat, K., “Etnik Kimlik ve Ulus-Devletlerin Oluşumu”, Osmanlı 2 (Siyaset) (bilim ed. K. Çiçek-C. Oğuz) (Ankara, 1999), s. 17-34.

Kaynar, R., Mustafa Reşid Paşa ve Tanzimat, (Ankara, 1991).

Kuneralp, S. “The Ministry of Foreign Affairs under the Ottoman Empire and the Turkish Republic”, in The Times Survey of Foreign Ministries of the World, selected and edited by Zara Steiner, (London, 1982), 493-511.

Kunt, M., “Siyasal Tarih (1600-1789)”, Türkiye Tarihi 3, (Yayın Yön. S. Akşin) (İstanbul, 1995) s. 19-73.

Kuran, E., “1793-1811 Döneminde İlk Osmanlı Mukim Elçilerinin Diplomatik Faaliyetleri”, Çağdaş Türk Diplomasisi: 200 Yıllık Süreç, Ankara, 15-17 Ekim 1997, Sempozyuma Sunulan Tebliğler, (Ankara, 1999), s. 55-59.

Kuran, E., “Fransa’nın Cezayir’e Tecavüzü (1827)”, Tarih Dergisi III/5-6 (1951-1952), s. 53-62.

Kuran, E., Cezayir’in Fransızlar Tarafından İşgali Karşısında Osmanlı Siyaseti (1827-1847, (İstanbul, 1957).

Kurat, A. N. Türk-Ingiliz Münasebetlerine Kisa Bir Bakis (1553-1952). A short Survey of Turko-British Relations, (Ankara, 1952).

Kutluoğlu, M. H., The Egyptian Question (1831-1841), (İstanbul, 1999).

Kütükoglu, M. “XVIII. Yüzyilda Ingiltere ve Fransa’nin Korsanlik Hareketlerinin Akdeniz Ticareti Üzerindeki Etkileri”, Belgelerle Türk Tarihi Dergisi, 12 (1968).

Kütükoğlu, M., Osmanlı-İngiliz İktisadî Münasebetleri, I (1580-1839), (Ankara, 1974).

Lalor, B. “Promation patterns of Ottoman bureaucratic Statesmen from the Lale devri until the Tanzimat”, Güney Dogu Avrupa Arastirmalari Dergisi 1 (1972), 77-92.

Lewis, B. “The Impact of the French Revolution on Turkey”, JWH I (1953), 105-125.

Lewis, B. The Muslim Discovery of Europe, (New York, 1982).

Margoliout, D. S. “Turkish Diplomacy in the Eighteenth Century”, MW 7 (1917), 36-54.

McGowan, B., “The Age of Ayans, 1699-1812”, (ed. H. İnalcık ve D. Quataert), Economic and Social History of the Ottoman Empire, Cambridge 1994, s. 639-758.

Mowat, R. B., A Histort of European Diplomacy 1451-1789, (London 1928).

Mustafa Nuri Paşa, Netayic ül-Vukuat, Kurumları ve Örgütleriyle Osmanlı Tarihi, Cilt III-IV, (Sadeleştiren, notlar ve açıklamaları ekleyen N. Çağatay), (Ankara, 1980).

Naff, T. “Ottoman Diplomatic Relations with Europe in the Eighteenth Century: Patterns and Trends, ” in: Thomas Naff and Roger Owen, eds., Studies in Eighteenth Century Islamic History, (Carbondale, 1977), 88-107.

Naff, T., “Reform and the Conduct of Ottoman Diplomacy in the Reign of Selim III 1789-1807”, JAOS, 83 (1963), s. 295-315.

Naff, T., Ottoman Diplomacy and the Great European Powers, 1789-1802 (Basılmamış doktora tezi, California Üniversitesi, 1961).

Nicolson, H. The Congress of Vienna, (London, 1966).

Odaka, H., “Osmanlı Diplomasisinin Batılılaşması”, Osmanlı 1 (Siyaset) (bilim ed. K. Çiçek-C. Oğuz) (Ankara, 1999), s. 676-680.

Ortaylı, İ., “18. Yüzyıl Türk-Rus İlişkileri”, Osmanlı İmparatorluğu’nda İktisadî ve Sosyal Değişim, Makaleler 1, (Ankara, 2000), s. 377-386.

Ortaylı, İ., “Tanzimat Bürokratları ve Metternich”, Osmanlı İmparatorluğu’nda İktisadî ve Sosyal Değişim, Makaleler 1, (Ankara, 2000), s. 441-447.

Ortaylı, İ., “Tanzimat Döneminde Yunanistan ve Osmanlı İmparatorluğu”, Osmanlı İmparatorluğu’nda İktisadî ve Sosyal Değişim, Makaleler 1, (Ankara, 2000), s. 353-361.

Ortaylı, İ., İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı, ((İstanbul, 1995).

Özkaya, Y., Osmanlı İmparatorluğunda Ayanlık, (Ankara, 1977).

Pallis, A. A., “The Phanariots-A Greek Aristocracy Under Turkish Rule”, in: Greek Miscellany. A Collection of Essays on Mediaeval and Modern Greece, (Athens, 1964), 102-124.

Quataert, D., The Ottoman Empire, 1700-1922, (Cambridge 2000).

Reddaway, W. F., A History of Europe From 1715 to 1814, (London, 1959).

Reşat Ekrem, Osmanlı Muahedeleri ve Kapitülâsyonlar 1300-1920 ve Lozan Muahedesi 24 Temmuz 1923, (İstanbul 1934).

Russell, Ina S., The Later History of the Levant Company, 1753-1835, (Manchester University, unpublished Ph. D. thesis, 1935).

Sander, O.K. Fişek, ABD Dışişleri Belgeleriyle Türk-ABD Silah Ticaretinin ilk Yüzyılı (18291929), (İstanbul, 1977).

Sarıcaoğlu, F., Kendi Kaleminden Bir Padişah Potresi Sultan I. Abdülhamid (1774-1789), (İstanbul, 2001).

Seton-Watson, H., The Russian Empire 1901-1917, (Oxford, 1988).

Sezer, H., “Mora İsyanı ve Yunanistan’ın Bağımsızlığı (1821-1829), Osmanlı 2 (Siyaset) (bilim ed. K. Çiçek-C. Oğuz) (Ankara, 1999), s. 87-93.

Shaw, S. J., “Selim III and the Ottoman Navy”, Turcica 1 (1969), 212-41.

Shaw, S. J., Osmanlı İmparatorluğu ve Modern Türkiye, I. (Çev. M. Harmancı) (İstanbul, 1994).

Shaw, S. J. History of the Ottoman Empire and Modern Turkey, Volume: II Reform, Revolution ana Republic: The Rise of Modern Turkey, 1808-1975, (Cambridge-New York, 1977).

Shaw, S. J., Between Old and New, the Ottoman Empire under Sultan Selim III 1789-1807 (Massachussets, 1974).

Soysal, İ. “Umûr-ı Hariciye Nezâretinin Kurulması (1836)”, Sultan II. Mahmud ve Reformları Semineri 28-30 Haziran 1989 Bildirileri, (İstanbul, 1990), s. 71-80.

Soysal, İ., Fransız İhtilâli ve Türk-Fransız Diplomasi Münasebetleri (1789-1802), (Ankara 1987).

Sözen, Z., Fenerli Beyler: 110 Yılın Öyküsü (1711-1821), (İstanbul, 2000).

Sultan II. Mahmud ve Reformları Semineri 28-30 Haziran 1989 Bildirileri, (İstanbul, 1990).

Süslü, A. “Sefaretname de Seyyid Mehmed Emin Vahid Efendi”, Belleten 50 (1986), 127-67.

Terzioglu, Arslan-Hüsrev Hatemi, Osmanlı İmparatorluğu’nda Yeni Nizamların Cedveli. İngiltere Krallıgı nezdindeki, Osmanlı İmparatorluğu Sefareti Başkatibi Mahmud Raif Efendi Tarafından tertip edilmiştir, (İstanbul, 1988).

Tietze, A. Habsburgisch-Osmanische Beziehungen: Relations Habsburg-Ottomanes, Wien, 26. 30. September 1983, Colloque sous le patronage du Comite international des edudes pre-ottomanes et ottomanes, Herausgegeben von Andreas Tietze (Wien, 1985).

Uçarol, R., “Küçük Kaynarca Andlaşması’ndan 1839’a Kadar Osmanlı İmparatorluğu”, Doğuştan Günümüze Büyük İslam Tarihi 11, (İstanbul, 1993).

Unat, F. R., Osmanlı Sefirleri ve Sefaretnameleri, (yay. Haz. B. Sıtkı Baykal), (Ankara, 1968).

Uzunçarsili, I. H. Osmanli Devletinin Merkez ve Bahriye Teskilati, (Ankara, 1984).

Uzunçarsili, I. H. “On Dokuzuncu Asir Baslarina Kadar Türk-Ingiliz Munasebetlerine Dair Vesikalar”, Belleten XIII (1949), 573-648.

Uzunçarsili, I. H. “Selim III’un Veliaht iken Fransa Krali Lüi XVI ile Muhabereleri”, Belleten II (1938), 191-246.

Uzunçarşılı, İ. H., Osmanlı Tarihi, IV/1, (Ankara, 1978).

Uzunçarşılı, İ. H. “Kaynarca Muahedesinden Sonraki Durum İcabı Karadeniz Boğazının Tahkimi”, Belleten, XLIV/175 (1980), s. 511-533.

Uzunçarşılı, İ. H., Meşhur Rumeli Ayanlarıından Tirsinikli İsmail, Yılık Oğlu Süleyman Ağalar ve Alemdar Mustafa Paşa, (İst., 1942).

Uzunçarşılı, İ. H., Osmanlı Tarihi, IV/2, (Ankara 1978).

Watson, J. S. The Reign of George III 1760-1815, (Oxford, 1991).

Wood, A. C. A History of the Levant Company, (London, 1964).

Yalçınkaya, M. A., “Osmanlı Devleti’nin Yeniden Yapılanması Çalışmalarında İlk İkâmet Elçisinin Rolü”, Toplumsal Tarih 32 (1996), 45-53.

Yalçınkaya, M. A., “İstanbul as an Important Centre of European Diplomacy (According to British Sources During the Period, 1792-1798)”, Great Ottoman-Turkish Civilisation, vol. I Politics, Ankara 2000, (Editor-in-chief Kemal Çiçek), s. 523-537.

Yalçınkaya, M. A., “İsmail Ferruh Efendi’nin Londra Büyükelçiliği ve Siyasî Faaliyetleri (17971800)”, Pax-Ottomanica: Essays in Memoriam of Prof. Dr. Nejat Göyünç, (Edited by K. Çiçek), (Haarlem-Ankara, 2001), s. 381-407.

Yalçınkaya, M. A., “Bir Avrupa Diplomasi Merkezi Olarak İstanbul, 1792-1798 Dönemi İngiliz Kaynaklarına Göre”, Osmanlı I: Siyaset (Bilim Ed: Kemal Çiçek/Cem Oğuz), Ankara 1999, s. 660-675.

Yalçınkaya, M. A., “İngiliz Kaynaklarına Göre 19. Yüzyıl Başlarında Kıbrıs: Wittman ve Leake’nin İzlenimleri”, İkinci Uluslararası Kıbrıs Araştırmalar Kongresi, 24-27 Kasım 1998, Gazimağusa, Cilt II, Tarih-Kıbrıs Sorunu, (Gazimağusa, 1999), s. 329-345.

Yalçınkaya, M. A., “Osmanlı Zihniyetideki Değişimin Göstergesi Olarak Sefaretnamelerin Kaynak Değeri”, OTAM 7 (1996), s. 319-338.

Yalçınkaya, M. A., “Sir Robert Liston’un İstanbul Büyükelçiliği (194-1795) ve Osmanlı Devleti hakkındaki Görüşleri”, Osmanlı Araştırmaları XVIII (1998), s. 187-216.

Yalçınkaya, M. A., “XVIII. Yüzyıl: Islahat, değişim ve Diplomasi Dönemi”, Türk Projesi (Ankara, 2002 bu seride basılmakta).

Yalçınkaya, M. A., “Mahmud Raif Efendi (İngiliz)”, Yaşamları ve Yapıtlarıyla Osmanlılar Ansiklopedisi II., (1999), s. 72.

Yalçınkaya, M. A., “Mahmud Raif Efendi as the Chief Secretary of Yusuf Agah Efendi, The First Permanent Ottoman-Turkish Ambassador to London (1793-1797)”, OTAM 5 (1994), s. 385-434.

Yalçınkaya, M. A., “Türk Diplomasisinin Modernleşmesinde Reisülküttab Mehmed Raşid Efendi’nin Rolü, The Journal of Ottoman Studies-Osmanlı Araştırmaları XXI, (2001) s. 109-134.

Yazar Hakkında

Yazılar sayısı : 1758

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

* Copy This Password *

* Type Or Paste Password Here *

11.617 Spam Comments Blocked so far by Spam Free Wordpress

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>

Üstüne gidin