Buradasınız:Anasayfa » Dünya Tarihi » Sümer Medeniyeti Üzerine Bir İnceleme

Sümer Medeniyeti Üzerine Bir İnceleme

Sümer Medeniyeti Üzerine Bir İnceleme
Dr.Alkım Saygın, academia.edu, 01.05.2017
 Mezopotamyada kurulan medeniyetlerden en eskisi Sümer medeniyetidir. Bu medeniyeti incelemeye geçmeden önce, şu birkaç noktanın altını çizmekte yarar var.
Mezopotamya kelimesi, Eski Yunancada mesos (orta)ve potamos (ırmak)kelimelerinin birleşmesiyle oluşmuştur ve “ırmaklar ortasında kalan yer” anlamındadır. Dicle ve Fıratırmakları arasında kalan Mezopotamya’ya Araplar, Beynnennehradını vermiş;Tevrat ’ ta ise bu bölgeye Sincar  denilmekte.
Zaman içinde bölgeye Sâmiler, Gutiler, Fenîkeliler veİbrâniler başta olmak üzere,çok sayıda kavim yerleşmiş. Sümerlerin yaşadığı coğrafya, bugünkü Bağdat’tan Basra Körfezine kadar uzanan coğrafya.
Burada ilk yerleşimlerinM.Ö. 4.000’ler ile3.500’ler arasında Obeytlilerle başladığı sanılmakta. Kökenleri tamolarak bilinmese de Obeytlilerin, Sâmi ırkından olmadıklarına dâir genel bir kabûl var.
Güney Mezopotamya’ya kuzeyden inen Sâmilerin Obeytlilerle kaynaşması ve bölgeye Sümerlerin gelmesiyle, ortaya melez bir ırk çıktı. İlk Obeytlilerin ise İran üzerinden burayageldiği sanılmakta. Bu kavmin gerçek adı bilinmiyor, kurdukları yerleşim bölgelerine âithemen tüm kalıntıların Tel El Obeyt köyünde bulunmasından dolayı onlara Obeytliler denilmekte.
Obeytlilerin yanlarında İran medeniyetinden birçok unsur getirdikleri düşünülmekte.Söz gelişi, tarıma elverişli olmayan toprakları elverişli hâle getirmeyi sağlayacak yöntemler, bunu gerçekleştirecek araç ve gereçler, çanak çömlek yapımcılığı gibi konular, bu şekilde değerlendirilmekte. Kimi târihçiler, Sümer medeniyetine Obeyt kültürününözgün katkılarının olduğunu düşünmekte; kimi târihçiler ise Obeytlilere özgü bir kültürünaslında olmadığını savunmakta. Fakat, şurası kesindir ki Obeytliler, Güney
Mezopotamya’da tarımcılığın başlamasına ilk ve en önemli katkıyı yaptılar. Daha sonraSümerler, bataklıkları kurutup su depoları ve sulama kanalları inşâ ettiler. Bu konulardagösterdikleri başarılar, onlara Sümer denilmesini sağladı.
Nitekim Sümer kelimesi, yereldilde Sum-Er şeklindedir ve anlamı, “su adamı”veya”suyu denetleyen adam”dır.
Kimi araştırmacılara göre Sümerler, M.Ö. 4.000lerde Orta Asyadan Mezopotamya’ya gelmiştir ve Eski Türklerle akrabadır; neolitik çağda yaşanan iklimdeğişiklikleri Orta Asya’da büyük kuraklıklar meydana getirince Mezopotamya’ya göç etmişlerdir. Kimi araştırmacılar ise Sümerlerin, Anadolu’ya oldukça yakın bir bölgeden
M.Ö. 3.300lerde Mezopotamya’ya geldiğini iddiâ etmekte. Ayrıca
Sümerlerin, Hintkökenli bir kavim olduğu ve siyasî anlaşmazlıklar nedeniyle Hindistan’dan göç ettiği deiddiâ edilmekte. Ne var ki Sümercenin, Hint-Avrupa dilleriyle herhangi bir akrabalığıyoktur ve Sümerlerin Hint kökenli bir kavim olduğunu doğrulayabilecek sağlam bir bulguya ulaşılamamıştır. HintAvrupa dillerinden farklı olarak Sümerce, çekimli bir dildeğil, tıpkı Türkçe gibi eklemeli bir dildir. Ekler ise Sâmi dillerinden farklı olarak ön ek biçiminde değil, Türkçe gibi son ek biçimindedir ve kök sözcüklerde herhangi bir değişiklik yapılmaz.
Bu benzerlik, Sümerler ve Eski Türkler arasında bir akrabalık kuranların elinigüçlendirecek türden bir benzerliktir. Sümerlerin siyasî ve toplumsal yaşamları da EskiTürklerinkine benzer özellikler taşımakta. Fakat tüm bunlar, akrabalık ilişkisini kabûl etmek için yeterli değildir; çünkü, kavimlerin yaşadığı benzer siyasî ve toplumsal koşullar, benzer kurum ve ilişki biçimleri doğurmaktadır.

Mezopotamya’da tarımcılığın gelişmesi ve buna bağlı olarak medeniyetlerin doğuşukolay olmadı. Bölgeye su getiren Dicle ve Fırat ırmakları, her mevsim cömert davranmıyor;yaz aylarında su bulmak mümkün olmuyordu. Bu nedenle, büyük su depolarına ve sulamakanallarına ihtiyaç duyuldu. Bunların sağlanabilmesi içinse tek tek bireyleri aşan örgütlü bir mekanizmaya gereksinim vardı.
Güney Mezopotamya’da Sümerler, tarıma elverişsiz bircoğrafya bulmuştu. Tarımcılıkta önemli adımlar atmış olsalar da toprak yapısınıdeğiştirememişlerdi. Gidecek başka bir yer arayışına girmeyen Sümerler, bu değişimisağlamaya koyuldular ve kolektif bir mekanizma içinde bu depoları ve kanalları inşâ ettiler.
Bu mekanizma, Mezopotamyada ilk devlet mekanizmasının özünü oluştur du. Benzer mekanizmaları, farklı kent devletleri içinde de tesis ettiler ve böylelikle, tarım vehayvancılıkta büyük başarılar kazanarak kendi ihtiyaçlarını kendileri karşılayabilir hâlegeldiler. Bu zaman dilimi içinde, başka kavimlerle herhangi bir alışverişte bulunmadılar vekendi özgün kültürlerini korudular; kendi kültürlerini başka kavimlere benimsetmeye deçalışmadılar. Nesilden nesle aktardıkları kültürlerini korumalarına katkı sağlayan en büyük buluşları ise şüphesiz ki, çivi yazısı olmuştu.
Zaman içinde Mezopotamyalı kavimler arasında tarıma dayalı ticâret ilişkileri başladı ve Mısırlı tüccarlarla kurdukları ticârî 
ilişkiler, Mezopotamya’da değerlimâdenlerde bir artış meydana getirdi. Bölgede ticâret geliştikçe, güvenlikgereksinimlerinde de artış yaşandı. Avrasya’dan gelen istilâcı göçebe kavimler, ticâret
yolları üzerinde ciddî birtakım tehlikeler yaratıyor ve bu durumdan özellikle de tüccarlarrahatsız oluyordu. Ayrıca, büyük emekler sarf ederek inşâ ettikleri su depoları ve sulamakanalları da tehlike altındaydı. Hâl böyle olunca, kurdukları ilk devlet mekanizmalarını
güçlendirmeye ve halka daha fazla güven telkin etmeye
çalıştılar. Bu süreçte, halktan alınanvergiler arttırıldı ve askerî yapılar tesis edildi. Çok geçmeden, Sümer kent-devletleri arasında bir tür silâhlanma yarışı başladı ve artık yalnızca öteki kavimleri değil, birbirlerinide tehdit olarak algılamaya başladılar. En çok da güçlü bir kent devletinin başka bir kent devletini siyasî egemenliği altına almasından ve halkı köleleştirmesinden endişe ettiler.
Yöneticiler de bu tehdit algısını sürekli arttırdı ve siyasî egemenliklerini güçlendirdiler.
Yöneticilerin siyasî egemenliklerini güçlendirmek için kullandıkları bir diğer araçda halkın inançlarıydı. Güney Mezopotamya, coğrâfî özellikleri bakımından gökyüzüolaylarını izlemeye pek elverişliydi. Zaman içinde bu olayları anlamlandırmaya çalışan birinsan kitlesi ortaya çıktı ve kendilerine gizemli bir görünüm vererek insanları  etkilemeyi başardılar.
Bu insan kitlesi, bölgedeki ilk râhiplerin hocaları oldu. İlerleyen dönemlerderâhipler ve yaptıkları işler hem nitelik, hem de nicelik bakımından arttı ve baş râhibinyönetici olmasına başlandı; Sümerlerde monarşi rejimi doğdu. Gökyüzü olaylarını tanrılarla ilişkilendirmeye devâm ettikçe, k endi inanç sistemlerini daha da derinleştirdiler. Baş râhip olan kralların yapıp ettikleri, artık tanrıların isteği olarak sunulmaya başlandı ve halkın bunu kabûl etmesi sağlanarak iktidârlarının meşrûiyeti
, teokratik bir temele oturtuldu. Bu güç artışı, Kral Naram Suen gibi kimi kralların kendilerini tanrı ilân etmesi gibi sonuçlardoğurdu. Ayrıca, Kral Gudea gibi kimi krallar da önemli birtakım tanrıların oğullarıolduklarını halka benimsettirmeye çalıştı ve böylelikle, “tanrının oğlu”kültü ortaya çıktı.Kralların ve tanrıların önemi arttıkça Sümerler, ibâdet amacıyla özel birtakımtapınaklar kurmaya başladılar. Gündelik yaşamda tanrı kralların ağırlığı arttıkça, tapınaklarda toplumsal yaşam ve ilişkilerde merkezî bir önem kazandı. Tapınakların yanına inşâ ettikleri kuleler; yâni zigguratlar,Sümer inancına göre tanrıların yeryüzüne indiklerindeikâmet ettikleri ve aşağıya inerek halkı denetledikleri yerlerdi. Zigguratların üst kısımlarınaözel odalar yaparak buralarda tanrıların özel ihtiyaçlarını karşılama
yoluna gittiler. Örneğin,tanrılarının tuvalet ihtiyaçlarını karşıladılar, onlara banyo yaptırdılar ve yeni elbiseler giydirdiler.

Tanrılarının evlilik törenlerini ve gerdek gecelerini de bu odalardagerçekleştirdiler. Bu bağlamda Sümerler, tanrılarını insanlardan farklı bir varlık olarakgörmediler. İnsanlar gibi yaşayan tanrıların, insanlar gibi öleceğine de inandılar vezigguratların üst bölümlerini türbelere ayırdılar. Tapınakların orta kısmında yaptıklarısunaklarda onlara çeşitli törenlerle adaklar sundular ve tanrılarını öldükten sonra da mutlu etmeye devâm ettiler.
Kent-devletleri içinde en görkemli yapılar, tapınaklar vezigguratlarıydı. Evlerini, iş yerlerini, pazarlarını ve diğer önemli yapılarını bu tapınaklarınetrâfına inşâ ettiler. Böylelikle tapınaklar, yalnızca ibâdet veya tanrıların yaşam alanıolmaktan çıkıp ekonomik, siyasî ve kültürel bakımdan merkezî bir önem kazandı. Ortakkültürel bağlar geliştikçe, bir kentdevletinin tanrısı başka bir kentdevleti tarafından da benimsenmeye başlandı ve Sümer mitolojisi gelişti.Bu noktada, Sümer kent-devletlerini biraz daha yakından inceleyelim.Tevrat tan
öğrendiğimize göre Sümerlerin önde gelen kentdevletleri Uruk, Lagaş, Eridu, Nippur, Kiş ve Ur ’dur. Bunlar arasında Uruk, Sümer medeniyetinin gelişmesinde en büyük rolüüstlendi; burada hızlı gelişen ticâret,Uruk ’un yanı sıra krallarını ve tanrılarını da diğer
kent-devletlerine oranla daha itibârlı hâle getirdi. Uruk kent-devleti,
Tevrat ta Erek diye anılır; Sümerler ise Unug demiş.
Uruk adını, ilk olarak Akadlılar kullandı. Kent surları,Gılgamış tarafından yaptırıldı; uzunluğu,yaklaşık 10 km. Neolitik çağda Uruk, ticârettençok tarım kenti görünümündedir. Kentte ticâretin gelişmesi, çok daha sonraki dönemlerde gerçek leşti. Evlerinde yapılan kazılarda bulunan metâl eşyâlar, oldukça geç dönemlere târihlenmekte. Urukluların kent tanrısı Anu, kentlerinin koruyucusu ise İnanna’ydı. Sümermitolojisinde Anu gök tanrısı, İnanna ise bereket tanrıçası olarak anılır. Uruk’un en önemli
yapıları ise Anu ve İnanna tapınaklarıydı. Bunlardan İnanna tapınağına Sümerler,Ana diyordu. Her iki tapınakta da çok sayıda oda mevcuttur ve bu durum, Uruk un son derecezengin bir kent-
devleti olduğunu gösteren en önemli kanıtlardan biridir. Üstelik, râhiplerintuttuğu tapınak kayıtları da bu görüşü desteklemekte. Bu tapınaklar ayrıca, duvarsüslemeleri ve kabartmalarıyla da Sümerlerin en önemli ibâdet yerleri arasındaydı.
Uruk kent-devleti hakkında Sümer mitolojisinde çok sayıda anlatı mevcut.Bunlardan en önemlisi Gılgamış Destânı’dır. Önemli bir diğer destanları ise UrukDestânı’dır ve bu destan, Uruk’un nasıl zengin bir kent-devleti olduğunu anlatır. UrukDestânı’na göre, bir zamanlar Fırat’ın yakınlarında bir söğüt ağacı vardır ve şiddetli
rüzgârlar,onu köklerinden kopartıp sürükler. Ana’nın bahçesinde gezinen İnanna, bu ağacıgörür ve bundan bir sedir yapmak ister. Ancak ağaç, yeteri kadar büyük değildir ve bunedenle İnanna, yeterince büyümesi için onu bahçeye diker. Aradan uzun zaman geçer veartık sedir yapma zamânı gelir. Ne var ki, ağacın dibinde yılanlar; tepesinde ise kuşlar yuvayapmıştır.
Buna çok üzülen İnanna ağlamaya başlar. O sırada tapınakta olan Gılgamış,İnanna’ya onu üzen şeyin ne olduğunu sorar. Durumu öğrenen Gılgamış, kılıcını çeker veağacı hem yılanlardan, hem de kuşlardan temizler. Sonra da ağacı keser ve sedir yapmalarıiçin Uruklulara verir. Kısa bir süre sonra İnanna, o çok istediği sedirine kavuşur ve buna çok sevinir,Uruklulara birtakım hediyeler vermek ister. Hangi hediyeleri vereceğinidüşünürken, Uruk’u Sümerlerin en zengin kenti yapmaya karar verir; bunu sağlamak içinde babasının sarayından bilgelik yasalarını gizlice çalarak Uruklulara hediye eder. Busâyede Uruk, en zengin Sümer kent-devleti hâline gelir.
Gılgamış’ın asıl ünü ise şüphesiz ki, Gılgamış Destânı’ndan gelir. Kendisi çok güçlü, çevik, atılgan, cesur ve bilgin bir kraldır. Güreş için karşısına çıkanları, bir soluktayere serer. Zaman içinde ünü,
tüm Sümerler arasında yayılır ve onu tanrılaştırırlar. Ne varki tanrılar, bu durumu kabûllenemez ve Anu’dan, Gılgamış’ın itibârını sarsacak bir yarıtanrı yarı insan yaratarak karşısına çıkartmasını isterler. Bunun üzerine Anu, Enkidu’yu yaratır ve onun karşısına çıkartır.

Birlikte güreşe tutuşurlar ve günlerce yenişemezler.Böylelikle, güreşi bırakmaya ve dost olmaya karar verirler. Dostluklarını ölümsüz kılmak için, bir orman yapmak isterler. Fakat, Huvava
’nın arâzîsinden izinsiz geçerler ve Huvava onları, tanrılara şikâyet eder. Tanrıların öfkesini artık daha yüksek bir şekilde üzerlerindetoplayan bu ikili, bir boğa tarafından cezâlandırılmak istenir.
Ancak, Gılgamış ve Enkidu, bu boğayı öldürmeyi de başarır. Bunun üzerine Enkidu, tanrılar tarafından (kaynaklarda adıgeçmeyen) bir hastalıkla cezâlandırılarak öldürülür. Buna çok üzülen Gılgamış, sıranınkendisinde olmasından çok korkar ve kendisini ölüm cezâsından kurtaracak bir bilgearamaya başlar. Tanrılar, nasıl olsa böyle bir formül bulamaz diye, Gılgamış’ı engellemeyeçalışmaz ve yorgun düşmesini isterler.Yıllarca böyle bir bilge arayan Gılgamış, günlerden bir gün tanrıça Siduri’ye rastlar.
Bu isteğinden onu vazgeçirmeye çalışan Siduri, günü geldiğinde nasıl olsa öleceğini ona söyler ve henüz vak ti varken hayâtın tadını çıkartmasını tavsiye eder. Ne var ki Gılgamış,Siduri’yi dinlemez ve yine yollara düşer. Sonunda, bilge Utnapiştim’le karşılaşır.
Utnapiştim ona, ölümsüzlük bitkisinin yaprağından yerse ölümsüz olacağını ve bu bitkiyi nerede bulaca ğını söyler. Yine yollara düşen Gılgamış, sonunda bitkiyi bulur; fakat,yaprağını hemen yemek istemez. Bedeni çok yorgun, üzeri kir pas içindedir ve bu şekildeölümsüzleşmek istemez.
Yakınlardaki nehre girip temizlenmek ve biraz dinlenmek ister.Bunu fırsat bilen tanrılar, nehirdeki bir yılana Gılgamış’ın cebindeki yaprağı yemesini buyurur. Yılan, sinsice yanına sokulur ve yaprağı yer.
Artık yolun sonuna geldiğini anlayan Gılgamış’ın cezâsı, orada infâz edilir.
Sümerlerin bir diğer önemli kent-devleti ise
Lagaş’tır. Bu kentin araştırmacılar içinönemi büyüktür. Nitekim, Lagaş kazıları sırasında binlerce tablet bulundu ve bunların çok büyük bir bölümü okundu. Sümerler hakkında bugün bilinenlerin neredeyse tamâmı, bu tabletlerden sağlandı. Bu bilgilere göre, Lagaş da oldukça zengin bir kent-devletiydi. En zengin dönemini ise Kral Urgakina döneminde yaşadı ve bu zenginlik, diğer kent devletlerini kıskandıracak düzeylere ulaştı. Hâl böyle olunca, Lagaş üzerinde siyasî egemenlik kurmaya çalıştılar. Lagaş’ı siyasî egemenliği altına almayı başaran, Uruk kralıLugalzagizi oldu. Bu egemenliğin etkisiyle Lagaşlılar ve Uruklular, ortak kültürel bağlargeliştirdiler.Sümerlerin bir diğer önemli kent-devleti de Eridu
dur. Kimi araştırmacılar,Eridu’nun Sümerlerin ilk yerleşim bölgesi olduğunu ve Sümer ülkesine buradanyayıldıklarını savunur. Kentteki kazılar, Eridu’nun tufandan önce kurulduğunu göstermekte.Bu kazılarda ayrıca, Obeytlilere âit çok fazla buluntuya ulaşıldı. Eriduluların kent tanrısı Enki’ydi. Sümer mitolojisinde Enki, su tanrısı olarak kabûl edilir. Enki’nin tapınağının adı Abzu
’ ydu. Bu tapınak, diğer kent kralları tarafından da sık sık ziyâret edilir, onlar tarafından hediyelerle doldurulurdu. Abzu’nun girişinde, iki büyük aslan kabartması vardı ve Abzu’yu bunların koruduğuna inanılırdı. Eridulular, nehirlerin ve göllerin sularının kaynağının Abzuolduğuna, Abzu’nun altında yeraltı dünyâsının olduğuna inanıyor; bu dünyâya ganzir ,ganzirde yaşayan ruhlara ise
gidim diyorlardı. Gidimlere hediyeler sunup onların rahatlarınısağlamaya çalışıyorlar, bunu başaramadıkları takdirde gidimlerin yeryüzüne çıkarakkendilerini korkutmasından endişe ediyorlardı.Sümerlerin bir diğer önemli kent-devleti de Nippur dur.
 Nippur kazılarında da yine binlerce tablet bulundu ve bunların da büyük bir bölümü okundu. Bu tabletlerin çoğu, birtür Sümer sözlüğüydü. Bu kazılarda ayrıca, yazı okulu olduğu düşünülen bir yapıya darastlandı. Nippurluların kent tanrısı ise Enlil’dir. Sümer mitolojisinde Enlil, hava ve güç tanrısı olarak kabûl edilir; tapınağının ismi ise Ekur ’ dur. Zaman içinde Enlil, Nippurluların
kent tanrısı olmaktan çıkarak Sümer mitolojisinde önemli bir konuma geldi. Bunda Ekurrâhiplerinin payı, kuşkusuz büyük olmuş
tur. Nitekim bu râhipler, Nippur u Eridudan dahaönemli bir kent hâline getirmek istedi ve Enlil’e büyük değerler atfederek onun görev vesorumluluklarını arttırdılar. Böylelikle Enlil, tanrıların kararlarını insanlara bildiren;insanların tanrılarla iletişim kurmalarını sağlayan bir tanrı hâline geldi. Tüm Sümer
ülkesinden insanlar, Ekur ’a gelmeye başladı ve Ekur’un odaları,hediyelerle dolup taştı. Okadar ki, Gılgamış’ın bile İnanna’dan yardım dilemek yerine çoğu defâ Ekur’
a gelipEnlil’den yardım dilediğine inandılar. Bu nedenlerle Nippur’
un önemi, zaman içindeEridu’yu aştı ve öyle bir noktaya ulaştı ki, artık yalnızca insanlar veya krallar değil, aynızamanda pek çok tanrı da Ekur’a tören alaylarıyla taşındı; tüm tanrıların Enlil tarafından kutsanacağına inandılar. Tanrıların toplanma yeri hâline gelmeye başlayan Ekur’unrâhipleri, buradaukkin plahrum(tanrılar meclisi) kurdular. Ukkin plahrumlarda Sümerler,tanrıların çeşitli konularda görüş alışverişleri yaptığına ve aldıkları kararları kendilerintebliğ etmek üzere Ekur râhiplerine ilettiğine inandılar.Sümerlerin bir diğer önemli kentdevleti de Kiş’tir. Kimi araştırmacılar, Kiş’in de tufandan sonra büyük bir ticâret ve kültür merkezi hâline geldiğini, krallarının büyük bir
itibâr kazandığını savunmuşlardır. Ne var ki, Kral Agga’nın Gılgamış tarafından altedilmesinden sonra Kiş kralları, bir daha hiç itibâr sâhibi olamadı. Tüm kralları arasında en fazla itibâr sâhibi olan ise Kral Etana’ydı.Etana’nın asıl ünü, Etana Destânı’
ndan gelir. Bu destâna göre bir yılan, bir kartalla birlikte yaşar. Günlerden bir gün kartal, yılanın yavrusunu yer. Ağlaya ağlaya Utu’
ya giden yılan, bu durumu ona anlatır. Utu’nun tavsiyesi
üzerine, ölü bir öküzün karnına saklanır ve kartalın gelmesini bekler.
 
Leşi gören kartal aşağıya iner Hemen saldıran yılan, kartalın pençelerini kırar, tüylerini yolar ve sonra daonu kayalıklara fırlatır. O sıralarda Etana, kısırlığını aşmak için Utu’dan yardım istemektedir. Utu, kartala yardım etmesini ve bunun karşılığında doğurma bitkisine ulaşmakiçin kendisini gökyüzüne taşımaya onu iknâ etmesini tavsiye eder. Bu tavsiyeye uyanEtana, kartala yardım eder ve birlikte gökyüzünde yolculuk yaparak bu bitkiye ulaşır,kısırlığını yener.Sümerlerin bir diğer önemli kent
-devleti de Ur dur. Kenti,erken dönemlerde Fırat besliyordu. Ne var ki, Fırat’ın yatağının zaman içinde değişmesiyle Ur’da yaşam zorlaştı.Kimi araştırmacılar, tufandan sonra Ur’da yaşamın tümüyle sona erdiğini savunmakta.Oysa, Ur ’da yapılan kazılara göre bu kent-devleti, tufandan sonra bölgede oluşan tarımaelverişli toprak yapısı sâyesinde tarım ve hayvancılıkta büyük başarılar kaydetti. Bununla birlikte, Ur hakkında bilinenlerin büyük bir bölümü, farklı bölgelerdeki kazılardan eldeedilen bilgilerden yapılan çıkarımlara dayanır. Bu bağlamda, Sümerler için Ur’un da çokönemli bir kent-
devleti olduğunu söyleyebiliriz; ama, bu önemi açıklamak için yeterlidüzeyde birincil kaynağın incelemesinin yapılamamış olması,
Sümeroloji açısından üzücü bir durumdur. Ur da yapılan kral mezarı kazılarının bir önemi ise bu mezarlarda çok sayıdamüzik âletine rastlanmış olmasıdır. Bu âletlerin, öteki dünyâya geçişte çekilen ruhsıkıntısını azaltacağına inandıkları; bu âletleri kullanmakla görevli naruların,mezar kapatıldıktan sonra özel birtakım dînî törenler yaptığı düşünülmekte.
Diğer taraftan, Sümerlerde toplumsal tabakalaşmaya baktığımızda, ana hatlarıylaşunları söyleyebiliriz. Sümerlerde toplumsal tabakalar krallar, râhipler, tüccarlar, yazıcılar,ylüler ve çiftçiler, zanaatçılar ve sanatçılar, askerler ve kölelerden oluşuyordu. Bu tabakalardan her birinin,kendine özgü görev ve sorumlulukları bunlara bağlı olarak da belirli bir toplumsal statüsü
vardı. Pek çok eski çağ toplumunda olduğu gibi, Sümerlerde de
eşitlik düşüncesi yoktu. Hem üstelik, bu dünyâda sâhip oldukları statüleri öbür dünyâda dakoruyacaklarına inanıyorlardı. Başka deyişle, bu dünyâda krallarına ve kânunlarına karşı 

gelmekle cezâlandırıldıklarında, öbür dünyâda da bu cezâların devâm edeceğine inanıyor ;mevcut toplum yapısını korumayı baş değer olarak kabûl ediyorlardı. Bu değer, onlaranamtar ”la aktarıldı. Sümercede namtar kelimesi,“tanrısal düzen”anlamına gelir ve tümtoplumsal tabakaların kendi görev ve sorumluluklarını yerinegetirmeleriyle tesis edilecek bir yaşam tarzını ifâde eder. Bu görev ve sorumluluklara aykırı davrananların tanrılartarafından lânetleneceğine inandılar.
Sümer ülkesi, râhip krallar tarafından yönetiliyordu. Yerel dilde yönetici râhiplere patesi veya ensi deniliyordu. Sümer ülkesi, yönetim bakımından üç temel bölgeyeayrılmıştı; kuzeye Âsur , güneyeSinear , iç bölgeye ise Kalde diyorlardı. Bu bölgelerarasında siyasî birliği,uzun süre kuramadılar; dış saldırılar karşısında bir araya gelmenindışında, yönetim bakımından aralarında güçlü bir birlik tesis edemediler. Kralların görev vesorumlulukları, öteki dünyâda da geçerliydi ve onun hizmetçisi olmak, her iki dünyâda da
 büyük bir şerefti. Bu dünyâda krallarına üstün hizmetlerde bulunan hizmetçiler, öldüktensonra krallarının mezarlarına defnedilir; öbür dünyâda da hizmetlerine devâm edeceklerineinanılırdı. Kral mezarlarına ayrıca, çok sayıda muhafız, binek hayvan, çeşitli kap
 kacaklar,süs eşyâları ve bol miktarda değerli mâden konurdu.Sümer ülkesinde râhiplerin pek çok görevi vardı. Râhipler arasında da özel birtabakalaşma,zaman içinde ortaya çıkmıştı. Her tapınakta, bir baş râhip bulunur; öncelikli görevi ise kent tanrılarının özel işleriyle ilgilenmek olurdu. Yerel dilde bu râhiplere
en,diğer tapınak yöneticilerine ise şatam denirdi.
Tapınaklarda dînî törenleri düzenlemek, büyülerden korunmak, kehânette bulunmak, rüyâları yorumlamak ve yemek pişirmek, farklı râhipler tarafından yerine getirilmekteydi. Dînî törenleri düzenlemekle sorumlu râhiplere paşişu denirdi.
Butörenler arasında en önemlisi bayramlardı. Nitekim bayramlar, yıl içinde belirli dönemlerde tarım tanrısı Tammuz’un onuruna düzenlenen törenlerdi. Bu törenlerdeTammuz’a adaklar adanır, tapınaklara bağış yapılır ve böylelikle, “toprak kirâsı” ödenirdi.
Toprakların asıl sâhibinin Tammuz olduğuna halkı inandıran râhipler, kirâ toplama işininTammuz tarafından kendilerine verildiği inancını halka kabûl ettirmişlerdi. Sümer ülkesinde paşişuların bir diğer etkisi de bilimin gelişmesinde üstlendikleri roldü. Dînîtörenlerin ne zaman düzenleneceğinin belirlenmesi için özel bir takvim geliştiren paşişular,rakamları çivi yazısıyla göstermeyi başardılar. Üstelik, çarpım tablosu ve onluk tabanda
sayı sistemini de onlar buldu. Geliştirdikleri Sümer takviminde bir yıl, 355 günden oluşuyorve içinde 12 ay bulunuyordu. Bu takvimde ayın 7, 14, 21 ve 28. günleri, tâtil olarakayrılmıştı; dînî törenlerini de bu günlerde düzenliyorlardı.
Sümerler, büyülerden korunmakla sorumlu râhiplere aşipu diyordu.
İnsanyaşamında büyülerin çok etkin bir rol üstlendiğine inanıyorlar, bunlardan sakınmak için burâhiplerden yardım istiyorlardı. Kehânette bulunmakla sorumlu râhiplere ise maş şu-gid gid diyorlardı. Maşşu-gid-gidler, zigguratları bir tür rasathâne olarak kullanıyor; buradayıldızların hareketlerini inceleyerek birtakım kehânetlerde bulunuyorlardı. Rüyâları yorumlamakla sorumlu râhiplere ise şa-iludiyorlardı. Şa-ilular, en çok krallar üzerinde etkili oluyor; önemli kararları alırken krallara danışmanlık yapıyorlardı.
Yemek pişirmekle sorumlu râhiplere ise nuhammitu diyorlardı.
Tapınak râhiplerinden farklı olarak diğerrâhiplerin başlıca görevi ise hekimlikti. Sümerlere göre hastalıklar, kişilerin üzerlerindekitanrı himâyesini kaybetmeleri sonucu ortaya çıkıyordu. Tanrılar, insanı su ve topraktanyaratmış; ona kendi soluklarından üfleyerek yaşam vermişti. İnsanların başlıca görevi,tanrılara hizmet etmekti. Ancak kimi insanlar, bu hizmeti yerine getirmedikleri için üzerlerindeki tanrı himâyesini kaybederek kötü ruhların saldırılarına açık hâle geliyor;hastalıklar da bu saldırılar nedeniyle ortaya çıkıyordu. Râhipler, saygın ruhlara sâhipti vetanrılara yapacakları yakarışlarla bu himâyeyi yeniden tesis edebilirlerdi.
Yere un serperek oluşturulan büyü çemberiyle râhipler, birtakım ilâhîler sâyesinde kötü ruhları bu çemberindışına atacak; bu iş sırasında onları, Guna isimli bir tanrıça koruyacaktı. Sümer ülkesindesık sık halk arasına karışan râhipler, halktan kopuk yaşamıyordu ve evlenmeleri konusunda herhangi bir yasak yoktu.

Çocukları da genellikle râhip oluyor ve böylelikle râhiplik,taşıdığına inandıkları saygın ruhların korunmasını sağlayacak şekilde babadan oğla geçen bir meslek hâline geliyordu.Sümerler,yazıcılara lugaliz
derlerdi. Her kral, kendi sarayında çok sayıda lugaliz barındırır  ve
onlara büyük bir değer verirdi. Lugalizlerin başlıca görevi, kralların emir ve buyruklarını ve kânunlarını yazıya geçirmekti. 
Ayrıca, krallarının yapıp ettiklerine dâirmethiyeler yazar ve bunları,
analdedikleri arşivlerde saklarlardı. Kalan zaman larında ise 
tapınaklara gider ;kayıt tutmaları sırasında şatamlara ve dînî törenlere ilişkin esasları,ilâhîleri ve birtakım ahlâk kurallarını yazıya geçirmekte olan paşişulara yardım ederlerdi.Lagaş kazılarında bulunan binlerce tablet, bu konular hakkında etraflıca bilgi sâhibi olmamıza olanak sunmakta.
Lagaş krallarından Urgakina, sarayına çok sayıda lugalizyerleştirmiş ve kendi döneminde olup bitenlerin yanı sıra, neredeyse tüm Sümermedeniyetini anlamamızı sağlayan pek çok önemli bilgiyi yazıya geçirtmiştir.
Sarayındakianalın çözülmesiyle,Lagaşlıların edebiyatta da çok büyük başarılar kaydettiği anlaşıldı.
Özellikle de Urgakina’ya adanan methiyeler ve ona atfedilen kahramanlık hikâyeleri,Sümer edebiyâtında oldukça önemli bir yer işgâl etmekte. Dahası, bu edebiyâtın çözülmesinde Urgakina’nın lugalizlerinin hazırladığı katalogların payı da büyük olmuştur.
Lugalizlerin bu görev ve sorumluluklarının önemi, zaman içinde Nabium kültünügeliştirmelerini sağladı;kötü ruhlar karşısında
 Nabiumun onları koruduğuna inandılar.
Sümer mitolojisinde Nabium,yarı yılan yarı ejderhâ bir canlının üzerinde gösterilmiş;simgesi ise kama kabûl edilmişti.Sümer ülkesinde tarıma bağımlılığın yüksek olduğu erken dönemlerde
, köylülerin ve çiftçilerin toplumsal statüleri oldukça yüksekti. Özverili çalışmalarıyla başlayantarımcılıkta en önemli başarılarından biri, bugünkü buğdayın atası olan bir buğday türünüekmeyi ve bundan çeşitli tahıl ürünleri elde etmeyi başarmış olmalarıdır. Ne var ki, bununasıl sağladıkları konusunda bugüne kadar kesin bir bilgiye ulaşılamamış ve türlüspekülasyonlar ortaya çıkmıştır. Hattâ, kimi araştırmacılara göre Sümerlere bu ilk buğdayıveren ve onu nasıl ekeceklerini gösterenler aslında uzaylılardır; Uruk’ta kaydedilen gelişmeler, bu sâyede başlamış ve zaman içinde bunların mitleştirilmesiyle Uruk Destânıortaya çıkmıştır. Bu iddiâlar bir tarafa, şurası kesindir ki, Sümerli köylü ve çiftçiler, erkendönemlerdeki toplumsal statülerini korumayı başaramadılar ve bunları tüccarlarakaptırdılar. Zenginlik algısında zaman içinde ortaya çıkan değişim, bu statü farklılaşmasınınesas nedenidir. Erken dönemlerde artıürün fazlası, zenginlik kaynağı olarak algılanmıştı;ilerleyen dönemlerde ise değerli mâdenler fazlası, zenginlik kaynağı olarak algılanmaya başlandı ve bu mâdenleri Sümer ülkesine taşıyan tüccarların toplumsal statüleri yükseldi. Okadar ki, zamanla kralları üzerindeki ekonomik ve siyasî nüfuzları arttı ve pek çok kânun,onların istekleri doğrultusunda çıkartıldı.
Geç dönemlerde köylüler ve çiftçiler, topraklarıTammuz kültünün etkisiyle râhiplerden kirâlamaya başladılar; sözleşmeleri de lugalizler tarafından kudurru denilen parlak taşlar üzerine yazıldı. Kudurrular, aynı zamanda da topraklar arasında bir tür sınır taşı olarak iş görüyordu. Ayrıca, tapınak kazılarında da çoksayıda kudurruya rastlandı; bunlar da fethedilen yerlerin köylülere ve çiftçilere kirâlanmaküzere tapınaklara devredildiğine ilişkin tutanaklardı. Tüm kudurruların üzerinde,belirli birtakım tanrıların simgeleri bulunur; bunlarda yazılanların yerine getirilip getirilmediğininonlar tarafından denetleneceğine, bunları yerine getirmeyenlerin bu tanrılar tarafından cezâlandırılacağına inanırlardı.
Sümer ülkesinde zanaatçılar ise daha çok duvar rölyefleri, ev mobilyaları, süs eşyâları, silâhlar ve hayvan heykelleri yapımıyla uğraşıyordu.
Bu heykeller de daha çok boğalara, aslanlara ve sfenkslere âitti. Tapınak duvarlarına rölyef yapmakla uğraşanzanaatçılar, şatamların denetimi altında çalışıyordu; bunların toplumsal statüleri de diğerzanaatçılara oranla daha yüksekti. Bu zanaatçılar arasında Eriduluların önemi dahayüksekti. Eridulu ustalar gerek Obeytlilerden, gerekse İranlılardan pek çok yöntemöğrenerek bunları geliştirmeyi başarmıştı. Erken dönemlerde taş işlemeylegerçekleştirdikleri zanaatlarını, ilerleyen dönemlerde ticâret gelişip değerli mâdenlerartınca, bunları işleyerek gerçekleştirdiler. Bölgede farklı beğenilere sâhip insan kitlelerininortaya çıkması, zanaatçılardan farklı olarak sanatçıların doğuşunu sağladı.
 
Sümerlerde askerler ise erken dönemlerde düzenli bir ordu içinde yer almıyor, savaşzamanlarında bir araya geliyorlardı. Gönüllü askerlerin örgütlenmesini, bu askerler yapıyordu.
Düzenli ordular kurmaya başladıkça, askerler arasında görev dağılımları yaptılarve bu görevlere bağlı olarak statü farklılaşmaları ortaya çıktı. Askerler arasında saraymuhafızlarının statüleri, diğerlerinden daha fazlaydı; silâh ve giysileri de daha gösterişliydi.
Kazandıkları başarıların ardından kent tapınaklarına giderek tanrılarına hediyeler sunar, elegeçirdikleri ganîmetlerden bağış yaparlardı. Savaşlarda esir olarak ele geçirilenler detapınaklara getirilir, isimleri ve yaşları şatamlar tarafından tek tek kaydedilir ve çeşitli işlerde çalıştırılmak üzere tapınaklarda bekletilir,beslenmeleri nuhammitular tarafındansağlanırdı.
Köleler daha çok, tapınak ve pazar yerlerinin inşâsında kullanılır; talep olması durumunda ise kirâlanır ve başta ev inşâsı olmak üzere çeşitli işlerde çalıştırılırdı.Sümerlerdeki bu toplumsal tabakalar ve statü farklılaşması, toplumsal yapıyı vekurumları da doğrudan şekillendirmekteydi. Temel kurumlarına baktığımızda, bunu açıkça
tespit edebiliriz. Örneğin, Sümerlerde aile kurumuna baktığımızda, emek ve sadâkateyüksek bir değer atfettiklerini; aile kurumuna büyük saygı duydukları için tek eşliliğizorunlu kıldıklarını ve boşanmayı zorlaştırdıklarını görmekteyiz. Tarım toplumundan tüccar toplumuna doğru yaşadıkları evrim süreci, aile kurumunun önemini azaltmak bir tarafa,daha da arttırmış; emek ve sadâkati tüm ticârî ilişkilerinde de tesis etmeye çalışmışlardı.Sümerlerde toplumsal statüsü ne olursa olsun bir erkek, ancak bir kadınla evlenebiliyordu.
Erken dönemlerde pek çok tarım toplumunda da görüldüğü üzere, erkekler ve kadınlararasında cinsiyete dayalı herhangi bir statü farklılığı yoktu ve kadınlar da erkeklerle aynıişlerde çalışarak aynı haklara sâhip olabiliyordu.
Öte yandan, Sümerlerde fâhişeliğe de sık rastlanıyor ve fâhişeler, toplum tarafındanhep kınanıyordu.
Öyle ki,İnanna’nın koruyuculuğunu hak edebilmek için fâhişeler,tapınaklara yüklü bağışlar yapmak zorunda kalmıştı.
Böyle bağışlarda bulunamayacak olanlar ise tapınaklarda fâhişelik yapmaya başladı ve tapınak fâhişeliği kurumu ortaya çıktı.
Dahası, zaman içinde fâhişelik, tanrıçalara da atfedildi ve bunlar için değişik birtakımmitler ve törenler geliştirildi; bu törenlerde de
kulmaşitu denilen tapınak fâhişeleri kullanıldı.
Cinsellikle ilgili bir diğer tapınak hizmeti ise adama törenleriydi. Cinsel bozuklukların tanrılara karşı işledikleri günâhların cezâsı olduğuna inanan Sümerler,sağlıklarına kavuşabilmek için tapınaklara gelip paşişulardan yardım istiyor; hastalarının cinsel organının maketini yapıp bunu tanrılarına adayarak diyet ödeyen paşişuların iyileştirici güçleri olduğuna inanıyorlardı.
 
Sümerlerde din kurumu, çok tanrıcılığa dayanıyordu.
Bugün itibâriyle Sümer panteonu, büyük oranda çözülmüş durumda ve Sümer 
mitolojisi hakkında fazlasıyla bilgisâhibiyiz.
Fakat, tüm bunları kapsamlı bir biçimde incelemek, bu çalışmanın sınırlarınınçok ötesinde bir iş. Ben burada yalnızca, Sümer panteo nunun ana hatlarını serimlemekle yetineceğim.

Sümer panteonunun özünü, Nammu kozmogonyası oluşturur. Bukozmogonyaya göre deniz, ezelî ve ebedîdir; var olmuş ve yok olacak bir şey değildir.Günlerden bir gün deniz tanrıçası Nammu, gök tanrısı Anu ve yer tanrıçası Ki’yi doğurur.
Böylelikle deniz, ilk evrimini geçirir; gökyüzü ve yeryüzünü meydana getirir. AnununKi’yle ilişkiye girmesi sonucu, hava ve güç tanrısı Enlil doğar. Kendini karanlık birdünyâda bulan Enlil, bunu aydınlatması için ay tanrısı Nanna’yı yaratır.
Nanna da kendisineyardımcı olsun diye, güneş tanrısı Utu’yu yaratır. Utu’nun bir de kardeşi olur; berekettanrıçası İnanna.
Gökyüzünün yeryüzünden ayrılması sonucu, hava meydana gelir.Genleşerek yukarı çıkan hava, ayı meydana getirir. Aydan kimi parçaların kopmasıylagüneş meydana gelir. Günlerden bir gün Enlil,
annesi Ki’yle ilişkiye girer ve bu ilişkiden,su tanrısı Enki doğar. Enki’nin doğumu üzerine Nammu, bir ziyâfet verir ve burada içkiyifazla kaçırır. Sonra da denizin dibinden bir parça çamur çıkartarak ona biçim verir ve Enki,onun kaderini çizer. Böylelikle, ilk insan yaratılmış olur.Enkiyi görevlendirerek yeryüzünde gelişmiş bir medeniyet yaratmasını isteyen Enlil, ona pek çok yöntem ve bilgi öğretir.
Yeryüzüne indiğinde Enlil, ilk olarak Ur kentinde mola verir; Sümer ülkesinintopraklarını verimli hâle getirsin diye Dicle ve Fırat ırmaklarını kutsar. Sümer ülkesindetarım, bu şekilde başlar.Sümerlerde hukuk sistemine baktığımızda, kentdevletleri arasında ortak bir hukuksistemine sâhip olamadıklarını; bu kent devletlerinin her birinde ayrı bir hukuk sistemi geliştirildiğini görmekteyiz.
Bu sistemler, kendi yerel ihtiyaçları, talep ve beklentileri doğrultusunda şekilleniyordu; bunlar arasında en gelişmiş olanı ise Lagaşlıların hukuksistemiydi. Kral Urgakina döneminde Lagaş’ın gösterdiği başarılar, onları daha gelişmiş birhukuk sistemi ortaya koymaya itti. Bu sistemin bir diğer özelliği de Sümerler tarafından benimsenen örfî ve ahlâkî pek çok normun bir tür derlemesini içermesiydi. 
Bir başkaözelliği ise toplumda herhangi bir ahlâkî çöküşe yol açabilecek tüm fiillere ağır cezâlargetirmesiydi. Söz gelişi, adam kayırma ve rüşvet suçlarına verilen cezâlar oldukça yüksekti.Öte yandan, râhipler üzerindeki denetimler, bu sistemde oldukça ağır tutuldu ve görevlerinikânunlarda öngörüldüğü şekilde yerine getirmeyen râhiplere ağır yaptırımlar getirildi.Urgakina kânunları, zaman içinde tüm Sümer ülkesine önemli bir model teşkil etti veüstelik, başta Bâbilliler ve Hammurâbi kânunları olmak üzere başka kavim vehükümdârlara da örnek oluşturdu.
Sümer ülkesi, M.Ö.2.000’lerde kuzeyden gelen kavimlerin saldırılarına dayanamadıve bağımsızlığını koruyamadı; önce Elâmlılar, sonra Akadlılar ve daha sonra da Âsurlularve Amorîler tarafından işgâl edildi. Ülke üzerinde siyasî egemenlik kurmayı başaran kavimise Akadlılar oldu. Kralları Şarrukin, ilk iş olarak Sümerceyi yasakladı ve Akad cayı resmîdil hâline getirdi. Akad siyasî egemenliğine karşı isyân bayrağını çeken Sümerler, bunda
 başarılı olamadılar. Nitekim, Sümerler arasında hiçbir zaman siyasî birlik oluşmadı ve kent-devletleri, birlikte hareket etmeyi başaramadılar. Akadlılara karşı isyân bayrağını omuzlayanlar, daha çok
Lagaşlılar oldu ve fakat, Gutilerin desteğiyle bir dönem başarılıolmuşlarsa da bu kez Gutilerin Sümer ülkesi üzerinde siyasî egemenlik kurmaya çalışması sonucu,tümüyle yalnız kaldılar. Sümerler arasında gelişen tek ortaklık, ahlâkî ve kültürel bağlardı ve bu bağlar, Sümer medeniyetinin oluşmasında ve gelişmesinde etkin bir rol üstlendi.
KAYNAKLAR:
AĞAOĞULLARI, Mehmet Ali, (1994).
 Kent-Devletinden İmparatorluğa, Ankara:İmge Kitabevi Yayınları.
AKURGAL, Ekrem, (1997).Anadolu Kültür Târihi, Ankara: TÜBİTAK Popüler Bilim Kitapları.
BLACK, Jeremy / GREEN, Anthony, (2003).
 Mezopotamya Mitolojisi Sözlüğü,İstanbul: Aram Yayıncılık.
DURANT, Will, (1996).Medeniyetin Temelleri, İstanbul: Birleşik Yayıncılık.
GARAUDY, Roger, (1995). İnsanlığın Medeniyet Destânı, İstanbul: PınarYayınları.
 GÜNDÜZ, Altay, (2002). Mezopotamya ve Eski Mısır , İstanbul: Büke Yayınları.
HORNUNG, Erik, (2004).Mısırbilime Giriş, İstanbul: Kabalcı Yayınevi.
 KRAMER, Samuel Noah, (2001).Sümer Mitolojisi
, İstanbul: Kabalcı Yayınevi.
SAYILI, Aydın, (1996). Mısır ve Mezopotamya’ da Bilim, Ankara: A. Ü. DTCF Yayınları.TANİLLİ, Server, (1992).Uygarlık Târihi ,İstanbul: Say Yayınları.

Yazar Hakkında

Yazılar sayısı : 1540

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

* Copy This Password *

* Type Or Paste Password Here *

10.182 Spam Comments Blocked so far by Spam Free Wordpress

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>

Üstüne gidin