Buradasınız:Anasayfa » İslam Tarihi » Büyük Selçuklular Döneminde Batiniler ile Yapılan Mücadeleler

Büyük Selçuklular Döneminde Batiniler ile Yapılan Mücadeleler

ÖNSÖZ
Hz. Muhammed’in ölümünden sonra başlayan hilâfet tartışmaları nedeniyle
ortaya çıkan anlaşmazlıklar hem siyasî hem de dinî ihtilafları beraberinde getirmiştir.
Bunun sonucunda birçok mezhep teşekkül etmiş ve İslâm dünyasındaki devletlerden
bir kısmı Sünnî düşünceyi desteklerken bir kısmı da Şiîliği himâye etmiştir. Büyük
Selçuklular, kuruluş döneminden itibaren Sünnîliğin en büyük hâmisi olmuştur. Şiî
fikri benimseyen devletlerin başında ise Fâtımîler ve Büveyhîler yer almaktadır.
Tuğrul Bey 1055 yılında gerçekleştirdiği Bağdat seferinden sonra Büveyhîler’e son
vermiştir. Kuzey Afrika’dan başlayarak Mısır ve Suriye’de etkinliklerini arttıran
Fâtımîler ise İsmâilî/Bâtınî mezhebinin koruyucusu olmuşlar ve dâî adı verilen
propagandacılar vasıtasıyla öğretilerini özellikle Büyük Selçuklu ülkesinde yaymaya
başlamışlardır. Tezimizin asıl konusunu oluşturan Büyük Selçuklu-Bâtınî
mücadeleleri özellikle Hasan Sabbâh’ın Alamut Kalesi’ni ele geçirmesinden sonra
başlamış ve onun yerine geçen Bâtınî liderleri de aynı yolu takip ederek faaliyetlerini
sürdürmüşlerdir.
Büyük Selçuklular Döneminde Bâtınîler ile Yapılan Mücadeleler adını
verdiğimiz tezimizin girişinde Bâtınîlik kavramını, Bâtınîler’e değişik yerlerde
verilen farklı adları ve Hasan Sabbâh döneminden önceki inanç sistemlerini kısaca
açıkladık. Birinci bölümde, Sultan Tuğrul Bey’in ve Sultan Alp Arslan’ın özellikle
Şiîlere olan yaklaşımları hakkında bilgi verdik. İkinci bölümde Hasan Sabbah’ın
hayatı, faaliyetleri, yeni daveti, Selçuklu veziri Nizâmü’l-Mülk ve Sultan Melikşah’ın
Bâtınîler ile olan mücadelesinden bahsettik. Üçüncü bölümde Sultan Berkyaruk
döneminde Bâtınîler ile olan mücadeleleri, dördüncü bölümde Sultan Muhammed
Tapar zamanında Bâtınîler ile yaşanan mücadeleleri ve son bölümde de Sultan Sencer
devrinde Büyük Selçuklular ile Bâtınîler arasındaki mücadeleleri izah etmeye çalıştık.
Konumuzla ilgili daha önce bazı araştırmalar yapılmış, ancak bu eserlerde
özellikle belli bir hükümdarın dönemiyle ilgili derinlemesine malumat verilmiştir. Biz
kaynaklarda bu konularla ilgili olarak verilen orijinal bilgileri kullanmakla beraber
daha önce Selçuklu tarihçileri ile dinler ve mezhepler tarihi alanında çalışan bilim
adamlarının ulaştığı sonuçları da mukayese ederek Büyük Selçuklu
İmparatorluğu’nun Bâtınîler’e karşı genel tavrını ve bu alanda yapılan mücadeleleri
elimizden geldiğince aktarmaya çalıştık.
Tez konumuzla ilgili yaptığım çalışmaları takip ederek bana yol gösteren her
zaman destek ve teşviklerini gördüğüm danışman hocam sayın Prof. Dr. Abdülkerim
Özaydın’a teşekkürü bir borç bilirim. Ayrıca Arapça çevirilerimde yardımcı olan
hocam Mahmut Emekli’ye, İngilizce çevirilerimin kontrolünde yardımcı olan
kardeşim Çağlar Kaya’ya, İSAM personeline, Ortaçağ Tarihi Anabilim Dalı’ndaki
değerli hocalarıma ve emeği geçen herkese teşekkür ederim.

T.C.İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Tarih Anabilim Dalı Ortaçağ Tarihi Bilim Dalı.
Yüksek Lisans Tezi
Pınar Kaya İstanbul 2008

GİRİŞ
A-Bâtınîlik ve Bâtınîler’e Verilen İsimler

Bâtınîlik kaynaklarda nassların zâhirî mânalarını kabul etmeyen, gerçek
anlamları ancak Allah ile ilişki kurabilen “Ma’sûm İmâm”ın bilebileceği temel
görüşünü savunan aşırı fırkaların ortak adı olarak geçmektedir. “Gizli olmak; bir şeyin
iç yüzünü bilmek” anlamındaki batn veya butun kökünden türeyen bâtın kelimesine
nisbet ekinin eklenmesiyle oluşmuş bir terimdir. Her zahirin bir bâtını ve her nassın bir te’vili bulunduğunu, bunu da sadece Tanrı tarafından belirlenmiş veya O’nunla ilişki kurmuş ma’sûm bir imâmın bilebileceğini iddia eden gruplar” diye de tarif edilebilir.1

Dinî ve felsefî etkilerinin yanı sıra son derece gizli bir şekilde teşkilâtlanmış
örgütler vasıtasıyla merkezi otoriteye karşı gelerek siyasî faaliyetlerde de bulunmuş
olan Bâtınîler tarihte, İran, Irak, Horasan, Suriye, Hindistan, Bahreyn ve daha pek çok
İslâm şehrinde, faklı zamanlarda, farklı dillerde, muhtelif isimlerle ortaya çıkmışlardır.2

İmâmetin, Ca‘fer es-Sâdık’tan3
büyük oğlu İsmâil b. Ca‘fer es-Sâdık’a geçtiğini
kabul etmeleri sebebiyle “İsmâilîyye”, imâmetin devirleri yedişer olarak sürüp gittiği
için imâmetin yedincide son bulmasının bir devreyi de sona erdireceğine ve kâinatın
bütün hadiselerini yediye göre taksim etmiş olmalarından dolayı “Seb‘iyye”, Ma’sûm
İmâm’ın tâlimi ile insanın doğruya ve birliğe ulaşacağını iddia etmiş oldukları ve
insanları tâlim yoluna davet etikleri için “Ta‘limiyye”4, Bâbek döneminde kendilerine
alâmet olarak kırmızıya boyadıkları elbiseleri giydikleri ya da başka fırkalardan
kendilerine muhalefet eden herkese hamîr (eşek) dedikleri için “Muhammire”, mal ve kadında ortaklığı savunan Mazdek b. Bâmdâd’ın inanç sistemine uymalarından dolayı
“Mezdekiyye”, mensuplarının her şeyi mübah saymasından ve Mecûsîlerle birleşmiş
olmalarından dolayı Mazdek’in lakabına nisbetle “Hürremiyye”, Hürremîyye
hareketinin reisi Bâbek el-Hürremî’ye nisbetle “Bâbekiyye”, kanunların, dinî emirlerin
ve ahlâk kurallarının bağlayıcılığını kabul etmeyip uc haramları helal sayan
kimselerden oldukları için “İbâhiyye”, dinden çıkma sonucunu doğuracak inanç ve
görüşleri savundukları için “Melâhide” ve bu şekilde ilhada sapan kimseler oldukları
için “Mülhid”, küfrü gerektiren inançlar taşıdıkları halde Müslüman görünen kimseler
olduklarından “Zenadıka” (Zındık), Ebû Müslim Abdurrahman el-Horasanî’ye nisbetle
“Ebû Müslimiyye”, liderlerinden Anuş Tegin ed-Derezî’ye nisbetle “Dürziyye”,
Suriye’de yaşamış aşırı Şiî görüşlere sahip İbn Nusayr ve haleflerine nisbetle
“Nusayrîyye”, özellikle Horasan’daki İsmâilîler’in Nâsır-ı Hüsrev etrafında teşekkül
etmelerinden dolayı “Nâsıriyye”, Fâtımî Halifesi Müstansır’ın oğlu Nizâr’ın imâmetine
inandıklarından “Nizâriyye”, Kûfe’deki İsmâilî dâisi Hamdân b. Eş’as Karmat’a
nisbetle “Karmatîyye (Karâmita), Karmat’ın kardeşi Meymûn’a nisbetle Meymûniyye,
Hasan Sabbâh’a5 bağlılıklarından dolayı “Sabbâhiyye”, fedâîler aracılığıyla eylemlerini
gerçekleştirmelerinden dolayı “Fidâîyye”, reislerinin mühim bir vazifeyi yerine
getirmeden önce haşiş (esrar) kullandırmaları ve fedâîlerin fiillerinin kötülüğünden
dolayı hakaret ifade etmek üzere “Haşîşîyye” gibi adlarla da anılırlar.6

B-Doğuşu ve Gelişmesi
Hz. Muhammed’in ölümünden sonra başlayan hilâfet tartışmaları Müslümanlar
arasında siyasî ihtilaflara sebep olmuştur. Hâşimîler, Hz. Peygamber’den sonra devlet
başkanlığına Onun damadı ve ilk Müslümanlardan olan Hz. Ali’nin getirilmesi
gerektiğini savundular. Şîatû Ali b. Ebî Talib (Hz. Ali’nin taraftarları) olarak bilinen bu grup daha sonra Şia (Şiîlik) adıyla bilinen itikadî bir mezhep olarak zuhur etti. Bu
mezhep mensupları hilâfetin (imâmet) Hz. Ali ve evlâdının hakkı olduğunu
savunuyorlardı. Hz. Ali’nin ölümünden sonra halifelik Muaviye öncülüğünde
Emevîler’e ve sonra da Abbasîler’e geçtiyse de Şiîler, Hz. Muhammed ve Hz. Ali’nin
soyuna olan bağlılıklarını sürdürmeye devam ettiler ve Hz. Ali ve evlâdının dışında bu
makama gelenleri gasıp olarak kabul ettiler. Hz. Hüseyin’in 10 Ekim 680’de
Kerbelâ’da hunharca katledilişi, Şiîler için bir dönüm noktası teşkil ederek dağınık
halde yaşayan Şiîleri birleştirdi ve onların Hz. Ali neslinden gelen imâmlara olan
bağlılıklarını pekiştirdi.
Bununla beraber bir süre sonra Şiîler arasında da anlaşmazlıklar yaşanmaya
başlandı. Anlaşmazlık konusu Hz. Ali neslinden altıncı imâm Ca‘fer es-Sâdık’tan (öl.
148/765) sonra yerine oğullarından hangisinin geçeceğiydi. Şia taraftarlarından bir
kısmı büyük oğlu İsmâil’in imâm olduğunu ileri sürdüler. Onlara göre babası
kendisinden sonra oğlu İsmâil’in imâm olacağın belirtmiş, taraftarlarına oğlunun, naibi olacağını haber vererek aday olarak takdim etmişti.7 Ancak bu görev İsmâil’den
alınarak Mûsâ el-Kâzım’a verildi. Bu konuda çeşitli rivayetler vardır. İsmâil’in şaraba
düşkün olması yüzünden Ca‘fer es-Sâdık’ın gözünden düşmüş olduğu: “İsmâil benim
oğlum değildir. O insan suretinde ortaya çıkmış bir şeytandır, onunla ilgili fikrimi
Allah değiştirdi. İmâmette benim yerimi almak üzere ikinci oğlum Mûsâ’yı seçtim”8 dediği söylenir.
İsmâil’in imâmetini kabul edenler arasında da onun ölüp ölmediği konusunda
da ayrılıklar yaşanmış sayıca az olan bir grup onun ölmediğini, ölmüş gibi
gösterildiğini hatta İsmâil’in Ca‘fer es-Sâdık’ın ölümünden sonra beş yıl yaşadığını, o
sırada onu Basra çarşısında gördüklerini, orada ona rastlayan eli ayağı tutmayan birinin yardım istemesi üzerine İsmâil’in elini tutmasıyla sağlığına kavuşup yürümeye başladığını ve yine İsmâil’in bir âmâya dua etmesi üzerine âmânın görmeye başladığını ileri sürdüler.9
Onun babasından önce ölmüş olduğunu söyleyen asıl İsmâilîyye’yi oluşturan topluluk da imâmetin İsmâil’in oğlu Muhammed b. İsmâil’e geçtiğine inanmıştır. Bir süre sonra bu fırka da Muhammed b. İsmâil’in ölmediğine inananlar ve Bâtınîyye olarak kabul edilen Muhammed b. İsmâil’in öldüğünü kabul edip imâmetin onun neslinden gelen gizli imâmlara intikal ettiğini düşünenler olarak ikiye ayrılmıştır.10 Ebû’l-Hattâb bu topluluğun başına geçerek Bâtınîyye ve İsmâilîyye şeklinde gelişecek olan akîdeyi tasarlamış ve fırkanın ihtilalci teşkilâtının temellerini atmış; Ebû’l-Hattâb’dan sonra da Meymûn el-Kaddâh ve oğlu Abdullah hareketin başına geçerek Orta Doğu’nun eski dinleri ile yeni Eflâtuncu felsefeden derledikleri ve Bâtınî anlayışı denen bir akîdenin müessisi olmuşlardır.11
Bâtınîyye inançları ve kurallarıyla bir mezhep haline geldikten sonra mezhep
mensupları kendilerine yeni taraftarlar katmaya başladılar. Uzun yıllar boyunca
imâmlar ve dâîler (propagandacılar) aracılığıyla faaliyetlerini gizlilikle yürüttüler.
Hatta IX. yüzyılın sonlarına doğru Bahreyn dâîleri Bahreyn’deki iktidarı ele geçirdiler
ve Hamdân Karmat’ın önderliğinde Karmatîler12 adıyla ortaya çıkarak Bâtınîler’e
benzer görüşleriyle karışıklık çıkarmaya başladılar.
Abbasî halifelerinin de güç kaybetmesiyle bu dönemde Bâtınîler yeni bir
safhaya girmiş oldular. Sosyal ve iktisadî değişimler toplumsal sınıflar arasında büyük
eşitsizliklere yol açmış servet ve iktidarın belli bir azınlığın elinde toplanmasıyla bu
durumdan müteessir olan işçi sınıfı doğmaya başlamıştı. Bâtınîler özellikle yönetimden memnun olmayan ve ekonomik sorunlar yaşayan şehirlerde yaşayan bu yoksul halkı imâmın önderliğinde yeni bir dünya düzeni kuracakları konusunda kandırmışlar ciddî şekilde propaganda yapmaya başlamışlardı. Halkı zorbalık ve baskının hâkim olduğu dünyaya adalet getirecek olan gizlenmiş son imâm ve mehdînin geleceğine o kadar inandırdılar ki Kuzey Afrika’ya Yemen’den gönderilen dâîlerin başarısıyla Abdullah b. Meymûn’un soyundan olduğu halde Hz. Ali’nin soyundan geldiğini ileri sürdükleri mehdîyi ortaya çıkartarak 297/909 yılında Fâtımî Devleti’nin kurulmasını sağladılar.13
Fâtımîlerle birlikte bir süre sonra Muhammed b. İsmâil’in âleme huzur ve sükûn
getiren mehdî olarak döneceği düşüncesi terkedilmiş yerine imâm kavramı
getirilmiştir.14 Fâtımîler gerek kurdukları propaganda merkezleri gerekse Nâsır-ı
Hüsrev, Ebû Hatim er-Razî, Ebû Hanife Nu’man el-Mağribî gibi felsefe ve fıkıh
alanlarında şöhretli dâîleri sayesinde Bâtınîyye davetini son derece güçlendirdiler.15
Bunun için saraylar, kütüphaneler ve mescitlerde özel oturumlar tertip ettiler.
Böylelikle Bâtınîler, Bağdad halifeliğini ve Sünnî düşünceyi tehdit eder hale geldiler.

C- Temel Görüşleri ve Teşkilât Yapısı
Bâtınîyye’de imâmet fikri adeta inancın temellerini oluşturur. İman sadece
imâma inanmakla mümkündür. İmân kavramı “her zâhirin bir bâtını vardır” anlayışı ile açıklanmakta ve neticede Allah’ın varlığı ve sıfatları, âlemin yaradılışı gibi sorular
Sünnî İslâm ile alakası olmayan karmaşık felsefî açıklamalarla yapılmaktadır.16 Onlara göre imâmlar ya zâhir ya mestûr olurdu. İmâmın mestûr olması durunda mestûr imâm kendisini dâîler vasıtasıyla açık eder. Bu sebepten imâmlar ile bunların davasını anlatan dâîler arasında sıkı bir ilişki mevcuttu.17 Her şeyi bilen, nassları zâhir-bâtın ayırımına tâbi tutarak te’viller yapan, İslâm’ın temel hükümlerini, ayet ve hadisleri Müslümanlar’ın anlayışından farklı olarak yorumlayıp onlara dilediği her manayı verebilen imâm, insanların ibadet yükümlülüklerini de ortadan kaldırabilirdi.18
Bâtınîler’e göre imâmı tanıyan kimse için şarap içme gibi Allah’ın haram
kıldığı şeyler helaldir. Onlar, şeriatın esaslarından her birini kendi öğretilerine göre
te’vil etmişlerdir. Şöyle ki onlara göre namazın anlamı imâmlarına bağlılıktır. Zekât,
kazançlarının beşte birini imâma ve ya yardımcılarından birine vermektir. Hac, imâmı
ziyaret ve onun hizmetini sürdürmektir. Abdest, imâmı tanımaya dönüş, oruçtan
maksat ise yemekten kesilmek değil, imâmın sırrını açığa vurmayı terk etmektir.19
Hatta Hammadî’nin belirttiğine göre davetçiler: “Allah, namazı dosdoğru eda ediniz,
zekât veriniz buyurmuştur. Zekât yılda bir kere farz kılınmıştır; namaz da böyle, her
kim onu yılda bir kere kılarsa emrolunan namazı tekrarsız eda etmiş olur”20 diyerek
ibadetlerin gereksiz olduğunu iddia etmişlerdir.
Bâtınîler’e göre Kur’an’ın dış manalarına tenzil denir ve bu asla kabul
edilemez. Her mânanın, her harfin hatta her noktanın bir sırrı vardır. Bu sırrı açmaya
“te’vil” denir ve hakikat de budur. Nâsır-ı Hüsrev Bâtınîler’in bu görüşlerini: “Te’vilsiz
tenzili kabul eden sağ gözü olmayan köre benzer, te’vilsiz Kur’an tuzlu su gibi acı,
saman altındaki su gibi aldatıcıdır. Cennet cehennem kıyamet, kabir azabı, deccal,
güneşin batıdan doğması te’ville izah edilir. Te’viller dinin aslı ve ruhudur”21 diyerek
izah etmiştir.
Bâtınîler sayıları kendilerine dinî bir esas olarak alıp bununla imâmet anlayışlarını ispat etmeye çalışmışlardır. Yerin ve göğün yedi kat olması, haftanın yedi gün olması gibi bilinen şeylerden hareketle imâmların sayısının da yedi olduğuna inanmışlardır. Bağdâdî: “Bâtınîyye’nin dini hakkında en doğru husus onların âlemin kıdemine inanan ve yaratılışın arzu ettiği her şeyi mübah görme eğiliminden dolayı bütünüyle şerîatı ve peygamberleri inkâr eden maddeci (dehrî) zındıklar” olduklarını
söylemiştir.22
İmâma giden yol “hüccet”ten geçerdi. Hüccet imâmın yokluğunda dâveti
yürütürdü. İmâm gibi gizli değildi. Dördü imâmın yanında sekizi de diğer faaliyet
bölgelerinde bulunan on iki hüccetin her biri imâmın vekili durumudaydı. Nâsır-ı
Hüsrev, Bâtınîliğe girdikten sonra müstecîb, me’zûn, dâî, gibi dereceleri geçerek
“hüccet” olmuş ve Fâtımî halifelerinden Müstansır-Billâh tarafından Horasan’a hüccet
tayin edilmişti.23 Bernard Lewis’de Hasan Sabbâh’ın hüccet ve dâî olduğunu, asla
imâmlık iddiasında bulunmadığını söyler.24 Hüccetlere bağlı olan ve halkı Bâtınîyye’ye davet eden dâîler ise dâî-i ekber ve dâî-i me’zûn olarak ikiye ayrılırdı. Ekber dâî halk arasından mezhebe davet edilecek adayları belirleyip bir süre eğitirken dâî-i me’zun ise zâhir ehlinden Bâtınîliğe meyledenlerle ilgilenirdi. Mükellebler dâîlerin yardımcıları olup ve Bâtınîliğe geçebilecek kimseleri bir takım bahanelere dâî-i me’zunagetirenlerdi. Mümin ve müsteciblerde Bâtınîliği kabul eden halk demekti. 25

I. BÖLÜM
SULTAN ALP ARSLAN DÖNEMİNDE
BÂTINÎLERLE YAŞANAN MÜNASEBETLER
A- Bu Dönemde Şiî-Bâtınî Düşünceye Karşı Genel Yaklaşım

Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nun İslâm dünyasının liderliğini ele
geçirmesinden sonra karşılaştığı en büyük problemlerinden biri de Şiî ve Sünnî
çatışması olmuştur. Selçuklular daha Tuğrul Bey zamanından itibaren Abbasîler’in
dinî siyasetini benimsemişler, onların tarafını tutarak, akrabalık bağı kurmuşlar,
Sünnîliği muhafaza ve müdafaa siyasetini takip etmişlerdir.1
Öte taraftan özellikle Fâtımîler, Şiîliğin ve Batınîliğin koruyucusu olmuşlardır.
Büyük Selçuklular’ın Şiîlerle mücadelesinde temel hedef Fâtımî Devleti olduğu halde ilk mücadele bir başka Şiî düşünceli devlet olan Büveyhîler ile olmuştur.
Coğrafi açıdan Irak’ta Abbasî hilâfetini kontrol eder bir mevkîde bulunmaları ayrıca
Abbasî halifelerinin Büyük Selçuklularla yakınlaşmalarını engellemek için Fâtımîlerle
işbirliğine girişmeleri Sultan Tuğrul Bey’in dikkatini çekerek Büveyhoğullarına karşı
olan politikasında belirleyici olmuştu. Büveyhoğulları ayrıca Ebû Kâlicâr (1044-1048)
döneminde Fâtımî dâîleri sayesinde İsmâilîyye’yi benimsemeye başlamışlardı.2
Abbasî Halifesi Kaim bi-Emrillâh Bağdad’da hem Büveyhoğulları’nın hem de
Fâtımîlerle işbirliği yapan Türk kumandan Arslan Besâsîri’nin3
baskısı altında zor durumda kalarak bu Fâtımî destekli Şiî propagandaları engellemek için Tuğrul Bey’i ısrarla Bağdad’a davet etmiş, ondan kendisini bu zor durumdan kurtarmasını istemişti.

Abbasîler’in davetini kabul eden Tuğrul Bey’in gelişiyle Arslan Besâsîri, Hille ve oradan da Rahbe’ye çekilmiştir. Bağdad’da bulunan Büveyhîler emrindeki Türklerle yapılan askerî mücadeleyi Tuğrul Bey’in askerlerinin kazanmasıyla birlikte Selçuklular Büveyhî Devleti’nin hâkimiyetine son vermiş oldular.

Böylece Sünnî dünyanın halifesi, Sünnî bir güç tarafından Şiî baskısından kurtarıldı ve hutbelerde de Tuğrul Bey’in adı halife ile birlikte okunmaya başlandı.4
Selçuklular, Şiîlik konusunda son derece duyarlı olduklarından Şiîlerle olan
mücadele Tuğrul Bey’den sonra yerine geçen Alp Arslan döneminde de devam etmişti. Bâtınîler’in her türlü propaganda faaliyetleri devlet yöneticilerinin anında dikkatini çekmişti. Fakat Sultan Alp Arslan döneminde devletin istihbarat teşkilâtının bizzat Sultan’ın emriyle dağıtılması devlet adına bir talihsizlik, Bâtınîler adına da bir şans olmuştur. Yeterince takip edilemeyen Bâtınîler, Selçuklu ülkelerinde kökleşme
imkanı bulmuşlardır.5
Sultan Alp Arslan’dan önceki hükümdarlar memleketin hiçbir tarafını casustan ve posta teşkilatından yoksun bırakmayarak ülkedeki tüm asilik olaylarından haberdar olurlardı. Sultan Alp Arslan ise tahta çıktığında veziri Nizâmü’l-Mülk’ün tavsiyelerine rağmen hafiyelik usulünün faydadan çok zarar getireceğini söylemiş ve bu işlere karşı nefretini gizlememiştir.

Nizâmü’l-Mülk, hafiyelik teşkilâtının gereklerini belirtip haberciler nasbetmek hususunu Alp Arslan’a arzettiğinde Sultan,böyle bir memur tayinini istemediğini, dünyanın her şehrinde dostların da,düşmanların da bulunabileceğini, habercinin bir haberi getirdiği zaman kendisinin bir garezi varsa, dostu düşman, düşmanı da dost gösterebileceği gibi; düşmanların da gerekirse haberciyi para ile satın alabileceklerinden hafiyenin düşmandan daha fena olabileceğini söylemiştir.6
Böylece yollarda güvenliğin giderek azalması Bâtınîler’in işlerini de kolaylaştırmıştır.

Bununla beraber bâtınî görüşlere sahip kimselerin faaliyetlerine ya da devlet kademesinde herhangi bir vazife üstlenmelerine asla müsaade edilmezdi. Sultan Alp
Arslan bir Türk’ün veya bir emîrin herhangi bir râfızîyi huzuruna kabul ettiğini
işittiği zaman onu şiddetle azarlardı. Sultan Alp Arslan zamanında hiçbir zerdüştün,
hıristiyanın, râfızînin bir Türk’ün huzuruna çıkmaya cüret ve cesaretleri yoktu. Bütün
Türkler’in kethüdalığı, memur ve zanaatkârları temiz Hanefî veya Şâfiî mezhebine
mensup Horasanlı insanlardan olurdu. Hatta bir kimse kedhüdâlık, ferrâşlık veya
rıkâb-dârlık için bir Türk’ün katına geldiği zaman: “Sen hangi şehirdensin; hangi
vilayetindensin; hangi mezheptensin, hangi millettensin?” diye sorulduğunda eğer,
Hanefî, Şâfiî veya Horasanlı, mezhebe teallük etmeyen Maverâünnehrli ise onu kabul
ederlerdi. Eğer, o kişi: “Şiîyim; Kum, Kâşân, Ave, Sâve, Rey’denim” derse kabul
etmezlerdi.7
Bâtınîlerin devlet içerisindeki durumuyla ilgili olarak Nizâmü’l-Mülk, Alp Arslan döneminde geçen şu dikkate değer hadiseyi de nakletmiştir: “Bir gün Alp Arslan’a önde gelen adamlarından Erdem’in maiyetinde Bâtınî mezhebinden birinin
çalıştığını iletmişlerdi. Sultan Alp Arslan buna oldukça sinirlenerek Erdem’e: “Senin
kâtibin olan Hurdâbe dedikleri o adamcağız, Bâtınî değil midir?” diye sorduğunda
Erdem: “Ey bendelerinin efendisi, o bütün dünyada kim oluyor? Eğer kendisi hep
zehir olsa, bu dergâhın sakinlerine ne zarar yapabilir?” dedi. Huzura getirilen kâtibin
Sultan’a Bâtınî değil Şiî olduğunu söylemesi üzerine Alp Arslan: “Ey kötü adam,
Rafızî mezhebi o kadar iyi midir ki, onu Bâtınî mezhebine kalkan yapıyorsun? Zira,
her iki gruba da lanet olsun” diyerek kâtibi cezalandırarak kapı dışarı etti. Sonra
yüzünü büyük topluluğa çevirerek: “Suç bu adamcağızın değildir, suç bir kötü
mezhepliyi kendi hizmetine alan Erdem’indir. Ben defalarca sizlere söylemişimdir ki,
sizler Horasanlı ve Maverâünnehrli Türklersiniz. Bu diyara yabancısınız; bu vilâyeti
ben kılıçla ve zorla almışım. Irak ahalisi çoğunlukla, kötü mezhepli, kötü dinli, kötü itikatlı ve Deylem8 taraftarı olurlar.

Türk ile Deylem arasındaki düşmanlık ve ihtilaf bugüne ait değildir. Aziz ve celil olan Allah, Deylemliler’e musallat oldukları için Türkleri yüceltmiştir. Aziz ve celil olan Allah’ın lütfu ile Türkler, temiz dinlidirler.Onlar (Deylemliler) boş şeyler (hevâ), bid’at (ile uğraşırlar) ve kötü mezheplidirler.
Türkler (karşısında) aciz kaldıkları müddetçe, büyüklük taslarlar ve itaat gösterirler.
Türklerin işlerinde zayıflık zuhur ederse, onlar kuvvet kazanırlar, Türkler’den öcalmaya çalışırlar” demiştir.9

B- Nizâmiye Medreseleri’nin Açılması ve Açılış Günü
Yaşanan Olaylar
Şiî-İsmâlî bir devlet olarak ortaya çıkan Fatımîler, Şiîlik hareketini ilmî
esaslara bağlamak, dâîler (propagandacılar) yetiştirebilmek için “Dârü’l-Hikme”10
adı verilen eğitim kurumlarını kurmuşlardı. Bu kurumlarda yetişen İsmâilî dâileri
sınır ötesi ülkelere giderek propaganda faaliyetlerini gerçekleştiriyorlar ve bunda da
olumlu sonuçlar alıyorlardı.11
Mısır’daki el-Ezher Camii ve medresesi de bu dönemde Şiî akîdesini en güçlü
şekilde yaydıkları eğitim kurumuydu. Buradaki âlimler ve hocalar, Bâtınî öğretileri
ileriye taşıyarak, Fâtımî egemenliği altında veya dışarıda, bu inancı benimsememiş
olanlara bu öğretileri aktaracak dâîler yetiştiriyorlardı.12
Şiî propagandalarına karşı İslâm dünyasını korumayı hedefleyen Nizâmü’lMülk, Bâtınîlik hareketinin ileride Selçuklular için büyük tehlike yaratacağını sezerek
Sünnîliğe düşman mezheplerle sadece silahlı değil ilmî ve fikrî mücadelenin de gerekliliğini savundu.13 Bu amaçla Sultan Alp Arslan’ın desteği ve yardımlarıyla
onun devrinde ve daha sonra Sultan Melikşah zamanında başta Bağdad olmak üzere,
Irâk-ı Arab, Irâk-ı Acem, Horasan, Mâverâünnehr, Suriye ve Anadolu’nun çeşitli
şehirlerinde “Nizâmiye Medreseleri”ni14 inşa ettirdi. Bağdad’daki Nizâmiye Medresesi’nin inşası Ebû Sa’d el-Kâşî vasıtasıyla Zilkâde 459/Eylül-Ekim 1067
yılında tamamlandı.15 Medreselerde Sünnîliğin sağlam temellere oturtulması için
hiçbir masraftan kaçınılmadı. Hocalar ve öğrenciler için her türlü imkânlar hazırlandı.
Bu medreselerde dönemin en şöhretli ilim ve din adamları dersler vererek, Sünnî
akîdeyi koruyup güçlendirecek talebeleri yetiştirmeye gayret gösterdiler. Yetiştirilen
talebeler de devletin en seçkin kadrolarında üstlerine düşen vazifeleri yerine getirdiler.

Bağdad Nizâmiye Medresesi’nin açılış günü medresede ilk dersini verecek olan Ebû İshak eş-Şîrâzî, söz vermiş olmasına rağmen medresede bulunamamıştır.
Açılışa katılmak üzere yola çıktığında karşısına çıkan bir çocuğun, halktan zorla
alınmış bir arazide inşa edilmiş olan medresede ders vermemesi gerektiği hakkında
kendisini uyarması üzerine, medresede ders vermekten kaçınmıştır.16 Vezir Nizâmü’l-Mülk, Ebû İshak eş-Şîrâzî’nin ders vermediğini duyunca oldukça hiddetlenmiş, “bu medresenin kendisi için yaptırıldığını” söyleyerek durumu halifeye bildirmişti. Bunun üzerine halifenin Ebû İshak eş-Şîrâzî’ye: “Bizim Arap olmayanlarla olan durumumuzu biliyorsun, senin bu tutum ve davranışının beni sorumlu düşürmesinden endişe ederim” demesiyle, Ebû İshak eş-Şîrâzî, derslere girmeyi kabul etmiştir. 17 Ebû İshak eş-Şîrâzî’ye yaklaşan çocuğun Nizâmiye Medreseleri’nin kendilerine yapacağı bütün kötülüğü önceden sezen ve bunu engellemek isteyen Bâtınîler tarafından gönderilmiş olma ihtimali bulunmaktadır. Buihtimalin bir diğer gerekçesi de Bâtınîler’in yaptıkları komplo ve suikastlerde daha ziyade çocuklardan yararlanmış olmalarıdır.18

II. BÖLÜM
SULTAN MELİKŞAH DÖNEMİNDE
BÂTINÎLER İLE YAPILAN MÜCADELELER

A- Hasan Sabbâh’ın Bâtınîliğe Girişinden Alamut Kalesi’ni Ele Geçirişine Kadar Yaşanan Gelişmeler Sultan Melikşah dönemi Bâtınîler ile fikrî mücadelenin yanısıra uzun yıllar boyunca sürecek askerî mücadelenin de başladığı bir dönemdir. Özellikle Nizâmü’lMülk ile Hasan Sabbâh arasında yaşanan olaylar bu dönemde Bâtınîler’e karşı yürütülen siyaseti de belirlemiştir. Sultan Melikşah’ın ve veziri Nizâmü’l-Mülk’ün Bâtınîlerle mücadelesine geçmeden önce Bâtınîler’in lideri Hasan Sabbâh’ın
hayatından bahsetmek yerinde olacaktır.
Hasan Sabbâh, aslen Güney Yemen’de hüküm süren Himyerî krallarının
soyuna mensup olduğunu iddia eder.1 Onun Araplar’ın İran’daki ilk yerleşim merkezlerinden ve On İki İmam Şiîliğinin kalelerinden Kum2 şehrinde h. 438-445/ m.
1046-1054 yılları arasında doğduğu rivayet edilir.3 Ailesinin göç etmesiyle çocukluğu ve eğitim hayatı Rey şehrinde geçmiştir.
Hasan Sabbâh son derece zeki, yetenekli, okumaya meraklı olduğundan babası özellikle eğitimiyle yakından ilgilenerek değerli hocalardan dersler almasını sağlamıştır. Rivayete göre, Hasan Sabbâh, Nizâmü’l-Mülk ve Ömer Hayyâm bu dönemde İmam Muvaffak Nîsâbûrî’den beraber tahsil görmüşler ve üç samimi dost
olmuşlardı. Hatta ileride içlerinden hangisi yüksek bir makama gelirse o makamı
birbirleriyle paylaşacakları konusunda söz vermişlerdi. Yıllar sonra Nizâmü’l-Mülk
içlerinden ilk olarak başarıyı yakalayıp vezirlik makamına gelince, Hasan Sabbâh ve
Ömer Hayyâm onu ziyaret için İsfahân’a gelmişler, Nizâmü’l-Mülk, arkadaşlarını
çok güzel karşılamış, onlara ikramda bulunmuş, sonra: “Bir arzunuz var mı?” diye
sorunca, Ömer Hayyâm: “Bana Nişâbûr’da bir maaş bağla ben de ölünceye kadar
rahat geçineyim” cevabını vermiştir. Hasan Sabbâh ise aynı suali: “Ben dünya
işleriyle uğraşmayı daha ziyade tercih ederim” şeklinde cevaplamıştır. Bunun üzerine
Nizâmü’l-Mülk, Hasan Sabbâh’a idarî görevler vermiştir. Hasan Sabbâh ise vezir
olmak istediğinden kendisine verilen görevlerle yetinmemiş her fırsatta Nizâmü’lMülk’ü kötülemeye başlamış, ona düşman olmuş ve karşılıklı çevrilen entrikalar Hasan Sabbâh’ın Sultan Melikşah tarafından saraydan kovulmasına kadar sürmüştür.4
Hasan Sabbâh, Nizâmü’l-Mülk ve Ömer Hayyâm’ın okul arkadaşlıkları gerek
Reşîdüddin gibi bazı müelliflerce doğuda, gerekse Ömer Hayyâm’ın rubailerini
İngilizce’ye çeviren Fitz Gerald sayesinde batıda, uzun süre tarih noksanlığı
yüzünden kabul edilmişse de 408/1018’de doğan Nizâmü’l-Mülk’ün 438-445/1046-
1054 arasında doğan Hasan Sabbâh’ın ve 517/1123’te ölen Ömer Hayyâm’ın eldeki
tarihi verilere bakıldığında çocukluk arkadaşı olma ihtimali pek bulunmamakta üçü
hakkında anlatılan hikayeler efsaneden öteye gidememektedir.5 Ataları gibi Şia’nın On İki İmam Kolu’na bağlı olan Hasan Sabbâh, küçük yaşlarda iken Rey civarında Fâtımîler adına Şiîliği gizli olarak yayan Emîre Zarrâb ve Ebû Necm Sirâc adlarındaki propagandacılardan etkilenerek Bâtınî mezhebine girdi.
Hatta başta kuşkuyla yaklaşmış, bu mezhebe girmeyi istememiş ancak aşamalı bir
şekilde önce tartışarak ardından kitaplar okuyup, inançları hakkında aydınlatılarak Ca‘fer es-Sâdık’tan sonra İsmâil b. Ca‘fer es-Sâdık neslinin geçtiğine inananların
arasına katılmıştır.6
Mezhebe katıldıktan kısa süre sonra 464/1072 yılı Ramazan’ında Rey’e ziyarete gelen İsfahân başdâîsi Abdülmelik b. Attâş’ın7dikkatini çekmişti.
Yeteneklerini hemen fark ettiren Hasan Sabbâh dâîlik naipliğine getirilmiş ve Fâtımî
Halifesi Müstansır-Billâh’ın8 yanına gitmesi tavsiye edilmişti. Hasan Sabbâh, 1076-1077 yılları arasında Mısır’a gitmek üzere yola çıktı.
İsfahân ve Azerbaycan üzerinden geldiği Meyyâfârıkîn bölgesinde, katıldığı dinî
tartışmalarda Sünnî ulemânın etkisini reddedip, imâmdan başkasının dinî yorumlar
yapamayacağını söyleyince Sünnî kadı tarafından yöreden kovuldu. Dımaşk’a ulaştığında ise buradan Mısır’a giden karayolunun askeri müdahale için Türk
askerlerince kesildiğini görünce deniz kıyısı istikametinde ilerleyerek 471/1078’de
Kahire’ye ulaştı.9
Hasan Sabbâh, Mısır’da Halife Müstansır-Billâh ile görüşerek onun nezdinde
davette bulunmaya başladı.10 Halife onu her ne kadar saygın bir kişi olarak kabul
etmişse de yetkinliğinin ve yeteneklerinin de farkındaydı. Bu konuda önlem almak
için Hasan Sabbâh’ı kendinden de uzak tutmuştu.11 Hasan Sabbâh kısa süre sonra
Mısır’da siyasî kargaşanın ortasında kaldı. İbnü’l-Esîr’in belirttiğine göre halifeye:
“Senden sonra kim imam olacak?” diye sormuş halife de oğlu Nizâr’ı gösterince
Hasan Sabbâh halifenin diğer oğlu Müsta’lî’ye karşı Nizâr’ın tarafını tutmaya başlamıştır; ancak iç çekişmeler artınca Müsta’lî taraftarlarınca zarar görmemek için
Mısır’ı terk etmek zorunda kalmış ve Fas’a yelken açan bir gemiye bindirilmiştir.12
Gemi denize açıldıktan kısa bir süre sonra şiddetli bir fırtınaya yakalanmıştı.
Herkes korku ve telaş içindeyken Hasan Sabbâh sakin bir tavırla fırtınayı izlemiş,
böylesine sakin olabilmesinin nedenini soran birine: “Bana hiçbir şey olmayacağına
dair Mevlamız söz verdi” yanıtını vermişti. Birkaç dakika sonra fırtınanın dinmesi
üzerine gemide bulunanlar Hasan Sabbâh’ın müridi olmuşlardı.13

Hasan Sabbâh, geminin Suriye’ye doğru sürüklenmesiyle Haleb’e, oradan da
Bağdad ve Hûzistan üzerinden İsfahân’a ulaştı. Selçuklu iktidarının etkisinin, güçlü
olarak hissedildiği Orta ve Batı İran şehirlerinde Bâtınîliği yaymaya çalışan Hasan
Sabbâh, Deylem dâîliğine atanarak bir süre sonra İran’ın kuzeyindeki Gîlân,
Mâzenderân ve özellikle dağlık Deylem bölgesine yöneldi. Bu bölge hem Selçuklu
etkisinden uzakta kalıyordu hem de halkı Şiî ağırlıklıydı. Hasan Sabbâh özellikle
Dâmgân taraflarından kendisine pek çok taraftar buldu. Artık etrafa dâîlerini
gönderiyor halktan cahil, sağını solunu ayırt edemeyen kimselere kendini zahit biri
olarak tanıtıyor, onlara yalanlar anlatıyordu.14 Onun çok geçmeden halkın zayıf ve
güçsüzlerini doğru yoldan saptıracağını söyleyen Nizâmü’l-Mülk yakalanması için
Rey Reisi Ebû Müslim’e emir verdi.15 Böylelikle daha Alamut Kalesi’ni ele
geçirmesinden çok önce Nizâmü’l-Mülk yaklaşan tehlikeyi fark etmiş; ancak aldığı
önlemler yetersiz kalmıştır.

Bu sırada Hasan Sabbâh, İsfahân’da gizlice Reis Ebu’l-Fazl’ın evinde
saklanmıştı. Ebu’l-Fazl, kendisine hürmet gösterip sık sık sohbet ederken Reis’e:
“Kendime iki taraftar bulsam, bu memleketin altını üstüne getiririm” dediği
kaynaklarda geçmektedir. Bu sözler üzerine Hasan Sabbâh’ın ruhi bunalım
geçirdiğini hatta aklını kaçırdığını düşünen Reis gizlice bildiği tedavi yöntemleriyle onu iyileştirmek üzere harekete geçti. Bu tür hastalıklara iyi gelen şerbetler, dimağı
güçlendirici yiyecekler hazırlayıp önüne getirince Hasan Sabbâh, Ebu’l-Fazl’ın
niyetini anlayarak İsfahân’dan ayrılmayı tercih etmiş ve artık kalıcı bir şekilde
yerleşeceği yeni bir merkez aramaya başlamıştır.16 Ancak Cüveynî, Ebu’l-Fazl ile
Hasan Sabbâh arasında geçen hadisenin bu şekilde son bulmadığını anlatmıştır. Yıllar
sonra Reis Ebu’l-Fazl bir fırsatını bulup Alamut’a gelerek Hasan Sabbâh’a inananlar
arasına katılmış; bir gün Hasan Sabbâh, ona dönerek: “Kimin aklını kaçırdığı belli
oldu mu? Görüyorsun ki iki uygun dost buldum ve dediklerimi yaptım” deyince
Ebu’l-Fazl, Hasan’ın ayaklarına kapanarak ondan af dilemiştir.17

B- Hasan Sabbâh’ın Alamut Kalesi’ni Ele Geçirişi
Hem davetini geniş kitlelere yaymak hem de Nizâmü’l-Mülk’ün adamlarınca
yakalanmamak için güvenli müstâhkem bir mevkî kurmak isteyen Hasan Sabbâh
bunun için Kazvîn’in kuzeydoğusunda Rûdbâr vadisi yanında Elbruz dağları üzerinde
kurulmuş olan Alamut Kalesi’ne18 yerleşmeyi uygun gördü. Rivayete göre kale
Deylem krallarından biri tarafından inşa edilmişti. Kral ava çok düşkündü. Ava
çıktığı bir gün kartallarından birini salıverip peşinden gitmiş kartalın bir kayalığa
konduğunu görmüştü. Kral bu kayalık alanı müstâhkem bir mevzi olarak kabul
ederek derhal buraya bir kale inşa edilmesini emretmişti.19 Daha sonra da kale “aluh
amut” kelimelerinin birleşimi olan “kartal yuvası, kartal eğitimi” manasındaki
Alamut adını almıştır.20
Kaleyi Sultan Melikşah döneminde Alevi-î Mehdî isimli bir reis yönetmekteydi. Alamut’tan bazıları Bâtınîliğe meyledince kale reisi hepsini uzaklaştırarak kalenin Sultan Melikşah’a ait olduğunu duyurmuştu. Dışarıdan hücumla alınması hemen hemen imkânsız olan kaleye Hasan Sabbâh, 6 Recep 483/4 Eylül 1090 Çarşamba günü gizlice sokuldu. Gerçek kimliğini saklayarak kalede yaşamaya başladı. Kısa süre sonra Alevi-î Mehdî Hasan Sabbâh’ın kim olduğunuöğrenince kaleden ayrılmak zorunda kaldı 21 ve böylelikle Alamut’ta Hasan Sabbâh’ın liderliğinde Bâtınî hâkimiyeti başladı. Bununla beraber Alevi-î Mehdî’nin kalenin bedeli olarak 3000 dinar altın alarak kaleden ayrıldığı da rivayet edilir.22
Hasan Sabbâh kaleyi ele geçirir geçirmez burayı merkezi bir üs haline getirmek için gerekenleri yapmaya başladı. Kalenin ambarlarını ve su kaynaklarını genişletti, duvarlarını güçlendirdi. Yalnızca kaleyle ilgilenmekle kalmayıp Alamut vadisinde de sulama sistemini mükemmelleştirip tarımsal üretimi arttırdı. Vadiye ağaçlar diktirdi.23 Hasan Sabbâh Alamut’ta yaşadığı yaklaşık 35 sene zarfında sadece
iki kere oturduğu evin bahçesine çıkmış onun dışında tüm vaktini evinde geçirmiştir.24 Alamut’ta koyu sofu bir düzen içerisinde hataya yer vermeyen sert
kanunlar koymuş ve titizlikle uygulamıştır. Örneğin Alamut’ta Hasan Sabbâh’ın başta
bulunduğu dönemde hiç kimse açıktan şarap içmemiş hatta şarap küpünün yanına bile yanaşmamış, müzikle, eğlenceyle ilgilenmemişti. Oğlu Muhammed bile şarap
içmekle suçlandığı için emri üzerine derhal öldürülmüştü.25

C- Hasan Sabbâh’ın Yeni Davet’i (ed-da’vetü’l-cedîde) ve Kurduğu Fedâî Teşkilatı

Fâtımî Halifesi Müstansır-Billâh’ın büyük oğlu Nizâr’ın ve soyunun imâmetini savunan Hasan Sabbâh, Fâtımîler’in, bâtınî anlayışının doktrin, teşkilat yapısı, propaganda usullerinde bir takım değişiklikler yaparak “ed-da’vetü’l-cedîde”
(yeni davet, yeni propaganda) adı verilen Nizarî İsmâilî/Bâtınîlik hareketine öncülük
etmiştir. Bu davet ile Hasan Sabbâh Bâtınîliğe yeni bir kimlik kazandırmış, bu kimlik
doğrultusunda Bâtınîliği daha çok siyasî bir düzene dönüştürmüştür.

Hasan Sabbâh ilk Nizarîler’in tâlim öğretisini, mezhebe getirdiği yenilikleri, karşısındakini ikna eden delillerini “el-Fusûsu’l-Erba‘a” adını verdiği bir risalede toplamış ve buradaki bilgiler Şehristânî’nin Farsça’dan tercümeleriyle günümüze ulaşmıştır.26
Birinci bölüm Allah’ın nasıl bilineceği meselesidir. Bu meselenin açıklanması
için öncelikle şu iki hususun ortaya konması gerekir. Allah, ya bir öğreticinin
öğretmesine muhtaç olarak değil sadece akıl ve düşünceyle bilinecek; ya da akıl ve
düşünce ile değil bir öğreticiyle bilinecektir. Birinci görüş kabul edilirse başkasının
aklını ve düşüncesini inkâr etme yetkisi bulunmamaktadır: Eğer inkâr edilirse bu
öğretme (tâlim) anlamına gelir çünkü inkâr da bir tâlimdir. İnkâr edenin başkasına
ihtiyaç duyduğuna delil teşkil etmektedir. İnsan bir görüş beyan ederse yine iki
durum kaçınılmazdır. Bu görüş ya kişinin kendisine aittir ya da kişi başkasına ait bir
görüşü dile getirmiştir.27
İkinci fasılda: “Bir öğreticiye ihtiyaç sabit olunca, mutlak olarak her öğretici
uygun mudur, yoksa bir sadık öğreticiye mi ihtiyaç vardır?” hususu tartışılır. Eğer her
öğretici uygun olur derse, o kimsenin hasmı olan öğreticiyi inkârı câiz olmaz. Eğer
inkâr ederse yetkili ve güvenilir (sadık), hata ve yanlış yapması mümkün olmayan bir öğreticiyi kabulleneceği ortaya çıkar.28 Hasan Sabbâh böylelikle, Allah’ı bilmenin,
dinî gerçekleri öğrenmenin akıl ve düşünce ile değil ancak bir öğreticiyle olabileceğini belirterek mezhebin eğitim ve öğretime açılan bütün kapılarını kapamıştır.29
Üçüncü fasılda tartışılan ise: “Sadık bir öğreticiye olan ihtiyaç kesinleşince öğretici tanınıp, üstünlüğünü ortaya koyunca öğrenmek mi gereklidir yoksa doğruluğunu tespit etmeksizin her öğreticiden öğrenmek mi gerekir?” hususudur.

Bir yola koyulurken kişiye önce arkadaş sonra yol gerekir. Bütün bunlar neticesinde
insanların iki fırka oldukları anlaşılır. İlki, Allah’ın bilinmesinde sadık bir öğreticiye
muhtaç olanlardır ki o öğretici bilindikten sonra ondan ilim öğrenilmesi gerekir.
İkincisi ise Allah’ın herhangi bir âlim vasıtasıyla bilinebileceğini söyleyenlerdir ve
bunlar dördüncü faslı oluşturmaktadır. Böylelikle öğreticinin yani Ma’sum İmâm’ın
kendinden başka bir kanıta ihtiyacı olmadığını, bizzat varlığıyla, insanların akıl yürütme yoluyla farkına vardıkları ihtiyaçlarını doyurmakta yeterli olacağı vurgulanmıştır. Âlemde hak ve batılın bulunduğuna da temas ederek, hakkın
alametinin birlik (vahdet), batılın alametinin ise çokluk (kesret) olduğunu, insanların
sadece kendi akılları ve düşünceleri ile hareket ederlerse ayrı ayrı sonuçlara vararak
çokluğa düşeceklerini ancak Ma’sûm İmâm’ın öğretmesine başvurulduğunda birliğin
sağlanacağını, öğretmenin (tâlim) cemaatle beraber olduğunu, cemaatin de imamla
birlikte bulunduğunu ifade etmiştir.30
Hasan Sabbâh, Kur’an ve hadislerin zahirlerinin kıymeti olmadığını savunarak te’vil yoluyla Kur’an ayetlerini Nizarîler’in siyasî görüşlerine uygun olarak yorumlamaya ve fikirlerini yaymaya başladı. Hasan Sabbâh Nizarî daveti teşkilâtında,Büyük Üstad, Şeyh’ül-Cebel (dağın şeyhi), Reisü’d-Da’ve (davet reisi), Mevlana, Efendimiz, Seyyidünâ gibi ünvanları kullanarak, dâîleri tayin ediyor, kendine özgü kurallarını koyup bunların uygulanmasını sağlıyordu.31 Ona yardımcı olarak Hüseyin Kâinî, Ebû Tahir gibi çok güvendiği büyük dâîleri ve bunlardan aldıkları emirleri uygulayan dâîleri bulunmaktaydı. Hasan Sabbâh, dâî olacak kişinin, halkı kandırarak kendi mezheplerine çekebilmesi için çok kurnaz ve zeki olmasını şart koşmuştu. Dâî, insanları kolayca inançlarından şüpheye düşürebilmeli ve onlara istediği fikri kabul
ettirebilmeliydi.32
Bâtınîlik teşkilâtını dâîlerden sonra imama bağlı refikler (dostlar) ve fedâîler33
oluşturmaktaydı. Fedâîler; sivil ve devlet erkânı kişileri tehdit etmek ya da hançerle
gerçekleştirdikleri suikast sonucu ortadan kaldırmakta kullandıkları, küçük yaştan
itibaren eğitim alan, mezhepleri uğruna aldıkları her emri yerine getirmeye hazır
gençlerdir. Bu gençlerden sonra da mezhebi koruyan diğer davet mensupları ve
davete katılan halk Nizarî Bâtınî teşkilâtını oluşturmaktaydı.
Hasan Sabbâh fedâîlerin hançerle suikast işlemesini Bâtınîliğin ayrılmaz bir
parçası haline getirmiştir. Hatta Batılılar “assassins/katiller” kelimesini fedâîlere
gönderme yaparak kullanmışlardır.34 Ancak Selçuklu düzenini yıkmak istedikleri
halde hançerle uyguladıkları suikast girişimlerinde doğrudan Selçuklu hanedanına
yöneldiklerini söylemek mümkün değildir. Çünkü Bâtınîler’in hançerle gerçekleştirecekleri bu tür bir eylem tüm Selçuklu halkının tepkisini çekebilirdi. 35
Rivayetlere göre; seçilen cahil fedâîlere Hasan Sabbâh haşîş çektirerek zihinlerini bulandırıyor, sonra da Ehl-i Beyt mensuplarının mâruz kaldığı zulümleri anlatıp içlerini intikam hisleriyle doldurarak, onları Nizârî-İsmâilî36 imâmı uğrunda canlarını feda etmeye şartlandırıyordu.37 Cennette kendilerini bekleyen mutluluğun bir örneğini önceden tatmaları için çektikleri haşîşle uyuşturuldukları için Bâtınîlere “Haşşâşîn, Haşîşîyye” de denilmekteydi.38 Bal, ceviz, haşîşten oluşan özel karışımdan
yedirilen ya da içirilen fedâîler kendilerinden geçerek hayallere dalarlar, çeşitli güzellikler içersinde bir süre tutulduktan sonra dinî vazife olarak verilen suikastlerini
gerçekleştirirlerse bu cennet bahçelerinde en güzel şekilde ağırlanacaklarına
inandırılırlardı.39
Marco Polo’nun aktardıklarına göre: “Şeyh, çok büyük iki dağın arasındaki
görkemli bir vadide oturuyordu. Hiç görülmemiş genişlikte ve güzellikte bir bahçe
yaptırmıştı. Burada dünyanın tüm çiçek ve meyvelerinden, bitkilerinden ve bulabildiği ağaçlardan bolca vardı. Hiç kimsenin görmediği kadar güzel evler ve saraylarda dünyanın en güzel hanımları ve genç kızları yaşıyordu. Bunlar her türlü enstrümanı çalmayı, ahenkle şarkı söylemeyi gayet iyi biliyorlardı. Şeyh, adamlarına bu bahçenin cennet olduğunu anlatıyordu.”
“Şeyh, bu dağın sakinlerinin, on iki ile yirmi yaş arasındaki tüm oğlan çocuklarını yakınında, sarayında tutuyordu; Kimi zaman kendisine savaş açan ya da düşmanı olan bir beyi ortadan kaldırmayı dilediğinde, bu gençlerden bazılarını gizli cennete koyuyor, onlara içecek içki veriyor ve onlar da içer içmez hemen uyuklamaya
başlıyorlardı. Bahçeye taşınan gençler uyanıp da kendilerini bu kadar harikulade bir
yerde bulduklarında Şeyhin her istediğini yapmaya hazır hale geliyorlardı. Şeyh,
cennette bulunmuş olan genç delikanlılardan çoğunu, civar bölgelerde çok uzak
olmayan bir mesafeye gönderir ve onlardan tarif ettiği falanca adamı öldürmelerini
isterdi. Bunun üzerine gençler anında giderler ve efendilerinin söylediğini yaparlardı.
Bu işten sıyrılanlar ya saraya geri dönerler ya da katledilirlerdi. Bazıları suikasti
gerçekleştirdikten sonra yakalanırdı ve yakalananlar, kısa süre sonra cennette
olacaklarını düşünerek ölmekten başka bir şey dilemezlerdi.”40

Dozy ise bu hadiseyi şöyle nakletmiştir: “Büyük Üstad veya Büyük Davetçi
“fedâî” olarak kabul edilmeyi hak ettiği düşünülen genci yemeğe davet eder.Haşhaşın tohum ve yapraklarından çiğnetir ve ya bunlardan yapılmış bir içeceği vererek sarhoş ederdi. Esrarın etkisine giren genç Alamut’taki cennet benzeri bahçeye götürülürdü. Bahçede gül dallarından çardaklar, çinilerle kaplı köşkler, ipek halılar, geleceğin fedâîsine şarap sunan güzel kızlar bulunurdu. Bunlarla kendinden geçen genç sonunda aklı çelinerek cinayet işlemeye hazır hale getirilirdi.”41
Fedâîlerinin kendisine ne kadar bağlı olduklarını Hasan Sabbâh şu sözleriyle
açıklamıştır: “Bunların hayatı benim iki dudağım arasındadır. Her ne vakit ağzımdan
“öleceksin” kelimesi çıkacak olsa muhatabım o anda kendini öldürmeyi vazife bilir.”42
Eylemlerini titizlikle yerine getiren fedâîler kurbanlarını ortadan kaldırdıktan sonra çok nadir olarak yaşarlardı. Çünkü fedâîler gerek İran gerek Suriye çevresinde işledikleri cinayetlerin tümünde işlerini kolaylaştıracak ve canlarını kurtarmalarını
sağlayacak hiçbir şeye başvurmamışlardır.43
Onlar kurbanlarını tek suikast aletleri olan hançerle özellikle kalabalık içinde
öldürmeyi tercih ederler ve kendileri de genellikle hemen yakalanarak aynı yerde
öldürülürdü. Fedâîlerin anneleri çocuklarının işledikleri cinayetten sonra sağ-salim
eve dönmelerinden büyük üzüntü duyar ve onların cennete gitmekten mahrum
kaldıklarına inanırlardı. Genellikle Müslüman bir devlet adamına Cuma günü öğle
saati camide veya mescitte namaz kılan cemaatin gözü önünde; bir Hıristiyan kontuna
ise onların kutsal günleri olan Pazar günü suikast düzenlemeyi tercih ederlerdi.44

Bâtınîler bu şekilde yürüttükleri eylemlerine Sultan Melikşah döneminden itibaren başlayarak gerek Selçuklu gerek Haçlı devlet adamları arasında tedirginliğe yol açarak toplum düzenini bozmaya çalışmışlardı.
Nizarî dâîleri, halkı kendi mezheplerine sokmak için gizlilik içinde bazı bâtınî
düşüncelerini de yaymaya başladılar. Bu davet usullerini şu şekilde açıklayabiliriz.45
Teferrüs: Propagandacı kendi inancına davet edeceği kimseyi iyi seçmeli onun
psikolojisini anlamalıdır. Etki altına alamayacağı kişilere Bâtınîyye’den bahsetmemelidir. Hatta dâîlere: “İçinde ışık olan evde konuşmayınız. Yani kelâm
ilmini ve kıyas yollarını bilenlerin yanında hiçbir şeyden bahsetmeyiniz ve çorak
araziye tohum saçmayınız” şeklinde tavsiyeler verilirdi.46 Dâî bu şekilde
aldatılabilecek ve saptırılabilecek kimse ile aldatılamayacak olanı ayırt edebilmeli,
herkese karşı aynı metodu kullanmamalıydı.
Te’nîs: Propagandacı mezhebe çağıracağı kişiyle önce dostluk kurmalı, ona
güven vermeli, onların hoşlanacağı gönül alıcı sözler söylemelidir. Çok dindar
görünerek etkiledikleri kişiye bir süre sonra benimsediği dinî inançlarının yorumunu
sorarak onu şüpheye düşürmelidir.
Teşkîk: Davet edilmekte olan şahısın sorduğu sorulara “Bunun bilgisi
imamdadır” denilerek Kur’an’ın zâhiri olamayacağına inandırılır, dâî de akılsız
kişileri şüpheye düşürücü sorular sorarak müridin kalbine ulaşarak inançlarını sarsar.
Ta’lîk: Teşkîk (şüpheye düşürme) ile inancı sarsılan kişi sorularının
cevaplanması için bir süre kendi haline bırakılır. Bu sürede o kişinin ruhi durumuna
göre yeni tedbirler alınır.

Rabt: Rabt (bağlılık) müridin te’vil isteğini merakta bırakmakla gerçekleşir.
Dâî, müridin samimi olduğuna inanırsa sırlarını açıklayacağını söyleyerek ona gizlilik
yemini ettirir.
Tedlîs: Bu aşamada dâî mezhebin sırlarını birdenbire değil yavaş yavaş
açıklamaya başlar. Yalanlara başvurarak mezhebi olduğundan çok farklı gösterir.
Te’sîs: Dâî yapmış olduğu telkinlerin kişide iyice yerleşmesini sağlar. Bâtının
gerçek mana olduğunu ifade ederek delillerini kesinleştirmeye çalışır.
Hal’: Davete çağırılan kişi Ehl-i Sünnet mezhebinden ayrılmaya çağırılır,
ibadetlerin gereksiz olduğu konusunda telkin edilir.
İnsilâh: Kişi bütün telkinlere aldanarak artık tam bir bâtınî olur; namaz, oruç
gibi dinî amelleri kaldırılır.
İbnü’l-Cevzî, bu davet usullerinin şu şekilde uygulandığını belirtmiştir: “Bu
kimselerin insanları kandırmak için birçok hileleri vardır. Kandırabilecekleri şahsa
bakarlardı. Eğer zühde meyleden bir tipse ona emanetten, doğruluktan ve nefsanî
arzuları terk etmekten bahsederlerdi. Başıboşluğa meyleden bir tipse ona ibadetin
mantıksız olduğundan takvanın ahmaklık olduğundan bahsederlerdi ve asıl akıllılığın
böyle fani bir dünyanın zevkine tabi olmak olduğunu söylerlerdi. Her mezhebin
yanında o mezhebe uygun şeyleri söylüyorlar, sonra da inandığı şeylerde o kişiyi
şüpheye düşürüyorlardı. Onlara ya ahmak adamlar ve ya Mecusîler’in çocukları
icabet ediyor, sözlerini kabul ediyordu. Daha çok da İslâm davetinin gelmesi ile
atalarının devleti yıkılan kimseler kabul ediyorlardı. Egemenliğe meyleden ve fakir
olanlar da maddî destekle kandırılıp, saptırılıyorlardı…” 47

D- Sultan Melikşah Döneminde Bâtınîler’in Ele Geçirdiği Diğer Kaleler
Hasan Sabbâh, Selçuklular’dan ve İran’daki diğer yabancı hâkimiyetlerden nefret ediyordu. “Selçuklu Sultanı basit cahil bir Türk’tür ve Türkler insan değil,Âdem’den gelen cinlerdir” 48 diyerek Alamut’un zaptından sonra teşkilâtlanmaya ve bölgedeki diğer kaleleri49 de ele geçirerek Selçuklu etkisini kırmaya çalışmıştır.
İbnü’l-Esîr’e göre Bâtınîler’in ilk ele geçirdikleri kale Kâin50 Kalesi’dir. Kalenin
valisi de Bâtınî olduğu için Bâtınîler onun yanında toplanıp, güçlenmişlerdi. Çok
geçmeden şehrin reisi, adamları ve Bâtınîler Kirman’dan geçip Kâin’e doğru ilerleyen
bir kafileye saldırmışlar, bir kişi hariç kafiledeki şahısların hepsini öldürmüşlerdi.
Kurtulan kişi Kâin’e gidip ve hadiseyi halka anlattığında Şehirliler Bâtınîlerle
savaşmak üzere yola çıkmışlar fakat onları yenemeyip teslim olmak zorunda kalmışlardı.51 Bu olay İbnü’l-Esîr’in belirttiğine göre Nizâmü’l-Mülk’ün öldürülmesinden öncedir ve Bâtınîler’in tehlike saçmaya, yağmalama yapmaya, adam
öldürmeye Nizâmü’l-Mülk’ün öldürülmesinden çok daha önce başladıklarını da
göstermektedir.
Hasan Sabbâh daha sonra, Sultan Melikşah’ın yakın bir dostuna ait olan
Deylem yakınlarındaki Ruznâz kalesini 1200 dinara satın aldı.52 Onların ele
geçirdikleri bir diğer kale Alamut’un yakınlarındaki Şah-rûd nehrinin ötesinde
Rûdbâr’dı. Bu kale daha sonra Bâtınî davetinin önemli merkezlerinden biri oldu.53
Bâtınîler’in ele geçirdiği yerler arasında Kûhistan’ın bir bölümü de bulunmaktaydı. Bölge barındırdığı Şiî potansiyeliyle Hasan Sabbâh’ın öncelikli hedefleri arasındaydı. Hasan Sabbâh Alamut Kalesi’ni ele geçirmesinde de yardımları bulunan dâî Hüseyin Kâinî’yi bu bölgede davetini yaymakla görevlendirdi. Bölgede Sâmâniler devrinde Horasan emîrleri olan Simcûrîler’in bir kısmı yaşamaktaydı.
Simcûrîler’in soyundan el-Münevver, halk ve ileri gelenler tarafından reis kabul
edilmişti. Şehir valisi olarak atanan bir Selçuklu kumandanı halka zulüm ve eziyet
etmeye başlayıp el-Münevver’in kız kardeşini zorla almak isteyince el-Münevver
öncülüğündeki halk Bâtınîler’e sığınmaya başladı. 54 Bölgedeki bir kasabaya yerleşmiş olan Hüseyin Kâinî bu durumdan en iyi şekilde yararlanarak halkın isyanını destekledi böylece kısa sürede Kûhistan ile ona bağlı Hur, Tabes, Zevzen, Tûn, Hûsef ve diğer önemli yerleşim birimleri Bâtınîlerce ele geçirilmiş oldu.55
Bâtınîler’in 484/1092 yılında zapt ettiği kalelerden biri de Ebher yakınındaki
Vesnemkûh kalesiydi. Melikşah’ın Emîr Üner’e ikta ettiği Halâdhân Kalesi de yine
Bâtınîler tarafından ele geçirildi.56 Hasan Sabbâh, Sultan Melikşah’a rağmen bu
kalelerin alınmasıyla saltanat merkezinin yakınında siyasî bir teşekkül oluşturmakla
kalmamış; uğrunda canlarını feda edebilecek askerî bir güç de oluşturarak servet ve
güç sahibi olmuştur. Alamut merkez olmak üzere büyüklü küçüklü yaklaşık elli kadar
kale ile hâkimiyet sahasını giderek genişletmiştir.57

E- Sultan Melikşah’ın Bâtınîler’e Bakışı ve Onlara Karşı Aldığı Tedbirler

İbnü’l-Cevzî, Sultan Melikşah’ın başlangıçta Bâtınî fikirlerden etkilendiğini
belirtmiştir. Onun Ebû’l-Vefa b. Ukayl’den aktardıklarına göre Sultan Melikşah’a
yakın olan vaiz el-Cürcanî, Sultan’ın inancının Bâtınîlikle bozulduğunu Ebû’lVefa’ya gizlice söylemişti. Hattâ Sultan: “Tanrı nedir, Tanrı diyerek ne demek
istiyorsunuz?” demeye başlamıştı. Ebû’l-Vefa’nın Tanrı’nın varlığı, ruh ve akıl
ilişkisi ve Bâtınîler’in düşüncelerinin ne kadar yanlış olduğu hakkındaki sözlerinin vaiz Cürcanî tarafından kendisine aktarılmasıyla, Sultan Melikşah duygulanmış,onları lanetleyerek kendisine anlatılanlar sayesinde gerçek yüzlerinin farkına vardığını söylemiştir.58
Sultan Melikşah daha sonra kendisinden sonra da Büyük Selçuklu
İmparatorluğu’nu uzun süre meşgul eden Bâtınîlik ile mücadeleyi bir devlet politikası
haline getirdi. Rûdbâr ve Alamut bölgesinden sorumlu emîri Yoruntaş’ı 1091’de
Alamut ve civar kaleleri ele geçirmek üzere görevlendirdi.59 Sultan Melikşah’ın aldığı
bu önlem sadece bölgesinin sükûnetini sağlamakla görevli ikta sahibi bir emîri
göndermek olarak değil; başarılı bir şekilde Bâtınîlerle mücadele edecek bir
kumandanı göndermek olarak düşünülürse yeterli bir tedbir olmuştur Çünkü Emîr
Yoruntaş Alamut Kalesi’ni başarılı bir şekilde muhasara etmiş, Hasan Sabbâh’ın
davetini benimseyenleri öldürmüş, mallarını yağmalamış, civar kaleleri de takip altına
almıştır.
Emîr Yoruntaş’ın saldırıları karşısında Alamut’ta yeterli erzak biriktirilmediğinden içeride bulunan kale halkı yiyecek sıkıntısı çekmeye başladı. İçlerinden ümitsiz bir halde kaleyi birkaç süvariye bırakıp göç etmeye niyetlenenler oldu. Bunun üzerine Hasan Sabbâh cesaretlendirici sözlerle kale halkını sakinleştirerek mukavemeti sağlamaya çalıştı. Halife Müstansır’dan kaleyi terk etmemeleri gerektiği, imanla savaşıldığı takdirde yakında başarıya (ikbâl) kavuşacakları konusunda emir aldığını söyledi. Bu yalan kale halkına dayanma gücü vererek onların insanüstü bir biçimde direnmelerini sağladı. Hatta bu direnişten sonra Alamut “Beldetü’l-İkbâl” adıyla anılır oldu.60 Kalenin düşmesine çok az kalmışken Emîr Yoruntaş’ın eceliyle aniden ölümü durumu tamamen Bâtınîler’in lehine çevirdi.

Kaleden muhasaranın kaldırılmasıyla Selçuklu güçlerinin tüm emekleri boşa çıktı ve
Hasan Sabbâh’da Bâtınîliği yayma faaliyetlerini hızlandırdı.
Emîr Yoruntaş’ın ölümünden sonra Bâtınîler’in faaliyetleri iyice artmış, kendilerine katılan yeni taraftarlarıyla özellikle Kûhistan ve Rûdbâr bölgesinde giderek güçlenmeye başlamışlardı. Sultan Melikşah bu defa Kûhistan tarafındaki kaleleri ele geçirmekle meşgul olan dâî Hüseyin Kâinî’yi yakalamak üzere bu bölgeye Emîr Koltaş’ı, Alamut’ta bulunan Hasan Sabbâh’ı yakalamak üzere ise Emîr Arslantaş’ı görevlendirdi.
Emîr Arslantaş komutasındaki Selçuklu ordusu Alamut’a ulaştığında Hasan
Sabbâh’ın yanında yalnızca 70 kadar adamı bulunuyordu ve kaledeki erzak yetersiz
durumdaydı. Bâtınîler yaşayabilecekleri en az düzeydeki erzağı tüketip Selçuklu
ordusuna karşı koyuyorlardı. Arslantaş’ın ordusu kaledekileri iyice sıkıştırmıştı.61
Dihdâr Ebû Ali Erdistânî adlı Hasan Sabbâh’ın bir dâîsi Kazvîn’e yerleşmiş ve yöre
halkından pek çoğu bu dâînin davetine uymuştu. Aynı şekilde Talekan, Rey ve başka
bölgelerden gelen pek çok kişi de Kazvîn’e yerleşerek İsmâilîliği benimsemişti.62
Hasan Sabbâh son çare olarak Dihdâr Ebû Ali Erdistânî’den yardım istedi. Dâînin
topladığı 300 kadar İsmâilî gerekli erzak ve malzemeyle birlikte Selçuklu kuşatmasını
yararak Alamut’a girdiler. Bu gelenlerle güçlenen aynı zamanda çevre halkı tarafından desteklenen Alamut’taki Bâtınîler, bir gece sürpriz bir çıkışla Arslantaş’ın ordusunu dağıttılar (Şaban 485/Eylül-Ekim 1092). Bu bozgun üzerine Emîr Arslantaş’ın askerleri kuşatmayı kaldırarak çekilmek zoruna kaldılar.
Bu gelişmeler karşısında Sultan Melikşah komutanlarından Kızıl Sarığ’ı, emrine Horasan bölgesinin askerlerini de vererek Bâtınîler’i ortadan kaldırması için
görevlendirdi. Kızıl Sarığ onlara ait kaleleri teker teker zapt etmeye başladı Fakat
Mü’mîn Âbâd yakınında Dere kalesini ele geçirdiği sırada Sultan’ın ölüm haberi her şeyi değiştirdi. Aynı şekilde Emir Koltaş’ta Hüseyin Kâinî’ye karşı muvaffak olacakken bu haberi duydu ve iki komutan da kuşatmalarına son verip geri çekilmek
zorunda kaldılar.63
F- Sâve’de Yaşanan Gelişmeler ve Sultan Melikşah ile Hasan Sabbâh Arasında Geçen Mektup Hadisesi
Bâtınîler’in Selçuklu topraklarındaki bilgi sahibi olduğumuz ilk cinayetleri
Alamut’un ele geçirilmesinden daha önce Sâve’de meydana gelmişti. Bâtınîlerden on
sekiz kişi bir bayram günü burada toplanarak bayram namazı kılmışlardı. Bunların
haberini alan şahne de onları dikkatle izledikten sonra bu şahısları yakalayıp
hapsetmiş haklarında soruşturma yaptıktan sonra da serbest bırakmıştı. Bu olay
Bâtınîler’in ilk toplantılarıdır.64 Bu toplantı aynı zamanda onların girişeceği
eylemlerin de bir habercisi gibiydi.
Çok geçmeden Bâtınîler, Sâveli olup İsfahân’da ikamet eden bir müezzini
kendi mezheplerine davet ettiler. Fakat müezzin bu daveti kabul etmedi. Bunun
üzerine müezzinin kendilerini şikâyet etmesinden korkarak onu öldürdüler. Bu olay
kaynaklarda döktükleri ilk kan olarak geçmektedir. Nizâmü’l-Mülk olaydan haberdar
olunca suçluların derhal yakalanmasını emretti. Nihayet bu cinayetten “Tâhir” adlı bir
marangoz sorumlu tutularak öldürüldü ve cenazesi ibret için sokaklarda halka teşhir
edildi. Hatta bir süre sonra Bâtınîler, Nizâmü’l-Mülk’ün ölümü üzerine “Siz bizden
bir marangoz öldürdünüz biz de karşılığında Nizâmü’l-Mülk’ü öldürdük” dediler. 65
Sâve’de yaşanan bu olaylardan sonra Sultan Melikşah’ın Hasan Sabbâh’a yazdığı ihtar mektubu ve Hasan Sabbâh’ın cevabı günümüze kadar gelmiştir.66
İbnü’l-Cevzî’nin belirttiğine göre Sultan Melikşah, Hasan Sabbâh’ı itaate çağıran,kendisine muhalefet etmemesini, âlim ve idarecileri öldürme eylemini terk etmesini isteyen bir mektup göndermiştir. Hasan Sabbâh ise mektubu okuyan elçinin
huzurunda emrindeki Bâtınî gençlerden birine: “Kendini öldür” demiş ve genç hançer
saplayarak kendini öldürmüştür. Bir diğer gence de: “Kendini at” demesiyle genç
kendisini kaleden aşağıya atmıştır. Hasan Sabbâh’ın daha sonra elçiye dönerek: “Bu
gördüklerini Sultan’a anlat, benim bir emrimle derhal canını vermeye hazır 20.000
kişi var” demesi üzerine elçi şaşkınlıkla oradan ayrılmıştır.67
İbn Kesîr de olayı benzer şekilde anlatmış, Sultan Melikşah’ın mektuplarla beraber âlimlerin fetvâlarını da gönderdiğini Hasan Sabbâh’ın Sultan’ın gönderdiği mektubu elçilerin huzurunda okuyunca çevresinde bulunan gençlerden birine: “Kendini öldür” dediğini ve gencin bıçağı alıp gırtlağını keserek öldüğünü bir başkasına da: “Kendini şuraya at” der demez gencin kalenin tepesinden aşağı atlayarak paramparça olduğunu ve bunun üzerine Hasan Sabbâh’ın Sultan’ın elçisine: “İşte cevabım budur” dediğini belirtmiştir.68
Sınırlı sayıda kaynakta geçen Sultan Melikşah ile Hasan Sabbâh arasında yazılan mektuplardan M. Şerefeddin’in tercümesinde Sultan Melikşah, Hasan Sabbâh’a yeni bir din kurduğunu, bazı cahil halkı kendi tarafına çekerek isyan ettirdiğini, İslâm halifelerine ve Abbasîler’e dil uzattığını söyleyerek İslâmiyete dönmesini, bu faaliyetlerinden vazgeçmezse üzerine ordularını göndererek kalesini yerle bir edeceğini söylemiştir. Hasan Sabbâh da gayet hürmetkâr ve saygılı ifadelerle
başladığı mektubunda Müslüman olduğunu ancak gerçek halife olarak Fâtımî
halifesini kabul edip bağlı bulunduğunu söyleyerek Abbasî halifesini kabul
edemeyeceğini belirtmiştir. Abbasîler ona göre Hz. Muhammed’in neslinden
gelenlere ve İslâm dinine karşı suç işlemişlerdir. Mektubunda Nizâmü’l-Mülk ile
geçmişte yaşadığı sorunlardan da bahsetmiş ve Sultan’dan kendisi ile ilgili
meselelerde Nizâmü’l-Mülk’e danışmamasını istemiştir.69 Diğer iki mektupta da
verilen bilgiler M. Şerefeddin verdikleriyle hemen hemen aynıdır. Özellikle Murtaza Ravendî’nin yayımladığı mektupta Hasan Sabbâh, Sultan’a övgü dolu sözler yazmış
ve Nizâmü’l-Mülk ile aralarında düşmanlık bulunduğunu aksine Sultan’a karşı hiçbir
düşmanlığının olmadığını özellikle vurgulamıştır.70

G- Nizâmü’l-Mülk’ün Öldürülmesi
Nizâmü’l-Mülk, Hasan Sabbâh ve onun takipçilerine hem İsmâilî olmaları,
hem de canından çok bağlı olduğu Selçuklu varlığına karşı ciddi bir tehlike
oluşturdukları için kin duyuyordu. Hasan Sabbâh ise Nizâmü’l-Mülk nezdinde itibar
kazanarak kendisini Sultan Melikşah’a bile takdim ettirmiş;71 ancak gözden
düşmesinin etkisini unutmayarak, kendisiyle her fırsatta mücadeleye hazır olan ve bu
amaçla askeri hazırlıklar yapan veziri ortadan kaldırmaya karar vermişti. Bunun için
Deylemli Ebû Tâhir-i Errânî adlı bir çocuğu görevlendirdi.

Nizâmü’l-Mülk, 10 Ramazan 485/14 Ekim 1092 gecesi Nihâvend bölgesine yakın bir köye vardı. Hatta:“bu yer Hz. Ömer döneminde sahabeden bir grubun öldürüldüğü yerdir” dedi.72
Cüveynî buranın Bîsütûn ile Kengaver yolunun ortasında Sehne (Suhne) denilen bir
köy olduğunu belirtmiştir.73 Burada sufî kılığına giren Ebû Tâhir-i Errânî haremine
gitmekte olan Nizâmü’l-Mülk’e arzuhâlini takdim etmek istedi. Vezir, kâğıdı almak
için elini uzattığı sırada hançerini saplayarak Nizâmü’l-Mülk’ü öldürdü.74 Bâtınî genç
kaçmak istediyse de Nizâmü’l-Mülk’ün adamlarınca yakalanarak öldürüldü.

Sadreddîn Hüseynî’nin aktardıklarına göre ise: “Nizâmü’l-Mülk, Alamut Kalesi’nin etrafını askerlerle kuşatarak yolları kesti. Bunun üzerine kaleden iki adam çıktı. Fakat bunların atlarının nal izlerinin ters olması kale etrafına gitmiş olduklarını gösteriyordu. Nizâmü’l-Mülk de bu sırada hamamdan çıkmış, mahfede oturup yemek
yiyordu. Bu iki adamdan biri uğradığı haksızlığı şikâyet etmek isteyen biri kılığında
vezirin sofrasına yaklaşarak onu bıçağıyla öldürdü. Kaçarken ayağı çadırın ipine
takılıp yere düşmesi üzerine Nizâmü’l-Mülk’ün adamlarınca derhal yakalanarak
öldürüldü.”75
Nizâmü’l-Mülk’ün ölümü ile ilgili kaynaklardaki ortak görüş öldüren kişinin
Deylemli Bâtınî bir genç olmasıdır. Ancak azmettirenler hakkında farklı görüşler
bulunmaktadır. Nizâmü’l-Mülk’e düşmanlık besleyenlerden birisi Sultan Melikşah’ın
eşi Terken Hatun’du. Terken Hatun, oğlu Mahmud’u veliaht tayin ettirmek istiyordu.
Ancak Sultan Melikşah’ın Zübeyde Hatun’dan olan oğlu Berkyaruk, oğullarından en
büyüğüydü ve Nizâmü’l-Mülk tarafından da destek görmekteydi. Nizâmü’l-Mülk
Sultan Melikşah’ı bu konuda ikna etmeye çalışırken Terken Hatun’da kendi oğlunu
sultan yapmak için Tâcü’l-Mülk’le ittifak yapmayı uygun görmüştü.76
Tâcü’l-Mülk Sultan Melikşah’ın nezdinde itibar kazanarak Nizâmü’l-Mülk’e
muhalefet etmeye başlamıştı. Onun kurduğu düzeni yıkmak için Terken Hatun’la
birlik olarak Sultan Melikşah’ı devamlı olarak Nizam-ı Mülk’ün kusurlarıyla
doldurmaktaydı. Sultan bu sözlerin tesirinde kalarak Nizâmü’l-Mülk’e: “Açıkça
benim yönetimimi paylaşıyorsun, oğullarına valilikler, tımarlar veriyorsun, neyi
yönetmek istiyorsan, bana danışmadan onu yapıyorsun. Sanki sen devlette benim
şerikimsin! İster misin, önünden vezirlik hokkasının kaldırılmasını emredeyim ve
halkı senin tahakkümünden kurtarayım!” şeklinde bir mesaj yolladı.

Nizâmü’lMülk’ün ise: “Sultan benim mülkte şerik ve devlette ortak olduğumu bugün mü biliyor, benim hokkamla onun tacı birbirine bağlıdır…” şeklindeki cevabına,anlatıcıların süslemeler de eklemesiyle Sultan’ın gazabı ve öfkesi artmış Nizâmü’lMülk’ü, Tâcü’l-Mülk’ün ellerine bırakmıştı. O da Sultan’ın haberi olmadan gizlice Bâtınîlerle anlaşmış ve vezir Nihâvend yakınlarında hançerlenerek öldürülmüştü.77
Kaynaklarda Sultan Melikşah’ın yaralı veziri çadırında ziyaret ettiği sırada vezirin
ona: “Ey Sultanım, ömründen çok az bir zaman kala bana böyle yapılmasını
emretmeseydin” demesi üzerine Sultan’ın da böyle bir emri vermediğine dair yemin
ederek vezire: “Ben sana bunu nasıl revâ görebilirim, sen babam yerindesin ve
devletimin bereketisin” dediği geçmektedir. Bunun üzerine vezirin öldürülme işinden
Tâcü’l-Mülk sorumlu tutularak Nizâmü’l-Mülk’e bağlı Nizâmiye askerleri tarafından
öldürülmüştür.78
Nizâmü’l-Mülk’ün ölümü üzerinden çok geçmeden 16 Şevval 485/19 Kasım
1092’de Sultan Melikşah da vefat etti. Kaynaklarda Sultan Melikşah’ın av etinden
zehirlendiği gibi Halife Muktedî Biemrillâh, Terken Hatun veya Nizâmü’l-Mülk’ün
adamları tarafından öldürüldüğü de rivayet edilir.79

III. BÖLÜM
SULTAN BERKYARUK DÖNEMİNDE BÂTINÎLER İLE YAPILAN MÜCADELELER
A-Sultan Berkyaruk’un Saltanatının İlk Yıllarında Bâtınîler’in Faaliyetleri
1- Bâtınîler’in Giderek Şiddetlenen Eylemleri

Sultan Melikşah’ın ölümünden sonra oğlu Mahmud’un Sultan ilan edilmesi
üzerine Nizâmü’l-Mülk’ün adamları Melikşah’ın diğer oğlu Berkyaruk etrafında
toplanarak onu Sultan ilan etmişlerdi. Sultan Berkyaruk’un saltanatının başında
kardeşleri, amcası Tutuş ve Terken Hatun ile giriştiği hâkimiyet mücadelesi sonucu
ortaya çıkan otorite boşluğundan ise Bâtınîler yararlanmasını bilmişler ve sayılarını
çoğaltıp kuvvetlerini arttırarak varlıklarını sürdürmüşlerdir.
Bâtınîler özellikle İsfahân’da faaliyetlerini giderek arttırmışlardı. Öyle ki
insanlar ikindi vaktinden sonra evlerinden çıkamaz olmuştu. İkindiden sonra eve
gelmeyenlerden de ümitlerini kesiyorlardı. 486/1093’te İsfahân, Bâtınî bir çiftin
yardım isteme bahanesiyle kandırdıkları insanları, çok büyük işkencelerle ölüme terk
ettikleri haberiyle çalkalandı.

İnsanlar eve gelip yerde duran kilimi kaldırdıklarında
kuyu içine atılmış elliye yakın ceset bulmuşlar ve bu çift ve onlara bağlılıklarından
şüphelendikleri kişileri evle beraber ateşe vermişlerdi.1
Reşîdüddin bu olayı şu şekilde aktarmıştır: “Dar bir sokağın girişinde bulunan
kör bir adam: “Allah’ım bu kör adamı ellerinden tutup kapısının önüne getiren her
kimse, onu bağışla” şeklinde dua ediyordu. Bu dar sokak sanki bir ölüm yoluymuş gibi uzun ve karanlıktı ve adamın evi bu sokağın sonunda bulunmaktaydı. Bu evin girişine bir kuyu kazmışlar ve yardım eden Müslümanları bu kuyudan aşağı atıyorlardı. Hatta kuyunun altında geçişler, yeraltı odaları ve özel odalar bulunmaktaydı.

Altı ay boyunca bu böyle sürdü ve yaşlısı genci şehrin pek çok insanı ortadan kayboldu. Bir gün, yaşlı bir kadın, evden bir şey almaya çalışana dek hiç kimse bu sırrı açığa çıkaramadı. Kadın, acıklı inlemelerin sesini duyunca, evdekiler kadının, yaptıklarını anlamasından korktular. Onu, ekmek verecekleri bahanesiyle eve çağırdılar. Kadın korktu ve kaçtı. Sokakta bulunan bir grup insana: “Bir evden
gizemli bir yakınma sesi duydum ve birkaç kişi beni şeytanlaştırmaya çalıştı” demesi
üzerine şehirde kaybettiği yakınlarını arayan büyük bir kalabalık evin kapısına geldi.
Kuyuda kimisi ölü, bazıları çivilerle duvara asılı, bazıları zar zor nefes alabilen 300-
400 civarında insan buldular ve adamı, karısını, onlara yardım edenleri evle beraber
derhal yaktılar.2
İbnü’l-Esîr’de bu olayı benzer şekilde anlatarak, Şâfiî fakihi Ebû’l-Kâsım
Mes’ûd b. Muhammed el-Hucendî önderliğindeki İsfâhan halkının Bâtınîlerden
intikam almak için kolları sıvadığını, onlara çukur kazdırıp içine ateş yaktırdığını,
halkın Bâtınîler’i getirip bu ateşin içine attıklarını belirtmiştir. Halk ayrıca bu ateş
çukurlarının başına bir adam görevlendirip ona “Mâlik” adını vermiş, böylece pek
çok Bâtınî öldürülmüştü.3
Bâtınîler’in her geçen gün eylemlerini şiddetle arttırması Selçuklu halkı
arasında o kadar büyük korkuya yol açmıştı ki ileri gelen devlet adamları kendilerince
önlemler almaya başladılar. Devamlı olarak hayatlarını kaybetme korkusu yaşayan
yöneticiler ve emîrler elbiselerinin altına zırh giymeden sokağa çıkamaz olmuşlardı.4

Sultan Berkyaruk ise bu karışık ortamda onlarla mücadele etmek için daha fazla zaman ve para ayıramadığı gibi belki de rakip ve düşmanlarının kendi aleyhindeki faaliyetleri için Bâtınîler’e müsamaha gösteriyordu.5
Sultan Berkyaruk döneminin ilk yılarında Selçuklu ülkesinde sosyal yönetimden memnun olmayan halk kitlelerinin dinî mücadele olarak başlattıkları hareketler de giderek artmıştır. Özellikle Nişâbûr ve çevresinde Şâfiîler, Hanefîler ve Karmatîler arasında 1095 yılı başında çatışmalar meydana gelmiştir. Şâfiîlerin reisi İmamu’l-Haremeyn el-Cüveynî’nin oğlu tanınmış fakih Ebu’l-Kasım ile Hanefîlerin lideri Kadı Muhammed b. Ahmed b. Seyyid, Karmatîler’e karşı ittifak haline girerek onlara ait medreseleri yakmışlar ve Karmatî ve diğer gruplardan birçok insanıöldürmüşlerdir.6

2- Bâtınîler’in Nizârî ve Müsta’lî Olarak İkiye Ayrılmaları

Hasan Sabbâh daveti 1094 yılına kadar Fâtımî Halifesi Müstansır-Billâh adına
yürütmüştü. Müstansır-Billâh’ın ölümüyle Bâtınîler arasında ayrılık yaşanmaya
başlandı. Müstansır-Billâh, Hasan Sabbâh’a kendisinden sonra oğlu Nizâr’ı veliaht
tayin ettiğini söylemiş hatta Nizâr’ın halife olmasını istemeyenlerle yaşanan siyasî
olaylar Hasan Sabbâh’ın Mısır’dan gizlice ayrılmasına sebep olmuştu.
Müstansır-Billâh ölünce Fâtımîler’in güçlü veziri ve başkumandanı Efdal b.Bedrü’l-Cemâlî kendisine karşı davranışlarından rahatsız olduğu Nizâr’ın kızkardeşi
ile evli olan Müstansır-Billâh’ın diğer oğlu Müsta’lî-Billâh’ı halife ilan etti.7
Rivayete göre Efdal, Müstansır-Billâh döneminde atıyla sarayın hol bölümünde ilerlerkenNizâr dışarıdaydı ve Efdal onu fark etmemişti. Bunun üzerine Nizâr: “Ey Ermeni köpeği, attan aşağı in! Ne kadar edepsizsin” diye bağırmış bunu işiten Efdal b.
Bedrü’l-Cemâlî de Nizâr’a karşı kin bağlamıştı.8
Müsta’lî-Billâh’ın halife ilan edilmesiyle Nizâr, öldürülme korkusuyla İskenderiye’ye kaçmış ancak yakalanmış ve Kahire’ye getirilip hapse atılarak öldürülmüştü.9
Yaşanan bu gelişmeler sonucu özellikle Hasan Sabbâh’ın liderliğindeki İran, Irak ve Suriye’nin bir bölümündeki Bâtınîler’in, ilk olarak veliaht seçilen Nizâr’ın imamlığını; Kahire, Yemen ve Hindistan çevresindekilerin iseMüsta’lî-Billâh’ın imâmlığını tanımaya başlamasıyla İsmâilîler; Doğu İsmâilîleri yani Nizârîyye ve Batı İsmâilîleri yani Müsta’lîyye olmak üzere iki kola ayrılmış oldular.10

3- Sultan Berkyaruk’un Bâtınîler Tarafından Yaralanması

Selçuklu Devleti’nde yaşanan karışıklıkları fırsat bilen Bâtınîler özellikle
Hasan Sabbâh’ın ed-da’vetü’l-cedîde denilen propaganda usulüyle birlikte
faaliyetlerini daha da şiddetlendirdiler ve hemen her gün Müslüman halktan masum
insanları öldürdüler. Bâtınîler, Sultan Berkyaruk’a bâtınî düşmanı olan birini vezîr
tayin ettiği için11 suikast girişiminde bulundular. 488 yılı Ramazan ayında (Eylül
1095) meydana gelen bu hadisede Sultan Berkyaruk Sicistanlı bir Bâtınî tarafından
pazısından yaralanmıştı.
Suikastı tertip eden şahıs yakalanıp sorguya çekilince kendisine iki kişinin yardımcı olduğunu söyledi. Daha sonra bu iki kişi de yakalanıp işkence ile sorgulandı. Ancak suçlarını kabul ettikleri halde suikasti kimin emriyle düzenlediklerini söylemek istemediler. Bunun üzerine içlerinden birisi bir filin ayakları altına atılınca her şeyi itiraf edeceğini belirttiyse de arkadaşının, nasıl olsa öldürüleceklerini bari sırlarını ifşa edip de Sicistan halkını rezil etmemelerinin uygun olacağını söylemesi üzerine her iki suikastçi de öldürüldü.12

B- Sultan Berkyaruk Döneminde Bâtınîlikle İtham Edilenler
Bâtınîler’e düşman olanlar her an onlardan gelecek bir tehlike korkusuyla
yaşıyor, Bâtınî olmayanlar ise onların işledikleri kötülüklere ve cinayetlere ortak
olmakla itham ediliyorlardı. Bunlardan biri Kiyâ el-Herrâsî adıyla meşhur olan Ebû’lHasen Ali b. Muhammed’di. Muharrem 495/Ekim-Kasım 1101 yılında Nizâmiye
müderrisliğinden azlederek tutuklandı. Çünkü bazıları Sultan nezdinde onun Bâtınî
olduğunu söyleyerek ithamda bulunmuşlardı. Aralarında İbn Ukayl’inde bulunduğu
bir grup âlim onun Bâtınîlikle alakası bulunmadığına dair tanıklıkta bulununca
müderris salıverildi.13
Bu ithamlardan bir diğeri ise Kirman meliki hakkında olandır. Kirman ahalisi
meliklerinin Bâtınî olduğuna inanarak onu yakalayıp öldürmüştü.14 İbnü’l-Esîr bu
ithamın haklı olup Kirman melikinin Bâtınîliğe meylettiğini anlatmıştır. Şöyle ki:
Hûzistân’da kâtiplik yapan Ebû Zür’a adlı bir şahıs melikin yanına elçi olarak gelip
onu Bâtınîliğe teşvik etmişti. Melik daha sonra keyfî bir yönetim sergilemiş ve halka
zulmetmeye inançlarına uymayanları öldürmeye başlayınca da Ebû Zür’a ile birlikte
öldürülmüştü.15 Bâtınî olduğu iddiasıyla öldürülenler arasında Tekrit Kalesi muhafızı
Keykubâd’ın oğlu da bulunmaktaydı.16

Mecdü’l-Mülk el-Balâsânî de Bâtınîlikle itham edilen devlet adamlarındandır.
Sultan Berkyaruk’un eski veziri Müeyyidü’l-Mülk, vezirlikten azledilmiş ve bunun
üzerine Muhammed Tapar’ı Berkyaruk’a karşı isyana teşvik etmişti. Vezirlikten
uzaklaştırılmasının sebebi olarak Sultan Berkyaruk’a bağlı devlet adamlarından
Mecdü’l-Mülk el-Balâsânî’yi görüyordu. Bu gergin ortamda değerli emîrlerin teker
teker Bâtınîler tarafından öldürülmesinden Müeyyidü’l-Mülk ve ona bağlı devlet
adamları, Mecdü’l-Mülk’ü sorumlu tuttular ve onu bâtınî olmakla ve onları
azmettirmekle itham ettiler. Sultan Berkyaruk ise Mecdü’l-Mülk’ün öldürülmesini
önleyemedi.17 Çok geçmeden Müeyyidü’l-Mülk de bizzat Sultan Berkyaruk
tarafından hem isyan girişimleri hem de Sultan’ı Bâtınîlikle suçladığı için öldürüldü.18
Sultan Berkyaruk bile bâtınî olmakla itham edilmiştir. Berkyaruk’un komutanlarından, devlet adamlarından bir kısmı uygun zamanda işbirliği yapmak için
tıpkı Sünnî yerel gruplarıyla olduğu nüfusun diğer gruplarını oluşturan Bâtınîlerle bazı anlaşmalar, birleşmeler yapıyorlar, gerekli durumlarda da onları kullanıyorlardı.19 Sultan Berkyaruk’un da 493/1100 tarihinde Emîr-i Dâd Habeşî b.Altuntak ile birlikte Melik Sencer’e karşı yaptıkları savaşta Emîr-i Dâd’ın yanında Bâtınîlerden müteşekkil 5000 kişilik piyade kuvveti bulunmaktaydı.20
Yine 494/1101 yılında Muhammed Tapar ve Sencer’in Bağdat’a varması üzerine Dicle’nin batı tarafına geçmek zorunda kalan Berkyaruk’un askerleri arasında Bâtınîler bulunmaktaydı Nehrin iki tarafında yaşanan çarpışmalar sırasında
Muhammed Tapar’ın askerleri Berkyaruk tarafındaki askerlere: “Ey Bâtınîler!”
şeklinde bağırarak onları kınamışlardı.21 Sultan Berkyaruk ayrıca, çoğu Muhammed
Tapar’a bağlı ve kendisine muhalif olan değerli emîrler de Bâtınîler tarafından öldürünce bu cinayetlerden de sorumlu tutulmuştu.22

Berkyaruk’un Bâtınîler üzerine tertip ettiği harekâtı ise kendisi hakkında yapılan bütün bu ithamlara verdiği cevabı veBâtınîler’i gerektiğinde sadece çıkarları için kullandığının kanıtı olmuştur.

C- Sultan Berkyaruk Döneminde Bâtınîler Tarafından Ele Geçirilen Kaleler
Alamut’u ele geçirdikten sonra Bâtınîler, Deylem civarındaki birçok kaleyi de
ele geçirmişlerdi. Özellikle Sultan Melikşah’ın ölümünden sonraki karışık ortamda ve
Sultan Berkyaruk döneminde ele geçirdikleri bu kalelere yenilerini de eklediler.
Sultan Melikşah’ın ölümünden kısa süre sonra Bâtınîler, Damgan’ın
kuzeyinde bulunan Üstünâvend kalesini alarak Elbruz sıradağlarının batısından, orta
ve doğu kesimlere yayıldılar.23
489/1096’da gelecekte en önemli merkezlerinden biri olacak Girdkûh’u24 ele
geçirdiler. Gizlice İsmâilîliği kabul etmiş olan Damgân Reisi Muzaffer, Selçuklu
yöneticileriyle kurduğu iyi ilişkiler neticesinde Emîr-i Dâd Habeşî’yi Sultan
Berkyaruk’tan kendisi için Girdkûh Kalesi’ni istemeye ikna etti. Sultan’ın bu isteğe
olumlu yanıt vermesi sonucu Reis Muzaffer, Emîr-i Dâd Habeşî adına Girdkûh’u
yönetmeye başladı. Hatta 493/1100 yılındaki savaşta Berkyaruk ve Emîr-i Dâd’ın
yanına yardım için 5000 kişilik bâtınî birliğini yardım için gönderdi.25 Emîr’in ölümü
üzerine hazinelerini kaleye taşıyıp elde ettiği parayla kaleyi kuşatmalara dayanıklı
hale getirdi. Her türlü gereksinimi sağladıktan sonra ise Bâtınî olduğunu açıklayarak
kaleyi Hasan Sabbâh adına yönetmeye başladı.26

Bâtınîler, Güneybatı İran’da Zagros Dağları ile Huzistân arasında bulunan
Errecân bölgesindeki kaleleri de ele geçirdiler. Ebû Hamza adlı Errecânlı bir
ayakkabıcı olan dâî, kalelerin ele geçirilmesini sağladı. Bu kaleler en-Nâzır ile
Errecân’a iki fersah mesafede bulunan et-Tunbûr kaleleri idi.27

Alamut’un batısında, Şah-rûd nehrinin üst kısmında bulunan Lemmeser Kalesi
de Bâtınîler’in zapt ettiği kalelerdendir.28 Hasan Sabbâh henüz davetini kabul
etmemiş Lemmeser Kalesi’ne güvendiği Bâtınîlerden bazılarını ve Kiya Buzurg
Ümmid’i29 gönderdi. Buzurg Ümmid ve adamları kimseye görünmeden 24 Zilkâde
495/10 Eylül 1102 gecesi kaleyi basıp halkını öldürdü. Kalenin Bâtınîler’in eline
geçmesiyle Alamut’a Şah-rûd vadisinin batı yönünden gelen yol koruma altına
alınmış oldu. Buzurg Ümmid, Hasan Sabbâh tarafından yerine geçmesi için Alamut’a
çağırılıncaya kadar yirmi yıldan fazla kalede hüküm sürdü.30
Bâtınîler, İsfâhan’da bir tepe üzerinde kurulmuş Şahdîz Kalesi’ni de zapt
ettiler. Kaynaklarda geçen kalenin yapılış hikâyesi şöyledir: Sultan Melikşah’ın bir
gün avda iken köpeği kaçmıştı. Sultan kaçan köpeği kovalamış nihayet onu bir dağ
başında yakalamıştı. Beraberinde Rum elçilerden biri de bulunmaktaydı. Elçinin o
sırada kendisine: “Şu dağ bizim olsa üzerinde mutlaka kale yaptırırdık” demesi,
Sultan’ı burada kaleyi inşa ettirmeye sevk ettirmiş ve kalenin yapımı için yaklaşık bir
milyon 200.000 dinar sarf etmişti. Abdülmelik b. Attâş çeşitli hilelerle kaleyi ele
geçirdikten sonra İsfahân halkı: “Şu kaleye bakınız ki rehberi bir köpek, yapılmasına
işaret eden bir kâfir, şimdi orada öğüt veren bir zındıktır” diyerek kaleden bahsetmişlerdi.31

Önce, İsmâilî dâîlerinden Abdülmelik b. Attâş İsfâhân’da yaşamış ama
Bâtınîlikle itham edilince şehirden kaçmıştı.32 Oğlu Ahmed’in ise babasının dinî
görüşlerini taşımadığına dair kanaat getirilerek şehirde kalmasına müsaade edilmişti.
Ahmed b. Attâş, babası gibi mezhebin tüm öğretilerini iyi bilen, zeki biri değildi.
Hatta Hasan Sabbâh’a: “Bunca cehaletine rağmen Ahmed b. Attâş’a neden hürmet
edersiniz” diye sorduklarında: “Babasının hatırı için zira o benim hocamdı” cevabını
vermişti.33
Babasının zamanında ucuz pamuk giysiler alıp satan ve babasının inançlarıyla
hiç ilgisi yokmuş gibi görünen Ahmed b. Attâş zamanla kalede uşakların ve kölelerin
öğretmeni olarak yer buldu. Zaman zaman saraya giysi alma bahanesiyle şehre inip,
halkı mezhebe davet etmeye başladı. Özel toplantılar düzenledi. Bâtınîliği halka
anlatmak için bir ev kurdu. Her gece şehirden gelenleri evinde kabul ederek her yeni
müridinin büyük bir gizlilikle kendi muhitindeki insanlara propaganda yapması
temeline dayanan sistemiyle taraftarlarını sayısının artmasını bekledi. Yaklaşık
30.000 kişi onun öğretilerini benimsedikten sonra artık faaliyetlerini açıktan açığa
yapmaya başladı. 34 Ahmed b. Attâş, kale dizdarının da güvenini kazanıp sağ kolu
haline gelerek ölümünün ardında yerine geçti ve Şahdîz’i Bâtınî kalesi haline
getirerek bölgedeki Müslümanlara zulmetmeye onları öldürmeye başladı, Şahdîz
huzurlu bir İslâm şehriyken bütün düzen bozulmuş oldu.35
İsfahân’a beş fersah uzaklığındaki Hâlincan Kalesi de Bâtınîler’in işgaline
uğrayan kalelerden biriydi. Kalenin koruyucusu bir Türk idi. Bâtınî olan bir marangoz
onunla arkadaş olmuş, güzel hediyeler sunmuştu. Bu hediyeler arasında İranlı bir
cariye de bulunmaktaydı. Kalede bu cariyenin gelmesiyle düzenlenen eğlence
sırasında marangoz ve arkadaşları gizlice diğer Bâtınîler’i içeri aldılar. İçeri girenler,Türk koruyucuyu ve adamlarını öldürüp kaleyi Abdülmelik b. Attâş’a teslim ettiler.Böylece Bâtınîler, İran ile Hûzistan arasındaki yolları kesmiş oldular.36

D- Sultan Berkyaruk’un Bâtınîler’e Karşı AskerîMüdahaleleri ve Gerçekleştirdiği Bâtınî Katliamı
Sultan Berkyaruk, 489/1096 yılında Ebher ahalisini Bâtınîler’in elinden
kurtarmıştı. Ebher yakınlarındaki Vesnemkûh Kalesi’ni Bâtınîler 1092 yılında işgal
etmişler, burada yaşayan halka eziyet çektirmeye başlamışlardı. Halkın kendisine
başvurarak yardım istemesi üzerine Sultan Berkyaruk, Bâtınîler üzerine asker
göndermiş ve şehirdeki Bâtınîler son ferdine kadar öldürülmüştü.37 Daha sonra uzun
yıllar Bâtınîler üzerine ciddî bir harekâtta bulunamayan Berkyaruk özellikle İsfahân
ve çevresinde yaşanan hadiseler ve kendisine ve askerlerine yönelik ithamların
giderek artması üzerine, Şaban 494/Haziran 1101 tarihinde: “Ele geçirebildiğiniz
kadar bâtınîyi öldürün, mallarını da alın” diyerek Bâtınîler’in öldürülmesi, evlerinin,
yurtlarının, mallarının yağmalanması emrini verdi38 Bizzat kendisi, askerleriyle
birlikte yola çıkıp peşlerine düştü ve Bâtınî bir cemaati çadırlarında yakaladı.
İçlerinden tanınmayanlar hariç kurtulan olmadı. Çadırları yağmalandı, yanında hazır
vaziyette silâhları bulundu.39 Bâtınîler’in lideri olduğu söylenen Yezd hâkimi Emîr
Muhammed b. Düşmenziyâr kaçtıysa da ertesi gün karargâhta yolunu şaşırmış ve ne
yapacağını bilmez bir halde bulunarak öldürüldü.40
Sultan Berkyaruk adına Müeyyidü’l-Mülk’ün malını müsadere etmek üzere
Bağdâd’da bulunan elçiye haber gönderilip Bâtınîler’in ileri gelenlerinden ve
liderlerinden biri olan Ebû İbrahim el-Esedâbâdî’nin yakalanıp tevkif edilmesi
istendi. Esedâbâdî yakalanıp hapsedildi. Hapisteyken: “Beni öldürdüğünüzü farzedin,kaleler ve şehirlerdeki Bâtınîler’i öldürebilecek misiniz?” demesi üzerine de derhal öldürülüp, cenaze namazı bile kılınmadan cesedi surların dışına atıldı.41

E- Emîr Bozkuş ve Emîr Çavlı’nın Bâtınîler ile Mücadeleleri
Sultan Berkyaruk Selçuklu gücüne karşı tehdit olarak gördüğü Bâtınîler’e karşı giriştiği harekâtta kardeşi Melik Sencer’le de anlaşarak ortak bir mücadeleye
girme kararı aldı. Sencer, başına en kıdemli emîri Bozkuş’u geçirdiği kalabalık ve
teçhizatlı bir orduyu 494/1101 yılında Kûhistan’daki İsmâilî bölgelerine gönderdi.
Geçtikleri yerlerdeki Bâtınîler’i hezimete uğratan ordu Bâtınîler’in en müstahkem
mevkîlerinden biri olan Horasan’daki Tabes şehrini kuşatma altına aldı. Tam
mancınıklarla surların geniş bir bölümünü yıkıp Tabes’i almak üzerelerken Bâtınîler
çok miktarda rüşvet verip kuşatmanın kaldırılmasını sağladılar.42 Bu sayede kalelerini onarıp olası bir saldırıya karşı hazırlık yapma fırsatı buldular.
Yaklaşık üç sene sonra Emîr Bozkuş düzenli birliklerinin yanı sıra gönüllülerin de katıldığı ordusuyla tekrar Bâtınîler üzerine harekete geçti ve Tabes’i yeniden kuşattı. Tabes ve çevresindeki Bâtınîler’e büyük zararlar verip pek çoğunu öldürdü. Sağ kalanlardan da bir daha kale yapmayacaklarına, silah satın almayacaklarına ve hiç kimseyi Bâtınîliğe davet etmeyeceklerine dair söz alarak bölgeden uzaklaştı. Halkın büyük kısmı ise Sencer’e ve Emîr Bozkuş’a Bâtınîlerle bu şartlarla anlaştıkları için tepki gösterdi. 43
Sultan Berkyaruk döneminde Bâtınîlerle mücadele eden diğer bir Selçuklu
emîri de Çavlı’ydı. Bâtınîler, Hûzistân ve Fars bölgelerindeki kaleleri işgal etmeye
başlayınca, Emîr Çavlı da adamlarından bir grupla anlaştı. Adamları Emîr’e karşı isyan etmiş gibi gözükerek Bâtınîler’in yanına gittiler. Onlara katılmış gibi görünerek
güvenlerini kazandılar. Çavlı, planları doğrultusunda Porsukoğulları’nın kendi
beldelerine göz diktiğini, onlara karşı koymaktan aciz olduğu için de Hemedan’a
çekilmek zorunda kaldığını söyleyerek yola çıktı. Emîr Çavlı’nın Bâtınîler’e katılan
adamları, üç yüz kadar lideri ikna ederek Çavlı’nın karşısına çıkma kararı aldılar. Her
iki taraf birbirleriyle karşılaştıkları zaman Çavlı’nın Bâtınîler’in tarafında yer alan
adamları saf değiştirdi. Bâtınîlerden ise kaçarak kurtulan üç kişi hariç hepsi kılıçtan
geçirildi. (494/1101)44

F- Sultan Berkyaruk Döneminde Suriye’de Bâtınîler ile Yapılan Mücadeleler
Tutuş tarafından kurulmuş olan Büyük Selçuklu İmparatorluğu’na tâbi Suriye
Selçuklu Devleti, Tutuş’un Berkyaruk ile yaptığı saltanat mücadelesi sırasında Rey
Savaşı’nda (488/1095) ölümüyle oğulları Rıdvan b. Tutuş’un başında bulunduğu
Haleb Selçuklu Melikliği ve Dukak’ın başında bulunduğu Dımaşk Selçuklu Melikliği
olmak üzere ikiye ayrılmıştır.45
Hasan Sabbâh’ın ed-da’vetü’l-cedîde’si ilk başarısını İran’da elde etmişti.
Suriye ise gerek parçalı yapısı ve Sünnî ve Şiî birçok farklı grubu barındırması
gerekse Haçlı istilasına maruz kalmasıyla Hasan Sabbâh’ın dikkatini çekmiş burada
kendilerine uygun yeni üsler elde edeceğini düşünerek özellikle dağlık bölgelere
Alamut’tan dâîler göndermeye başlamıştı. Bu dâîler İran’da uyguladıklarına benzer
taktikler uygulamışlar, etkinliklerini çevre arazilerine yayacakları müstâhkem
mevkîleri ele geçirmeye başlamışlardı. Suikastlere başvurmuşlar, gerektiğinde yerel
yöneticilerle ittifaklar kurmuşlardı. Ancak yabancı oldukları bu coğrafyada faaliyet
sürdürmek Bâtınîler açısında oldukça zorlu geçmiş ancak elli yılda Suriye’nin ortasında bulunan Cebel’ü-Bahrâ’da (Cebel’ü-Ensâriye) bir dizi müstâhkem kale ele
geçirebilmişlerdir.46
Sultan Berkyaruk döneminde Bâtınîler’in Suriye’deki lideri Haleb’e yerleşmiş
olan el-Hakîm el-Müneccim’di. Melik Rıdvan ile dostane bir ilişki kuran Bâtınî lideri
burada dinî faaliyetlerini ve propagandalarını yapmaya başlamıştı. Melik Rıdvan
Haçlılar’a ve diğer düşmanlarına karşı destek almak ya da kendisi de el-Hakîm elMüneccim’den etkilendiği için Bâtınîliğe meyledip Haleb’de onlardan yana bir tutum
almaya başladı. Bunun sonucunda Haleb’de propaganda merkezleri olan (Dârü’dDa’ve) oluşturuldu.47
Melik Rıdvan daha da ileri giderek hâkim olduğu yerlerin büyük bir kısmında
Mısır Fâtımî Halifesi Müsta’li adına hutbe okuttu. Mısır’dan gelen elçiler de Rıdvan’ı
Fâtımî halifelerine itaat etmeğe çağırdılar, buna karşılık ona Dımaşk’ı ele geçirmesi
için askerî ve mâli yardım göndereceklerine dair söz verdiler. Bunun üzerine Melik
Rıdvan da, Şeyzer ve Antakya hariç, bütün şehirlerde, 17 Ramazan 490/28 Ağustos
1097 tarihinde yapılan bir törenle Mısır Fâtımî Halifesi Musta’li, veziri Efdal b.
Bedrü’l-Cemâlî ve kendi adına hutbe okuttu. Böylece ilk kez bir Selçuklu meliki Şiî
Mısır Fâtımî Halifeliği’ni metbû tanımış oldu. Fakat bununla birlikte Melik Rıdvan’ın
kararına karşı olan Sünnî İslâm dünyasından gelen şiddetli muhalefet, emîrlerin
tenkitleri ve vaad edilen yardımların gelmemesi üzerine Melik Rıdvan, dört hafta
kadar sonra 12 Şevval 490/22 Eylül 1097 tarihinde tekrar Abbasî Halifesi MüstazhirBillâh, Sultan Berkyaruk ve kendi adına Sünnî hutbeyi okutmaya devam etti.48

Suriye’de Bâtınîler’in işledikleri ilk suikast Melik Rıdvan’ın isteğiyle olduğu
rivayet edilen Bâtınî hâkimi el-Müneccim’in gönderdiği sûfî kılığındaki İranlı üç
fedâî tarafından, Hıms Emîri Cenâhü’d-Devle Hüseyin’e karşı tertip edildi.
Bâtınî düşmanı olduğu bilinen Cenâhü’d-Devle Hüseyin, 22 Receb 496/1
Mayıs 1103 tarihinde Cuma namazı için camiye gittiği sırada hançerlenerek
öldürüldü.49 Suikast Hıms halkı arasında büyük tedirginliğe yol açmış hatta şehirde
yaşayan Türkler’in çoğu Dımaşk’a kaçmıştı. Bu olaydan kısa süre sonra da el-Hakîm
el-Müneccim öldürüldü ve Suriye’deki Nizarî da’vayı yürütmek üzere Ebû Tahir esSâiğ görevlendirildi. Ebû Tahir İran’daki İsmâîler’in politikasını takip ederek onlara
taraftar olan halkın yaşadığı bölgelerdeki kaleleri ele geçirmeye çalıştı. Haleb’deki
karargâhından Âsi Nehri ile Haleb arasındaki Cebelü’s-Sümmâk gibi yüksek yerlerde
faaliyetlerini yoğunlaştırarak Bâtınîliği yaymaya devam etti.50

G- Sultan Berkyaruk Döneminde Bâtınîler Tarafından Öldürülen Tanınmış Şahsiyetler
Sultan Berkyaruk döneminde çok sayıda sivil ve dinî mevkîlerdeki şahsiyetler
ve değerli devlet adamları Bâtınîler tarafından öldürülmüştür. Suriye’de yaşanan
olayları aktarırken bahsettiğimiz Hıms Emîri Cenâhü’d-Devle Hüseyin dışında
Bâtınîler’in öldürdüğü diğer şahısların bazıları şunlardır:Nizâmü’l-Mülk’ün nedimlerinden Emîr Erkuş en-Nizâmî, 488/1095’de Rey’de bir bâtınî tarafından öldürüldü. Katili de orada derhal katledildi.51

Selçuklu şahnesi Emîr Porsuk, Ramazan 490/Ağustos-Eylül 1097’de bir bâtınî
tarafından öldürüldü. Hatta bu suikastten sonra Porsukoğulları, İlgazi ve diğer emîrler
Berkyaruk’u sorumlu tutarak onu terk ettiler.52 Bâtınîler tarafından öldürülen
emîrlerden biri de Emîr Gümüş’tü.53
Sultan Berkyaruk’un annesi Zübeyde Hatun’un veziri Abdurrahman esSümeyremî, Safer 490/Ocak-Şubat1097’de Bâtınîler tarafından öldürüldü.54
İsfahân’da Bâtınîliğin yayıldığını görünce kendini onlarla savaşmaya adamış
olan Emîr Üner, 492/1098-1099 yılında Sâve civarında iftarını yapmak için
konakladığı sırada öldürüldü. Süvarileri arasında yer alan Harizm Türkleri’nden olan
üç bâtınî üzerine saldırmış biri yağmayla meşgul olmuş, diğeri mumu söndürmüş
üçüncü de emîri öldürmüştü.55
Nişâbûr hatibi Ebu’l-Kasım b. İmâmü’l-Haremeyn Nişâbûr’da Bâtınîler
tarafından öldürüldü. (492/1098-1099)56 27 Şevval 493/4 Eylül 1100’de iki bâtınî, İsfahân şahnesi Emîr Bilge Beg Sermez’i, Muhammed Tapar’ın İsfahân’daki sarayında böğrüne hançer saplayarak öldürdü. Bâtınîlerden biri kaçtıysa da diğeri yakalanarak öldürüldü. Emîr,Bâtınîlerden çok çekinir ve devamlı olarak zırhıyla dolaşırdı. Tesadüfen o gece zırhını giymemişti. Aynı gece oğullarının da Bâtınîler tarafından öldürülmesiyle sabahleyin evlerinden beş ceset çıkmıştı.57

Sultan Berkyaruk’un veziri el-Eazz Ebû’l-Mehâsin Abdülcelîl b. Muhammed
ed-Dihistânî 12 Safer 495/6 Aralık1101’de İsfâhan kapısı önünde Bâtınîlerce
öldürüldü.58 Sünnî âlim ve müderrislerden, Nizâmü’l-Mülk tarafından da sık sık ziyaret edilen Ebû’l-Muzaffer b. el-Hucendî Rey’de 496/1102-1103 yılında halka vaaz
verdikten sonra kürsüden inerken bir bâtınî tarafından öldürüldü.59Rey’de müderrislik yapan Şâfiîlerin ileri gelen reislerinden Ebû Ca’fer b. elMeşşât 498/1104 tarihinde vaazını verip kürsüden iner inmez bir bâtınî tarafından öldürüldü.60

IV. BÖLÜM SULTAN MUHAMMED TAPAR DÖNEMİNDE BÂTINÎLER İLE YAPILAN MÜCADELELER
A- Sultan Muhammed Tapar’ın Tekrit Kalesi Seferi

Berkyaruk’un 498/1104 yılında ölmesi üzerine tahta Sultan Muhammed Tapar
geçerek Selçuklu İmparatorluğu’nda düzeni yeniden sağlamak için gayret göstermeye
başlamıştı. İktidarı tamamıyla eline aldıktan sonra Selçuklular için büyük tehdit
oluşturan Bâtınîler üzerine kararlı bir şekilde hareket etmiş düzenli olarak
gerçekleştirdiği seferleri ile bu konuyu ne kadar ciddiye aldığını göstermiştir.
Sultan Muhammed Tapar, 500/1106 yılında on iki yıldır Bâtınîler’in elinde
bulunan Tekrit şehrine sefer tertip etti. Tekrit şehrini Sultan Melikşah’ın ölümünden
sonra Haleb hâkimi Kasîmü’d-Devle Aksungur, ele geçirmiş, onun Tutuş tarafından
öldürülmesiyle kale Gevherâyîn tarafından alınmış ve bir Bâtınî olan Keykubâd b.
Hezâresb ed-Deylemî buraya vali olarak tayin edilmişti. Keykubâd on iki yıl Tekrit’te
kalmış halka zulmedip çok kötü bir yol takip etmişti.
Sultan Muhammed Tapar Selçuklu tahtına oturunca Tekrit’i Bağdâd şahnesi
Aksungur el-Porsuki’ye ikta etmişti. Ancak Aksungur el-Porsuki Tekrit’i yedi aydan
fazla bir süre muhasara ettiyse de alamadı. Kuşatma yüzünden zor durumda kalan
Keykubâd, Hille emîri Seyfü’d-Devle Sadaka’ya haber gönderip Tekrit’i kendisine
teslim etmek istediğini bildirdi; Bunun üzerine Sadaka Tekrit’e gidip Safer 500/Ekim
1106’da şehri teslim aldı. Aksungur el-Porsukî de kaleden eli boş dönmek zorunda
kaldı. Sultan Muhammed Tapar, Keykubâd’ın Tekrit’i bir bâtınî karargâhı haline getirmesinden endişe ettiği için şehri ele geçirmek istiyordu. Ancak başarılı olamadı
ve Keykubâd bir Şiî olan Seyfü’d-Devle Sadaka’yı Sünnî Türkler’e tercih etti.1
Hemen hemen aynı tarihlerde Melik Sencer de Sultan Muhammed Tapar’ın
isteğiyle Kûhistan’daki Bâtınîler üzerine bir sefer tertip etmişti.2

B-Şahdîz Kalesi Üzerine Tertip Edilen Sefer
Sultan Muhammed Tapar’ın Bâtınîler’e yönelik asıl hedefi Sultan’ın olmadığı
zamanlarda hazine ve silah deposu olarak kullanılan, genç kız ve genç uşakların
bulunduğu, Deylemlilerin koruması altında bulunan3 Şahdîz Kalesi’ni ele geçirmekti.
Burada Bâtınîler hem Müslüman halka büyük eziyetler çektiriyor hem de giderek
güçlenerek diğer şehirler için de bir tehdit unsuru oluşturuyorlardı.
Sultan Muhammed Tapar kaleye aslında Recep 500/Şubat-Mart 1107’de sefer
düzenlemeye karar vermişse de bu durum askerleri içine sızmış olan Bâtınîler’in
hoşuna gitmemiş, Kılıç Arslan’ın Bağdad’ı zapt ettiğine dair asılsız söylentileri ortaya
atmışlardı. Düzmece mektuplarla Horasan’da karışıklıklar olduğuna dair Sultan
Muhammed Tapar’ı inandırmaya çalışmışlarsa da Sultan bunların uydurma olduğunu
anlayınca derhal sefer emri vererek harekete geçti.4
Selçuklu ordusu 6 Şaban 500/2 Nisan 1107 tarihinde Şahdîz’in batı tarafındaki
dağa çıkarak şehri muhasara etmeye başladı. Oradaki Bâtınîlerden intikam almak
isteyen çevre halkı da Sultan Muhammed Tapar’ın etrafında toplanarak büyük bir
cemaat oluşturdular ve kaleyi her taraftan kuşatmaya başladılar. Sultan, Bâtınîlerle
savaşmak üzere emîrleri arasında işbölümü yapmış, erzak sıkıntısı çeken Bâtınîleri çok  zor durumda bırakmıştı.5
Bunun üzerine Ahmed b. Attâş, Müslüman olduğunu ve
Sultan Muhammed Tapar’ın emirlerine itaat edeceği hatta vergi ödeyip savaşlarda
Selçuklular’a hizmet ettiği sürece şehrin hâkimi olarak kabul edilmesini eğer bu şartları kabul edilirse Şahdîz ve İsfahân’da bulunan çok sayıda adamının Büyük Selçuklular’ınemrine gireceğini belirterek uzlaşmaya çalıştı.6
Ayrıca Bâtınîler, “Sultan’ın Allah’a,kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe ve Muhammed (a.s)’in getirdiklerinin hak olduğuna inanan fakat imâmet hususunda ihtilafa düşülen bir kavimle anlaşması,itaatlerini kabul edip onları her türlü işkenceden muhafaza etmesinin caiz olupolmadığına dair” fetvâ istediler. Fakihlerin çoğu bunu caiz görürken bir kısmı isefetvâyı vermekten çekindi.
Halkın huzurunda münazara düzenlendi. Önde gelen Şâfiî fakihlerinden Ebu’l-Hasan Ali b. Abdurrahman es-Semencânî: “Onlarla savaşmak vaciptir,bulundukları yerde imanlarını ikrar edip şahadet getirmeleri onlara hiç bir faydasağlamaz; çünkü onlara: “İmâmınız şeriatın haram kıldığını helâl, şeriatın helâl kabul ettiğini de haram sayarsa bu takdirde siz onun görüşünü kabul eder misiniz?”denilince, onlar: “Evet” derlerse, işte o zaman icma ile sahihtir ki, onların kanı mübaholur” şeklinde konuşunca münazara uzadı ve çözüm alınamayınca Bâtnîler daha sonra Sultan’dan kendilerine âlimler göndermesini istediler. Ulemâdan bazılarının adlarını verdiler.

Bunlar arasında İsfahân Hanefîlerinin reisi ve şehrin kadısı Ebû’l-Alâ Saîd b.
Yahya ve diğer bazı fakihler vardı. Âlimler onlarla görüşmek için kaleye çıktıklarında
Bâtınîler’in niyetinin meseleyi oyalayıp uzatmak ve zaman kazanmak olduğunu
anlayarak geri döndüler.7
Sultan Muhammed Tapar’ın muhasaraya devam etmesi üzerine Bâtınîler
Şâhdiz Kalesi’nin teslimine; Hâlincan Kalesi’nin teslimi, kendileri hakkında söylenen
sözlere itibar edilmemesi, onlardan biri bir şey söyleyecek olursa onun kendilerine
teslim edilmesi ve erzak yardımı şartıyla razı oldular. Bu tekliflerine olumlu yaklaşan
Sultan Muhammed Tapar da kaleye her gün veziri Sa‘d’ül-Mülk aracılığıyla erzak vb. göndermeye başladı.8
Ancak Bâtınîler’in Selçuklu emîrlerinden birini yaralamaları
üzerine Sultan derhal Hâlincan Kalesi’nin tahrip edilmesi ve Bâtınîler’in muhasara
edilmesi emrini verdi ve Hâlincan Kalesi’ni yerle bir ederek içindeki Bâtınîler’i
öldürttü.9
İstekleri üzerine Şahdîz’de bulunan Bâtınîler’in de Selçuklu komutanları
eşliğinde bir kısmının Errecân’daki en-Nâzır kalesine, bir kısmının Tabes kalesine
gitmelerine ve bu kalelere ulaştıklarına dair haber gönderdikten sonra geride
kalanların da Alamut kalesine gitmeleri kabul edildi.10 Ancak diğerleri kalelerine
ulaşmalarına rağmen Ahmed b. Attâş sözünde durmadı. Kaynaklarda belirtildiğine
göre Ahmed b. Attâş, Vezir Sa‘d’ül-Mülk ile anlaşmış hatta ona: “Zahiremiz bitti,
adamlar da muharebeden yorulup usandılar, kaleyi teslim edeceğiz” şeklinde haber
göndermiş bunun üzerine Sa‘d’ül-Mülk de: “Bu köpeği (Sultan’ı) devirene kadar bir
hafta sabrediniz ve kaleyi elden vermeyiniz şimdi zahire gönderiyoruz” cevabını
vermişti.11
Bu sırada İsfahân Reisi Ubeydullah b. Ali el-Hatîbî, İsfahân’da Şâfiîlerin reisi
Sadre’d-Dîn el-Hucendî gibi ileri gelenler Sultan Muhammed Tapar’a Vezir Sa‘d’ülMülk’ün Bâtınîlerle ilişki kurduğunu ve Ahmed b. Attâşla dost olduğunu ısrarla
iletmeye başladılar.12

Sultan Muhammed Tapar son derece hararetli bir mizaca sahipti her ay düzenli olarak kan aldırırdı. Rivayete göre Sa‘d’ül-Mülk, kanı alacak olan iğneci ile anlaşmış ona kanı alması için zehire batırılmış bir neşter ve karşılığında da 1000 dinar ve kıyafet vermişti. Kocasının yapacaklarından haberdar olan iğnecinin karısı bu durumu boş bulunup Sadre’d-Dîn el-Hucendî’nin adamlarından birine söylemişti. O da Kamil adında Sadre’d-Dîn el-Hucendî’ye casusluk yapan arkadaşına söyleyince
Sadre’d-Dîn el-Hucendî derhal Sultan’ın kalesine gelerek bu sırrı paylaştı.
Ertesi gün Sultan kendini hasta gibi gösterip iğneciyi çağırdı. İğneci pazısını
bağlayıp zehirli neşterini çıkarınca Sultan ona dönerek doğruyu söylemesini istedi.
İğneci: “Ey efendimiz, canımı bağışla!” diyerek söze başlayıp ve bütün olayları
anlatınca Sultan’ın emriyle batırılan iğne ile orada hemen can verdi. Sultan
Muhammed Tapar’ın böylelikle vezirinin Bâtınîlerle işbirliği içinde olduğuna dair en
ufak bir şüphesi kalmadı.13

Ertesi gün vezirini kendine ihanet ettiği, onun ileri gelen
dört adamını da Bâtınî itikadına sahip oldukları için İsfahân kapısında astırdı (Şevval
500/ Mayıs Haziran 1107).14 Yaşanan bu olayların ardından Sultan Muhammed Tapar Şahdîz Kalesi’ninkesin olarak ele geçirilmesi emrini vererek askerlerini kaleye sevk etti. 2 Zilkâde 500/25 Haziran 1107 tarihinde başlayan hücum sırasında Ahmed b. Attâş’ın yanındasavaşacak ve onu müdafaa edecek az sayıda adamı kalmıştı. Ama büyük bir cesaretle savaşıyorlardı. Bâtınîler’in ileri gelenlerinden olup Sultan’a sığınan birinin askerlere göstermiş olduğu yoldan kaleye çıkan askerler, Ahmed b. Attâş ve yanında bulunan seksen kişiyle çetin bir mücadeleye girişerek Bâtınîler’in çoğunu öldürdüler ve bu fesat yuvasını ele geçirdiler.15 Kalenin Selçuklularca fethiyle birlikte Ahmed b. Attâş esir alındı. Bir hafta bekletildikten sonra Sultan’ın emriyle şehrin her tarafında gezdirilerek derisi yüzüldü. Bu arada oğlu öldürüldü ve karısı da değerli
mücevherlerini takarak kendini kaleden aşağıya attı. Zafer öyle büyük bir coşkuyla
kutlandı ki her tarafa fetihnâmeler gönderildi, minberlerde duyuruldu.16

C- Ahmed b. Nizâmü’l-Mülk ve Emîr Çavlı’nın Alamut Seferi
Sultan Muhammed Tapar, Şahdîz’i ele geçirmek suretiyle önemli bir bâtınî
karargâhını zapt etmiş oluyordu. Fakat Alamut henüz ayaktaydı. Bu sebeple Alamut’a
yeni bir sefer düzenledi. Veziri Ahmed b. Nizâmü’l-Mülk ve Emîr Çavlı komutasındaki
bir orduyu Muharrem 503/Ağustos 1109 tarihinde Hasan Sabbâh üzerine şevketti.
Vezir, Üstünâvend ve Alamut’u kuşattı. Alamut’un tahıl kaynaklarını yok etti,
yakaladığı birçok bâtınîyi katletti, kale ve evleri tahrip etti. Ottan başka yiyecekleri
kalmayan kaledekiler kadınları ve çocukları başka kalelere göndermeye başladılar fakat hem kışın bastırması hem de Bâtınîler’in dışarıdan yardım almaya başlamasıyla
dönmek zorunda kaldılar.17

Bâtınîler kısa süre sonra vezire bir suikast tertip ederek seferin intikamını
almaya çalıştılar. Ahmed b. Nizâmü’l-Mülk’e Şaban 503/Şubat-Mart 1110’da camiye
gittiği sırada suikast düzenlemişlerse de vezir boynundan yaralanarak kurtulmayı
başardı. Onu yaralayanlardan bir tanesi yakalanıp şarapla sarhoş edilince Bâtınî
topluluğunun yerini bildirdi ve hepsi yakalanarak öldürüldü.18
Ahmed b. Nizâmü’l-Mülk ve Emîr Çavlı komutasındaki birliklerin Nizarîlerle
tutuştuğu bir çok çatışmada bölgede büyük bir yıkıma neden olmasına rağmen ana
hedefi olan Alamut’un alınamaması üzerine19 Sultan Muhammed Tapar Taberistân ve
Gilân hâkimi Hüsamü’d-Devle Şehriyâr’dan Bâtınîler’e karşı kendisiyle işbirliği
yapmasını istedi.20 Ancak Hüsamü’d-Devle Şehriyâr, buyurucu ve sert olduğunu
düşünerek teklifi kabul etmedi. Bunun üzerine Sultan Emîr Sungur’u 5000 süvariyle
birlikte Mâzenderân üzerine gönderdi. Rûyan ve Âmul yöneticilerinden de emîre eşlik
etmelerini ve ona yardımcı olmalarını istedi. Emîr Sungur, Âmul’da bölgenin ileri
gelen emîrleri tarafından karşılandı. Kendisine Âmul’dan Sârî’ye kadar sahil şeridinden gitmesini ve yol boyunca eşlik edeceklerini söylediler. Bunu duyan Hüsâmü’d-Devle Şehriyâr, Lâfur Emîri Mehdî ile diğer tüm emîrleri Âram’da topladı ve hep birlikte Sârî’ye ilerlediler. Emîr Sungur da Atrabin bölgesinde karargâh kurdu.
Hüsâmü’d-Devle Şehriyâr savaş başlar başlamaz Emîr Sungur’un Begçeri adlı
emîrini kendine doğru çekerek oğullarından Necmü’d-Devle’nin Emîr Sungur üzerine
hücuma geçmesini sağladı. Böylelikle Emîr Sungur’un birlikleri bozuldu ve askerleri
kaçmak zorunda kaldı. Emîr de İsfahân’a geri döndü ve Sultan Muhammed Tapar’a
bu bölgede başarıya güç kullanarak değil yalnızca politik stratejilerle ulaşılabileceğini
söyledi. Bunun üzerine Sultan, Hüsâmü’d-Devle’ye bir elçi göndererek ona Sungur’un üzerine asker göndererek kendi emirlerini aştığını bildirdi ve İsfahân’daki saraya oğullarından birini göndermesini istedi. Hüsâmü’d-Devle oğluna zarar gelmeyeceğine dair söz aldıktan sonra bu teklifi kabul etmek zorunda kaldı.

Oğullarını yanına çağırarak Sultan Muhammed Tapar’ın önerisinden bahsetti ve
hangisinin gitmek istediğini sordu. Necmü’d-Devle bu tehlikeli girişime cesaret
edemedi fakat Alâü’d-Devle Ali Şehriyâr gönüllü olarak gitmek istediğini söyledi.
Yanında süvarilerle yola çıkan Alâü’d-Devle, İsfahân’a geldiğinde Sultan
Muhammed Tapar tarafından saygıyla karşılandı. Sultan kız kardeşiyle evlenmesini
böylelikle iki aile arasında akrabalık bağının tesisini önerdi ancak Alâü’d-Devle,
Necmü’d-Devle’nin kıskançlıklarından çekinerek bu şerefe kendisinden yaşca daha
büyük olduğu için Necmü’d-Devle’nin uygun olacağını söylerek bu haberi paylaşmak
üzere beraberinde sultanın verdiği hediyelerle Taberistân’a geri döndü. Bu
cesaretinden dolayı törenlerle karşılandı. Haberi ilettikten sonra ağabeyi yola çıkarak
İsfahân’a geldi ve Sultan Muhammed Tapar’ın kız kardeşiyle evlendi.21 Böylece
Bâvendîler22 ile Selçuklular arasında akrabalık bağı sağlanmış oldu.

D- Emîr Şîrgîr’in Seferleri
Sultan Muhammed Tapar’ın emriyle Bâtınîler üzerine tertiplenen bir diğer sefer
de Emîr Anuştekin Şîrgîr’in Cemâziyelevvel 505/Kasım-Aralık 1111’de yaptığı seferdi.
Emîr önce Kelâm kalesini fethetti. Kale hâkimi Mûsâ ve yanındaki Bâtınîler’e emân
vererek onları Alamut’a gönderdi. Daha sonra Bîre Kalesi’ni23 de fethederek aynı
şekilde kale ahalisine Alamut’a gitmeleri için izin verdi.24 Rûdbâr bölgesinde Bâtınîlerle uzun süre mücadele eden Emîr Anuştekin Şîrgîr tarafından 4 Haziran 1117
tarihinde Lemmeser, 13 Temmuz 1117’de de Alamut ikinci kez kuşatıldı ve kuşatma
Mart-Nisan 1118’e kadar devam etti.25 Bu seferde emîr yanında Karaca, Gündoğdu, İl Kavşut ve Bozan gibi meşhur komutanların da bulunduğu çok kalabalık bir orduyla
kaleyi muhasara etmişti.26
Emîrler arasında cesaret ve ileri görüşlülüğü yanında Bâtınîlerle cihad hususunda en akıllı ve basiretli zat Anuştekin idi. Orada kendisi ve yanındaki emirlerin barınmaları için evler yaptırdı. Emîrlerden her bir zümrenin hangi aylarda Alamut’u muhasara edeceğini tayin etti, böylece Alamut nöbetleşe olarak muhasara edilecek ve ordu sürekli dinç kalan askerlerle kaleyi daha kolay ele geçirebilecekti.
Bâtınîler, yapılan muhasarayla çok zor durumda kaldılar, yanlarında hiç yiyecek kalmadı. Hatta kadınlarını ve çocuklarını emân dileyerek kaleden indirdiler.
Kendilerine ve adamlarına gitmeleri için müsaade edilmesini istediler ancak
Anuştekin onların bu isteklerini daha önce olduğu gibi kabul etmedi ve hepsini açlıktan kırılmaları gayesiyle kaleye geri gönderdi. Öyle ki Hasan Sabbâh kaledekilere
günde bir parça ekmek ve üç ceviz veriyordu ve neredeyse hepsi açlıktan kırılmak
üzereydi.27
Bâtınîler artık daha fazlasına tahammül edemeyecekleri bir duruma
düşmüşlerdi ki tam da bu sırada Sultan Muhammed Tapar’ın ölüm haberi geldi.28
Bunu duyan Bâtınîler’in cesareti arttı, moralleri düzeldi. Sultan’ın ölüm haberi
Alamut’u muhasara etmekte olan askerlere bir gün sonra ulaştı. Emîr Anuştekin
Şîrgîr: “Muhasarayı kaldırıp gidersek ve bu durum onların kulağına giderse kaleden
inip üzerimize gelirler ve hazırladığımız bunca yiyecek ve zahireyi alırlar; yapılacak
en doğru iş Alamut’u fethedinceye kadar muhasarayı sürdürmektir. Muhasaraya
devam etmeyeceksek bile hiç olmazsa üç gün burada kalarak hazırlanıp
biriktirdiğimiz erzak ve diğer ağırlıklarımızı ileri geçirmeliyiz; götüremeyeceğimiz
şeyleri de düşmanın eline geçmesin diye yakmalı ve ancak ondan sonra buradan
ayrılmalıyız” dedi.29

Askerler emîrin sözlerini duyunca onun doğru söylediğine inandılar, birlik ve
beraberlik içinde hareket etmeye karar verdiler; fakat akşam olunca birbirleriyle
istişare etmeden çekip gittiler. Anuştekin’den başka Bâtınîlerle mücadele edecek
kimse kalmadı. Bâtınîler kaleden inip onun üzerine geldiler. Anuştekin onlara karşı
kendini savunarak savaştıysa da bir süre sonra askerlere katılıp çekilmek zorunda
kaldı. Selçuklu zahiresi ve ganimetleri de Bâtınîler’in eline geçti. Böylelikle kuşatma
katî sonuç alınıp, Alamut fethedileceği sırada Sultan Muhammed Tapar’ın ani ölüm
haberiyle bir anda sona ermiş oldu.30

Zübdetü’n-Nusra’da Alamut muhasarasının kaldırılmasından Sultan
Muhammed Tapar’ın Hâcib-i Kebîr tayin ettiği Emîr Ali b. Ömer’in veziri Ebû’lKasım Dergüzînî sorumlu tutulmuştur. Şöyle ki: “Alamut Kalesi’ni muhasara etmekte
olan askerler, kaleyi fethetmeye yaklaşmış ve muhasaranın maksada muvaffak surette
neticeleneceğini müşahade etmiş iken Dergüzînî, Bâtınîliğe meylinden ve onlara
yardım etmeye söz vermiş olduğundan askeri dağıtmaya başladı ve askerlerin reisi
olan Anuştekin Şirgîr’i tevkif etmeye izin çıkarttı. Bunun üzerine askerler muhasarayı
bırakarak intizamsız bir surette çekilmeye başladılar. Alamut’takiler bunları takip
ederek bir kısmını katlettiler, kalanları şarka ve garba dağıldılar.” 31
Sultan Muhammed Tapar tüm saltanatı boyunca sürekli Bâtınîler’e seferler
düzenlemiş onlarla her fırsatta savaşmaktan geri durmamıştır. Bâtınîler bu dönemde
Selçuklu askerleriyle savaşmaktan yeni kaleler ele geçirmeye fırsat bulamamışlardır
fakat Vezir Sa‘dü’l-Mülk ya da Dergüzînî örneğinde olduğu gibi gizli teşkilatları yine
sultanın en yakınına kadar uzanabilmiştir.

Aynı dönemlerde Gazzâlî’nin Sultan Muhammed Tapar’a sunduğu eserinde
verdiği şu tavsiyelerden de Bâtınîler’in devlet kademesinde ne kadar yer aldığı
anlaşılmaktadır: “Devlet başkanı; mayalarında alçaklık bulunan kimseleri ülkeden çıkarmalı, kötü sözlü ve kötü işlerle uğraşan kimselerin sözüne kulak vermemeli,
akıllı sanatkâr ve yetenekli kimseleri kendine yakın tutup ülkeyi bayındır konuma
getirmeli, liyâkatsız kimselere yönetim ve idari sorumluluk vermemelidir Liyâkatı
olmayan kimseleri bu göreve getirirse onlar yönetimi bozar ülkeyi harap ve halkın
yaşamını altüst ederler. Sonunda büyük bir kargaşa ve anarşi ortaya çıkar. İslâmın
prensiplerini değiştirmeye çalışırlar. Kendi arzularına uygun asılsız şeyler ortaya
koyarlar. Kötü bilginleri kendi tarafına çekerek bu sayede yıllarca çalışarak
yapamayacakları bid’atların bir anda yayılmasını sağlarlar.”32
E- Sultan Muhammed Tapar Döneminde Suriye’de Bâtınîler ile Yapılan Mücadeleler
Bâtınîler Sultan Muhammed Tapar döneminde Suriye’deki ilk saldırılarını,
faaliyetlerini yaymak için elverişli bir konumda bulunan Efâmiye Kalesi’ne
düzenlediler. Şehrin reisi Halef İbn Mülâib’di. Bâtınî reislerinden Ebû Tâhir es-Sâig,
kendisi ile işbirliği yapan Kadı Ebû’l-Feth es-Sermînî yönetimindeki Sermînli bir
bâtınî grubu, İbn Mülâib’i öldürüp kaleyi ele geçirmek üzere Efâmiye’ye gönderdi.33
İbn Mülâib, kadıya güvenerek sevgi ve saygı gösterdi. Kadı’nın Bâtınîlerle işbirliği
yaptığını duyan İbn Mülâib’in oğulları babalarını uyardılarsa da Ebû’l-Feth es Sermînî’nin İbn Mülâib’e: “Ey Emîr! Herkes bilir ki, ben aç ve perişan bir halde sana
sığındım. Sen bana emân verdin, beni zengin ettin, aziz kıldın. Sayenizde makam ve
servete kavuştum. Benim senin katında ulaştığım mevkîyi, senin bana ihsan ettiğin
nimetleri kıskanan ve çekemeyen bazı kişiler beni sana jurnal ettiler. Şimdi senden
yanındaki bütün servetimi geri almanı ve beni geldiğim gibi perişan bir halde buradan
uzaklaştırmanı istiyorum”34 demesi üzerine İbn Mülâib kadıya güvenmeye devam
etti.

Ebû’l-Feth es-Sermînî, Ebû Tâhir es-Sâig’den, planları doğrultusunda Sermîn
ahalisinden 300 kişiyle birlikte Haçlı şövalyelerine ait bir atı, onlara ait bir
silâhı ve yine öldürülen Haçlılar’dan birinin kafasını Efâmiye’ye İbn Mülâib’in yanına göndermesi için Melik Rıdvan’ı ikna etmesini istedi. Gönderilen
topluluk Melik Rıdvan ile adamlarının kendilerine çok kötü muamele ettiklerinden
şikâyetçi olup onun yanından kaçan ve yolda Haçlılar’la karşılaşıp mücadele etmiş
gaziler olarak gelecekti. Kısa süre sonra yola çıkan grup Efâmiye’ye gelerek
içlerinden bazıları kaleye yerleşti.35
Bir gece kale muhafızlarının uykuya daldığı bir sırada Ebû’l-Feth es-Sermînî
ve kalede ikamet eden birkaç fedâî sessizce surlara gidip aşağıya ipler sarkıtarak 300
Sermînliyi büyük bir gizlikle yukarı doğru çekerek kaleye soktular ve uyumakta olan
İbn Mülâib’in çocuklarını yaptıkları baskınla öldürdüler.36 Bâtınîler ardından İbn
Mülâib’i de öldürerek 26 Cemâziyelevvel 499/3 Şubat 1106’da kaleyi ele geçirdiler.37
Kısa süre sonra Melik Rıdvan’ın Bâtınîlerle sıkı bir işbirliği içinde olması
Sultan Muhammed Tapar’ın dikkatini çekmiş ve Sultan düzenlediği bir mecliste onu
şiddetli bir biçimde kınamıştır. Bunu haber alan Melik Rıdvan, Halef İbn Mülâib’in
öldürülmesinde rol oynayan Ebû’l-Feth es-Sermînî’nin kardeşinin oğlu Ebû’lGanâim’in yandaşlarıyla birlikte Haleb’den dışarı çıkartılmasını emretti hatta
Bâtınîlerden bazılarını öldürttü.38 Böylece Melik Rıdvan Haleb’de serbestçe faaliyet gösteren Bâtınîlerden bir kısmının eylemlerine son vermişse de öte yandan Ebû Tâhir
es-Sâig’in faaliyetlerine engel olma cesaretini gösterememiştir.39

Bir süre sonra Bâtınîler Şeyzer’de kendilerini gösterdiler. Şehir ahalisinin
Hıristiyanların paskalya yortusunu izlemek için şehirden inmelerini fırsat bilerek;
Efâmiye’den, Sermîn’den ve diğer yerlerden toplanmış yüz kişilik bir grupla kaleye
girip şehre olan hâkim oldular. Kalenin sahipleri ise bu durumu fark ettikleri andan
itibaren Şeyzer halkıyla beraber Bâtınîlerle savaşmaya başladılar. Kaleyi ele
geçirenleri ve Şeyzer’de onların görüşlerini benimseyen herkesi öldürdüler.40
Bâtınîler’in Suriye’de ve özellikle Haleb’deki faaliyetleri uzun yıllar devam
etti. Burada devlet adamlarını, âlimleri, kendilerine karşı olduğunu düşündükleri her
meslekten şahsiyeti öldürmeye başladılar. Rebîülevvel 505/Eylül-Ekim 1111’de
Haleb’e gelen Ebû Harb İsa b. Zeyd el-Hucendî adlı oldukça zengin ve İsmâilî karşıtı
bir tüccara suikast girişiminde bulundular.41 Kendisi bütün servetini Bâtınîler’e karşı
mücadele için harcamış hatta onları öldürenlere değerli hediyeler vermişti.42
Beş yüz deve yükü malla Haleb’e geldiğinde yanında bâtınî olduğunu
bilmediği Ahmed b. Nasr er-Râzî adlı adamı da bulunmaktaydı. Rivayete göre
Ahmed b. Nasr er-Râzî, çok geçmeden Ebû Tâhir es-Sâig’in ve oradan da Melik
Rıdvan’ın yanına giderek, “Ebû Harb’ın mal ve parasını alması hususunda” onları
kışkırttı. Bunun üzerine Melik Rıdvan ve Ebû Tâhir, Ebû Harb üzerine adamlarını
sevk ettiler ancak saldırıyı zamanında farkeden Ebû Harb ve adamları Ahmet b. Nasr
er-Râzî’yi ve Ebû Tâhir’in adamlarının hepsini de öldürdüler.
Haleb’deki Sünnî ve Şiîler, Melik Rıdvan’ın yanına gidip “yapılan bu hareketlerin doğru olmadığını” söyleyip kınadılar. Ayrıca Sünnî ve Şiî gençler,Bâtınîlerden bir gruba da saldırıp onları öldürdüler. Fakat Melik Rıdvan, Ebû Harb’e
yapılan bu saldırıyı kınamaya cesaret edemedi. Bu arada Ebû Harb, Atabeg Tuğtekin
ve öteki İslâm hükümdarlarına birer mektup yazarak durumu bildirdi. Bu
hükümdarların elçilerinin kendisini kınaması üzerine de Melik Rıdvan, “Ebû Harb
hakkında herhangi bir kötü niyetinin olmadığı” hususunda elçilere ant içti. Haleb
halkı ise o günden sonra Bâtınîler’e saldırmaktan geri durmadı.43
Sultan Muhammed Tapar döneminde Suriye’de yaşanan bir diğer suikast ise
Emîr Mevdûd’a karşı olmuş ve emîrin ölümüyle sonuçlanmıştır. 10 Ekim 1113’de
Emîr Mevdûd, Atabeg Tuğtekin ile birlikte Cuma namazı için Dımaşk’ta Ulu
Camii’de bulunduğu sırada dilenci kılığına girmiş bir bâtınî kendisinden bir şeyler
istiyor gibi yaklaşarak Emîr’i yaraladı ve kendisi de orada derhal öldürüldü. Emîr
Mevdûd, Atabeg Tuğtekin’in evine götürüldüyse de kurtarılamadı.44
Melik Rıdvan’ın Rıdvan’ın 28 Cemâziyelâhir 507/10 Aralık 1113 tarihinde
ölümü45 üzerine yerine 12 yaşındaki oğlu Alparslan el-Ahras geçti. Melik Rıdvan
devrinde Haleb’deki Bâtınî nüfuzunun giderek arttığını ve tehlikeli boyutlara
ulaştığını gören Sultan Muhammed Tapar Haleb’in yeni hâkimi Melik Alparslan elAhras’a yazdığı mektubunda: “Baban (Rıdvan) Bâtınîlerle ilgili hususlarda bana
muhalefette bulunuyordu. Hâlbuki şimdi senden benim evlâdım olarak onları yok
etmeni istiyorum” diyerek onların bertaraf edilmesini bildirdi.46

Bu sırada başta Haleb Reisi Sâid b. Bedî olmak üzere Haleb’in ileri gelenleri
de Melik Alparslan’a Bâtınîler ile mücadele etmesi için tavsiyelerde
bulunmaktaydılar. Genç Melik, Sâid b. Bedî ile birlikte derhal harekete geçerek başta
Bâtınî reisi Ebû Tâhir, olmak üzere İsmâil ed-Dâî, Hakîm el-Müneccim’in kardeşi ve
yaklaşık 200 kadar Bâtınîyi yakalayıp öldürttü, bir kısmını da hapsedip, mallarına el
koydu. Bâtınîler bu yaşananlar üzerine şehirden kaçmaya başladılar. Haleb’deki
Bâtınîler’in birçoğu telef olduğu gibi bir kısmı da Suriye’nin çeşitli şehirlerine dağılıp
gittiler.47
F- Sultan Muhammed Tapar Döneminde Bâtınîler Tarafından Öldürülen Tanınmış Şahsiyetler
İbn Mülâib ve Emîr Mevdûd dışında bu dönemde; 499/1105-1106 Kadı Ebû’lAlâ Saîd b. Ebû Muhammed en-Nişâbûrî İsfahân Camii’nde bir bâtınî tarafından
öldürüldü.48
Nizamü’l-Mülk’ün en büyük oğlu ve Melik Sencer’in veziri Fahrü’l-Mülk b. Nizamü’l-Mülk 10 Muharrem 500/11 Eylül 1106 tarihinde Bâtınîler tarafından öldürüldü. Şöyle ki bulunduğu evden çıktığı bir sırada kendisinden yardım isteyen bir ses duydu ve yardım isteyen adamı yanına çağırdı. Adam, vezire bir pusula uzattı ve Fahrü’l-Mülk pusulayı incelemekle meşgulken hançerini saplayarak öldürdü. BâtınîyiMelik Sencer’in huzuruna getirildiğinde suçu Sencer’in adamları üzerine atmasıyla
birlikte hem kendisi hem de iftiraya uğrayan Sencer’in adamları öldürüldü.49

Ramazan 502/Nisan-Mayıs 1109’da bayram günü Nişâbûr, İsfahân ve Buhara
kadısı Sa’id b. Muhammed b. Abdurrahman, İsfahân’da Bâtınîlerce öldürüldü.
Kendisini öldüren Bâtınî de orada yakalanarak öldürüldü.50
Nizâmiye Medresesi müderrislerinden ve “Eğer Şâfiî’nin bütün kitapları yansa
hafızamda onları yeniden yazdıracak kadar güç bulunmaktadır” diyen âlim Ebû’lMehâsîn er-Rûyânî Muharrem 502/ Ağustos-Eylül 1108 yılında Bâtınîlerce öldürülen şahsiyetlerdendir.51
İsfahân kadısı Ubeydullah b. Ali el-Hatîbî de Hemedan’da Bâtınîler tarafından
öldürüldü. Bâtınîler aleyhine çok çalışır onlardan korktuğu için devamlı zırh giyerdi.
503 Safer ayında/1108 Eylül-Ekim ayında bir cuma günü yabancı gibi gözüken bir
bâtınî üzerine hücum edip adamlarıyla onun arasına girerek kadıyı öldürdü.52
Bâtınîler tarafından öldürülen devlet adamların biri de Meraga Emîri
Ahmedîl’di. 1 Muharrem 510/16 Mayıs 1116 tarihinde Sultan Muhammed Tapar’ın
sarayında Atabeg Tuğtekin ile birlikte otururken haksızlığa maruz kaldığını söyleyen
bir adam Emîr Ahmedîl’in yanına gelerek elindeki pusulayı Sultan’a uzatmasını
istedi. Emîr pusulayı uzatırken bâtınî ona hançeriyle saldırdı. Emîr Ahmedîl hançeri
aldığı sırada diğer bir bâtınî de ortaya çıkarak bir hançer darbesi daha indirdi.
bâtınîlerin yakalanıp öldürüldükleri ve emîrin de yere düştüğü sırada üçüncü bir
bâtınî daha ortaya çıkarak son kez hançerini emîre saplayarak onu öldürdü.53Sultan Muhammed Tapar’ın hazinedarı Ebû Ahmed el-Kazvînî de Bâtınîler tarafından öldürülen şahsiyetlerdendir.54
Taberistân’ın Rûyan şehri Şâfiî Fakîhi Abdü’l-Vâhid b. İsmâil de Muharrem
502/11 Ağustos-9 Eylül 1108 tarihinde Bâtınîlerce öldürüldü.55

V. BÖLÜM
SULTAN SENCER DÖNEMİNDE BÂTINÎLER İLE YAPILAN MÜCADELELER
A- Sultan Sencer’in Hükümdarlığının İlk Yıllarında Bâtınîler’in Faaliyetleri ve Sultan’ın Bâtınîlikle Suçlanması

Sultan Muhammed Tapar’ın ölümünden sonra oğlu Mahmud ile Sencer
arasında yaşanan hâkimiyet mücadelesini Sencer kazanmış ve imparatorluğu yeniden
taksim ederek Irak Selçuklu Devleti’nin kurulmasını sağlamıştır. Bu süreçte
Bâtınîler’in faaliyetlerinde de bir takım değişiklikler meydana gelmiştir. Hasan
Sabbâh, Sultan Muhammed Tapar döneminde aldığı darbelerin yarasını sarmakla
uğraşmış, suikastlere bir süre ara vermiş, Bâtınî kalelerini onarıp güçlendirmekle,
siyasî faaliyetlerle, yerel ittifaklar ve kamplaşmalar kurmakla ilgilenmiştir. Bu
dönemde Sultan Sencer’in Bâtınîler üzerine sefere çıkmayışı ve Bâtınîler’in de bu
sayede güçlenip davalarına çok sayıda yeni insanı katmaları Sencer’in hoşgörüsüne
ve kendisine suikast düzenleneceğine dair korkularına bağlanmıştır.1
Sultan Sencer başlangıçta Bâtınîlerle mücadele etmeye teşebbüs ettiyse de
Hasan Sabbâh’ın her taraf memur ettiği casus fırkasının devletin tüm kademelerinde
birer ikişer adamı bulunduğundan Sultan Sencer’in Bâtınîler aleyhindeki çalışmaları
Hasan Sabbâh’a bildirilmişti.2
Sultan Muhammed Tapar’ın ölümüyle yarım kalan
mücadelenin Sultan Sencer ile devam edeceğini düşünen Hasan Sabbâh da bunu
engellemek için derhal harekete geçmiştir.3

Fedâîlerin arzularını tahakkuk ettirmeleri ve gayelerine ulaşmaları için çoğu
kez sadece tehditleri yeterdi. Örneğin; herhangi bir lider onlara ait bir kale üzerine
hücuma geçmek istediğinde, sabahleyin yatağından kalkınca yanı başında yere
saplanmış bir hançer görürdü. Bu hançere bağlanmış kağıt parçası üzerinde tehdit
ifadeleri ise komutanın taaruz kararından dönmesine kâfi gelirdi.4

Şöyle ki: “Hasan Sabbâh, Sultan Sencer’in yakınlarından bir grubu vaatlerle
aldattı, Sultan’ın hademelerinden birine parayla birlikte bir hançer gönderdi.
Hizmetçi, Sultan gece sarhoş olarak uyuduğu zaman hançeri yatağının başucunda bir
yere sapladı. Sencer sabah kalkıp orada hançeri görünce endişelenmeye başladı ve
kimseden şüphelenmediğinden bu işi gizlice araştırması için bir adamını
görevlendirdi. O sırada Hasan Sabbâh’ın Sultan’a bir elçi göndererek: “Eğer ben
Sultan’ın iyiliğini düşünmeseydim, sert yere konmuş olan o bıçağı onun yumuşak
göğsüne saplatırdım” demesi üzerine Sultan Sencer Bâtınîlerle savaşmaktan kaçınır
oldu.5
Hatta Cüveynî’nin aktardıklarına göre, Sultan Sencer onlara ait olan Kum
bölgesinde bulunan bâtınîlerin haracından 3000 dinar eksiltmiş, Girdkûh’dan
geçenlerden geçiş ücreti almalarına göz yummuş ayrıca yine Cüveynî’nin bizzat
rastladığı fermanlarında Sultan, Bâtınîler’e barış ve dostluk çağrılarında bulunmuştu.6
Sultan Sencer’in Bir süre sonra vezirinin de öldürülmesine rağmen Bâtınîler
üzerine kararlı bir şekilde ilerlememesi ve İsmâilî hareketinin ve eylemlerinin giderek
artması Abbasî Halifesi Müsterşid Billâh tarafından Sencer’in İsmâilîler’e karşı
tutarsız mücadele etmekle suçlanmasına neden olmuştur. 527/1132-1133 yılında
Halife’ye yazdığı mektupta, gerekçe olarak Bâtınîler’e şehirlerde yerleşmemeleri ve
yollarda karışıklık çıkarmamaları şartıyla eman verildiğini belirtmiş bununla beraber
Bâtınîler’in bu güne kadar Müslümanları korkuttukları için yakınlarında yaşayan
insanların onların inancını kabul edebileceklerini bunun devlet için büyük bir kusur olacağını ifade etmiştir.7
Sultan Sencer mektubunda, Halife ve taraftarlarının
Sencer’in ve maiyyeti mensuplarının Bâtınîler’i kahretmek hususunda gösterdiği
faaliyeti hatırlamayıp bilmediklerini onların dedikleri gibi bir şeyin hiçbir vakitte
olmadığını, Bâtınîler’e karşı yaptığı mücadelelerde onlardan sayısız kimseyi
öldürttüğünü fakat bunlara rağmen Bâtınîler’in faaliyetlerini azaltmadıklarını,
tecavüz, katil her türlü hilelere başvurmaktan geri durmadıklarını da vurgulamıştır.8

B- Sultan Sencer Döneminde Büyük Selçuklular’ın Bâtınîler Üzerine Askerî Müdahaleleri
Rebîülâhir 518/Mayıs-Haziran 1124 tarihinde Hasan Sabbâh hastalanmış,
Lemmeser’de bulunan Buzurg Ümmid’i çağırarak halefi olarak tayin etmiştir. Dihdâr
Ebû Ali Erdistânî’yi de propaganda işinin başına getiren Hasan Sabbâh, 6 Rebîülâhir
518/23 Mayıs 1124 gecesi ölmüştür.9
Vefatı Bâtınîler’in faaliyetlerini engellememiş,aksine Buzurg Ümmid döneminde siyasî faaliyetlerden ziyade suikastlere ve Selçuklu ülkesinde karışıklık çıkarmaya ağırlık vermişlerdir.
Bu dönemde Bâtınîler’e karşı şiddetli bir tepki Âmid (Diyarbekir) halkından
gelmiştir. 518/1124-1125 senesi Âmid halkı şehirdeki Bâtınîler’e karşı ayaklanmıştır.
Bâtınîler burada oldukça çoğalmışlardı. Halk yedi yüz kadar Bâtınîyi öldürmüş bu
olaydan sonra Bâtınîler’in bu bölgedeki durumları iyice zayıflamıştı.10
1126 yılında Sultan Sencer meliklik zamanında olan Tabes seferinden sonra (1103) ilk kez Bâtınîler’e karşı askeri mücadeleye girişti. Bu mücadeleye girişilmesinde Sultan’ın Hasan Sabbâh’ın ölümüyle kendine olan güveninin artması, Bâtınîler’in zayıflamış olduğuna dair düşünceleri, Bâtınî düşmanı veziri Kâşânî (Muinü’d-Dîn Muhtassü’l-Mülk Ebû Nasr Ahmed b. el-Fazl)’nin etkisi, halkın vedeğerli emîrlerinin baskıları gibi sebepler yer alabilir.
Vezir Kâşânî, 520/1126’da Bâtınîler’e karşı cihat edilmesini, bulundukları ve
yakalandıkları yerlerde öldürülmelerini, mallarının yağmalanıp, kadınlarının esir
alınmalarını emretti ve Kuhistân’daki Turayşîs ile Nişâbûr bölgesindeki Beyhak’a
Selçuklu askerlerini gönderdi.11 Askerler Bâtınîler’i büyük hezimete uğrattılar,
Beyhak yöresindeki köylerden Tarz’da ne kadar Bâtınî varsa hepsini öldürdüler.
Liderleri dahi kendini minareden aşağıya atarak intihar etti. Aynı şekilde Tuyrayşîs’e
gönderilen Bâtınîler de şehir halkından pek çok kişiyi öldürerek, mallarını ganimet
olarak aldılar.12
Öte yandan Bâtınîler aldıkları bu saldırılara rağmen bu bölgede bulunan
Talikan’daki Mansura gibi bazı yeni kaleleri de ele geçirdiler. Gelecekte en önemli
Nizarî üslerinden biri olacak Meymundiz Kalesi’nin de 1126 yılında yapımına
başladılar.13 Ancak Kâşânî, Bâtınîler üzerine tertiplediği seferden kısa bir süre sonra
intikam almak isteyen Bâtınîlerce öldürüldü.14 Bunun üzerine Sultan Sencer,
521/1127 yılında Bâtınîler’e ağır bir darbe indirmeye karar verdi. Hazırlanan büyük
bir orduyla Horasan üzerine sefer tertip ederek yaklaşık on bin civarındaki Bâtınîyi
öldürttü. Alamut’a ise sefer düzenlemeyerek buradaki Bâtınîlerle ilgilenmeyi Irak
Selçukluları’na bıraktı.15 Fakat Irak Selçukluları Bâtınîlerle ilgilenmekten ziyade
kendi saltanat mücadeleleriyle uğraştıkları için özellikle bu dönemde Bâtınîler’in
işlediği cinayetler daha da arttı.

Aynı yıl içerisinde Hasan Sabbâh’ın zamanında neredeyse Alamut’u zapt
edecek olan Anuştekin Şîrgîr’in yeğeni Rûdbâr üzerine bir sefer tertiplemişse de
başarılı olamadı. Yenilerek bölgeyi terk etmek zorunda kaldı. Yine Rûdbâr’a
gönderilen bir başka Selçuklu ordusu da komutanları Temurdoğan’ı tutsak alan
Nizârîlerce püskürtüldü.16
Sultan Sencer Bâtınîler’e göz yummadığını ispatlarcasına 528/1133-1134’te
Emîr Erkuş kumandasındaki bir grup askerini uzun süredir Bâtınîler’in elinde
bulunan Horasan’daki Girdkûh Kalesi’ni muhasara etmek üzere gönderdi. Kaledeki
Bâtınîler uzun süren muhasara sonucunda erzaklarının tükenmesiyle zor durumda
kalmışlar, savaşmak şöyle dursun ayakta duramaz hale gelmişlerdi; ancak kale tam
fethedilmek üzereyken rivayete göre Emîr Erkuş Bâtınîler’in göndermiş olduğu para
ve değerli takıları alarak muhasarayı bırakıp çekip gitmişti.17
Buzurg Ümmid’in 1138’deki ölümüyle yerine ölümünden üç gün önce atadığı
oğlu Muhammed b. Buzurg Ümmid geçti. Böylece merkezi yönetiminin babadan
oğula geçmesi geleneği de başlamış oldu.18
Sultan Sencer döneminde Bâtınîler üzerine tertiplenen seferlerden biri de
546/1151-1152 senesinde gerçekleşmiştir. Sultan Sencer’in askerlerinden müteşekkil
bir grup, Horasan’daki Turayşîs üzerine yürümüştür. Bâtınîler’in elindeki beldelere
baskınlar yapmışlar, yağmalar etmişler, çoluk çocuğu esir almışlardır. Şehirleri tahrip
edip evleri ateşe veren Sencer’in askerleri Bâtınîler’e çok büyük zararlar verdikten
sonra geri dönmüştür.19

C- Sultan Sencer Döneminde Suriye’de Bâtınîler ile Yapılan Mücadeleler
Suriye’de Sultan Sencer dönemindeki ilk gelişme Melik Alparslan tarafından
Suriye’den uzaklaştırılan Haleb Reisi Sâid b. Bedî’nin Bâtınîler tarafından öldürülmesi
olmuştur. Mardin’e kaçmış olan Sâid b. Bedî 513/1119’da Fırat Nehri üzerindeki geçiş
noktasında bulunan Devser Kalesi’nden ayrılarak iki oğluyla beraber kayıkla suyu
geçeceği sırada iki bâtınî tarafından saldırıya uğrayarak öldürülmüştür.20 Öte yandan
Sultan Muhammed Tapar döneminde Haleb reisi olan Ebû Tâhir es-Sâig’in
öldürülmesinden sonra yerine yine bir bâtınî lideri olan Ebû İbrahim el-Esedâbâdî’nin
yeğeni Behram geçmiştir.
Sultan Sencer döneminde Suriye’de özellikle Behram’ın faaliyetleri ve
tertiplediği suikastleri göze çarpmaktadır. Haleb 1123 yılında Artukoğlu Belek Gazi
tarafından alındıktan sonra Bâtınîler’in nüfuzu azalmaya başlamış, Behram’ın casusu
tutuklanmış, Bâtınîler Haleb’den sürgün edilerek Güney Suriye’de kendilerine yeni
üsler aramaya başlamışlar hatta Behram bir süre aşırı gizlilik içinde kılıktan kılığa
girerek şehir şehir dolaşmaya başlamıştı.21
Bâtınîler bu süre zarfında Suriye civarındaki suikastlerine yine devam ederek
519/1125 yılında kadı Ebu’l-Fazl b. el-Haşşâb’ı öldürmüşlerdir.22
8 Zilkâde 520/25 Kasım 1126 Cuma günü de yine Behram’ın faaliyetleriyle
Musul hâkimi Kasîmüddevle Aksungur el-Porsukî halkla beraber Cuma namazını
kılmaya gittiği camide dervişler gibi kimsenin kuşkusunu uyandırmadan bir köşede
namaz kılan yaklaşık on kadar Suriyeli bâtınînin birdenbire üzerine saldırmasıyla hançerle yaralanmış ve onlarla yine de mücadele edip üçünü yaralamasına rağmen
kurtarılamamıştır.23
İbnü’l-Kalanisî’ye göre emîr muhafızlarına çok güvenmekteydi. Ne bir kılıcın
ne de bir bıçağın delebileceği örme bir zırh giyerdi. Etrafı tepeden tırnağa silahlı
adamlarla çevriliydi.24 Rivayete göre öldürülmeden önceki gece rüyasında birkaç
köpeğin kendisine saldırdığını ve bunların birini öldürdüğünü fakat geri kalan
köpeklerin de kendisinden intikam aldığını görmüştü. Rüyasını adamlarına anlatınca
birkaç gün dışarı çıkmamasını tavsiye etmişler fakat o: “Ben hiç bir şey için Cuma’yı
terk etmem” demiştir.25
Bündarî, Aksungur el-Porsukî’nin öldürülmesinde Irak Selçuklu veziri ve
Bâtınîlerle sürekli işbirliği halinde olan Ebû’l-Kasım Dergüzînî’nin sorumlu
olduğunu belirtmiştir. Buna göre Dergüzînî, Bâtınîler’e düşmanlık besleyen
Aksungur’u azletmek için sultan nezdinde elinden gelen hileleri yapmaya çalışmış
fakat muvaffak olamayınca Bâtınî kardeşlerinden yardım istemişti. Ayarladığı
Bâtınîler de derviş kılığıyla gittikleri camide Aksungur’u katletmişlerdi.26
Kaynakların aktardığına göre Aksungur’a saldıran Bâtınîler hemen öldürüldü;
ancak Bâtınîlerden Azaz’a bağlı Kefernâsıhlı bir genç kaçarak kurtuldu. Bu gencin
yaşlı bir annesi vardı. Aksungur’un ve ona saldıranların öldürüldüğünü duyunca
oğlunun şehit düştüğünü düşünerek gurur duymuş, çok sevinerek en güzel elbiselerini
giyip süslenmişti. Fakat birkaç gün sonra oğlunun sağ salim kendisine geldiğine görünce üzüntüsünden ne yapacağını şaşırmış, saçlarını yolup yüzüne kınalar
yakmıştı. 27
1126 yılından itibaren Behram, taraftarlarının giderek artması ile faaliyetlerini
açıktan açığa yapmaya başladı. Artukoğlu İlgazi ile iyi ilişkiler kurmaya başladı.
İlgazi, Behram ve diğer Bâtınîlerden, kendisine karşı hücuma geçeceklerinden
korktuğu için onlarla işbirliği yapmaktan çekinmedi ve bir tavsiye mektubu
hazırlayarak Dımaşk hâkimi Atabeg Tuğtekin’e Behram’ı yanına almasını önerdi. Bu
tavsiye mektubu sayesinde Tuğtekin tarafından saygıyla karşılanan Behram,
Dımaşk’ta açıkça propaganda yapmaya, durumunu giderek kuvvetlendirmeye
başladı.28
İbnü’l-Esîr’e göre: “Eğer Dımaşk ahalisinin tümü Ehl-i Sünnet’e mensup
olmasaydı ve kabul ve davet ettiği hususlarda ona karşı bir tavır takınmasaydı hiç
şüphesiz Behram Dımaşk’a hâkim olurdu”.29 Behram bir süre sonra Dımaşk
halkından tepki görmeye başlayınca Tuğtekin’den, adamlarıyla birlikte sığınabileceği
bir kale istedi. Tuğtekin’in veziri Mazdekanî de bâtınî olmadığı halde Behram’ı
desteklemekteydi ve özellikle onun ısrarları sonucu Tuğtekin Banyas Kalesi’ni
Behram’a Zilkâde 520/Aralık 1126’da teslim etti. Kalenin yanı sıra Dımaşk’ta ayrıca
propaganda evi olarak kullanacakları bir binaya da sahip oldular. Behram Banyas
Kalesi’ne girince kaleyi yeniden inşa ettirmiş, istihkâmlarını kuvvetlendirmiş her
taraftan kaleye akın eden Bâtınîler burada dehşet saçmaya başlamışlardı.30
Behram Banyas’ın kuzeyindeki Hasbiye bölgesindeki Vâdi’t-Teym’i
davalarını yaymak için oldukça uygun bir yer olarak görüyordu. Buradaki yerel
emîrlerden Barak b. Cendel’in ölümünden sorumlu tutulan Behram 522/1128’de bölgeye bir sefer tertip etti. Ancak kardeşinin öcünü almak isteyen Dehhak b. Cendel
oldukça çetin bir mücadele vererek bâtınîleri yendi ve Behram bu savaş esnasında
öldürüldü. Hem Behram’ın hem de Tuğtekin’in aynı sene ölümleri Bâtınîler’in işini
zorlaştırmış oldu.31
Behram’ın yerine İsmâilîler’in liderliğine İsmail el-Acemî; Tuğtekin’in yerine
de Tâcü’l-Mülk Böri’nin geçtiği 1128 yılı sonrasında Vezir Mazdekanî yine
konumunu koruyarak Bâtınîler’e yardım etmiş ancak Tâcü’l-Mülk Böri onlara destek
vermeyerek şehirden çıkartmak için uygun fırsatı kollamaya başlamıştı. Bu esnada
giderek güçlenen Mazdekanî’nin Dımaşk’ı Haçlılar’a teslim edip karşılığında Sur
şehrini alacağı haberi Tâcü’l-Mülk Böri’ye ulaşınca hiç vakit kaybetmeyerek iç
kalede yaptığı toplantıda huzuruna çıkan veziri öldürterek Dımaşk’ta 15 Ramazan
523/1 Eylül 1129 günü büyük bir Bâtınî katliamı başlattı. Halk gördüğü her yerde
ellerine geçirdikleri silah ve araçlarla yaklaşık altı bin Bâtınîyi öldürdü. Zor durumda
kalan İsmail el-Acemî de Haçlılara haber göndererek Banyas Kalesi’ni onlara teslim
etti.32
Yaşanan bu olaylar üzerine Tâcü’l-Mülk Böri, Bâtınîler’in intikam almak için
harekete geçecekleri korkusuyla tedbirler almış, korumasız ve zırhsız hiçbir yere
gitmez olmuştu. Fakat Alamut’tan gönderilen iki İranlı fedâî, Türk askerler olarak
Dımaşk kuvvetleri arasına katılmış bir süre bekleyerek Böri’nin muhafız birliği içine
girmeyi de başararak 5 Cemâziyelâhir 525/5 Mayıs 1131 tarihinde hamamda
etrafında kimse yokken Böri’yi hançerle yaralamışlardı. Bâtınîler orada derhal öldürülmüşlerse de Böri, 21 Recep 526/7 Haziran 1132 günü aldığı yaranın etkisiyle
vefat etmiştir.33
Suriye’de Sultan Sencer döneminde Bâtınîler Cebelü’s-Summak’ın güneybatısında yer alan Franklar ve Müslümanların çoğunlukta bulunduğu Cebel’ü Bahrâ bölgesinde de yeni kaleler zapt etmeye çalışmışlardır. Bu kalelerden biri Kadmüs idi. Kaleyi, 1132-1133’te kale hâkimi İbn Amrûn’dan satın alan Bâtınîler,Franklar ve Müslümanlar ile komşu olmak istemeyip onlarla savaşmışlardır. Budurum da Büyük Selçuklular ile olan mücadelelerin bu dönemde azalmasına yolaçmıştır.34
Hama şehrinin doğusu ile Banyas arasında kalan Masyaf Kalesi de Bâtınîler
tarafından zapt edilmiştir. Kale, 1140-1141’de 1127-1128’de kaleyi satın almış olan
Benû Münkız’ın başına geçirmiş olduğu Sungur adlı valinin yönetimindeydi.
Bâtınîler ona hile yapıp aldatarak kaleye çıkmışlar sonra da öldürerek Suriye’deki en
önemli üslerinden biri olacak Masyaf’a hâkim olmuşlardı.35 Kehf, Hâvâbî, Rusâfe,
Menîka, Kuley’a, Bâtınîler’in Suriye civarında zapt ettiği diğer kalelerdi.36
Sultan Sencer döneminin sonlarında da Şeyhü’l-Cebel olarak bilinen İsmâîlî
dâîsi Râşidüddin Sinan ile birlikte Suriye’deki İsmâîliler’in tarihinde Haçlılarla ve
Selahaddin Eyyübî ile çetin mücadelelere girecekleri yeni bir sayfa başlamış oldu.37

D) Harizmşâh Atsız’ın Sultan Sencer’e KarşıBâtınîlerle İşbirliği
Sultan Sencer daha melikliği sırasında Harizm38 bölgesine hâkim olmuş
sultanlık döneminde ise Harizmşâh Atsız bağımsızlığını kazanmak üzere harekete
geçince Atsız ile Sencer arasında hâkimiyet mücadelesi yaşanmaya başlamıştı.
Sultan Sencer’in II. Harizm seferi sonrasında Atsız, Sencer’e bağlı kalacağına
söz vermişse de Sencer onun her an bir itaatsizlik yapıp isyan edeceğini düşünmekteydi. Onu doğru yola sevketme maksadıyla devrin tanınmış şairlerinden
Edib Sâbir’i elçi olarak Harizm’e gönderdi. Harizmşâh Atsız, Edib Sâbir’i yanında
alıkoyup ikazlarını dinler gibi görünürken gizlice bir suikast tertip ederek Sultan
Sencer’i ortadan kaldırmayı planlıyordu. Bu amaçla Harizm’de bulunan iki bâtınî ile
para karşılığı anlaştı. Bu durum Bâtınîler’in kendi gaye ve maksatları dışında siyaset
adamları tarafından, siyasî amaçlar uğruna nasıl kullanıldıklarını da göstermektedir.39
Bunu öğrenen Edib Sâbir iki fedâîyi tasvir eden bir mektubu ihtiyar bir kadının
ayakkabısı içinde Merv’de bulunan Sultan Sencer’e ulaştırdı. Tarif ettiği eşkâl üzerine
kenar mahallelerden bir meyhanede yakalanan bâtınîler derhal öldürüldü. Planlarının
Edib Sâbir’in gayretleri sonucu boşa gittiğini öğrenen Harizmşâh Atsız ise Edib Sâbir’i
derhal yakalattı ve Ceyhun Nehri’ne attırarak boğdurmak suretiyle intikamını almış
oldu.40 Yaşanan bu olaylar üzerine de Sultan, Harizm bölgesine daha sonra tekrar sefer düzenledi.

E- Bâtınîler’in Selçuklular’a Karşı Hücumları
Rebîülâhir 549/Haziran-Temmuz 1154 yılında Kûhistan’daki Bâtınîlerden
sayıları piyade ve süvari yedi bin kişiyi bulan büyük bir grup toplandı. Selçuklu
askerlerinin Oğuzlarla meşgul olmasını fırsat bilen grup Horasan üzerine yürüdü ve
Havâf’a bağlı beldelere doğru harekete geçti. Emîr Ferruhşâlı b. Mahmûd el-Kâşânî,
maiyyeti ve adamlarından müteşekkil bir toplulukla İsmâîlîler’in karşısına çıktı, fakat
onlarla baş edemeyeceğini anlayarak Emîr Muhammed b. Üner’den askerleriyle ve
sözünün geçtiği emirlerle birlikte İsmâîlîler’e karşı savaşmak için harekete geçmesini
istedi. Emîr Muhammed b. Üner çok sayıda emîr ve askerlerle harekete geçti ve
Ferruhşâh’ın da birlikleriyle beraber Bâtınîler’e saldırdılar. Uzun süren mücadeleyi
Selçuklular kazanmasıyla reisleriyle birlikte çok sayıda Bâtınî öldürüldü bazıları da
esir alındı.41
Şevval 551/Mayıs-Haziran 1156 yılında da Bâtınîler Horasan’daki Tabes şehrine yürüyerek orada olaylar çıkardılar. Sultan’ın devlet erkânından birçok kişiyi
esir alarak, mallarını ve hayvanlarını yağmaladılar, halktan bazılarını öldürdüler.42
552/1157 yılında ise Bâtınîler Horasan hacılarına hücum ederek onlardan
zahid, âlim hiç kimseyi hayatta bırakmadılar.43

F- Sultan Sencer Döneminde Bâtınîler Tarafından Öldürülen Tanınmış Şahsiyetler
Suriye’de öldürülmüş olan Ebu’l-Fazl b. el-Haşşâb, Aksungur el-Porsukî,Tâcü’l-Mülk Böri dışında Bâtınîler tarafından katledilen diğer şahsiyetlerden bazılarışöyledir:
1121 yılında Fâtımî ordusunun başkumandanı Efdal b. Bedrü’l-Cemâlî,
Nizâr’ı sıkıştırması, kendileriyle aynı mezhebi paylaşması gerekirken bunu
yapmaması, Ehl-i Sünnet itikadına muhalefet etmekten vazgeçmesi ve onlara
muhalefet edilmesini yasaklaması gibi sebeplerle Halebli üç bâtınî tarafından
öldürüldü.44
Irak Selçuklu Sultanı Mahmûd’un veziri Kemâlü’l-Mülk Ebû Tâlib esSümeyremî Safer 516 sonu/Mayıs 1122’de Hemedan’a gitmek üzere Sultanla beraber
yola çıkmıştı. Dar bir geçitten geçtiği ve bu sebeple adamlarının önden gittiği bir
sırada kendisine saldıran bâtınînin hançeri atına saplandı ve bâtınî hızla oradan
uzaklaştı. Bunu gören adamlarının da onu yakalamak için peşinden gittikleri sırada
ortaya çıkan bir diğer bâtınî tarafından vezir öldürüldü.45
523/1128-1129’da Şafiî reisi Abdüllâtif b. el-Hucendî Bâtınîler’in saldırısı
sonucu öldürüldü.46

519/1125-1126’da Halife’nin mektubunu Sultan Sencer’e iletmek için
Horasan’a giden Kadı Ebû Sa’d Muhammed b. Nasr b. Mansûr el-Herevî dönüş
yolunda Bâtınîler tarafından öldürüldü.47
Sultan Sencer’in Bâtınîler’e karşı mücadele veren veziri Kâşânî, 29 Safer
521/16 Mart 1127 yılında seyis kılığına girmiş iki bâtınînin maiyyetine sızması ve
Nevruz vesilesiyle Sultan’a göndereceği iki Arap atını seçmek üzere onları yanına
çağırmasıyla bekledikleri fırsata kavuşarak hançerlerini saplaması neticesinde
öldürüldü.48
527/1132-1133 yılında Irak Selçuklu Sultanı Mesud’un Atabegi Aksungur elAhmedîlî, Hemedan’ın dışında bulunan Karategin çayırında kendisine hücum eden
Bâtınîler tarafından öldürüldü.49
Abbasî Halifesi Müsterşid Billâh da Bâtınîler tarafından öldürülen
şahsiyetlerdendir. Irak Selçukluları’nın yeni sultanı olan Mesud’u Abbasî Halifesi
Müsterşid Billâh tanımamış, adına hutbe okumadan vazgeçmişti. Mesud ile halife
arasındaki anlaşmazlık Hemedan civarında karşı karşıya gelmeleriyle bir savaşa
dönüşmüş, halifenin ordusundan bazı emîrlerin ayrılarak diğer tarafa katılmasıyla güç
kaybeden Müsterşid Billâh yenilmişti.

Cüveynî’nin aktardıklarına göre, Sultan Mesud durumu amcası Sencer’e bildirmek üzere haberci göndermiş fakat tesadüfen deprem olup, yıldırımlar düşünce
herkes bu doğa olaylarını Halife’ye karşı yapılan kötü muameleye yüklemişti. Bunun
üzerine Sultan Sencer elçisiyle birlikte bir mektup göndererek: “Mesud, bu fermanı
alır almaz müminlerinin emîrinin yanına gitsin, onun bütün insanların sığınağı olan
eşiğini toprağını öpsün, yaptıklarına karşılık özür dilesin, bilsin ki bu şekilde
yıldırımlar düşmesine ve şiddetli rüzgarların esmesine şimdiye kadar kimse şahit
olmadı. Bu afetleri Halife’ye yapılmış kötülüğün cezası olarak görüyorum…”
demişti. Sultan Mesud fermana uyarak Müsterşid Billâh’ın kalması için bir çadır
hazırlattı.50

Halife’nin bir daha asker toplamaması, para ödemesi, sarayından çıkmaması
gibi hususlarda aralarında sürekli elçiler gelip gidiyordu. 17 Zilkâde 529/29 Ağustos
1135 tarihinde Sultan Sencer’in elçisi sıfatıyla Emîr Kuran Han Müsterşid Billâh’ı
koruyan muhafızlardan biri elçiyi karşılamak için yanından ayrılmıştı. Bunu fırsat
bilen Bâtınîler Halife’ye saldırarak onu öldürmüşlerdir. Yirmiden fazla yerinden
yaralayarak burnunu ve kulaklarını kesmiş çırılçıplak bir halde ortada
bırakmışlardır.51
Halife Müsterşid Billâh’tan kısa süre sonra yerine geçen oğlu er-Râşid
Billâh’da Sultan Mesud’la uzun süre mücadele etmiş ayrıca Bâtınîlerden babasının öcünü almaya çalışmıştı. İsfahân’a gittiği bir sırada 25 Ramazan 532/6 Haziran
1138’da rivayetlere göre Bâtınîler tarafından öldürüldü. Hizmetinde çalışan bir grup
Horasanlı Bâtınî, er-Râşid Billâh’ı öğle uykusuna yatmak isterken öldürmüşlerdi.52
534/1139-1140’da Sultan Sencer’in yakın adamlarından el-Mukarreb Cevher,
Bâtınîlerce öldürüldü. Cevher Sultan’ın annesinin kölesiydi. Annesi ölünce Sencer’in
hizmetine girmiş ve giderek yükselmişti. Askerlerinin sayısı otuz binlere ulaşmış,
Sultan tarafından Rey şehrine görevlendirilmişti. Bâtınîlerden bir grup kadın kılığına
girerek ondan yardım isteme bahanesiyle yanına yaklaşarak öldürmüşlerdi.53
Bir başka rivayete göre Sultan Sencer, Cevher’in nüfûzunun bu şekilde artmasından sıkılarak onu ortadan kaldırmaları için Bâtınîlerle anlaşmıştı.

Cevher de bu durumun farkındaydı. Hatta bir gün Sencer, ağzını arayarak ona: “Ey Cevher, bumel’ûnların sana bir zarar vermesinden korkuyorum, onlardan sakın” demiş ve Cevher de cevap olarak: “Eğer beni kendinden emin edersen hiç kimseden korkmam,bunların gailesini defetmek hususunda kimseden yardım istemem” cevabını vermişti.
Bir süre sonra Sencer’in sarayının dehlizinde Bâtınîlerden bir cemaat üzerine
atlayarak onu öldürmüş, harem tarafında bulunan feryatları duyan Sultan Sencer’de
bu işten haberi olduğunu belli edercesine “Cevher katlolundu” demişti.54

Cevher’e bağlı adamlarından Rey valisi Abbas efendisinin Bâtınîler’in tuzağı
sonucunda öldürüldüğünü duyunca onlara savaş açmış, Bâtınîlerden pek çoğunu
öldürmüş, ülkelerini harap etmişti.55
Rebîülevvel 538/Eylül-Ekim 1143’de Sultan Mesud’un kızı ile evli olan ve
Tebriz’de yaşayan Irak Selçuklu Meliki Davud b. Sultan Mahmûd Suriye’den
gönderilen Bâtınîler tarafından öldürüldü.56
Mâzenderân hâkiminin oğlu Girdbazu 537/1142’de Bâtınîler tarafından
öldürüldü. Oğlunu kaybeden babası Şah Gazi ise bu olaydan sonra onlara düşman
olmuş ve gördüğü her Bâtınîyi öldürtmüştür.57

SONUÇ
İslâm tarihinde yaşanan siyasî ve dinî ihtilafların bir sonucu olarak çeşitli fikir
akımları ve mezhepler ortaya çıkmıştır. Bunlardan biri de İsmâilî/Bâtınî düşünce
akımıdır. Bâtınîlik, dâîler aracılığıyla yapılan propagandalar sayesinde İslâm
dünyasında giderek daha geniş kitlelere ulaşmıştır. Özelikle Hasan Sabbâh, Alamut
Kalesi’ni ele geçirdikten sonra Bâtınîliğe yeni bir kimlik kazandırarak Büyük
Selçuklu İmparatorluğu topraklarında yıllarca sürecek çatışmalara, haksız yere kan
dökülmesine ve devlet otoritesinin zaafa uğratılmasına sebep olmuştur.
Bâtınîler, mevcut siyasî ve dinî düzeni yıkıp kendi görüşlerini kabul ettirmek
için her yolu mübah saymışlar, kendilerine has hançerle değerli devlet adamlarını
öldürerek ve Selçuklu hâkimiyetindeki kaleleri zapt ederek etrafa dehşet saçmışlardır.
Kaynakların ifadesiyle hiçbir fırka hatta Yahudi ve Hıristiyanlar bile onlar kadar
Müslümanlara maddî ve manevî zarar vermemiştir.
Büyük Selçuklular bir yandan kurdukları medreselerde Sünnî akîdeyi
güçlendirerek ilmî ve fikrî açıdan onlarla mücadele ederken bir yandan da Sultan
Melikşah döneminden itibaren tertip ettikleri seferlerle askerî açıdan mücadelelerini
sürdürmüşlerdir. Bu mücadeleler sırasında Büyük Selçuklular, başta Sultan
Muhammed Tapar döneminde olmak üzere zaman zaman Bâtınîler’e karşı başarı
kazanmışlarsa da kesin bir neticeye ulaşamamışlardır. Alamut Kalesi’ndeki Bâtınî
hâkimiyeti ancak İlhanlı Hükümdarı Hülâgû’nun 1256 yılında kaleyi ele geçirmesiyle
son bulmuştur.

 

KAYNAKÇA
Agacanov, Sergey Grigoreviç: Selçuklular, çev. Ekber N. Necef-Ahmet R.
Annaberdiyev, İstanbul, Ötüken Yayınları, 2006.
Ahmed b. Mahmûd: Selçuk-Nâme, haz. Erdoğan Merçil, 2 c., İstanbul, Tercüman
Yayınları, 1977.
Aksarayî, Kerîmüddin Mahmud: Müsâmeretü’l-Ahbâr, çev. Mürsel Öztürk,
Ankara, TTK., 2000.
Alptekin, Coşkun: Dımaşk Atabegliği: Tog Teginliler, İstanbul, M.Ü. Fen-Edb. Fak.
Yayınları, 1985.
Alptekin, Coşkun: “Aksungur el-Porsukî”, DİA, C. II, s. 297.
Âşûr, Saîd Abdülfettâh: “Ezher: Eğitim, Öğretim ve Sosyal Hayat”, DİA, C. XII, s.
59-63.
Atalan, Mehmet: Şiîliğin Farklılaşma Sürecinde Ca‘fer es-Sâdık’ın Yeri, Ankara,
Araştırma Yayınları, 2005.
Ateş, Ahmed: “Gazzâlî’nin Bâtınîliğin Belini Kıran Delilleri, Kitāb Kavāsım alBātınīya”, AÜİFD, C. III, sy. 1-2, Ankara, 1954, s. 23-55.
Ateş, Ahmed: “Bâtıniye”, İA, C. II, s. 339-342.
Avcı, Casim: “Nasîhatü’l-Mülûk”, DİA, C. XXXII, s. 411.
Azamat, Nihat: “Nâsır-ı Hüsrev”, DİA, C. XXXII, s. 395-397.

Azîmî: Târîhu’l-Azîmî, yay. ve çev. Ali Sevim, Azimî Tarihi: Selçuklularla İlgili
Bölümler, Ankara, TTK., 1988.
Bağdâdî, Abdü’l-Kāhir b. Tâhir: el-Fark beyne’l-fırak, çev. Ethem Ruhi Fığlalı,
Mezhepler Arasındaki Farklar, Ankara, TDV Yayınları, 2005.
Barthold, V. V.: Moğol İstilasına Kadar Türkistan, haz. Hakkı Dursun Yıldız,
Ankara, TTK., 1990.
Bausani. A.: “Religion in the Saljuq Period”, The Cambridge History of Iran, ed.
by. J. A. Boyle, vol. V, Cambridge, 1968, pp. 283–302.
Bazin, Marcel: “Kum”, DİA, C. XXVI, s. 361-362.
Beyhakî, Zahîrüddin Ebu’l-Hasan Ali b. Ebu’l-Kâsım Zeyd: Târîh-i Beyhak, yay. A.
Behmenyâr, Tahran, 1982.
Bilgin, Orhan: “Cüveynî”, DİA, C. VIII, s. 140-141.
Black, Antony: The History Of Islamic Politicial Thought, Edinburgh, Edinburgh
Universiy Press, 2001.
Bowen, Harold: “The Sargudhast-i Sayyidna, the Tale of the Three Schoolfellows and
the Wasaya of the Nizâm al-Mulk”, Journal of The Royal Asiatic Society, vol. IV,
London, 1931, pp. 771-782.
Brockelmann, C.: İslâm Milletleri ve Devletleri Tarihi, çev. Neşet Çağatay, Ankara,
AÜİF. Yayınları, 1964.
Brockelmann, C.: “İbnü’l-Cevzî, Sıbt”, İA, C. V/2, s. 850.
İdare: “Büzürg Ümmid”, İA, C. II, s. 846.

Bündârî, Feth b. Ali b. Muhammed: Zübdetü’n-Nusra ve nuhbetü’l-‘usra, çev.
Kıvameddin Burslan, Irak ve Horasan Selçukluları Tarihi, 2. bsk., Ankara, TTK,
1999.
Cahen, Claude: Osmanlılardan Önce Anadolu’da Türkler, çev. Yıldız Moran, 3.
bsk., İstanbul, E Yayınları, 1994.
Cüveynî, Alâe’d-Dîn Atâ Melik: Tarih-i Cihan Güşa, çev. Mürsel Öztürk, 2. bsk.,
Ankara, T.C. Kültür Bakanlığı Yayınları, 1998.
Çağatay, Neşet-Çubukçu, İ. Agâh: İslâm Mezhepleri Tarihi, C. I, Ankara, AÜİF.
Yayınları, 1965.
Çağatay, Neşet: “Fâtımîler Devleti’nin Kuruluş Akideleri”, AÜİFD, C. VII, Ankara,
1960, s. 63-77.
Çubukçu, İ. Agâh: Gazzâlî ve Bâtınîlik, Ankara, Resimli Posta Matbaası, 1964.
Daftary, Farhad: Ismailis in Medieval Muslim Societies, London, I. B. Tauris
Publishers, 2005.
Daftary, Farhad: Medieval Ismaili History and Thought, New York, Cambridge
University Press, 1996.
Daftary, Farhad: The Ismailis: Their History and Doctrines, çev. Erdal Toprak,
İsmaililer: Tarihleri ve Öğretileri, İstanbul, Doruk Yayınları, 2005.
Daftary, Farhad: “Râşidüddin Sinân el-İsmâilî”, DİA, C. XXXIV, s. 467-468.
Devletşah-ı Semerkandî: Tezkire-i Devletşah, çev. Necati Lugal, İstanbul, Tercüman
Yayınları, 1977.

Danışman, Nafiz: “Eş‘arilik Neden Bâtınîliğe ve Hulûla Karşı Cephe Almıştır?”,
AÜİFD, C. VI, sy. 1-4, Ankara, 1959, s. 135-152.
Demirkent, Işın: Urfa Haçlı Kontluğu Tarihi (1098-1118), C. I, Ankara, TTK.,
1990.
Doğrul, Ömer Rıza: Cennet Fedaileri: İslâm Tarihinde Gizli ve Yıkıcı
Teşekküller, İstanbul, Âsârı İlmiye Kütüphanesi Neşriyatı, 1944.
Dozy, R.: Târîh-i İslâmiyyet, haz. Vedat Atilla, İslâm Tarihi, İstanbul, Gri
Yayınları, 2006.
Ebu’l-Ferec (İbnül-İbrî, Bar Hebraeus): Abû’l-Farac Tarihi, 2 c., 3. bsk., çev. Ömer
Rıza Doğrul, Ankara, TTK., 1999.
Ebu’l-Ferec (İbnül-İbrî, Bar Hebraeus): Târîhu muhtasari’d-düvel, çev. M.
Şerefeddin Yaltkaya, Ankara, Maarif Vekâleti, 1941.
Ebu’l-Fidâ: el-Muhtasar fî ahbâri’l-beşer, yay. Edib Arif ez-Zeyyin, C. IV, Beyrut,
1956-1961.
Felsefî, Nasrullah: “Erbau Resâil tarihîyye min selâseti ricâlin kibâr”, ed-Dirâsetü’lEdebiyye, C. VII/3-4, Beyrut, 1965, s. 270-302.
Fığlalı, Ethem Ruhi: Çağımızda İtikadî İslâm Mezhepleri, İstanbul, Şato Yayınları,
2001.
Gazzâlî: Fedâ’ihu’l-Bâtıniyye, çev. Avni İlhan, Bâtınîliğin İçyüzü, Ankara, TDV
Yayınları, 1993.
Gazzâlî: Nasîhatü’l-Mülûk: İmâm Gazzâlî ve Devlet Başkanına Öğütler, İstanbul,
İlke Yayınları, 2004.

Gazzâlî: İmam Gazzâlî’nin Mektupları, çev. Gürsel Uğurlu, İstanbul, İnkılab
Yayınları, 2002.
Gibb, H. A. R-Kraus, P.: “Müstansır”, İA, C. VIII, s. 827-831.
Gölpınarlı, Abdülbâkıy: Tarih Boyunca İslâm Mezhepleri ve Şîîlik, İstanbul, Der
Yayınları, 1979.
Guidi, Michelangelo: “Mezdek”, İA, C. VIII, s. 201-205.
Gündüz, Şinasi: “Mecûsîlik”, DİA, C. XXVIII, s. 279-284.
Hamdullah, Müstevfî-i Kazvînî: Târîh-i Güzîde, yay. Abdülhüseyin Nevaî, Tahran,
1364.
Hammâdi, Muhammed b. Mâlik: Keşfü esrâri’l-Bâtınîyye ve ahbâri’l-Karâmita,
çev. İsmail Hatib Erzen, Bâtınîler ve Karmâtilerin İçyüzü, İstanbul, Sebil
Yayınları, 2004.
Has, Kenan: “Mezdekiyye”, DİA, C. XXIX, s. 523-524.
Hasan, H. İbrahim: Siyasî-Dinî-Kültürel-Sosyal İslâm Tarihi, C. III-VI, İstanbul,
Kayıhan Yayınları, 1992-1997.
Hillenbrand, Carole: “1092: A Murderous Year”, The Arabist Budapest Studies In
Arabic, Vol. 15-16, part. II, Budapest, 1995, pp. 281-296.
Hitti, Philip K.: Siyasi ve Kültürel İslâm Tarihi, Çev. Salih Tuğ, C. II, İstanbul,
Boğaziçi Yaynları, 1980.
Hizmetli, Sabri: “Karmatîler”, DİA, C. XXIV, s. 510-514.

Hodgson, Marshall G. S.: The Order of Assassins: The Struggle of the Early
Nizârî Ismâ’îlîs Against the Islamic World, Netherlands, Mouton & Co Publishers,
1955.
Hodgson, Marshall G. S.: İslâm’ın Serüveni: Bir Dünya Medeniyetinde Bilinç ve
Tarih, 3 c., İstanbul, İz Yayıncılık, 1993.
Hodgson, Marshall G. S.: “The Ismaili State”, The Cambridge History of Iran, ed.
by. J. A. Boyle, vol. V, Cambridge, Cambridge University Press, 1968, pp. 422–482.
Hüseynî, Sadre’d-Dîn Ebu’l-Hasan: Ahbârü’d-Devleti’s-Selcukiyye, çev. Necati
Lugal, 2. bsk., Ankara, TTK., 1999.
Ivanow, W.: A Bibliographical Survey Ismaili Literature, Tahran, The Ismaili
Society, 1963.
Ivanow, W.: A Guide to Ismaili literature, London, The Royal Asiatic Society,
1933.
Ivanow, W.: “İmâm”, İA, C. V/2, s. 980-983.
Ivanow, W.: “Râşidüddin Sinan”, İA, C. IX, s. 635-636.
İbn İsfendiyâr: Târîh-i Taberistân, İng. çev. Edward G. Browne, An Abridged
Translation of History of Tabaristān, Leiden, 1905.
İbn Kesîr: el-Bidâye ve’n-nihâye, çev. Mehmet Keskin, Büyük İslâm Tarihi , C.
XII, İstanbul, Çağrı Yayınları, 1995.
İbn Tağrîberdî: en-Nücûmü’z-zâhire fî mülûki Mısr ve’l-Kāhire, C. V, Kahire,
Dârü’l-Kütübi’l-Mısriyye, 1935.

İbnü’l-Adîm: Buğyetü’t-taleb fî târîhi Haleb: Selçuklularla İlgili Hal
Tercümeleri, çev. Ali Sevim, Ankara, TTK., 1976.
İbnü’l-Adîm: Zübdetü’l-Haleb min târihi Haleb, çev. Ali Sevim, “İbnü’l-Adîm’in
Zübdetü’l-Haleb min târihi Haleb Adlı Eserindeki Selçuklularla İlgili Bilgiler”,
Makaleler, C. II, Ankara, Berikan Yayınları, 2005, s. 607–776.
İbnü’l-Cevzî: el-Muntazam fî târîhi’l-mülûk ve’l-ümem, C. IX-X, Haydarabad,
1359.
İbnü’l-Cevzî: el-Muntazam fî târîhi’l-mülûk ve’l-ümem, çev. Ali Sevim, “İbnü’lCevzî el-Muntazam Adlı Eserindeki Selçuklularla İlgili Bilgiler”, Makaleler, C.
II, Ankara, Berikan Yayınları, 2005, s. 437-605.
İbnü’l-Cevzî: Telbîsü İblis, çev. Mehmet Ali Kara, İblis’in Hileleri, İstanbul, Tevhid
Yayınları, 1996.
İbnü’l-Esîr: el-Kâmil fi’t-târih, çev. Abdülkerim Özaydın, C. X, XI, İstanbul, Bahar
Yayınları, 1987.
İbnü’l-Kalânisî: Zeylü Târîhi Dımaşk, yay. H. F. Amedroz, Beyrut, 1908.
İkbal, Abbas: Vezâret der ahd-i Selâtîn-i Buzurg-i Selcukî, Tahran, 1338 ş.
İlhan, Avni: “Bâtıniyye”, DİA, C. V, s. 190-194.
Kafesoğlu, İbrahim: Selçuklu Tarihi, İstanbul, MEB Yayınları, 1992.
Kafesoğlu, İbrahim: Sultan Melikşah Devrinde Büyük Selçuklu İmparatorluğu,
İstanbul, İ.Ü. Edb. Fak. Yayınları, 1953.

Kafesoğlu, İbrahim: Harezmşahlar Devleti Tarihi (485-618/1092-1221), 4. bsk.,
Ankara , TTK., 2000.
Kafesoğlu, İbrahim: “Nizâmü’l-Mülk”, İA, C. IX, s. 329-333.
Kara, Seyfullah: Selçuklular’ın Dini Serüveni, İstanbul, Şema Yayınları, 2006.
Kaya, Mahmut: “Dârülhikme”, DİA, C. VIII, s. 537-538.
Köprülü, Fuad: Türkiye Tarihi, İstanbul, Kanaat Kütüphanesi, 1923.
Köymen, Mehmet Altay: Büyük Selçuklu İmparatorluğu: Alp Arslan ve Zamanı,
C. III, 4. bsk., Ankara, TTK., 2001.
Köymen, Mehmet Altay: Büyük Selçuklu İmparatorluğu: İkinci İmparatorluk
Devri, C. V, 3. bsk., Ankara, TTK., 1991.
Köymen, Mehmet Altay: Selçuklu Devri Türk Tarihi, 4. bsk., Ankara, TTK., 2004.
Köymen, Mehmet Altay: Tuğrul Bey ve Zamanı, İstanbul, MEB Yayınları, 1976.
Köymen, Mehmet Altay: “Sencer”, İA, C. X, İstanbul, 1966, s. 486-493.
Krenkow, F.: “Sâbi”, İA, C. X, s. 6-9.
Kummî/Nevbahtî: Şiî Fırkalar, çev. Hasan Onat, Ankara, Ankara Okulu Yayınları,
2004.
Kurpalidis, G. M.: Büyük Selçuklu Devleti’nin İdari, Sosyal ve Ekonomik Tarihi,
çev. İlyas Kamalov, İstanbul, Ötüken Yayınları, 2007.
Kutluer, İlhan: “İlhad: İslâm düşüncesi”, DİA, C. XXII, s. 93-96.

Lambton, A. K. S.: “The Dilemma of Government in Islamic Persia; The Siyasatnama
of Nizam Al-Mülk”, Iran, XXII, London, 1984, pp. 55-66.
Lewis, Bernard: The Assassins: A Radical Sect in Islam, çev. Kemal Sarısözen,
Haşîşîler: İslâm’da Radikal Bir Tarikat, İstanbul, Kapı Yayınları, 2004.
Lewis, Bernard: The Origins of Ismailism, Cambridge, W. Heffer and Sons, 1940.
Lewis, Bernard: Ortadoğu, çev. Selen Y. Kölay, Ankara, Arkadaş Yayınları, 2005.
Lewis, Bernard: “Ibn Attash”, EL², C. III, London, 1971, p. 725.
Lewis, Bernard: “İsmâilîler”, İA, C. V/1, s. 1120-1124.
Maalof, Amin: Arapların Gözüyle Haçlı Seferleri, çev. Mehmet Ali Kılıçbay, 2.
bsk., İstanbul, Telos Yayınları, 1998.
Mantran, Robert: İslâmın Yayılış Tarihi, çev. İsmet Kayaoğlu, Ankara, AÜİF.
Yayınları, 1981.
Massignon, L.: “Karmatîler”, İA, C. VI, s. 352-359.
Massignon, L.: “Nusayrîler”, İA, C. IX, s. 365-370.
Merçil, Erdoğan: İlk Müslüman Türk Devletleri, 4. bsk., Ankara, TTK., 2000.
Merçil, Erdoğan: Büyük Selçuklu Devleti: Siyasî Tarih, Ankara, Nobel Yayınları,
2005.
Merçil, Erdoğan: “Bâvendîler”, DİA, C. V, s. 214-216.
Merçil, Erdoğan: “Besâsîrî”, DİA, C. V, s. 528-529.

Muhammedoğlu, Aliev Saleh: “Hürremiyye”, DİA, C. XVIII, s. 500-501.
Müneccimbaşı, Ahmed b. Lütfullah: Câmiu’d-Düvel: Selçuklular Tarihi: Horasan,
Irak, Kirman ve Suriye Selçukluları, yay. Ali Öngül, C. I, İzmir, Akademi Kitabevi,
2000.
Müntecebüddin, Bedî: Kitab-ı Atebetü’l-ketebe: Mecmûa-i Mürâselât-ı Dîvân-ı
Sultan Sencer, yay. Muhammed Kazvinî-Abbas İkbal, Tahran, 1329 ş.
Nadvi, Syed Salman: “Religious Policy of Nizâm Al-Mulk”, al-‘ilm, Vol. 4, Durban,
1984, p. 35-43.
Nâsır-ı Hüsrev: Sefernâme, çev. Abdülvehab Terzi, Ankara, MEB Yayınları, 1950.
Nîşâburî, Zâhirüddîn: The Saljūqnāma of Zahīr al-Dīn Nīshāpūrī: A Critical Text
Making Use of the Unique Manuscript in the Library of the Royal Asiatic
Society, ed. by. A. H. Morton, E. J. W. Gibb Memorial Trust, 2004.
Nizâmü’l-Mülk: Siyâset-Nâme, çev. Mehmet Altay Köymen, Ankara, TTK., 1999.
Ocak, Ahmet: Selçukluların Dinî Siyaseti, İstanbul, Tarih ve Tabiat Vakfı Yayınları,
2002.
Ocak, Ateş: “Nizâmiye Medreseleri”, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi,
Malatya, 1993.
Onat, Hasan: “İbâhiyye”, DİA, C. XIX, s. 252-254.
Öz, Mustafa: “İsmâiliyye Mezhebi”, Milletlerarası Tarihte ve Günümüzde Şiîlik
Sempozyumu, İstanbul, İSAV Yayınları, 1993, s. 605-645.
Öz, Mustafa: “Ca‘fer es-Sâdık”, DİA, C. VII, 1-3.

Öz, Mustafa: “Dürzîlik”, DİA, C. X, s. 39-48.
Öz, Mustafa: “Haşîşiyye”, DİA, C. XVI, s. 418-419.
Öz, Mustafa: “Gâliyye”, DİA, C. XIII, s. 333-337.
Öz, Mustafa: “İsmâilîyye”, DİA, C. XXIII, s. 128-133.
Öz, Mustafa: “Meymûn el-Kaddâh”, DİA, C. XXIX, s. 505.
Öz, Mustafa: “Nizâriyye”, DİA, C. XXXIII, s. 200-201.
Özaydın, Abdülkerim: Sultan Berkyaruk Devri Selçuklu Tarihi (h.485-
498/m.1092-1104), İstanbul, İ.Ü. Edb. Fak. Yayınları, 2001.
Özaydın, Abdülkerim: Sultan Muhammed Tapar Devri Selçuklu Tarihi (h. 498-
511/m.1105-1118), Ankara, TTK., 1990.
Özaydın, Abdülkerim: “Sultan Berkyaruk Devrinde (1092–1104) Bâtınîlerle Yapılan
Mücadeleler”, Prof. Dr. Fikret Işıltan’a 80. Doğum Yılı Armağanı, İstanbul, 1995,
s.177–185.
Özaydın, Abdülkerim: “Selçuklular Zamanında Suriye’deki Bâtınî Faaliyetleri”,
Türklük Araştırmaları Dergisi, sy. 12, (Ayrıbasım), İstanbul, 2002, s. 195-207.
Özaydın, Abdülkerim: “Ahmedîlîler”, DİA, C. II, s. 168-169.
Özaydın, Abdülkerim: “Alamut”, DİA, C. II, s. 336-337.
Özaydın, Abdülkerim: “Berkyaruk”, DİA, C. V, s. 514-516.
Özaydın, Abdülkerim: “Bündârî”, DİA, C. VI, s. 489–490.

Özaydın, Abdülkerim: “Ebü’l-Fidâ, DİA, C. X, s. 320-321.
Özaydın, Abdülkerim: “el-Bidâye ve’n-nihâye”, DİA, C. VI, s. 131-132.
Özaydın, Abdülkerim: “el-Kâmil”, DİA, C. XXIV, s. 281-283.
Özaydın, Abdülkerim: “Hamdullah el-Müstevfî”, DİA, C. XV, s. 454-455.
Özaydın, Abdülkerim: “Hârizm”, DİA, C. XVI, s. 217-220.
Özaydın, Abdülkerim: “Hasan Sabbâh”, DİA, C. XVI, s. 347-349.
Özaydın, Abdülkerim: “İbn Kesîr”, DİA, C. XX, s. 132-134.
Özaydın, Abdülkerim: “İbnü’l-Esîr”, DİA, C. XXI, s. 26-27.
Özaydın, Abdülkerim: “İbnü’l-İbrî”, DİA, C. XXI, s. 92-94.
Özaydın, Abdülkerim: “İbnü’l-Kalânisî”, DİA, C. XXI, s. 99-100.
Özaydın, Abdülkerim: “Kiyâ el-Herrâsî”, DİA, C. XXVI, s. 126.
Özaydın, Abdülkerim: “Melikşah”, DİA, C. XXIX, s. 54-57.
Özaydın, Abdülkerim: “Muhammed Tapar”, DİA, C. XXX, s. 579-581.
Özaydın, Abdülkerim: “Müstansır-Billâh el-Fâtımî”, DİA, C. XXXII, s. 119-121.
Özaydın, Abdülkerim: “Nizâmülmülk”, DİA, C. XXXIII, s. 194-196.
Özaydın, Abdülkerim: “Nizâmiye Medresesi”, DİA, C. XXXIII, s. 188-191.

Özgüdenli, Osman G.: Ortaçağ Türk-İran Tarihi Araştırmaları, İstanbul, Kaknüs
Yayınları, 2006.
Özgüdenli, Osman G.: “Selçuklu-Hilâfet Münasebetlerinde Bir Dönüm Noktası:
Halife el-Müsterşid’in Katli Meselesi”, İ.Ü. Edb. Fak. Tarih Dergisi, sy. 39,
İstanbul, 2004, s. 1-35.
Özkuyumcu, Nadir: “Müsta’lî-Billâh el-Fâtımî”, DİA, C. XXXII, s. 115.
Polo, Marco: Dünya’nın Hikâye Edilişi: Harikalar Kitabı, çev. Işık Ergüden, C. I,
İstanbul, İthaki Yayınları, 2003.
Poonawala, K. H.: Bibliography of Ismaili Literature, Berkeley, University of
California Press, 1977.
Râvendî: Râhatü’s-Sudûr ve Ayetü’s-Sürûr: Gönüllerin Rahatı ve Sevinç
Alâmeti, çev. Ahmed Ateş, 2 c., 2. bsk., Ankara, TTK., 1999.
Ravendi, Murtaza: “Sergüzeşt-i Hasan Sabbâh”, Târihî İctimâ-i İran, C. IX,
Sweden, 1997, s. 188- 211.
Reşîdüddin Fazlullâh: Câmiu‘t-tevârîh, İng. çev. Kenneth Allin Luther, The History
of Seljuq Turks From the Jāmi al-tawārīkh: an Ilkhanid Adaptation of the
Seljūq-nāma of Zahīr al-Dīn Nīshāpūrī, Curzon, 2001.
Rizvi, S. Rizwan Ali: “Life and Times of Nizam Al-Mülk”, Islamic Culture, LIV/3,
Haydarabad, 1980, pp. 163-172.
Runciman, Steven: Haçlı Seferleri Tarihi: Kudüs Krallığı ve Frank Doğu (1100-
11187), C. II, 2. bsk., Ankara, TTK., 1992.

Sanaullah, Mawlawî Fâdıl: The Decline of Seljūquid Empire, Calcutta, University of
Calcutta Press, 1938.
Sevim, Ali: Suriye ve Filistin Selçukluları Tarihi, 3. bsk., Ankara, TTK., 2000.
Sevim, Ali: “Azîmî”, DİA, C. IV, s. 330-331.
Sevim, Ali: “Buğyetü’t-Taleb”, DİA, C. VI, s. 361-362.
Sevim, Ali: “İbnü’l-Adîm”, DİA, C. XX, s. 478-479.
Sıbt İbnü’l-Cevzî: Mir’âtü’z-zamân fî târihi’l-a‘yân, C. VIII/2, Haydarâbâd,
1370/1951.
Sıbt İbnü’l-Cevzî: Mir’âtü’z-zamân fî târihi’l-a‘yân, çev. Ali Sevim, “Sıbt İbnü’lCevzî’nin Mir’âtü’z-Zamân fî Tarihi’l-Âyân Adlı Eserindeki Selçuklularla İlgili
Bilgiler”, Makaleler, C. II, Ankara, Berikan Yayınları, 2005, s. 3-435.
Strothmann, R.: “Seb’iye”, İA, C. X, s. 292-295.
Suyûtî, Celâle’d-Dîn: Târîhu’l-hulefâ, yay. Muhammed Muhyiddin Abdülhamid,
Kahire, 1952.
Sümer, Faruk: “Aksungur el-Ahmedîlî, DİA, C. II, s. 296-297.
Süryânî Mihael: Süryani Patrik Mihail’in Vakayinamesi (1042-1195), çev.
Hrant. D. Andreasyan, C. II, TTK’da bulunan yayımlanmamış nüsha, 1944.
Şehristânî, Ebu’l-Feth Muhammed b. Abdülkerim: el-Milel ve’n-nihal, çev.
Mustafa Öz, İstanbul, Ensar Neşriyat, 2005.
Şerefeddin, M.: “Bâtınîlik Tarihi”, DİFM, C. II/8, İstanbul, 1928, s. 1-27.

Şerefeddin, M.: “Fâtımîler ve Hasan Sabbâh”, DİFM, C. I/2, İstanbul, 1926, s. 1-42.
Şerefeddin, M.: “İslâm’da İlk Fikri Hareketler ve Dinî Mezhepler”, DİFM, C. XII,
İstanbul, 1929, s. 1-20.
Şerefeddin, M.: “Karâmita ve Sinân Râşide’d-Dîn”, DİFM, C. II/7, İstanbul, 1928, s.
26-80.
Şerefeddin, M.: “Selçuklular Devrinde Mezâhib”, Türkiyat Mecmuası, C. I, İstanbul,
1925, s. 101–118.
Şeşen, Ramazan: Müslümanlarda Tarih-Coğrafya Yazıcılığı, İstanbul, İSAR
Yayınları, 1998.
Şeşen, Ramazan: “Câmiu’t-tevârih”, DİA, C. VII, s. 132-134.
Talas, M. Asad: Nizamiyye Medresesi ve İslâm’da Eğitim-Öğretim, çev. Sadık
Cihan, Samsun, Etüt Yayınları, 2000.
Tamir, Arif: Tarihu’l-İsmâilîyye, 4 c., London, Riyazü’r-Reis li’l-Kütüb ve’n-Neşr,
1991.
Tan, Muzaffer: Bâtınîlik Kavramı ve Bâtınî Fırkaların Tasnifi Meselesi,
Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Ankara, 2000.
Tancî, Muhammed: “Şehristânî”, İA, C. XI, s. 393-396.
Tevfik, Ebüzziyâ Mehmed: Hasan Bin Sabbâh, İstanbul, Matbaa-i Ebüzziyâ, 1300.
Togan, Zeki V.: “Alamut”, İA, C. I, s. 289.
Togan, Zeki V.: “Reşîdü’d-Dîn Tabîb”, İA, C. IX, s. 705-712.

Topaloğlu, Bekir: “İsmailiyyede İnanç Esasları ve İbadet Şekilleri Üzerine
Değerlendirme”, Milletlerarası Tarihte ve Günümüzde Şiîlik Sempozyumu,
İstanbul, İSAV Yayınları, 1993, s. 655- 660.
Topaloğlu, Bekir: “Zındık”, İA, C. XIII, s. 558-561.
Tudelalı Benjamin-Ratisbonlu Petachia: Ortaçağ’da İki Yahudi Seyyahın Avrupa,
Asya ve Afrika Gözlemleri, çev. Nuh Arslantaş, İstanbul, Kaknüs Yayınları, 2001.
Turan, Osman: Selçuklular Tarihi ve Türk İslam Medeniyeti, İstanbul, Ötüken
Yayınları, 2005.
Urfalı Mateos: Urfalı Mateos Vekayi-Nâmesi (952-1136) ve Papaz Grigor’un
Zeyli (1136-1162), çev. Hrant D. Andreasyan, 3. bsk., Ankara, TTK., 1987.
Usta, Aydın: Müslüman-Haçlı Siyasî İttifakları: Çıkarların Gölgesinde Haçlı
Seferleri, 2. bsk., İstanbul, Yeditepe Yayınları, 2008.
Usta, Aydın: “Müslüman-Haçlı Mücadelelerinde Haşîşîler”, İ.Ü. Edb. Fak. Tarih
Dergisi, sy. 44, İstanbul, 2008, s. 1-23.
Üzüm, İlyas-Topaloğlu, Bekir-Koca, Ferhat: “Mezhep”, DİA, C. XXIX, s. 526-542.
Willey, Peter: Eagle’s Nest: Ismaili Castles in Iran and Syria, The Institute of
Ismaili Studies Series London, I. B. Tauris Publishers, 2005.
Yazıcı, Tahsin: “Deylem”, DİA, C. IX, s. 263-265.
Yazıcı, Tahsin: “Fidâî”, DİA, C. XIII, s. 53.
Yazıcı, Tahsin: “Müntecebüddin Bedî”, DİA, C. XXXII, s. 25.

Yezdî: el-Urada fi’l-Hikâyeti’s-Selçukiyye, çev. M. Şerefeddin Yaltkaya, Milli
Tetebbular Mecmuası, C. II, sy. 4, İstanbul, 1331/1915, s. 241-272.
Yıldız, Hakkı Dursun: “Bâbek”, DİA, C. IV, s. 376-377.
Yuvalı, Abdülkadir: “Selçuklular Zamanında Bâtınîler’in Faaliyetleri”, Fırat
Üniversitesi Dergisi, C. III, sy. 2, Elazığ, 1989, s. 289-298.
Zahîrüddîn-i Mar’aşî: Târîh-i Taberistân u Rûyân u Mâzendarân, yay. Bernhard
Dorn, St. Petersburg, 1850.
Zehebî: el-İber fî haberi men gaber, yay. M. S. Zağlun, C. II, Beyrut, 1985.
Zehebî: Siyeru a‘lâmi’n-nübelâ, yay. Şuayb el-Arnaût-M.Nuaym el-Arkasûsî, C.
XIX, Beyrut, 1985.

KAYNAKLAR
EK: I FARSÇA KAYNAKLAR
A) Râvendî, Ebû Bekir Necme’d-Dîn Muhammed b. Ali
b. Süleyman (öl. 603/1206-1207’den sonra)
Kâşân civarında bir kasaba olan Râvend’de doğan müellif, hattatlık, cilt ve
tezhipte kendisini geliştirmiş, Sultan Tuğrul’un (1175–1194) hürmetini kazanarak ona
hat hocalığı yapmıştır. 1203 senesinde yazmaya başladığı Râhatü’s-Sudûr ve
Ayetü’s-Sürûr1 adlı eserini Selçuklu hanedanıyla kurduğu dostane ilişkiler nedeniyle
Anadolu Selçuklu Sultanı I. Gıyaseddin Keyhüsrev’e ithaf ve takdim etmiştir.

Eser, Büyük Selçuklular’ın başlangıcından itibaren genel olayları aktarması ve
özellikle Sultan Sencer’in ölümünden sonraki dönemleri ayrıntılı açıklaması
bakımından birinci elden kaynaktır. Müellifin kendisinden önceki dönemler için
kaynağı Zahîrüddîn Nîşâburî’nin Selçuknâme2
adlı eseridir. Eserden konumuzla ilgili
olarak Bâtınîler tarafından öldürülen devlet adamlarını, Bâtınîler’in İsfahân’da halka
yaptıkları zulümleri, Sultan Muhammed Tapar döneminde gerçekleştirilen Şahdîz
kuşatmasını, Ahmed b. Attâş’ın faaliyetlerini anlatırken istifade ettik.
B- Cüveynî, Alâe’d-Dîn Atâ Melik (öl. 681/1283)
Cüveynî, İlhanlılar döneminde yetişen bir devlet adamı ve tarihçidir. Çeşitli
devlet görevleri yaptıktan sonra 1256 yılında Hülâgû’nun, hizmetine girerek onun
İran’daki Bâtınîler’i yok etmek için tertip ettiği bütün seferlere katılmış ve Alamut’un

————————

1 Muhammed b. Ali b. Süleyman er-Râvendî, Râhatü’s-Sudûr ve Ayetü’s-Sürûr: Gönüllerin Rahatı
ve Sevinç Alâmeti, çev. Ahmed Ateş, 2 c., 2. bsk., Ankara, TTK., 1999. Metinde “Râvendî” şeklinde
kısaltılmıştır. 2
Zâhirüddîn Nîşâburî, The Saljūqnāma of Zahīr al-Dīn Nīshāpūrī: A Critical Text Making Use of
the Unique Manuscript in the Library of the Royal Asiatic Society, ed. by. A. H. Morton, E. J. W.
Gibb Memorial Trust, 2004. Tezde “Zâhirüddîn Nîşâburî” olarak kısaltılmıştır.

zaptı sırasında bizzat orada bulunmuştur. Alamut’un meşhur kütüphanesinin yok
olmasını önleyerek buradaki değerli eserleri okumuş ve daha sonra bâtınî akidesiyle
ilgili olanları yaktırmıştır.3
Cüveynî’nin Târîh-i Cihângüşâ adlı önemli eseri Moğollar, Harizmşahlar ve
Bâtınîler hakkında en önemli bilgileri içeren ana kaynaklardandır. Cüveynî’den sonra
yaşamış tarihçilerden pek çoğu bu eserden istifade etmişlerdir. Üç cilt olarak yazılan
eserin, bizim için asıl önemli kısmı üçüncü cildidir. Bu ciltte Cüveynî, Bâtınîler’in
mezheplerini ve genel inanç özelliklerini, tarihçelerini, Hasan Sabbâh’ın hayatını ve
görüşlerini, Bâtınîler’in Hülâgû tarafından ortadan kaldırılıncaya kadar özellikle
Alamut ve çevresindeki faaliyetlerini ve Selçuklular’ın Bâtınîler üzerine tertiplediği
seferleri oldukça ayrıntılı bir biçimde anlatmıştır. Biz tezimizde eserin Mürsel Öztürk
tarafından yapılan Türkçe tercümesinden yararlandık.4

C-Reşîdüddin Fazlullâh b. Ebu’l-Hayr İmâde’d-Dîn elHemedânî (öl. 718/1318)
İlhanlılar devrinde yaşamış tabip, devlet adamı ve vezir olan Reşîdüddin’in,
Bâtınîler ve faaliyetleri ile ilgili olarak Cüveynî’nin eserinden sonra en önemli ana
kaynakların başında gelen Farsça eseri, Câmiu‘t-tevârîh’tir.5
Reşîdüddin, umûmî bir tarih çalışması olan eserinde Cüveynî’nin kullanmış
olduğu kaynaklardan doğrudan ya da dolaylı olarak istifade ederek Bâtınîler’e geniş
yer vermiştir. Buna karşılık Reşîdüddin’in eseri Cüveynî’nin eseriyle
karşılaştırıldığında bilgilerin daha derli toplu olduğu, İsmâîli kaynaklarına daha çok
bağlı kalındığı ve pek çok ayrıntıyı barındırdığı görülür. Bu durum da Reşîdüddin’in,

———————————————-

3Cüveynî’nin hayatı ve eserleri hakkında daha geniş bilgi için bkz. Orhan Bilgin, “Cüveynî”, DİA, C.VIII, s. 140-141.

4Alâe’d-Dîn Atâ Melik Cüveynî, Tarih-i Cihan Güşa, çev. Mürsel Öztürk, 2. bsk., Ankara, T.C.Kültür Bakanlığı Yayınları, 1998. Metinde “Cüveynî” olarak kısaltılmıştır.

5Hayatı hakkında ayrıntılı bilgi için bkz. Zeki Velidi Togan, “Reşîdü’d-Dîn Tabîb”, İA, C. IX, s. 705-712. Eser hakkında ayrıntılı bilgi için bkz. Ramazan Şeşen, “Câmiu‘t-tevârîh”, DİA, C. VII, s. 132-134.

Cüveynî’nin daha erken bir tarihte kopyasını çıkartıp imha etmiş olduğu daha
bütünlüklü bir metinden istifade etmiş olabileceğini düşündürmektedir.6
Eserden, Bâtınîler tarafından öldürülen devlet adamlarını, Selçuklular’ın
onlara karşı gerçekleştirdiği askerî müdahaleleri, özellikle Sultan Berkyaruk ve
Sultan Muhammed Tapar dönemlerinde yaşanan olayları anlatırken sıkça
faydalandık. Eserin İngilizce tercümesini kullandık.7
D- Hamdullah b. Ebû Bekr Ahmed Müstevfî-i Kazvînî(öl. 740/1340’tan sonra)1281 yılında Kazvîn’de doğan müellifin Târîh-i Güzîde8 adlı eseri 730/1330’da Vezir Gıyâseddîn Muhammed’e takdim ettiği umûmî bir tarihtir. Tek cilttir ve dili Farsça’dır. Altı bölüme ayrılmış olan eserin dördüncü bölümünde Mısır ve Kuzey Afrika İsmâilîleri ve İran İsmâilîleri’ne dair ayrı başlıklar halinde değerli
bilgiler bulunmaktadır. Eserden, Hasan Sabbâh’ın hayatını, Nizâmü’l-Mülk’ün
öldürülmesini, Selçuklular’ın tertiplediği seferleri, Bâtınîlerce öldürülen devlet
adamlarını aktarırken yararlandık.
Ayrıca bu Farsça kaynaklar dışında İbn İsfendiyâr’ın Târîh-i Taberistân,9Kerîmüddin Mahmud-i Aksarâyî’nin Müsâmeretü’l-Ahbâr,10 Yezdî’nin el-Urada

———————————————-

6 Bernard Lewis, The Assassins: A Radical Sect in Islam, çev. Kemal Sarısözen, Haşîşîler: İslâm’da
Radikal Bir Tarikat, İstanbul, Kapı Yayınları, 2004, s. 54.

7 Reşîdüddin Fazlullâh, Câmiu‘t-tevârîh, İng. çev. Kenneth Allin Luther, The History of Seljuq Turks From the Jāmi al-tawārīkh: an Ilkhanid Adaptation of the Seljūq-nāma of Zahīr al-Dīn Nīshāpūrī, Curzon, 2001. Metinde “Reşîdüddin” şeklinde kısaltılmıştır.

8 Hamdullah Müstevfî-i Kazvînî, Târîh-i Güzîde, yay. Abdülhüseyin Nevaî, Tahran, 1364. Metinde,“Kazvînî” şeklinde kısaltılmıştır. Ayrıca hayatı ve eserleri hakkında ayrıntılı bilgi için bkz.Abdülkerim Özaydın, “Hamdullah el-Müstevfî”, DİA, C. XV, s. 454-455.

9 İbn İsfendiyâr, Târîh-i Taberistân, İng. çev. Edward G. Browne, An Abridged Translation of History of Tabaristān, Leiden, 1905. Metinde “İbn İsfendiyâr” şeklinde kısaltılmıştır.

10 Kerîmüddin Mahmud-i Aksarâyî, Müsâmeretü’l-Ahbâr, çev. Mürsel Öztürk, Ankara, TTK.,2000. Metinde “Aksarâyî” şeklinde kısaltılmıştır.

fi’l-Hikâyeti’s-Selçukiyye,11 Zahîrüddîn-i Mar’aşî’nin Târîh-i Taberistân u Rûyân
u Mâzendarân,12 Beyhakî’nin Târîh-i Beyhak13 adlı eserlerinden de faydalandık.

EK:II ARAPÇA KAYNAKLAR
A- İbnü’l-Kalânisî, Ebû Ya’lâ Hamza b. Esed et-Temîmî(öl. 555/1160)
Dımaşk’ta doğan müellif tarih, edebiyat, ilahiyat ve fıkıh tahsili yaptıktan
sonra Dîvân’ür-Resâil reisliğine kadar yükselmiştir. Hilâl b. el-Muhassin esSabî’nin14 tarihine zeyl olarak yazdığı eseri Zeylü Târîhi Dımaşk,
15 360-555/970-
1160 yılları arasındaki olayları içermektedir. Dımaşk tarihi için birinci elden kaynak
olan bu eserde Büyük Selçuklular döneminde Suriye’de Bâtınîler’in yapmış oldukları
faaliyetler, kuşatmış oldukları kaleler, öldürdükleri devlet adamları ve özellikle
Sultan Muhammed Tapar ve Sultan Sencer döneminde yaşanan mücadeleye dair
bilgiler bulunmaktadır.
B- Azîmî, Ebû Abdullah Muhammed b. Ali et-Tenûhî(öl. 556/1161)
Haleb’de yaşamış olan Suriyeli tarihçi Azîmî’nin hayatı hakkında pek fazla
bilgi yoktur. Yaratılıştan başlayarak 538/1144 yılına kadar meydana gelen olayları
kısa cümlelerle aktardığı eseri Târîhu’l-Azîmî’den özellikle Suriye’de Bâtınîlerle
yaşanan mücadeleyi izah ederken yararlandık. Eserin 430-538/1039-1144 yıllarına ait
bölümü Ali Sevim tarafından Türkçe’ye tercüme edilerek yayımlanmıştır.16

14 Hilâl es-Sabî ve eseri hakkında bkz. F. Krenkow, “Sâbi”, İA, C. X, s. 6-9. 15 İbnü’l-Kalânisî, Zeylü Târîhi Dımaşk, yay. H. F. Amedroz, Beyrut, 1908. Metinde “İbnü’lKalânisî” şeklinde kısaltılmıştır. İbnü’l-Kalânisî’nin hayatı ve eseri hakkında bkz. Abdülkerim Özaydın, “İbnü’l-Kalânisî”, DİA, C. XXI, s. 99-100. 16 Azîmî, Târîhu’l-Azîmî, yay. ve çev. Ali Sevim, Azimî Tarihi: Selçuklularla İlgili Bölümler,
Ankara, TTK., 1988. Metinde “Azîmî” olarak kısaltılmıştır.

C- Sadre’d-Dîn el-Hüseynî, Ebu’l-Hasan Ali b. Nâsır (öl.590/1194)
Sadre’d-Dîn Ebu’l-Hasan Ali b. Nâsır el-Hüseynî’nin Ahbârü’d-Devleti’sSelcûkiyye adlı eserinde özellikle Nizâmü’l-Mülk’ün ölümü, Sultan Muhammed
Tapar döneminde Şahdîz Kalesi’ne yapılan sefer ve burada yaşanan olaylar, Vezir
Sa‘dü’l-Mülk’ün Bâtınîlikle suçlanarak öldürülmesi ve Bâtınîler tarafından öldürülen
bazı devlet adamları hakkında değerli bilgiler bulunmaktadır. Eser, Necati Lugal
tarafından Türkçe’ye tercüme edilmiştir.17

D- İbnü’l-Cevzî, Ebu’l-Ferec Cemâleddîn Abdurrahman b. Ali b. Muhammed (öl. 597/1201)
İbnü’l-Cevzî, 1116’da Bağdad’da doğmuş, hayatı boyunca İslâmî ilimlerin
bütün dallarıyla ilgilenip eserler vermiş, Hanbelî âlimidir. İbnü’l-Cevzî, elMuntazam fî târîhi’l-mülûk ve’l-ümem18 adlı eserinde yaratılıştan başlayıp
574/1179 yılına kadar yaşanan olayları hicretten itibaren kronolojik sıraya uygun
olarak aktarmış ve aktardığı yıl ölen meşhur şahısların biyografilerine de geniş yer
vermiştir. Eserden, gerek öldürülen şahsiyetler ve onların biyografileri gerekse
Bâtınîlerle yaşanan askerî mücadeleler hakkında değerli bilgileri barındırması
sebebiyle tezimizin her bölümünde istifade ettik.

E- İbnü’l-Esîr, İzzeddin Ali b. Muhammed (öl. 630/1233)
Tarihî olayları aktarmada gösterdiği hassasiyeti ve güvenilir kaynaklara
başvurmasıyla tanınan İbnü’l-Esîr, 1160’da Cezîret İbn Ömer’de doğmuş, oradan
ailesiyle birlikte dönemin önemli kültür merkezlerinden Musul’a giderek tahsil
hayatına devam etmiş ve Musul atabeglerinin hizmetine girmiştir. Aldığı bütün

17 Sadre’d-Dîn Ebu’l-Hasan Ali b. Nâsır el-Hüseynî, Ahbârü’d-Devleti’s-Selcukiyye, çev. Necati
Lugal, 2. bsk., Ankara, TTK., 1999. Metinde “Sadreddin Hüseynî” şeklinde kısaltılmıştır. 18 İbnü’l-Cevzî, el-Muntazam fî târîhi’l-mülûk ve’l-ümem, C. IX-X, Haydarabad, 1359.

tekliflere rağmen mevkî sahibi olmak yerine ilimle ilgilenmeyi, eserler vermeyi tercih
eden İbnü’l-Esîr 630/1233’te vefat etmiştir.19
İbnü’l-Esîr’e ortaçağın en büyük ve en güvenilir tarihçilerinden biri olma
vasfını kazandıran eseri el-Kâmil fi’t-târih,20 yaradılıştan 1231 yılına kadar gelen
olayları anlatan genel bir tarih kitabıdır. Eser, Hasan Sabbâh’ın hayatı ve faaliyetleri,
Nizâmü’l-Mülk’ün öldürülmesi, Bâtınîler tarafından ele geçirilen kaleler ve bu
kaleleri ele geçiriş yöntemleri, Şahdîz Kalesi’nde yaşanan mücadeleler, değerli devlet
adamlarının Bâtınîler tarafından nasıl suikasta uğrayarak öldürüldükleri ve Büyük
Selçuklu-Bâtınî mücadelesini ilgilendiren daha pek çok olayı oldukça ayrıntılı olarak
kapsaması nedeniyle tezimizi hazırlarken sürekli olarak başvurduğumuz bir
kaynaktır.
F- Bündârî, Kıvâmüddin Ebû İbrahim el-Feth b. Ali b.Muhammed (öl. 643/1245)
Bündârî, 586/1190’da İsfahân’da doğmuş ve gençlik yıllarını orada
geçirdikten sonra Dımaşk’a yerleşmiştir. Bir süre Eyyübîler’in hizmetinde kâtip
olarak görev yapmış ve 1245’te Dımaşk’ta ölmüştür.21 Vezir Enûşirvan b. Hâlid’in
hatıralarını yazıp 1134 yılına kadar yaşanan olayları anlattığı Fütûru zamâni’ssudûr ve sudûru zamâni’l-fütûr adlı eseri İmâdeddîn Kâtib el-İsfahânî tarafından
Arapça’ya çevrilerek Nusratu’l-fetre ve ‘usratu’l-fıtra adıyla 1194 yılına kadar
yaşanan olayları anlatan bir eser haline getirilmiştir. Bündârî, ihtisar ederek
Zübdetü’n-Nusra ve nuhbetü’l-‘usra adını verdiği bu eseri 623/1226 yılında asıl
metindeki ifadeleri kendi ifadeleri ile değiştirmeden, Irak ve Horasan Selçukluları’nın
tarihini aktaracak şekilde tamamlamıştır. Eserde yeri geldikçe Bâtınîlerle işbirliği
yapan Selçuklu devlet adamlarından bahsedilmiş, Nizâmü’l-Mülk’ün öldürülmesi,
Emir Şîrgîr’in Alamut kuşatması, Vezir Sa‘dü’l-Mülk’ün Bâtınîlikle suçlanarak

19 Müellif hakkında bilgi için bkz. Abdülkerim Özaydın, “İbnü’l-Esîr”, DİA, C. XXI, s. 26-27. 20 Eserin Selçuklular ile ilgili bölümleri Prof. Dr. Abdülkerim Özaydın tarafından tercüme edilmiştir.
İbnü’l-Esîr, el-Kâmil fi’t-târih, çev. Abdülkerim Özaydın, C. X-XI, İstanbul, Bahar Yayınları, 1987.
Eser hakkında ayrıntılı bilgi için bkz. Abdülkerim Özaydın, “el-Kâmil”, DİA, C. XXIV, s. 281-283. 21 Müellifin hayatı ve eserleri hakkında bkz. Abdülkerim Özaydın,“Bündârî”, DİA, C. VI, s. 489–490.

öldürülmesi ve özellikle Sultan Sencer döneminde Bâtınîler ile Büyük Selçuklular
arasında yaşanan mücadeleler detaylı olarak aktarılmıştır. Biz eserin Türkçe
tercümesinden yararlandık.22
G- Sıbt İbnü’l-Cevzî, Şemse’d-Dîn Ebu’l-Muzaffer Yusufb. Kızoğlu b. Abdullah (öl. 654/1257)
Bağdad’da 581/1186’de doğmuş olan müellif dedesi İbnü’l-Cevzî tarafından
yetiştirilmiştir. Dedesinin ölümünden sonra Dımaşk’a yerleşerek tarih, fıkıh, nasihat
sahalarında eserler hazırlamış, dersler, vaazlar vermiştir.23 Başlangıçtan 654/1257
yılına kadar olan olayları anlattığı Mir’âtü’z-zamân fî târihi’l-a‘yân adlı eserinde
Suriye’de Büyük Selçuklular ile Bâtınîler arasında yaşanan hadiseler ve Bâtınîler
tarafından katledilen şahsiyetler hakkında bilgiler mevcuttur. Eser neşredilmiş ve bazı
bölümleri Türkçe’ye tercüme edilmiştir.24

H- İbnü’l-Adîm, Ebu’l-Kāsım Kemâlüddîn Ömerb. Ahmed b. Hibetillâh b. Muhammed el-Ukaylî el-Halebî (öl. 660/1262)
İbnü’l-Adîm, 588/1192’de Haleb’de doğmuş şair, âlim ve devlet adamıdır.
Eyyûbîler’in ileri gelen bilginlerinden olan İbnü’l-Adîm vezirlik, elçilik gibi
görevlerden sonra 660/1262’de Kahire’de vefat etmiştir.25

22 Bündârî, el-Feth b. Ali b. Muhammed, Zübdetü’n-Nusra ve nuhbetü’l-‘usra, çev. Kıvameddin
Burslan, Irak ve Horasan Selçukluları Tarihi, 2. bsk., Ankara, TTK., 1999. Metinde “Bündâreklinde kısaltılmıştır. 23 Hayatı ve eserleri hakkında bkz. C. Brockelmann, “İbnü’l-Cevzî, Sıbt”, İA, C. V/2, s. 850; Ramazan
Şeşen, Müslümanlarda Tarih-Coğrafya Yazıcılığı, İstanbul, İSAR Yayınları, 1998, s. 144-145. 24 Sıbt İbnü’l-Cevzî, Mir’âtü’z-zamân fî târihi’l-a‘yân, çev. Ali Sevim, “Sıbt İbnü’l-Cevzî’nin Mir’âtü’z-Zamân fî Tarihi’l-Âyan Adlı Eserindeki Selçuklularla İlgili Bilgiler”, Makaleler, C. II,Ankara, Berikan Yayınları, 2005, s. 3-435; Sıbt İbnü’l-Cevzî, Mir’âtü’z-zamân fî târihi’l-a‘yân,C. VIII/2, Haydarâbâd, 1370/1951. Tezde “Sıbt” şeklinde kullanılmıştır. 25 Hayatı hakkında ayrıntılı bilgi için bkz. Ali Sevim, “İbnü’l-Adîm”, DİA, C. XX, İstanbul, s. 478-479.

Eserlerinden Buğyetü’t-taleb fî târîhi Haleb,26 Haleb’in coğrafyası, meşhur şahısları ile ilgili önemli bir kaynaktır. Eserin Selçuklularla ilgili kısımları Ali Sevim
tarafından neşredilerek Biyografilerle Selçuklular Tarihi adıyla Türkçe’ye tercüme
edilmiştir. Bu eserden özellikle Bâtınîler tarafından öldürülen devlet adamlarından ve
Suriye’de yaşanan gelişmelerden bahsederken yararlandık.
İbnü’l-Adîm’in tezimizde yararlandığımız diğer bir önemli eseri de
Buğyetü’t-taleb fî târîhi Haleb’den faydalanarak 641/1243 yılına kadarki olayları
anlattığı bir Haleb tarihi özeti olan Zübdetü’l-Haleb min târihi Haleb’dir. Ali
Sevim tarafından Selçuklularla ilgili kısımları Türkçe’ye tercüme edilerek makale
olarak yayımlanmıştır.27 Eserde Sultan Muhammed Tapar’ın Bâtînîler’e karşı tertip
ettiği seferler, Sultan Muhammed Tapar ve Sultan Sencer dönemlerinde öldürülen
devlet adamları, Suriye’de yaşanan mücadelelerle ilgili bilgiler bulunmaktadır.
Ayrıca; Ebu’l-Fidâ’nın el-Muhtasar fî ahbâri’l-beşer,28 Zehebî’nin Siyeru
a‘lâmi’n-nübelâ,29 ve el-İber fî haberi men gaber,30 İbn Kesîr’in el-Bidâye ve’nnihâye,
31 İbn Tağrîberdî’nin en-Nücûmü’z-zâhire fî mülûki Mısr ve’lKāhire,32Suyûtî’nin Târîhu’l-hulefâ,33 Ahmed b. Mahmûd’un Selçuk-Nâme,34


26 İbnü’l-Adîm, Buğyetü’t-taleb fî târîhi Haleb: Selçuklularla İlgili Hal Tercümeleri, çev. AliSevim, Ankara, TTK., 1976. Metinde “İbnü’l-Adîm, Buğye” şeklinde kısaltılmıştır. Eser hakkında ayrıntılı bilgi için bkz. Ali Sevim, “Buğyetü’t-Taleb”, DİA, C. VI, s. 361-362.

27 İbnü’l-Adîm, Zübdetü’l-Haleb min târihi Haleb, çev. Ali Sevim, “İbnü’l-Adîm’in Zübdetü’lHaleb min Târihi Haleb Adlı Eserindeki Selçuklularla İlgili Bilgiler”, Makaleler, C. II, Ankara,Berikan Yayınları, 2005, s. 607-776.

28 Ebu’l-Fidâ, el-Muhtasar fî ahbâri’l-beşer, yay. Edib Arif ez-Zeyyin, C. IV, Beyrut, 1956-1961.Metinde “Ebu’l-Fidâ” şeklinde kısaltılmıştır. Hayatı hakkında ayrıntılı bilgi için bkz. Abdülkerim Özaydın, “Ebü’l-Fidâ, DİA, C. X, s. 320-321.

29 Zehebî, Siyeru a‘lâmi’n-nübelâ, yay. Şuayb el-Arnaût-M. Nuaym el-Arkasûsî, C. XIX, Beyrut,1985. Metinde kısaltılması “Zehebî” şeklindedir.

30 Zehebî, el-İber fî haberi men gaber, yay. M. S. Zağlun, C. II, Beyrut, 1985.

31 İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, çev. Mehmet Keskin, Büyük İslâm Tarihi, C. XII, İstanbul,Çağrı Yayınları, 1995. Hayatı hakkında bilgi için bkz. Abdülkerim Özaydın, “İbn Kesîr”, DİA, C. XX,s. 132-134. Eser hakkında bilgi için bkz. Abdülkerim Özaydın, “el-Bidâye ve’n-nihâye”, DİA, C. VI,s. 131-132. Metinde kısaltması “İbn Kesîr” şeklindedir. 32 İbn Tağrîberdî, en-Nücûmü’z-zâhire fî mülûki Mısr ve’l-Kāhire, C. V, Kahire, Dârü’l-Kütübi’lMısriyye, 1935. 33 Celâle’d-Dîn Suyûtî, Târîhu’l-hulefâ, yay. Muhammed Muhyiddin Abdülhamid, Kahire, 1952.Tezde “Suyûtî” olarak kısaltılmıştır.

34 Ahmed b. Mahmûd, Selçuk-Nâme, haz. Erdoğan Merçil, C. II, İstanbul, Tercüman Yayınları, 1977.

Müneccimbaşı Lütfullah Ahmet Efendi’nin Câmiu’d-Düvel 35 adlı eserlerinden de
istifade ettik.

35 Müneccimbaşı Ahmed b. Lütfullah, Câmiu’d-Düvel: Selçuklular Tarihi Horasan, Irak, Kirman ve Suriye Selçukluları, yay. Ali Öngül, C. I, İzmir, Akademi Kitabevi, 2000. Tezde “Müneccimbaşı”şeklinde kısaltılmıştır.

EK: III ERMENİ VE SÜRYÂNÎ KAYNAKLARI
A- Urfalı Mateos (öl. 531/1136’dan sonra)
Ermeni kaynaklarının en önemlilerinden olan Vekayinâme, Urfa’da başrahip
olarak yaşamış olan Mateos tarafından yazılmıştır. Müellif hakkında pek fazla bilgi
yoktur ancak eserinde m. 952-1136 yılları arasındaki olaylara değindiği için ölümü de
bu tarihten sonradır. Konumuzla ilgili olarak Bâtınîler’in öldürdükleri şahsiyetlerle
ilgili az da olsa bazı bilgiler mevcuttur. Eser Papaz Grigor’un yazdığı zeyliyle beraber
Türkçe’ye tercüme edilmiştir.36
B- Süryânî Mihael ( öl. 1200)
Antakya Yakubi Patrikliği görevini yapan Süryânî Mihael’in Vekayinâme’si
özellikle XII. Yüzyılın ikinci yarısında yaşanan olaylar hakkında değerli bilgiler
içermektedir. Biz Sultan Sencer döneminde Suriye’de yaşanan olayları ve Halife
Müsterşid Billâh’ın ölümünü aktarırken eserden istifade ettik.37
C- Ebu’l-Ferec (İbnü’l-İbrî) (öl. 685/1286)
Süryânî kaynaklardan tezimizde Ebu’l-Ferec (İbnü’l-İbrî)’in38 Hz. Âdem’den
başlayarak 1285 yılına kadarki kadar tarihi olayları kaleme aldığı umûmî tarihinden
yararlandık. Eserde, Bâtınîlerle ilgili genel bazı bilgiler bulunmaktadır. Eser İngilizce
tercümesinden yararlanılarak Türkçe’ye çevrilmiştir.39


36 Urfalı Mateos, Urfalı Mateos Vekayi-Nâmesi (952-1136) ve Papaz Grigor’un Zeyli (1136-1162),çev. Hrant D. Andreasyan, 3. bsk., Ankara, TTK., 1987.

37 Süryânî Mihael, Süryani Patrik Mihail’in Vakayinamesi (1042-1195), çev. Hrant. D.
Andreasyan, C. II, TTK.’da bulunan yayımlanmamış nüsha, 1944.

38 Hayatı ve eserleri hakkında bkz. Abdülkerim Özaydın, “İbnü’l-İbrî”, DİA, C. XXI, s. 92-94.

39 Gregory Ebu’l-Ferec, Abû’l-Farac Tarihi, C. II, 3. bsk., çev. Ömer Rıza Doğrul, Ankara, TTK.,1999. Tezde “İbnü’l-İbrî” şeklinde kısaltılmıştır.

Ebu’l-Ferec’in diğer bir önemli eseri Târîhu muhtasari’d-düvel’de40 ise
konumuzla ilgili olarak İlhanlı Hükümdarı Hülâgû’nun 1256 yılında Alamut
Kalesi’ndeki bâtınî hâkimiyetine son vermesi dışında bilgi bulunmamaktadır.


40 Ebu’l-Ferec, Târîhu muhtasari’d-düvel, çev. M. Şerefeddin Yaltkaya, Ankara, Maarif Vekâleti, 1941.

EK: IV SEYAHATNÂMELER
A- Nâsır-ı Hüsrev, Ebû Muîn Nâsır b. Hüsrev b. Hâris elKubâdiyânî el-Mervezî (öl. 465/1073’ten sonra)
İsmâilî filozof, şair, âlim, ve seyyah olan Nâsır-ı Hüsrev’in Sefernâme adlı
eseri Ortaçağ seyahatnâmelerinin en güzel örneklerindendir. Konumuzla ilgili olarak
Nâsır-ı Hüsrev’in İsmâilî şehirlerine dair izlenimlerinden ve kendisinin de bâtınî
görüşlere sahip olmasından dolayı bâtınî öğretisiyle ilgili düşüncelerinden
yararlandık. Eser pek çok dile olduğu gibi Türkçe’ye de tercüme edilmiştir.41
B- Tudelalı Benjamin (öl. 1187’den sonra)
İsmâilîler hakkında bilgi veren ilk Avrupalılardan biri İspanyalı haham ve
gezgin Tudelalı Benjamin’dir. Gezdiği yerlerde yaşayan Yahudiler hakkında bilgiler
verdiği Seyahatnâme’sinde İran ve Suriye’de yaşayan İsmâîli topluluklarından da
bahsetmiştir.42

C- Marco Polo (öl. 724/1324)
Ortaçağ’ın Avrupalı gezginlerinden en ünlüsü Çin’e kadar yaptığı
yolculuğuyla tanınan Venedikli Marco Polo’dur. Latince yazmış olduğu eserinde,
Alamut Kalesi’ndeki oluşturulmuş olan cennet bahçelerinden bahsederek fedâîlerin
buralarda nasıl kandırıldığından nasıl disiplinli bir eğitimden geçerek kendilerine
verilen her suikast görevini yerine getirdiklerinden bahsetmiş ve anlattıkları bir masal
gibi yıllarca dilden dile aktarılmıştır. Batı’nın, Bâtınîler’e duyduğu ilginin temelinde

41 Nâsır-ı Hüsrev, Sefernâme, çev. Abdülvehab Terzi, Ankara, MEB Yayınları, 1950. Hayatı ve eserleri hakkında ayrıntılı bilgi için bkz. Nihat Azamat, “Nâsır-ı Hüsrev”, DİA, C. XXXII, s. 395-397.

42 Tudelalı Benjamin-Ratisbonlu Petachia, Ortaçağ’da İki Yahudi Seyyahın Avrupa, Asya ve Afrika Gözlemleri, çev. Nuh Arslantaş, İstanbul, Kaknüs Yayınları, 2001.

Marco Polo’nun hikâyeleri bulunmaktadır. Biz eserin Türkçe tercümesinden
yararlandık.43


43 Marco Polo, Dünya’nın Hikaye Edilişi: Harikalar Kitabı, çev. Işık Ergüden, C. I, İstanbul, İthaki Yayınları, 2003.

EK: V SİYÂSETNÂMELER
A- Nizâmü’l-Mülk, Hasan b. Ali b. İshak et-Tûsî (öl.485/1092)
Nizâmü’l-Mülk, Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nun en önemli veziri, Ortaçağ
İslâm dünyasının en başarılı devlet adamlarındandır.
44 Şiî-Bâtınî düşünceye karşıSünnîliği yayıp güçlendirmeye çalışmış bu amaçla Hasan Sabbâh’la hem askerî hem de fikrî olarak yıllarca mücadele etmiştir. Nizâmü’l-Mülk, vezirliğinin yanı sıra İslâm
kültür ve medeniyeti ve Büyük Selçuklu devlet teşkilâtı, askerî, siyasî, ekonomik,
kültür yapısı hakkında değerli bilgiler veren Siyâsetnâme adlı eseriyle de tanınır.
Eser Farsça’dır ve elli fasıldan oluşmaktadır. Her fasılda bir konuyu ele alarak bu
konuyla ilgili örnek hikâyeler anlatmıştır. Bizim için esas kısım eserin Bâtınîler ve
Karmâtiler hakkında bilgiler veren kırk yedinci faslıdır. Selçuklu-Bâtınî
mücadelesinin başlangıcı açısından verdiği bilgiler oldukça önemlidir. Eser
yayımlanmış ve Türkçe’ye de tercüme edilmiştir.45
B- Gazzâlî, Ebû Hâmid Muhammed b. Muhammed (öl.505/1111)
Eş‘arî kelamcısı, Şâfiî fâkihi ve mutasavvıf olan büyük İslâm düşünürü
Gazzâlî, ilmî sahalarda ilerlemiş, Nizâmü’l-Mülk’ün himayesine girerek Nizâmiye
Medresesi’nin müderrisliğine getirilmiştir. Bu dönemde özellikle Bâtınîlikle ilgili
incelemelerde bulunmuştur. Gazzâlî’nin, Sultan Muhammed Tapar’a ithaf ettiği
siyasetnâme türünden Farsça eseri Nasîhatü’l-Mülûk’te
46 dolaylı olarak Bâtınîler’in toplumsal düzeni nasıl bozdukları anlatılarak onlarla mücadele yolları önerilmiştir.

44 Hayatı ve eseri hakkında bkz. Abdülkerim Özaydın, “Nizâmülmülk”, DİA, C. XXXIII, s. 194-196. 45 Nizâmü’l-Mülk, Siyâset-Nâme, çev. Mehmet Altay Köymen, Ankara, TTK., 1999. 46 Gazzâlî, Nasîhatü’l-Mülûk: İmâm Gazzâlî ve Devlet Başkanına Öğütler, İstanbul, İlke Yayınları,2004. Eser hakkında bkz. Casim Avcı, “Nasîhatü’l-Mülûk”, DİA, C. XXXII, s. 411.

EK: VI EDEBÎ ESERLER
1- Münşeât Mecmûları
Müntecebüddin Bedî (öl. 552/1157’den sonra)
Sultan Sencer’in İnşâ Dîvânı reisi Müeyyidü’d-Devle Müntecebüddin
Bedî’nin47 Atebetü’l-ketebe adlı eserinde Büyük Selçuklu İmparatorluğu teşkilâtı
hakkında menşûrlar ve hususî mektuplar yer almaktadır. Eserde Bâtınîler’in çıkardığı
karışıklıklarla ilgili genel bazı bilgilerin yanı sıra Sultan Sencer’i Abbasî hilâfeti
tarafından Bâtınîler’in faaliyetlerine göz yummakla suçlayan belgeler de yer
almaktadır.48
2- Tezkireler Devletşah-ı Semerkandî (öl. 900/1494-1495)
Devletşah tarafından şairlerin hal tercümelerinin toplandığı Tezkire-i
Devletşah, Farsça bir eserdir. Biz Necati Lugal tarafından yapılan Türkçe
tercümesinden, Hasan Sabbâh’ın hayatını ve Nizâmü’l-Mülk ile olan ilişkilerini
aktarırken yararlandık.49

3- Mektuplar Tezimizde Sultan Melikşah Döneminde Selçuklu-Bâtınî mücadelelerini
anlatırken yararlandığımız kaynakların başında Sultan Melikşah ile Hasan Sabbâh

47 Hayatı hakkında bilgi için bkz. Tahsin Yazıcı, “Müntecebüddin Bedî”, DİA, C. XXXII, s. 25.

48 Müntecebüddin Bedî, Kitab-ı Atebetü’l-ketebe: Mecmûa-i Mürâselât-ı Dîvân-ı Sultan Sencer, yay. Muhammed Kazvinî-Abbas İkbal, Tahran, 1329 ş.

49 Devletşah-ı Semerkandî, Tezkire-i Devletşah, çev. Necati Lugal, İstanbul,Tercüman Yayınları,1977.


arasında yazılmış olan mektuplar gelmektedir. Bu mektuplarda yer alan bilgiler
birbirleriyle paralellik göstermektedir. Yararlandığımız mektuplar M. Şerefeddin
Yaltkaya, Nasrullah Felsefî ve Murtaza Ravendi tarafından yayınlanmıştır.50 Bu
mektuplar tarihçiler arasında da farklı görüşlere yol açmıştır. Şöyle ki; Osman Turan,
bu mektupları kabul etmiş diğer taraftan İbrahim Kafesoğlu bu mektuplara şüpheli
olarak bakarak propaganda amacıyla yazılmış belgeler olduklarından bahsetmiştir.51
Yararlandığımız diğer mektuplar ise Gazzâlî’nin başta Sultan Sencer olmak
üzere değerli Selçuklu vezirlerine ve emîrlerine yazmış olduğu mektuplardır.52

50 M. Şerefeddin, “Fâtımîler ve Hasan Sabbâh”, DİFM, C. I/4, İstanbul, 1926, s. 1-42; N. Felsefî,“Erbau Resâil tarihîyye min selâseti ricâlin kibâr”, ed-Dirâsetü’l-Edebiyye, C. VII/3-4, Beyrut, 1965,s.270-302; Murtaza Ravendi, “Sergüzeşt-i Hasan Sabbâh”, Târihî İctimâ-i İran, C. IX, Sweden, 1997,s. 188-211.

51 Osman Turan, Selçuklular Tarihi ve Türk İslam Medeniyeti, İstanbul, Ötüken Yayınları, 2005, s.316; krş. İbrahim Kafesoğlu, Sultan Melikşah Devrinde Büyük Selçuklu İmparatorluğu, İstanbul,İ.Ü. Edb. Fak. Yayınları, 1953, s. 134-135. 52 Gazzâlî, İmam Gazzâlî’nin Mektupları, çev. Gürsel Uğurlu, İstanbul, İnkılab Yayınları, 2002.

EK:VII BÂTINÎ ÖĞRETİYE DAİR KAYNAKLAR
A- Gazzâlî, Ebû Hâmid Muhammed b. Muhammed (öl.505/1111)
Gazzâlî’nin tezimizde yararlandığımız bir diğer eseri Nizâmü’l-Mülk’ün
Bâtınîler tarafından öldürülmesine rağmen büyük bir cesaret göstererek onları
reddetme maksadıyla yazdığı Fedâ’ihu’l-Bâtıniyye adlı eseridir.53 Eserde
Bâtınîler’in görüşlerini anlatarak onları sert bir uslûbla tenkit etmiştir. Gazzâlî’nin
Bâtınîler’in reddi maksadıyla yazdığı eserlerden biri de Kavâsımü’l-Bâtıniyye’dir.54
Gazzâlî bu eserde onların ileri sürmüş oldukları delilleri tek tek çürütmektedir.
B- Muhammed b. Mâlik el-Hammâdi (öl. h. V. asrınortaları)
Müellif Yemen’de Bâtınîler arasında yaşamış onların her halini görmüş,
insanları aldattıklarını keşfetmiş bundan dolayı kullandıkları hileleri açıklamak ve
Müslümanları onların tehlikelerinden korumak için Keşfü esrâri’l-Bâtınîyye ve
ahbâri’l-Karâmita55 adlı risâlesini yazmıştır. Eserde Bâtınîliğin propaganda ve
mezhebe davet şekilleri, inanç akîdeleri hakkında bilgiler bulunmaktadır.
C- Ebû Mansûr Abdü’l-Kāhir b. Tâhir el-Bağdâdî (öl.h. V/ m. XI. yüzyıl)

Bağdad’da yaşamış olan müellif İslâmi ilimlerin her alanıyla ilgilenmiş pek
çok eserler vermiştir. Bizim, tezimizde yararlandığımız eseri el-Fark beyne’l-

53 Gazzâlî, Fedâ’ihu’l-Bâtıniyye, çev. Avni İlhan, Bâtınîliğin İçyüzü, Ankara, TDV Yayınları, 1993.

54 Ahmed Ateş, “Gazzâlî’nin Bâtınîliğin Belini Kıran Delilleri, Kitāb Kavāsım al-Bātınīya ”, AÜİFD,C.III, sy. 1-2, Ankara, 1954, s. 23-55. 55 Muhammed b. Mâlik el-Hammâdi, Keşfü esrâri’l-Bâtınîyye ve ahbâri’l-Karâmita, çev.İsmail Hatib Erzen, Bâtınîler ve Karmâtilerin İçyüzü, İstanbul, Sebil Yayınları, 2004. Tezde“Hammâdi” olarak kısaltılmıştır.fırak’tır.

56 Eserde Bâtınîliğin gerek tarihçesi gerekse inanç akîdeleri ile ilgili değerli
bilgiler mevcuttur.
D- Ebu’l-Feth Taceddîn Muhammed b. AbdülkerimŞehristânî (öl. 548/1153)
Ortaçağ’da yaşamış en önemli dinler tarihçisi olan Şehristânî, Selçuklu Sultanı
Sencer’in veziri Ebu’l-Kâsım b. el-Muzaffer’in 12 yıl hizmetinde kalmış ve kendisine
büyük şöhret kazandıran eseri el-Milel ve’n-nihal’i bu vezire ithaf etmiştir.57

Dinler tarihi alanında yazılmış müstakil çalışmalardan biri olan eserde İslâm fırkaları vemuhtelif dinler hakkında bilgiler verilerek Bâtınîliğin tarihî süreci ve temel
prensipleri aktarılmış bununla beraber Hasan Sabbâh’ın “ed-da’vetü’l-cedîde” (yeni
davet, yeni propaganda) adını verdiği düşünceleri ve davetini yayarken geçirdiği
aşamalarla ilgili de çok kıymetli bilgiler verilmiştir.
Ayrıca Ebû Halef el-Kummî’nin Kitabü’l-makālat ve’l-fırak ve Ebû
Muhammed Hasan b. Musa b. Hasan Nevbahtî’nin Fırakü’ş-Şîa58 İbnü’l-Cevzî’nin
Telbîsü İblis59 adlı eserlerinden yararlandık.

56 Ebû Mansûr Abdü’l-Kāhir b. Tâhir el-Bağdâdî, el-Fark beyne’l- fırak, çev. Ethem Ruhi Fığlalı,Mezhepler Arasındaki Farklar, Ankara, TDV Yayınları, 2005. Tezde “Bağdâdî” olarak kısaltılmıştır.

57 Ebu’l-Feth Taceddîn Muhammed b. Abdülkerim Şehristânî, el-Milel ve’n-nihal, çev. Mustafa Öz, İstanbul, Ensar Neşriyat, 2005. Metinde “Şehristânî” olarak kısaltılmıştır. Hayatı ve eseri hakkında ayrıntılı bilgi için bkz. Muhammed Tancî, “Şehristânî”, İA, C. XI, s. 393-396.

58 Kummî/Nevbahtî, Şiî Fırkalar, çev. Hasan Onat, Ankara, Ankara Okulu Yayınları, 2004. 59 İbnü’l-Cevzî, Telbîsü İblis, çev. Mehmet Ali Kara, İblis’in Hileleri, İstanbul, Tevhid Yayınları,1996.

EK: VIII ARAŞTIRMALAR
Tezimizi hazırlarken yararlandığımız araştırmalardan biri 1300/1883’te telif
edilen Ebüzziyâ Mehmed Tevfik’in Hasan Bin Sabbâh adlı biyografisidir. Eserde
Hasan Sabbâh’ın çocukluğu, gençliği, mezhebe girişi ve ilk faaliyetlerinin yanı sıra
Sultan Sencer döneminde Bâtınîler’in Sultan Sencer’in odasına hançer sokacak kadar
cesaretli olup devletin en üst kademelerine kadar yayılmış olmaları ayrıntılı biçimde
anlatılmıştır.60 R. Dozy’nin Abdullah Cevdet tarafından tercüme edilen Târîh-i
İslâmiyyet adlı eserinde de İsmâilîyye mezhebine geniş yer verilmiş, inanç esasları,
tarihçeleri, faaliyetleri üzerinde önemle durulmuştur. Biz bu eserin Türkçe
tercümesinden istifade ettik.61 Fuad Köprülü’nün Türkiye Tarihi62 adlı eserinde
özellikle Bâtınîler’in Büyük Selçuklu ülkesinde yürüttüğü ilk faaliyetler hakkında
değerli bilgiler vermiştir.
Mawlawî Fâdıl Sanaullah, tarafından doktora tezi olarak hazırlanan The
Decline of Seljūquid Empire63 Selçuklu devlet adamlarının Bâtınîler tarafından
katledilişlerini İbnü’l-Esîr’e bağlı kalarak aktarmış ve diğer kaynaklardan pek
bahsetmemiş olsa da yararlandığımız araştırmalardandır. Bâtınîler hakkında yazılmış
en önemli araştırmaların başında ise M. Hodgson’un The Order of Asassins64 adlı
eseri gelmiştir. M. Hodgson gerek bu eserinde gerekse Cambridge History Of
Iran’ın V. cildinde yazmış olduğu “The Ismaili State” adlı makalesinde Nizarî
İsmâilîleri’nden detaylı olarak bahsetmiştir.65
Bibliyografya çalışmalarında ise W. Ivanow önemli araştırmacılarındandır.
Hindistan civarında pek çok İsmâilî el yazmasını ortaya çıkarmış ve bu yeni el

60 Ebüzziyâ Mehmed Tevfik, Hasan Bin Sabbâh, İstanbul, Matbaa-i Ebüzziyâ, 1300. 61 R. Dozy, Târîh-i İslâmiyyet, çev. Vedat Atilla, İslâm Tarihi, İstanbul, Gri Yayınları, 2006. Tezde“Dozy” şeklinde kısaltılmıştır.

62 Fuad Köprülü, Türkiye Tarihi, İstanbul, Kanaat Kütüphanesi, 1923.

63 Mawlawî Fâdıl Sanaullah, The Decline of Seljūquid Empire, Calcutta, University of Calcutta Press, 1938. Tezde “Sanaullah” olarak kısaltılmıştır.

64 Marshall G. S. Hodgson, The Order of Assassins: The Struggle of the Early Nizârî Ismâ’îlîs Against the Islamic World, Netherlands, Mouton & Co Publishers, 1955. 65 Marshall Hodgson, “The Ismaili State”, The Cambridge History of Iran, ed. by. J. A. Boyle, vol.V, Cambridge, Cambridge University Press, 1968, pp. 422–482.

yazmalarını da kapsayan bibliyografik eseri A Bibliographical Survey’i66
hazırlamıştır. K. H. Poonawala’da Ivanow’dan sonra Bibliography of Ismaili
Literature67 adlı eserini yazmıştır. Biz her iki eserden de kaynak taraması yaparken
yararlandık.
Bâtınîler hakkında önemli çalışmalar yapmış bir diğer uzman ise Bernard
Lewis’tir. 1967 yılında yayımlanan The Assassins: A Radical Sect in Islam adlı
eseri pek çok dile çevrilmiş, Türkçe tercümesi de tezimizi hazırlarken sürekli olarak
istifade ettiğimiz araştırmaların başında yer almıştır.68 Eser hem ana kaynaklara
dayanması hem de sade anlatımıyla kendisinden sonraki araştırmacılarca da büyük
ilgi görmüş temel başvuru kaynağı olmuştur.
G. M. Kurpalidis’in Selçuklu sosyal, kültürel siyasî hayatını anlatan eserinde
de Nizâmiye Medreseleri ve burada Şiî hareketlere karşı başlatılan Sünnî propaganda
hakkında bilgiler bulunmaktadır.69

Mehmet Altay Köymen’in Büyük Selçuklu İmparatorluğu, Alp Arslan ve
Zamanı
70 ve İkinci İmparatorluk Devri,
71 İbrahim Kafesoğlu’nun Sultan Melikşah
Devrinde Büyük Selçuklu İmparatorluğu,
72 Neşet Çağatay ve İ. Agâh
Çubukçu’nun İslâm Mezhepleri Tarihi73 tezimizde yararlandığımız değerli
araştırmalardır.

66 W. Ivanow, A Bibliographical Survey Ismaili Literature, Tahran, The Ismaili Society, 1963. 67 K.H. Poonawala, Bibliography of Ismaili Literature, Berkeley, University of California Press,
1977. 68 Bernard Lewis, The Assassins: A Radical Sect in Islam., çev. Kemal Sarısözen, Haşîşîler:
İslâm’da Radikal Bir Tarikat, İstanbul, 2004. 69 G. M. Kurpalidis, Büyük Selçuklu Devleti’nin İdari, Sosyal ve Ekonomik Tarihi, çev. İlyas
Kamalov, İstanbul, Ötüken Yayınları, 2007. 70 Mehmet Altay Köymen, Büyük Selçuklu İmparatorluğu: Alp Arslan ve Zamanı, C. III, 4. bsk.,
Ankara, TTK., 2001. 71 Mehmet Altay Köymen, Büyük Selçuklu İmparatorluğu: İkinci İmparatorluk Devri, C. V, 3.
bsk., Ankara, TTK., 1991. 72 İbrahim Kafesoğlu, Sultan Melikşah Devrinde Büyük Selçuklu İmparatorluğu, İstanbul, İ.Ü.
Edb. Fak. Yayınları, 1953. 73 Neşet Çağatay, İ. Agâh Çubukçu, İslâm Mezhepleri Tarihi, C. I, Ankara, AÜİF. Yayınları, 1965.

Abdülkerim Özaydın’ın kitaplarından, makalelerinden ve ansiklopedi
maddelerinden oldukça istifade ettik. Özellikle Sultan Berkyaruk dönemindeki
Selçuklu-Bâtınî münasebetlerini anlatırken Sultan Berkyaruk Devri Selçuklu
Tarihi (h. 485-498/m. 1092-1104)74 Sultan Muhammed Tapar Dönemindeki
Selçuklu-Bâtınî münasebetlerini anlatırken de Sultan Muhammed Tapar Devri
Selçuklu Tarihi (m. 498-511/h. 1105-1118)75 adlı eserlerini kullandık.
Ahmet Ocak’ın Selçukluların Dinî Siyaseti76 adlı eseri de Selçuklularla
Bâtınîler arasındaki mücadelenin siyasî boyutunun yanı sıra fikrî ve dinî boyutlarını
da aktarması açısından önemli araştırmalardandır. Ethem Ruhi Fığlalı’nın Çağımızda
İtikadî İslâm Mezhepleri adlı eserinden de Bâtınîliğin tarihçesini, hem ilk İsmâilîler
hem de Nizarî İsmâilîler’in inanç esaslarını aktarırkan yararlandık.77
Günümüzde özellikle Londra’da bulunan “The Institute of Ismaili Studies”,
(İsmâilî Araştırmaları Enstitüsü)’de önemli çalışmalar yapılmakta ve değerli eserler
hazırlanmaktadır. Bu enstitü bünyesinde araştırmalar yapan Farhad Daftary’nin
eserlerinden The Ismailis: Their History and Doctrines Türkçe’ye de tercüme
edilmiştir.78 Farhad Daftary’nin başta Batı’da yapılan çalışmalar olmak üzere pek çok
kaynaktan yararlanarak hazırladığı eserinde tüm İsmâilî tarihini kapsayan ayrıntılı
bilgiler bulunmaktadır.

74 Abdülkerim Özaydın, Sultan Berkyaruk Devri Selçuklu Tarihi (h. 485-498/m. 1092-1104),İstanbul, İ.Ü. Edb. Fak. Yayınları, 2001.

75 Abdülkerim Özaydın, Sultan Muhammed Tapar Devri Selçuklu Tarihi (h. 498-511/m. 1105-1118), Ankara, TTK., 1990.

76 Ahmet Ocak, Selçukluların Dinî Siyaseti, İstanbul, Tarih ve Tabiat Vakfı Yayınları, 2002.

77 Ethem Ruhi Fığlalı, Çağımızda İtikadî İslâm Mezhepleri”, İstanbul, Şato Yayınları, 2001.

78 Farhad Daftary, The Ismailis: Their History and Doctrines, çev. Erdal Toprak, İsmaililer:Tarihleri ve Öğretileri, İstanbul, Doruk Yayınları, 2005.

(Visited 15 times, 1 visits today)

Yazar Hakkında

Yazılar sayısı : 1792

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

* Copy This Password *

* Type Or Paste Password Here *

25.939 Spam Comments Blocked so far by Spam Free Wordpress

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>

Üstüne gidin