Buradasınız:Anasayfa » Dünya Tarihi » perslerin yönetim politikası

perslerin yönetim politikası

GİRİŞ
Persler, tarih sahnesine çıktıklarında ilişki içerisinde bulundukları
uygarlıkların politik duruşlarını iyi tahlil edip siyasi boşlukları iyi değerlendirerek,gerek askeri bir dehayla gereke de uygulamış oldukları siyasi yöntemlerle hızlı bir yükseliş sağlamışlardır. Kendilerinden önceki dönemlerde uygulanan ve Persler’in
dönemlerinde daha ileri düzeye getirilen idari alandaki politikalar, sonraki dönemlerde gerek B. İskender’in, Roma’nın ve devam eden tarihte ortaya çıkan diğer büyük medeniyetlerin çoğunda izlenen bir yöntem olmuştur. Böyle kadim bir uygarlığın sonraki toplumların politik yapısını etkileyen bir yöntem bırakması incelenmesi gereken bir durumu ortaya çıkarıyor. Amaç her ne kadar yönetim politikası olarak adlandırılmışsa da, bu politika içerisine devletlerin ikili ilişkileri içindeki savaş politikaları ve siyasi ilişkileri de girmektedir. Bizde bu prensipleri göz önünde bulundurarak Pers İmparatorluğu’nun siyasi tarihi içinde yapmış olduğu savaşları ve bu savaşların imparatorluğa getirdiği kazanımlar ve zararlar üzerinde
durmaya çalışıp kendi döneminde başta bulunan imparatorların askeri yöntemleri ve siyasi iradeleri de ele alınmaya çalışıldı. Yönetim politikası derken bu hususlarda konu içersine dâhil edilmiştir yani yönetim politikası adı altında sadece idari mekanizmaları tek algılanmamalı. İmparatorluğun geçirdiği bu süreçleri aktarırken mümkün mertebe birinci el kaynaklardan istifade etmeye çalıştık. Başta da belirttiğimiz gibi sonradan İskender’i ve diğer uygarlıkları etkilemiş bir politika mirasını şuan günümüzde ABD, İngiltere vb. eyalet sistemine sahip ülkelerde de
görmekteyiz. Konuyla bağlantısı açısından hem birincil kaynaklardan hem de günümüz literatüründeki haliyle politika ve devlet kavramları hakkında bilgi vermenin yerinde olacağı kanısındayım.
Devlet, herhangi iyi bir amaç için bir araya gelmiş insanlardan oluşan bir ortaklıktır. Aristo “iyi” diyor ve bütün insanların eylemlerinde iyi olduğunu düşündükleri şeyi amaçladığını söyler. O halde, açık bir biçimde bütün ortaklıklar iyi
bir şeyi amaçladığı için en yüksek olan ve tüm diğerlerini kapsayan şey de, en yüksek iyiyi kendisine amaç olarak kabul edecektir. Devleti bir ortaklık (Devleti birkaç köyden oluşan son ortaklık olarak da görür), politikayı da bu ortaklık türü olarak görür. Bir diğer tanımlamasında vatandaş ve devleti anlatırken; bir kişinin,müzakere yetkisine ya da yargısal yetkiye katılma hakkı elde eder etmez, o kişiyi bulunduğu devletin vatandaşı kabul ederiz. Kendi kendini idare edebilecek bir oluşum meydana getirebilecek bu kişilerin yeteri kadar çok sayıda olmaları durumuna da genel olarak devlet diyor. Polis (devlet), polites (yurttaş) olarak tanımlayıp polisi hem devlet hem de devletin ülkesi anlamında kullanır. Politeum’a da yurttaş topluluğu olarak, politeia’yı da siyasal yönetim olarak kullanıp anayasa anlamına da yorar(Aristo, Politika: 2007).
Platon’da devlet adlı kitabında Sokrates’in yapmış olduğu devlet tanımında devletin; insanın tek başına yetmediği, birçok şeye muhtaç olduğu zamanda ortaya çıktığından bahseder(Platon, Devlet: 2005). Günümüzde ise politika terimi; siyaset kelimesinin yerine aynı anlamda kullanılıp, siyasetin batı dillerindeki karşılığıdır. Politika, XIII. yüzyıldan itibaren Batı dillerinin sözlüklerine girmiş ve devlet yönetimi olarak tanımlanmıştır. Bu
çerçevede hükümet için “politié”, devlet adamı ve vatandaş için “policien”, hükümet biçimi için de “police” kelimeleri kullanılmıştır (Dursun, 2002: 26–27). Siyaseti, oluştuğu çevrelerden (coğrafi, ekonomik, sosyal, kültürel) soyutlayarak ele alıp incelmek bütüncül bir konu içerisinde eksiklik oluşturur. Kuşkusuz coğrafi, iktisadi, demografik, teknik, ideolojik, hukuki ve devlet adamlarının kişiliğinden oluşan etkenler, bütünün siyaset üzerindeki etkinliği zaman ve mekân içinde değişmektedir. Siyasal gücün belirli bir toprak parçası üzerinde oluştuğunu vurgulamakla coğrafyanın siyasal sistemle ilişkileri genel bir biçimde belirtilmiş olunuyor. Siyasal iktidar ile üzerinde bulunduğu toprak parçası ve bu parçanın coğrafi nitelikleri arasında çok sıkı ilişkiler vardır. Coğrafya, geniş anlamda, doğal faktörlerin bütününü içerip siyasetin maddi alanını belirlemektedir. İklimin, toprak yapısının, madenlerin ve enerji kaynaklarının bir devlet tarafından benimsenen siyaset için ne
denli önemli olduğu zamanlar boyu bilinen bir gerçektir. Saha, toprak bir devletin kudretini etkilediğinden uluslar arası ilişkilerde önemli rol oynamaktadır. Bu nedenle devletler, geçmişte olduğu gibi günümüzde de, sınırları dışındaki sahayı stratejik veya ekonomik yönlerden denetlemek için (askeri üsler, ekonomik ayrıcalıklar v.b.) yarış halindedirler. Gerek ulusal gerek uluslar arası yaşamda ekonominin önemli bir rol oynadığı ve devletler arasında savaşa kadar gidebilen anlaşmazlıklara, çekişmelere neden olduğu tarihi gerçekler arasındadır. Hammaddeleri ve temel ürünleri denetim
altında tutmak için mücadele, ticari piyasaları ele geçirmek için çekişme ekonomik savaşın öğeleri durumuna girmiştir. Bir devletin gücü; coğrafi, demografik ve ekonomik etkenlere dayanmaktadır. (Pers ordusunun ticaret yollarına sahip olması bunun bir örneğidir.)
Yönetenlerin kişiliği, karakteri, siyaseti etkileyen bir faktördür. Kuşkusuz siyasal kişiler, devlet adına hareket eden karar verici durumunda olup devleti temsil eden yönetim ile özdeşleştiğinden, bir tür siyaset oyunun aktörü durumundadırlar.
Ama bu rollerinde tamamıyla bağımsız değillerdir.
Tarih, yönetenlerin karakter ve kişiliklerinin çok değişik olduğunu
göstermektedir. Her bir politik sorumlu, kendine özgü bir duruma sahiptir. Uluslar arası niteliğe sahip birçok olay devlet adamlarının kişilikleri bilinmeden açıklanamaz(Çam, 2000: 26–34).Verilen açıklamalar ışığında çalışma içerisinde Pers İmparatorluğu’nun askeri disiplini, ticari faaliyetleri ve devlet adamlarının kişilikleri bir bütün halinde verilmeye çalışılmıştır. İmparatorluk dönemi içerisinde bu faaliyetler bütünlük arz edip, imparatorluğun yükselişinden yıkılışına kadar her birinin halkanın bir zincirini oluşturduğu görülmektedir.
Yönetimin, politikanın ve devletin tanımını yaptıktan sonra konuyu iki bölümde ele alıp sunuyoruz. Birinci bölümde imparatorluğun siyasi tarihi incelenip bu siyasi tarih içerisinde yapılan savaşlar ve antlaşmalar ele alınmıştır.
İkinci bölümde ise savaşlarda fethedilen yerlerde uygulanan sistemler ve hoşgörü siyasetinin uygarlık üzerindeki etkileri anlatılmıştır. Bölümün başında giriş mahiyetinde olan imparatorluk yönetim politikası anlatılmıştır. Sonrasında bu
yönetim politikasının organları irdelenmiştir. Yönetsel alandaki politikalar ve bu politikalarla fethedilen yerlerin halklarına tanınan özerklik hakları o dönem içerisinde uygulanmış olan kayda değer bir siyaset yöntemidir. Ayrıca buradaki halkların dinlerine saygı ve onlara hoşgörülü davranma yöntemi, Persler’in tebaa içerisinde sevgiyle karşılanmasını sağlamıştır.
Burada üzerinde durduğumuz başka bir husus ise tarihte medeniyetlerin bir etkileşim içerisinde olduğunu sunmaktır. Bir örnek vermek gerekirse; satraplık sisteminin sonraki medeniyetlere de bir politik yöntem olarak önderlik etmesi usulüdür. Prensip olarak bu çalışmada tarihin bir ilerlemeci mantık içerisinde olduğu vurgulanmaya çalışılmıştır. Bu ilerleme süreci hep olumlu bir durum göstermeyip olumsuz bir grafikte çizmiştir. Tarih disiplinini ele alırken ya da tarihi bir olayı ele alırken onu coğrafyadan, siyasetten, ticaretten v.b. disiplin ve olaylardan bağımsız ele alamayacağımız gibi, zamanında (döneminde) yaşamış olan kişilerin (bir imparator, bir başkan) şahsiyetleri ve siyasi tecrübeleri de bu disiplinin bir parçası olarak karşımıza çıkar.

——————————————————————————–

PERSLERİN SİYASİ TARİHİ
1. Pers Tarihi, Coğrafi Durumu ve Pers Öncesi Siyasi Durum
İran’da bir uygarlık oluşturan Persler (Parsua’lar) tarihteki farklı kavimler tarafından Parsa, Parşua, Pers veya Fars gibi isimler almışlardır. Siyasi bir güç olarak Pasargad boyundan Akameniş ya da Ahemeneş klanının Med devletine son vermesi ile tarih sahnesine çıkmışlar (Bahar, 2009: 263). İran boylarının ilk devlet kurduğu topraklar Mezopotamya’nın doğusundadır. Bu toprakların büyük bir bölümünü,batıda Zağros dağları, kuzeyde Hazar Denizi, güneyde Basra Körfeziyle sınırlı geniş İran yaylası kapsar; doğuda ise İndus’a kadar uzanır. Coşkun ırmakları, güzel vadileri ve gür ormanlarıyla yaylayı dört bir taraftan çevreleyen dağlarda tarım ve
hayvancılığa elverişli topraklar vardır. Bu durum, nüfusun yerleşik hayat tarzına erkenden geçmesinin belirleyicisi olmuştur. Yaylanın ortasına doğru ilerledikçe durum değişir, akarsular ve göller kaybolur, karasal bir iklime geçilirdi. Hayvancılık
gelişmiş olup batı bölgeleri yerleşik, doğu tarafı ise göçebeydi. Boylar, büyük ve küçükbaş hayvan, at ve deve yetiştiriyorlardı. Av hayvanı bakımından zendin ormanlara sahip olması yerli halka avlanma olanağı sağlıyordu. Eski zamanlarda, bu topraklarda, ilkel topluluk düzenleri bozulmaya başlayan, değişik kökenden boylar
yaşıyorlardı. Doğudaki boylar hayvancılıkla, kuzeybatı ve batı boyları tarımla uğraşıyorlardı. Bu yüzden göçebe boylar sürekli yerleşik tarımcılara saldırıyorlardı.(V. Diakov – S. Kovalev, 2008: 212-213)Medler ve Persler tarih sahnesine ilk kez M.Ö. 843 ve M.Ö. 835 yıllarında Asur İmparatoru III. Salmanassar’ın yıllıklarında, Parsua ve Medes adlarıyla çıkarlar. Kuzeybatı İran’daki Urmiye Gölü’nün güneyine doğru yapılan seferleri konu alan bu Asur yıllıklarına göre, Persler M.Ö. dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında kıyıya fazla yakın olmamakla birlikte, Urmiye Gölü’nün güney ve güneybatısında, Medler ise güneydoğusunda Hemedan yakınlarında oturmaktaydılar. M.Ö. sekizinci yüzyılda Asur İmparatorluğu’nun baskısıyla güneydoğu yönünde harekete geçen Pers boyları
Bahtiyari Dağları’nın batısındaki Parsuaş ya da Parsumaş olarak adlandırılan bölgeyeyerleştiler.

Bu fetihlerden sonra Persler İmparatorluğu’nun sınırları Erythrai denizi denilen güney denizine dayanır; kuzey sınırlarda Medler otururlardı. Medler’in üst yanında Saspeirler (İspir-Bayburt yakınında), Saspierler’in üstün de Kolkhisliler (Doğu Karadeniz), ki bunlar Phasis (Batum’un kuzeyinde Karadeniz’e dökülen bir
ırmak) ırmağının döküldüğü kuzey denizine kadar giderler iki deniz arasındaki bütün alanı bu dört ulus tutmaktadır.
Bu ülkelerden günbatısına doğru, iki denizin kıyıları bölgenin batı yönündeki
denize kadar uzanır. İmparatorluğun kuzeyi Phasis’den başlar ve deniz kıyısını izleyerek Pontos-Euxeinos (Karadeniz) ve Hellespontos (Çanakkale Boğazı) boyunca uzanır. Troas’da Sigeion (Çanakkale-Kumkale) burnuna gelir; güney kıyı çemberi, Fenike’de Myriandikos (İskenderun) körfezinden Triopion (Deveboynu-Datça)
burnuna kadar uzanır. İki kıyı bölgesinden biri budur. Öbürü İran’dan çıkarak, Erythreia (İzmirÇeşme’ye 27 km. uzaklıkta bir koy) denizi yönünde uzanarak orada sona erer; İran,onun devamı olarak Asurya ve Asurya’ya bağlı olan Arabistan bu bölgenin içindedir.Bu bölge Dareios’un Nil’in bir kanalının yatağını değiştirttiği Arap körfezinde biter. İran ile Fenike arasında çok geniş bir ova vardır; Fenike’den başlayarak kıyı boyu Filistin Suriye’sini ve Mısır’ı izleyerek bizim (Akdeniz) denize uzanır; burada yalnız üç ulus vardır. İran’dan batıya doğru Asya ülkeleri bunlardır. İranlılar’dan daha uzakta Medler, Saspeirler ve Kolkhisliler, doğu bölgelerine doğru Asya, güneyden Erythreia deniziyle, kuzeyde Hazar denizi ve doğuya doğru akan Araxes (Aras) ile sınırlıdır.  Asya, Hindistan’a kadar insanların oturdukları yerlerdir; oradan sonra doğuya doğru ıssız sınırları bunlardır (Herodotos, IV: 37–40; Sevin, 1982: 310). (Harita için bakınız. Ek: 1).
1. 1. Pers Öncesi Medler ve Persler’in Ortaya Çıkışı
İran’ın kuzeybatı ve batı bölgeleri tarihin ilk çağlarından beri Elamlılar ve yakın doğunun diğer ilk kavimleri ile akraba olan bir halk tarafından yerleşiliyordu. Sami ve Hind-İranlı kavimlerden ayırmak için çok defa Asyanikler ve Ön Turanlılar adı verilen bu halktan İran’ın kuzeybatı bölgesinde bulunanlar M.Ö. altıncı yüzyılın başlarında Ön Medler veya Matalar adıyla tanınmışlardır. Milattan önceki dokuzuncu yüzyıla ait belgelerde İran’ın kuzeybatı halkından Amadai veya Madai adıyla anılan boylar, Urmiye Gölü’nün güneydoğusunda Elvand Dağı’nın kuzeydoğu yamaçlarında şimdiki Hemedan bölgesinde oturuyorlardı. M.Ö.
yedinci yüzyıl başlarında Yunan kaynaklarında Medya olarak geçen memleketin sınırları kuzeyde Hazar Denizi’ni çevreleyen dağlar, doğuda Hirkanya, güneyde Elam ile Anşan (Anshan: Antik Pers şehri. İran’daki Tepe Malyan-Tall-i MalyanModern Siniraz kentinin 36 km. kuzeybatısında), batıda ise Asur Devleti ile çevriliydi. Yedinci yüzyıldan itibaren Mata adı altında toplanan kuzey-batı İran halkı
arasına ikinci bin yıl sonlarına doğru Asur kaynaklarında Parsualar denilen yeni bir grup girer. M.Ö. dokuzuncu yüzyıl sonlarında Urmiye Gölü batısında oturan bu halk Türkistan’dan kuzeydoğu İran’a inen Hind-İranlılar’a mensuptu. Bunlar zamanla batıya doğru ilerleyerek Asurlular’ın kendilerini tanıdıkları bölgeye, Urmiye
Gölü’nün batısına Küçük Zap suyu kaynağı ile Dzagattu kaynağı arasına yerleşmişlerdir (Günaltay, 1948: 97–118).
Medler, bakır, bronz, altın ve elektrum (altın ve gümüş alaşımı) işlemesini biliyorlardı. Hayvan yetiştiriciliğiyle ünlü Medler, disk biçimli tekerleği olan arabaları çok erken zamanlarda kullanmaya başlamışlardı. Medlerin diğer İran boylarından daha çabuk gelişmelerinin nedeni; Asur ve Elam’la ve Zağros dağlarından geçerek Mezopotamya’yı Hindistan’a bağlayan büyük ticaret yollarıyla olan ilişkileridir. Asurya’nın VII. yüzyılın sonunda çökmeye başlaması nedeniyle, Medler Asurya’ya karşı birçok sefer düzenlediler. Froart’ın yerine geçen oğlu Keyakser, Babil kralı Nabupolassar’la ittifak yapıp Asurlular’a saldırdı. M.Ö. 612–605 yıllarında Med ve Babil birleşik güçleri Asurlular’a saldırıp Ninova’yı alırlar.
Ninova’nın alınmasıyla Asur İmparatorluğu çöker. Keyakser’in takipçisi Astyages (M.Ö. 585–550) yayılımcı politikayı sürdürdü. Astyages’in hükümdarlık döneminde ülke sınırları İran yaylasının ortalarından Kızılırmak kıyılarına, Suriye ve Basra körfezine kadar genişlemişti (Herodotos I: 96–107, 123–130; V. Diakov – S.Kovalev, 2008: 214–215, Olmstead, 1948: 22–24 ).

1. 2. Persler’in Medler ve Lydialılar’la Siyasi İlişkileri
M.Ö. 615 yılından itibaren Babilli Nabupolassar ve kuzeyli göçebe İskitler ile birleşip Asur İmparatorluğu’na son veren Keyakser (M.Ö. 612) Urartu Devleti’nin toprakları da olmak üzere tüm Doğu Anadolu’yu ele geçirip, sınırlarını batıda
Halys’e (Kızılırmak) değin genişletti. Alyattes yönetimindeki Lydia Krallığı ile karşı karşıya geldi. M.Ö. 590’da Lydia Devleti ile savaşa tutuldu. Halys (Kızılırmak) Irmağı kavsi içinde yapılan ve beş yıl süren Lydia-Med savaşı, M.Ö. 28 Mayıs 585 yılında meydana gelen bir güneş tutulmasının taraflarca ateşkes çağrısı olarak yorumlanması sonucu son buldu.
Savaş sonunda yapılan ve kız alıp verme ile güçlendirilen antlaşmaya göre,Halys Irmağı her iki devlet arasında sınır kabul edildi. Böylelikle en batıdaki Lydia dışında, tüm Batı Asya, kuzeyde Med, güneyde de Babil olmak üzere iki güç arasında ikiye bölündü. Keyakser’den sonra tahta oğlu Astyages (M.Ö. 585–550)
geçti. Bu sıralarda Med egemenliği zayıflamaya yüz tutmuştu. Ama aynı zamanda İran’da dinamik bir devlet gelişiyordu. Pers İmparatorluğu’nun temelleri, eski Elam Krallığı’nın, Asur imparatoru Asurbanipal tarafından, Pers soylusu Akhaemenes’in
yardımlarıyla yıkılıp M.Ö. VII. yüzyılın ortalarında atılmıştı. Nitekim Akhaemenes’in oğlu Teispes (M.Ö. 675–640) daha o zamanlar eski Elam prensliklerinden birinin adına göre Anşan Kralı unvanını kullanmaktaydı. Asur İmparatorluğu’nun M.Ö. 612’de ortadan kalkışıyla daha da güçlenen Persler, III. Anşan Kralı I.Kambyses (Kanbujiya) zamanında, bağlı oldukları Medler ile iyi
ilişkiler içindeydiler. (Sevin, 1982: 310). Bu ilişkiler Med Kralı Astyages’in kızını I.Kambyses’e vermesi ile daha da güçlenmişti. Bu evlilikten sonraları “Büyük”unvanını alacak olan Kyros (Kuraş) doğar. Astyages’i uzanan bölgeler de Med Krallığı’na kalmıştı. Cüretli bir asker, becerikli bir komutan olduğu kadar da geniş görüşlü, enerjik bir devlet adamı olan Büyük Kyros, Ön Asya’nın kendinden önceki güçlü hükümdarlarının deneyim ve başarılarını örnek alarak, önce disiplinli bir ordu kurdu. Despotluğu ve yönetimsizliği ile görkemli Astyages’e karşı Babil kralı Nabu-Na’id ile birleşerek isyan bayrağını açtı; öte yandan Astyages’in başkomutanı Harpagos’u elde ederek Med ordusunu bozguna
uğrattı ve Astyages’i tutsak aldı (M.Ö. 550). Bu zafer sayesinde tüm İran’dan başka,batıda Halys Irmağı’na değin uzanan Ön Asya ülkelerini içine alan Büyük Pers İmparatorluğu kurulmuş oldu (Halys ırmağı, Ermenistan dağlarından çıkar.
Kilikia’dan geçer, Mateinleri sağına Phrygia’yı soluna alıp bu iki ülke arasında akar. Bu ülkeleri geçtikten sonra, kuzeye doğrularak Kapadokia Suriyeliler’i ile sol kıyıdaki Paphlagonia arasında sınır çizer. Burası bütün Asya’yı bir kıyıdan öbürüne kesmiş olur, bir yandan Kıbrıs adasının karşısına rastlayan kıyı, öbür yanda
Karadeniz kıyılarına rastlar. Bu nedenle Halys ırmağı stratejik bir öneme sahiptir. Kyros sülalesinin ilk kralı olduğuna inanılan Akhaemenes (Persçe: Hakhamaniş) nedeniyle, İmparatorluğu yönetmeye başlayan bu sülaleye Persler adı verildi (Herodotos, I:72; Sevin, 1982: 311).
1. 3. Perslerin Yükselişi ve Siyasi Gelişmeler
II. Kyros Dönemi Siyasî Olayları (M.Ö. 559–529)
M.Ö. 559 dolayında, daha sonra Büyük Kyros diye bilinen Kyros Persler’in yöneticisi oldu. Kyros II, Astyag’ı (Astyages) ortadan kaldırarak büyük emellerinin gerçekleşmesine engel olabilecek devletlerden birini yok etmekle kalmamış, Medya (Med) Krallığı’na da varis olmak suretiyle büyük bir kudret kazanmıştı. Karşısında
kendisiyle boy ölçüşebilecek tek devlet Küçük Asya’ya hâkim olan Lydia Krallığı idi. Bu dönemde Lydia Krallığı’nın başında Kroisos vardı. Bu tehlikenin farkında olan Kroisos ittifak arayışına girdi. Mısır’a elçi gönderdi ve Firavun Amasis tarafından iltifatlarla karşılandı. Firavun İran’da görünen büyük değişimlerin kendisi
için bir tehlike olacağını sezmişti. Mısır ile Lydia arasında bir savunma-saldırma antlaşması yapılır. Bu antlaşmaya Babil Kralı Nabu-Na’id ve Spartalılar da katılır. Kyros II, önce Kilikia Krallığı’nı barışçı yoldan ele geçirerek, Lydia’ya o zamanki müttefikleri Mısır ve Babil’den gelmesi mümkün görünen yardım yolunu kesti.
Sonra Kroisos’a haberciler göndererek Pers egemenliğini kabul etmesini, eğer olumlu karşılarsa taht ve krallığını koruyacağını resmen bildirdi.Kroisos’un yardım göreceği Mısır ve Babil yolu kesilmişti. Pers ve Lydia orduları Kızılırmak kavsi içinde yaptıkları ilk savaşı sonuçlandıramadılar. Bunun
mevsimin sonbahar olduğunu düşünen Kroisos’un çekilmesi izledi. Ancak Kyros II eski çağ savaş geleneklerini hiçe sayarak, Zağros Dağları ve Doğu Anadolu yaylalarından toplamış olduğu soğuğa dayanıklı ordusuyla Kroisos’u hızlı bir biçimde kovaladı. Kroisos’un ücretli ordusunu gelecek ilkbaharda yeniden toplanmak üzere
terhis ettiği sırada, Sardies’e Pers ordularının yaklaşmakta olduğu haberi ulaştı. Kroisos zor durumda olmasına karşın yiğitlik ve güçlülüklerine inandığı uzun mızraklı süvari ordusuyla Persleri başkentine yakın ovada karşıladı. İki taraf arasında yapılan
savaşı Persler kazanırlar (Herodotos, I: 75, 84; Günaltay, 1948: 134 135; Sevin, 1982:311).
Kyros II’nin bu zaferinden sonra İonlar ve Aiollar Kyros II’ye elçiler
göndererek, Kroisos ile olan koşullar çerçevesinde kendisine uyruk olmak istediklerini bildirdiler. Kroisos ile savaşmadan önce İonlar’a bir elçi gönderip,Lydia’ya karşı ayaklanmalarını istediklerinde İonlar bu öneriyi kabul etmemişti ve bu yüzden Kyros II bu duruma ilgisiz kaldı. Kyros II, Miletos dışında diğer kent devletlerinin elçilerini geri gönderir. Kyros II iç Asya’ya doğru yola çıkararak
Sardies kentini yeni atadığı komutan Tabalos’a bırakır. Tabalos’a yardım etmek için de Paktyas adında bir Lydialı’yı görevlendirdi. Kyros II’nin başkent olarak kullandığı Ekbatana’ya doğru hareketinden hemen sonra Lydialı Paktyas alıp kaçar.
Kaçırdığı hazineyle kendisine bir ordu kurar. Sardies’e saldırıp kenti kuşatsada Mazares’in Tabalos’a yardıma gelmesiyle oradan kaçar. Bu kovalamacadan bir müddet sonra Aiol kenti olan Khios halkı Paktyas’ı yakalayıp Mazares’e teslim ederler ve böylece isyan son bulmuş olur. Mazares, Paktyas’ı ele geçirdikten sonra Tabalos’a saldıranlara savaş açtı. Önce Pirene’yi ele geçirdi ve halkını köle olarak sattı. Sonra tüm Maiandros Vadisi’ni (Büyük Menderes) yağmaladı; fakat bu sırada ansızın hastalanarak öldü. Mazares’in
yerine geçen Harpagos ilk kez Fokaia’dan başlamak üzere tek tek tüm İon kentlerini,surların önüne yığdırttığı toprak tepelerden yararlanarak ele geçirdi. Karialıları ve kıyıdaki Dor kenti Knidos’u (Tekir) direnme görmeksizin teslim aldı. Pedasalıların (Karacahisar) küçük bir karşı koyuşu dışında, Karia kolayca Persler’e geçti. Güneye doğru Kaunas (Dalyan) ve özellikle Xanthoslular’ın (Kınık) karılarını, çocuklarını, mal ve kölelerini yaktıktan sonra giriştikleri kahramanca savaşa karşın üstün Pers gücü Lykia bölgesini de İmparatorluğu’nun egemenliği altına soktu. Böylece M.Ö. 546/545
yılında batı Anadolu tümüyle Pers boyunduruğuna girdi (Herodotos, I: 153-177;Sevin, 1982: 313).Büyük Kyros II, geniş toprakları fethettikten sonra tek bir kralın hâkimiyeti altında, çeşitli halkların oluşturduğu ve bugün genel olarak tarihin ilk dünya
imparatorluğu olarak adlandırdığımız hükümdarlığı kurdu (Casabonne, 2007: 23).Kyros II’nin Ekbatana’da fazla kalmayıp yeni kurduğu devlet için tehlikeli gördüğü İran’ın doğusundaki cesur ve savaşçı boyları hükmü altına almak için,büyük bir ordu ile Asya içlerine doğru yürür. Beş-altı yıl süren (M.Ö. 546–539) bu seferler sonucunda Bakteriyan, Morjiyaza (Horasan), Uvarazimiya(Harezm) ve Suğdiyana (Maveraünnehir) Pers bölgelerine dâhil edildi. İran kuvvetleri Sirderya (Seyhun nehri) boylarına kadar ilerlediler (Taşkın, 1992: 50- 51).Nabopolassar M.Ö. 612 yılında İranlı Medliler’le gerçekleştirdiği ittifak sayesinde Ninive’yi ele geçirerek Asur İmparatorluğuna son verir. M.Ö. Asur kralının sığındığı Harran şehrinin alınması Babil hükümdarına Yakındoğu ile
Akdeniz kıyısının ve daha sonra da Mısır’ın yolunu açtı. Nabopolassar, Asur İmparatorluğu’nun topraklarının büyük bölümünü kendi topraklarına dâhil ederek, Babil krallığını bir imparatorluğa çevirmişti. Nabopolassar’dan sonra yerine oğlu
II.Nabukadnezar geçer. Nabukadnezar uzun süre tahtta kalır ve bu süre içinde siyaset, hukuk, din ve ahlak alanlarında birçok şey gerçekleştirir.

Babil İmparatorluğu’nun sınırlarını genişletmeye devam etti (O dönemde II.Nbukadnezar Akdeniz’de, Mısır sınırıyla Suriye-Filistin kıyılarından İran’a kadar Yakındoğu’ya hakim olup o dönemin diğer iki büyük gücünü de kontrol altında tutuyordu:Güneybatıda Mısır İmparatorluğu ile kuzeyde ve doğuda Med İmparatorluğu).
Nabukadnezar’ın ölümünden sonra imparatorluğun siyasal gücü azalıp Babil İmparatorluğu’nun sınırlara artık genişleyemez olmuştu. Yerine geçen oğlu Amel-Marduk kayınbiraderi Neriglissar tarafından öldürülür ve onun yerine tahta geçer. Bu dönemde Kyros II, Asya’dan toprak ele geçirmeye başlamıştı ve Babil İmparatorluğu’nun gücü azalmaya devam ediyordu. Neriglissar’dan sonra Harran kökenli din işlerinde hatırı sayılır Nabonidos (Nabu-naid) başa geçer. Nabonidos Arabistan’daki Teima vahasına yerleşir ve Babil’de hüküm sürme yetkisini oğlu Baltazar’a bırakır. Baltazar her ne kadar babasının yerine baksa da hiçbir zaman resmi olarak kral olmadı (Andre-Salvini, 2006: 42-45).Bu arada Kyros II, doğudaki cesur Ön Turanlıları imparatorluğa bağladıktan sonra Mezopotamya’daki Babil Devletine saldırmaya karar verir. Kyros II’nin zaferleri devam ederken Babil tahtı parti kavgaları yüzünden çöküyor, Suriye ve Filistin’de kavimler yer yer ve zaman zaman isyanlar çıkararak, sarsılmaya yüz tutan otoriteyi bir kat daha çürütüyorlardı. Kyros II, doğu seferinden döndüğünde, Babil tahtında Nabu-na’id oturuyordu. Nabu-naid, bir kahraman olmak şöyle dursun, hakiki manasıyla bir asker bile değildi. O, bilgin fakat gevşek, enerjiden mahrum,barış ve sükûn içinde yaşamak isteyen biriydi. Tapınak işleriyle uğraşmayı daha çok seviyordu. İdareyi ve başkenti oğlu Baltazar’a bırakıp kendisi tapınaktaki eski belgeleri araştırmak, halka ağır vergiler yükleyerek, tapınakları, yıkılmış anıtları tamir ettirmek gibi işlerle uğraşıyordu. Kyros ordusuyla Babil önlerine geldiği zaman Nabu-na’id başkentte değildi. Şehirde oğlu Baltazar, onun adına hüküm sürüyordu. Babil iç içe üç surla çevrili olduğundan zabtı kolay değildi. Fakat Kyros II burada
ileri gelenlerinden bazılarını elde etmişti. Bunların başında Diyala, Zab ırmakları arasındaki bölgenin valisi olan Kubara bulunuyordu. Kyros II, M.Ö. 539’da suların azaldığı mevsimden faydalanarak Fırat’ın mecrasını değiştirmekle işe başladı. Bu suretle merkezle irtibatı kesilen Opis şehrindeki Baltazar’ın kuvvetlerine hücum
ederek kolaylıkla perişan etti. Sippar şehrinde bulunan Nabu-na’id de kaçmak zorunda kaldı. Mezopotamya’yı tamamen alan Kyros II, kendisini M.Ö. 20 Mart 538’de Babil kralı ilan etti. Marduk’u da yine öteden beri olduğu gibi Babil Tanrısı ilan etti. Bu suretle ne kendi hanedanının, ne de Parsalar’ın dinini zorla kimseye kabul ettirmek yoluna gitmeyeceğini göstermiş oldu. O çağlarda herhangi bir memleketi alan hükümdar oranın tanrılarını kovar ve onların yerine kendi tanrıları koyardı. Bu haliyle liberallik göstermişti. Nabu-na’id bu hareketiyle rahiplerin tepkisini çekerken, Kyros II onların beğenisini kazanmıştır (Herodotos, I: 189-192;Günaltay, 1948: 142–144).Kyros II Yaksart (Sirderya) ötesinde yaşayan Massagetlerin imparatorluk arazisine yaptıkları akınları önlemek üzere kraliçeleri Tomris ile evlenmek istemiş, fakat teklifi Tomris tarafından hakaretle reddedilmiştir. Tomris’in ret cevabına kızan
Kyros II, Seyhun’u geçerek Massagetler yurduna girmiş. Tomris’in veliahdı ve büyük oğlu Spargapises idaresindeki öncü kuvveti mağlup ve prensi esir etmiştir. Fakat prens bu olayı hazmedemeyip intihar eder. Tomris, bu olaydan dolayı büyük bir orduyla Kyros II’nin üzerine yürür. Kanlı bir çatışmanın ardından Massagetler
zafer kazanır. Kyros II’nin de ölenler arasında olduğu görülmüştür (Herodotos, I: 97–100).Kyros II 29 yıl saltanat sürdükten sonra öldüğünde geriye Akdeniz’den İndus’a değin uzanan büyük ve güçlü bir imparatorluk bıraktı. Çok kısa zamanda bu denli büyük bir imparatorluğun kurulmasında Kyros II’nin izlediği ve yakın doğuda bu döneme doğru görülmeyen liberal ve yumuşak siyasetin büyük etkisi vardı. Yenik prenslere karşı adaletli davrandı ve boyun eğdirdiği toplulukların törelerine saygı gösterdi. Önceleri Asurluların ülkelerinden zorla sürdüğü ulusların eski yurtlarına
dönmelerine izin verdi. Bu yüzdende işgal ettiği ülkelerin halkları tarafından da bir kurtarıcı olarak karşılandı. Sonuçta imparatorluğa son veren Makedonyalı B. İskender’e de örnek oldu(Sevin,1982:314) (İmparatorluğun yükseliş döneminde uygulanan bu hoşgörü politikası sonraki zamanlarda etkisini yitirmiştir).
II. Kambyses Dönemi Siyasî Olayları (M.Ö. 529 – 522) Kyros II sağlığında büyük oğlu Kambyses II (Kombujiya)’yi veliaht göstermiş,Babil’e kral tayin etmiş ve son savaşlara giderken yerine bırakmıştı. İkinci oğlu Bardiya’yı da Kambyses II’den sonra tahta geçmek üzere Kirman, Baktriyan, Partya, Harezm gibi doğu eyaletlerini idaresine almıştı. Bu suretle kendisinden sonra,oğulları arasında taht kavgası çıkmasını önlemek istemişti. Fakat öldükten sonra vasiyeti yerine getirilmedi. Kambyses II, tahta otururken isyanlarla karşılaşır. Halk tarafından sevilen Bardiya’nında (Semerdis) günün birinde idaresinde bulunan memleketlerindeki orduya dayanarak taht iddiasına kalktığı takdirde,hoşnutsuzlarında onunla birleşme ihtimali vardı. Bu yüzden Kambyses II kardeşini
gizlice öldürtür. Kimse kimin öldürdüğünü anlayamaz. Lydia ve Babil imparatorluklarının yıkılmasından sonra sıra Mısır’a gelmişti.
O dönemde Mısır’ın başında Amasis bulunuyordu. Mısır’a sefer yapılmasının en büyük amaçlarından biri Mısır’ın ekonomik gücü ve Persler’in önündeki en güçlü rakip olmalarıdır.
Kambyses II’nin ordusu Mezopotamya ve Suriye’nin topraklarını çiğneyerek Filistin’e indiği zaman Mısır’a gitmek için iki yol ile karşılaştı. Ya Fenike donanmasının yardımıyla denizden deltaya geçecek ya da Filistin ile Nil arasındaki çölü geçecekti. Deltayı çeviren bataklık ile çöl uzun zamandan beri Asya’dan gelecek
akınlara karşı Mısır’ı korumuşlardı. Filistin’in en son kalesi olan Jemisos (Hani Yusuf) ve Serban gölü bölgesi ile Delta arasından uzunca bir çöl bulunuyordu. Kambyses II, Gazze önlerinde bu endişede iken Amasis’in Yunanlı komutanlarından
Halikarnaslı(Bodrum) Fanes, Amasis’in hizmetini bırakarak gemileriyle Gazze’ye gelir ve İran hükümdarına sığınır. Ona karadan Mısır’a girmek için çöl çevresindeki Bedevi Şeyhleriyle anlaşmasını tavsiye eder. Bedevi Şeyhler onlara çölü geçmeleri için su tulumları yüklü binlerce deve gönderirler. Kambyses II, Pelus önüne geldiğinde Amasis ölmüş yerine oğlu Psammetik III geçmiştir. Pelus önündeki harpte Mısırlılar ağır bir yenilgi aldılar. Birkaç gün sonra şehre giren Kambyses II yukarı Mısır’ı savaşsız teslim alır. Mısır’ın zaptından sonra ilk defa olarak eski dünya tek imparator idaresi altına girmiş oldu (Herodotos, III: 1–13, 25; Günaltay, 1948: 152–154;Taşkın, 1992: 54).Kambyses II, M.Ö. 522 yılında Mısır’da bulunuşu sırasında başkent Pasargad’da Gaumata adında bir rahip, Büyük Kyros’un ikinci oğlu Bardiya adıyla tahta çıkar. Gaumata Kambyses II’nin öldürttüğü kardeşi Kyros’un oğlu Bardiya’ya
çok benziyordu. O nedenle imparatorluğun en önde gelen iki kabilesinden Mata ve Parsalar düzmece Bardiya’yı, öldüğünü duymadıkları gerçek Bardiya sanmışlardır. Bu haber üzerine Kambyses II Mısır’dan hareket ederek Suriye’ye girer fakat
yolculuğu sırasında ölür. Bu olay üzerine Otanes adında bir komutan beş kişiyi İntophornes, Gobryas, Megabyzos, Aspathines ve Hydarnes’i bu yalancı kralı öldürmek için görevlendirir. Dareios’da İran’dan Susa’ya gelince onu da aralarına alarak bir plan uygulayıp bu sahte kralı öldürürler (Herodotos, III: 61–72). Bu taht
entrikaları sürerken Pers İmparatorluğu’nun yönetiminde çeşitli aksaklıklar ve ihtilaller görülmeye başlandı. M.Ö. 522’de Frigya’yı elinde bulunduran İran-Lydia satrabı Oroites, önce Samos Adası Tiran’ı Polykrates’i, Menderes Magnesiası kentine çağırarak tuzağa düşürdü ve öldürdü. Sonra planlarına engel olan Daskyleion
Satrabı Mytribates ile oğlu Kroneispesi ortadan kaldırarak bu satraplığı da ele geçirdi(Herodotos, III: 120). Darius I Dönemi Siyasî Olayları (M.Ö. 522–486) Pers İmparatorluğu idari örgütlenişin yetersizliği yüzünden daha başlangıçta birbirini izleyen ayaklanmalarla bunalırken Pers İmparatorluğu’nun başka bir
kolundan olan Parthia (İran’ın kuzeydoğusunda bir kent) satrapı Hystaspes’in oğlu Darius I (Darayavahuş) altı Pers soylusunun yardımıyla Gaumata’yı devirdi ve kendini M.Ö. 521’de kral ilan etti. Hystaspes oğlu Darius I artık Kral olmuştur. Araplar dışında bütün Asya ulusları Kyros II’nin aldığı ve Kambyses II’nin genişlettiği topraklarla beraber hükmü altındaydı. Araplara gelince bunlar hiçbir suretle İranlılar’ın boyunduruğu altına girmemişler, sadece Kambyses II’yi Mısır’a geçmeye bıraktıkları zaman müttefikleri olmuştu (Sevin, 1982: 314).
Darius I, tahta geçer geçmez yaptığı bütün kötü işlerden ötürü özellikle Mytribates ve oğlunu öldürdüğü için Oroites’in cezasını vermek istedi. Açıkça bir ordu göndermek istemiyordu zira tahttaki değişikliğin yankıları hala sürüyordu. Darius I’in (Dareios) aldığı habere göre; Oroites 1000 İran askeri tarafından korunuyordu. Phirygia, Lydia, İonia bölgelerini elinde tutuyordu. Dareios bu adamın öldürülmesi için gönüllüler arasında kura çektirir ve kurada Artentes oğlu Bogaios’un adı çıkar. Bogaios, dahiyane bir tuzak hazırlayarak Oroites’i öldürtür. (Herodotos, III: 127–128). Dareios yedi yıllık didinmesinden sonra Pers İmparatorluğu’nun iç barışını yeniden sağladı. İç barışın sağlanmasından sonra imparatorluğun eski ve genişleyen sınırları karşısında yetersizleşen idari yapısına son verme işine yöneldi, devletini yeni baştan örgütledi. Çünkü önceleri İran’ın güneybatı kıyılarından küçük bir prenslikken 20–30 yıl içinde büyük bir imparatorluk haline gelen devletin idari yapısı bu büyük devlete yetecek ve uygun düşecek biçimde yapılanmış değildi. Nitekim bu türde iyi düzenlenmiş ve zaman içinde gelişmiş idari yapısı olmadığından, Pers İmparatorluğunda Kambyses II’nin
ölümünden sonra karışıklıklar ve idari yapıda çatlaklar meydana gelmiştir. Darius I, bu durumun aksayan yanlarını görüp, imparatorluğu ayakta tutacak idari reformları zaman geçirmeden uygulamaya başladı. Büyük Kyros ile başlayan hoşgörülü devlet
politikasını sürdürdü. Persler ve Medler dışında kalan uyruklarına aynı hak ve görevleri verdi, bazen yerli kralları kendi adına ülkeyi yönetmekte görevlendirerek yerine bıraktı. Bu özgürlükçü görüşün doğuracağı sorunları göz önünde bulundurarak, bunu güçlü bir yönetim yapısı ile bertaraf etmenin çarelerini aradı (Sevin, 1982: 315). Yunanistan Küçük Asya’da ve imparatorluğun diğer bölgelerindeki Grekler üzerinde tesirler yapıyor, entrikalar çeviriyordu. Bu yoldaki müdahaleler bazen Sus sarayını rahatsız edecek ve kızdıracak kadar ileri götürülüyordu. Çünkü Yunanistan’daki sitelerle İran imparatorluğu tebaası olan Grekler arasında haberleşme devam ediyor orada hazırlanan entrikalar Anadolu kıyılarındaoynanıyordu.
Bunun neticesi olarak Ege’nin öte tarafındakilerinin tertip ettikleri suikastler,ihtilaller, İran hegemonyasındaki Küçük Asya’da patlak veriyordu. Darius I, iç çatışmaları bastırmakla meşgulken bu hale göz yummak zorunda kalmıştı. İsyanların
bazılarını bastırdıktan ve çok kuvvetli bir ordu meydana getirip Yunanistan’a sefer yapmaya karar verdi.
Yunanistan’a gitmek için iki yol vardı. Biri İonya kıyılarından Attik’e giden deniz, diğeri de Trakya ve Makedonya üzerinden geçen karayolu. Birinci en kısa yoldu. Fakat denizyolu büyük orduları aynı zamanda nakledebilmek için pek çok gemiye ihtiyaç gösteriyordu. Bu kadar geminin yolda birden bire düşman hücumuna uğraması ihtimal dâhilinde idi. Böyle bir durum karşısında asker yüklü gemileri korumak için bir filoya ihtiyaç vardı. Ancak bu sayede asker yüklü gemiler İonya kıyılarından Yunanistan kıyılarına kadar bir hücuma uğrasa bile müdafaa edilebilirdi. Bundan başka denizden gönderilecek askeri karada çıkaracakları yerde dost olarak karşılayacak şehirler, limanlar temini lazımdı. Hâlbuki deniz yoluyla gidecek askerin çıkacakları Attik Köprübaşı İranlılar’a (Persler’e) karşı büyük bir husumet besleyen Pesistratlar’ın elinde idi. Bu gibi durumlar Darius I’i kara yolunu tercihe mecbur etmişti. Trakya ve Makedonya sahillerinden giden bu dar yolda da güçlükler az değildi. Bu yoldan Yunanistan’a gidebilmek için İskitlerle çarpışmak lazımdı. Darius I, Yunanistan üzerine yürümeden önce İskitleri en iyi keşif merkezleri olan Karadeniz’in kuzeyindeki topraklarda yenerek hem Asya sınırlarında imparatorluğa yapabilecekleri akınları önlemek hem de Yunanistan’a göndereceği orduların yandan bir hücuma uğramaları ihtimalini bertaraf etmek için İskitler üzerine yürümeyi kararlaştırdı (Günaltay, 1948: 174–177).
Bu haberi duyan İskitler meydan savaşına girmeyip azar azar toprak bırakarak çekilecekler, kuyuları doldurarak, çeşmeleri tıkayacak ve otları biçeceklerdi. Çocuk,kadın ve yiyeceklerin bir bölümünü gönderip sadece kendilerine yetecek kadar yiyecek bırakmışlardı ve durmadan kuzeye doğru çekileceklerdi. (Skyth) İskit gözcüleri İran ordusuyla karşılaştılar ve geri kaçtılar. İran askerleri bunların peşine veriyor ama onları yakalayamıyorlardı.
Pers ordusu İskitya’ya içlerinde Sauromatlar’ın ülkelerinde ilerlediler vekimseye zarar vermediler. Çünkü şehir boşaltılmıştı. Persler bunları kovalamaya devam ettiler ve boş steplere çıktılar. Burada tek insan yaşamıyordu. Darius I, stepe çıkınca orduyu durdurdu ve ordusunu Oaros üzerine yerleştirdi. Bu arada İskitler
İskitya’ya (Skythia) doğru geliyorlardı. Darius I, buradaki kovalamayı bitirip batıya yöneldi. İskitleri burada bulacağını zannediyordu. Orduyu yürüyüşle götürüyordu.Bu kovalamaca oyunu böyle sürüp gidiyordu. Bu kovalamaca sırasında Darius I,
birçok defa tuzağa yakalandıktan sonra kıtlık içine düştü. Daha sonra ileri gitmenin faydasız olduğunu görüp çekildi. Kral askerlerini geri çekip Tuna’yı geçirdi. Sefer böylece M.Ö. 512’de son buldu. Darius I, buradan eli boş dönmedi. Trakya (Tharakia) ve Makedonya’nın bir bölümü bu sefer sonucunda Persler’in eline geçti. Byzantion ve Khalkhedon ile birlikte Troas bölgesinde Antandros’u (Altınoluk) ayrıca da Lemnos (Limni) ve İmbros (İmros) adalarıda Pers imparatorluğunun topraklarına katıldı (Herodotos, IV: 120–144; Sevin, 1982: 316–317).
M.Ö. altıncı yüzyıl sonlarına doğru İonya satraplığına giren Yunan şehirlerinin durumu bir hayli değişmişti. Siyasal bağımsızlığın elden gitmesinin ve tiranlığın bu şehirlerde normal bir hükümet şekli haline gelmesinin doğurduğu hoşnutsuzluğu birde İonya’nın maddi hayatının temeli olan ekonomik bunalım katılmıştı. Bir taraftan Pers gümrük vergilerinin yüksekliği ve bazen iddia edildiği gibi Persler tarafından korunan Fenikeliler’in rekabete girişmeleri, diğer taraftan İonialılar’ın Mısır’daki en büyük merkezi olan Navkratis’in M.Ö. 525 yılında tahrif edilmesi bu hususta hiç şüphesiz etken olmuştu. Fakat M.Ö. 513 yılında Darius I’in deniz yollarını ele geçirmesi İonialılar’ın ticaretini sekteye uğratmıştı. Byzantiya (İstanbul), Khalkhedon (Kadıköy) ve Perinthos’un (Marmara Ereğlisi) Pers boyunduruğundan kurtulmak için yaptıkları teşebbüsler bir sonuç vermemişti. Diğer taraftan aşağı İtalya’da Sibaris’in M.Ö. 511 / 510 yılında tahrip edilmesi, Miletos’un
batıyla yaptığı ticaret için büyük bir darbe olmuştu. Siyasal, ekonomik ve ulusal nedenlerden ötürü altıncı yüzyıl sonlarında İonia’da için için bir kaynaşma vardı. M.Ö. 500 yılında Miletos’un başında bulunan Tiran Aristagoras, Sardes satrabı Artefernes’i Naksos adasına bir sefer yapmaya teşvik etti. Fakat dört ay kadar süren sefer başarısızlıkla sonuçlanınca kendisinin Persler tarafından suçlanmasından korkan Aristagoras, Miletos halkını ayaklandırdı ve Pers boyunduruğu altında ezilen tüm Yunanlılar’ın kurtarıcısı olarak ortaya çıktı. İsyan Miletos’lu Hekataios’un uyarılarına rağmen diğer kentlere de sıçradı ve İonya kıyılarını sardı. İhtilale tüm İonya şehirleri katılmadığı gibi aralarında bir birlikte yoktu. Persler’in seferberlik hazırlıklarını yavaş tutmalarından dolayı ilkin bazı başarılar kazandılar. Sardes üzerine yürüyerek burayı yaktılar. Pers ordusu Sardes’e doğru hareket edince Efesos’a kadar geri çekilmek zorunda kaldılar. Bu ilk başarıdan dolayı İonia’ya, Karya, Likya ve Kıbrıs şehirleri de katıldı. İsyan Marmara bölgesi ve İstanbul boğazına kadar yayıldı. Persler M.Ö. 497’de harekete geçince durum değişti. İlk önce Kıbrıs’taki Yunan şehirleri üzerine yürüdüler. Salamis açıklarında İon donanması Pers donanmasına karşı büyük bir zafer kazanmasına rağmen bu şehirler birer birer ele geçirildi. Sonra Pers orduları Anadolu’ya geçerek Marmara bölgesi ve Aiolya’yı İonia’dan M.Ö. 497’de ayırdılar. İonialılar günden güne fena bir duruma düşerler ve birer birer Persler tarafından fethedilirler. Aristagoras, Trakya’daki çiftliğine kaçar ve orada ölür. Lade adası yöresinde yapılan deniz muharebesine Persler, Fenike,
Mısır, Kilikya ve Kıbrıs’tan alınan 600 gemiyle katılırken, dokuz kentten meydana gelen birliklerden oluşan ve yalnızca 353 gemisi bulunan bir düşman birliği vardı (Roaf, 1996: 212). İhtilalcilerin son büyük dayanağı Miletos ilk önce karadan, Yunan donanmasının uğradığı büyük bir yenilgiden sonra (M.Ö. 495- 494) denizden de kuşatıldı ve ihtilalin altıncı yılında Persler’e teslim olmak zorunda kaldı. Persler buradaki ve yöresindeki birikmiş hazineleri alıp buraları yaktılar (Mansel, 1971: 265–269).
M.Ö. 492 yılı ilkbaharında Sardes satraplığına Darius I’in damadı ve
Gobryas’ın oğlu Mardonios (Marduniya) getirildi. Büyük bir kara ve deniz ordusuyla İonya’ya gelen Mardonios, Yunan kentinin başındaki tiranları kovup demokratik hükümetler kurmalarına izin verdi. Sonra İonya (İonia) ihtilalinden dolayı sarsılmış
bulunan Thrakia (Trakya) ve Makedonya’da ki Pers egemenliğini güçlendirmek için deniz ve karadan güçlü bir orduyla Avrupa’ya geçti. İhtilale katılmamış olan Thasos (Taşoz) adasını ele geçirdi. Thrak boylarıyla savaştı ve buradaki huzur ve güvenliği yeniden kurdu. Makedonia krallığının yasal bir devlet olarak Pers etkisi altına girmesini sağladı. Ancak gerek donanmasının bir fırtınaya tutularak büyük bölümünün batması gerekse kara ordusunun kayıpları nedeniyle geri çağırıldı.
Komutanlığı elinden alındı. Yerine Media’lı Datis ve Artafernesin oğlu Artafernes getirildi (Herodotos, VI: 42–45; Olmstead, 1948: 18–161; Sevin, 1982: 319). M.Ö. 490 yılında Persler eski İran Hippias’ın tavsiyesi üzerine Attika’nın kıyılarında Evripos (Eğriboz) koyunda Maraton ovasına bir çıkarma yaptılar. Atinalılar Pers ordusunun Maraton’da karaya çıkarak şehirleri üzerine yürüdüğünü
haber alınca Sparta’ya bir haberci göndermişler ve kendilerine acele yardımda bulunmasını istemişlerdir. Spartalılar bu isteği iyi karşılamışlar fakat bazı dini nedenlerden dolayı ayın on beşinden sonra geleceklerini bildirmişlerdir. Atina düşmana yalnız başına karşı koymaya karar verir. Halk meclisi tarafından başkomutan seçilen Myltiades 10.000 kişi tahmin edilen ordusuyla Maraton’a ilerleyip Atina yoluna egemen bulunan Agrieliki tepelerinin alt yamaçlarında mevzi aldı (Mansel, 1971: 272-273). Persler’den önce
Yunanlılar saldırıya geçerler ve harp uzun müddet devam eder. İki tarafın mücadelesinde Yunanlılar Pers ordusunu bozguna uğratarak galip gelirler. Pers ordusunu bataklığa doğru sürerek çoğunu bataklıklarda öldürürler. Geride kalan Pers askerleri de cesaret edemeyip çıkamayınca Datis, filoya Faler’e (Phaleron) gitmek emrini verir. Fakat yolda Yunanlılar’ın hücumlarına uğrar. Ertesi gün Sunium burnunu aştı. Faler’e girerken Atinalılar’ın yeni bir savaş için cesaretle beklediklerini gördü ve Küçük Asya’ya kaçtı. Atinalılar dünya imparatorunun yenilmez ordusunu kaçırmışlardı (Herodotos, VI: 94–117; Günaltay, 1948: 185; Souza, 2003: 27–31).
Bu arada Mısır’da da hareketli olaylar yaşanıyordu. Mısır’ı fetheden Kambyses II dönerken buraya Parsalar’dan Aryandes adında birini satraplığa atamıştı.
Sirenenoyka’daki (Cyrenaica) Dorlar, kralları Arkhesilas’ı İran satrabına itaatinden dolayı Barka (Barco) şehrinde öldürürler. Kralın annesi Faretim Mısır’a gelir ve satraptan yardım ister. Aryandes’de kraliçeye yardım için Barka’ya gider ve orayı kuşatır. Mısır generalleri Sirenenoyka’yı zapt etmeye karar verirken Mısır’a geri çağrılırlar. Darius I, aldığı bu haberden dolayı Aryandes hakkında şüpheye düşer. Aryandes kendi adına kralın gümüş paralarından daha iyi ve zarif paralar bastırmış,kötü muameleleriyle Mısırlılar’ı İran hâkimiyeti aleyhine çevirmişti. Kendisinden müsaade almadan Sirenenoyka’ya saldırmaya teşebbüs etmesi, Darius I’de onun istiklal hevesi arkasında koştuğu şüphesini kuvvetlendirmişti. Bu teşebbüsün muvaffakiyetsizlikle son bulması üzerine Aryandes öldürüldü. Bu olay üzerine Darius I, Mısır’a gelir ve halkın gönlünü alır. Tanrılara ve eski krallara hürmet gösterdi, ihsanlar verdi. Darius I, idaresindeki Mısır çok gelişti. Satraplar,
firavunların sarayında oturuyor onlar gibi hüküm sürüyorlardı. Emirlerinde büyük bir ordu vardı. Eski feodal sistem Mısır’da devam ediyordu. Topraklar gibi üzerindeki halkta rakipler arasında bölünmüştü. Darius I, ticareti geliştirmek için Nil nehrini
Kızıldeniz’le birleştiren kanalı ikmal etti. Ve gemiler Akdeniz’den Hint denizine geçmiş oluyorlardı.

Fakat Darius I’in şahsına karşı beslenilen bu sevgi Mısır’a yaptığı hizmetlerin minnettarlığı Mısırlılar’da ki hürriyet ve istiklal aşkını söndürecek kadar kuvvetli değildi. Maraton hezimeti onlarda İran boyunduruğunu sarsabilecekleri cüreti uyandırmıştı. Bu cüretle M.Ö. 486’da İran garnizonlarını kurmak teşebbüsünde bulunuyorlar. Vergilerin ağırlığı da bu isyanda etkili olmuştur. Darius I, bu isyana rağmen Yunanistan’a sefer yapmaktan vazgeçmedi. İsyanı bastırmak için ikinci bir ordu kurdu. Hem Yunanistan’a hem de Mısır’a karşı harp hazırlığında bulunurken
saltanatının 36. yılında M.Ö. 485’de ölür (Günaltay, 1948: 186 189).

1. 4. Perslerin Gerileme Dönemi
Xerxes Dönemi Siyasi Gelişmeleri (M.Ö. 486–465) Darius I’in ölümünden sonra yerine oğlu Xerxes (Kşayarşa) geçmiştir. Xerxes
bütün Mısır’ı Darius I’in zamanınkinden çok daha ağır koşullar altında yeniden köle yaptı ve Mısır’ın satraplığına Darius’un oğlu ve kendi kardeşi olan Akhaimenes’i getirmiştir. Xerxes Atina’ya yapılacak seferin yönetimini ele almadan önce Persler’in ileri gelenlerini çağırtmış ve bir komisyon kurdurmuştur. Komisyonun Yunanistan’a yapılacak olan seferle ilgili niyetlerini öğrenmek istemiştir. Yapılan müzakere neticesinde Yunanistan’a yönelik savaş kararı çıkar (Herodotos, VII: 7–8, 18–19). Xerxes, M.Ö. 483 yılı ilkbaharında Yunanistan’a karşı karadan ve denizden harekete geçti. Savaşa katılacak birlikler orta Anadolu’da ki Kapadokya bölgesinde
toplandılar. Buradan hareketle Halys ırmağı (Kızılırmak) geçilip Maiandros kaynakları (B. Menderes) yakınlarında ki Kelainai kentlerini izleyerek giden güney yolunu kullanarak Alaşehir üzerinden satraplık merkezi Sardes’e ulaştı. Burada bir kış geçirdikten sonra, Çanakkale Boğazı üzerine bu sefer için kurulmuş iki köprüden geçerek Avrupa kıyılarına ayak basmak üzere Gygaie gölüne (Marmara Gölü), Thyateria (Akhisar), Adramytteion (Edremit), Antandros (Altınoluk) ve İllion (Hisarlık) yolunu izleyerek Abydos’a (Nara) hareket etti (Herodotos, VII: 36; Sevin,
1982: 320).Bu iki köprünün birinden yaya ve atlı askerler, ötekinden ise yük hayvanları ile ordu donanmaları hiç aralık vermeksizin yedi gün yedi gecede karşı kıyıya geçtiler. Ainos (Enez) üzerinden Hebros (Meriç) ırmağını geçip Dariskos ovasında kamp kurdular. Savaş öncesi son hazırlıklar ve ordunun sayımı burada tamamlandı. Yine Herodotos’tan öğrendiğimiz kadarıyla savaşta Persler’in yenilgisinin
Sikinnos adında bir Yunanlı tarafından gerçekleştiğini aktarır. Skinnos Pers ordusu içine gelerek bir Atinalı komutanın kendisini öbür Yunanlılar’dan gizli olarak gönderdiğini ve düşmanın korku içinde olup kaçmak üzere olduğundan bahsedip oradan kaçar. Pers ordusu gece olunca sağ ve sol kanatlardan Yunanlılar’ın kaçmasını engellemek amacıyla gemilerini denize yayarlar. Pers ordusu karaya çıkıp Yunan ordusunu dağıtma hesabı yapıyordu. Bu arada Yunan ordusu da arkadan gemileri sarmaya başlamıştı. Saldırıya uğrayan Pers ordusu filosu ağır kayıplar verir (Herodotos, VIII: 75–93).
Bu olaydan sonra Persli komutan Mardonios sefere çıkar. Mardonios Boiotya’ya vardığı zaman Thebaililer ona Yunanlılar’ın ileri gelenlerine para verirse tümenlerini Yunanistan’a daha rahat sokacağına dair tavsiyelerde bulunurlar ve Yunanistan’ı diplomatik yolla egemenliğine alabileceğini söylerler fakat Mardonios bunu kulak ardı eder. İki ordu Boiotya’da karşılaşırlar. Ovaya inen Pers ordusu Yunanlılar’ın inmediğini görür ve saldırıya geçer. Yunanlılar bu saldırıdan büyük zarar görürler ama savaş esnasında Persler’in ünlü komutanı Mosistios’un ölümünden dolayı defin işlemleri için durur. Yunanlılar’da bundan istifade savaşı Plataia ovasına kaydırırlar. Herodotos, IX: 1–66; Aiskhylos, Persler: 1968).
Dariskos’ta ki son hazırlıklardan sonra Pers kara ordusu Thrakia ve Makedonia üzerinden kuzey Yunanistan’da ki Thessalia’ya ve oradan da Thermophylai geçidine, hiçbir direnişle karşılaşmaksızın vardı. Donanmada denizden orduya eşlik ediyordu. Atina’lı devlet adamı Temistokles’in hazırladığı Yunan donanması Persler’i Euboia
adasının kuzey kesimindeki Artemision burnunda yendi. Fakat Pers kara ordusu savunmayı püskürtüp Thermophylai’den geçince Yunan gemileri Attika bölgesini korumak için güneye çekilmek zorunda kaldı. Bunun üzerine Atina kenti tümüyle kuşatıldı. Persler kısa sürede Atina’ya girdiler. Akropolü kolayca ele geçirdiler.
İonya ihtilalinde yakılmış olan Sardes’e karşılık olmak üzere, kenti baştanbaşa yakıp yıktılar. Buna karşılık M.Ö. 28 Eylül 480 sabahı Persler’in birleşik Fenike-İon donanması Salamis körfezinde bozguna uğratıldı. Savaşı Attika kıyılarından izleyen Pers kralı Xerxes yenilgiyi görünce aceleyle Yunanistan’ı terk etti ve kışı geçirmek üzere Sardes’te ki satraplık merkezine gitti. Mardonios’un komutasındaki Pers ordusu da Thessalia’ya çekildi. Ertesi yıl bu ordu yine güneye doğru yola çıktı. Atina’yı bir kez daha yıkıma uğrattıktan sonra kuzeye çekilip Plataia ovasında ordugâh kurdu. Bu arada Atina-Sparta birliği Plataiai önünde Persler’le savaşa tutuştular. Mardonios öldürülerek savaş kesin olarak Yunanlılar tarafından kazanıldı (Herodotos, VII: 1–239; Sevin, 1982: 320).
Yunanlılar İonia’da ki ırkdaşlarını İran aleyhine isyana sürüklemek suretiyle bu başarılarını kesinleştirmek, Persler’in Ege ve Akdeniz öteleriyle olan münasebetlerine son vermek istiyorlardı. Bu sebeple (Isparta) Spartalı Leotychides idaresindeki Yunan donanması Küçük Asya kıyılarına gitmişti. 300 gemilik İran ordusu Sisam’daydı. 60 bin kişilik bir ordu da Anadolu sahilinde Mykale burnu yanında karargâh kurmuştu. İranlılar Yunan donanmasını görünce savaşmaya cesaret edemediler ve gemileri Mykale’ye getirip karaya çıktılar. İran komutanı İonia’lılara güvenmediğinden Sisamlılar’ın silahlarını aldı. Milletliler’i de dağ yollarının muhafazasına memur etti. İran askerleri şarampollerin önünde kalkanlarını siper alarak bekliyorlardı. Lakedemonyalılar dağ tarafından hücuma geçtiler. İonialılar’da Yunan ordusuyla birleşerek İran ordusunu mahvettiler. Miletoslular Persler’e ihanet
edip askerleri Yunan ordusunun geldiği tarafa yönlendirirler ve Persler’e savaş açarlar. Böylece Pers ordusu yenilgiye uğrar. Kara ve deniz yenilgilerinden sonra Persler imparatorluk sınırlarını geri çektiler (Herodotos, IX: 99–107; Souza, 2003: 60–62).
M.Ö. 478/77 yılında Atina merkezi Yunan dünyasının kutsal adası olan Delos olmak üzere “Attika –Delos Deniz Birliği”adını taşıyan siyasal bir birlik kurdu. Bu birliğin amacı Persler’e karşı sürekli mücadelede bulunmak suretiyle adalar ve Anadolu’da ki Yunan şehirlerinin bağımsızlığını sağlamak, Persler’in Yunan ülkesinde yaptıkları tahribatın öcünü almaktı. Birlik donanması ilkin Trakya
kıyılarını Persler’den aldılar. Sonra Atinalılar Ege’nin kuzey bölgelerini güven altına aldıktan sonra Rusya’dan Atina’ya ithal edilen hububat için büyük önemi olan Boğazlara bir sefer yaptılar ve başta Byzantion olmak üzere oradaki şehirlerin deniz birliğine girmesini sağladılar (Mansel, 1971: 319–320). M.Ö. 466 yılında Karya ve Likya kentleri birliğe katıldı. Pamfilya’da Evrimedon (Köprüçay) ağzında Pers donanmasını bozguna uğrattı. Bunun üzerine Persler güney Anadolu limanlarındaki üslerini kaybettiler (Bu yenilgiden sonra Xerxes M.Ö. 465’de öldürülür. Yerine oğlu Artaxerxes I geçer). Ancak bu başarıAtinalılar’la Spartalılar’ın arasını açmaya başlamıştı (Bahar, 2009: 286–287).

Artaxerxes I ve Darius II Dönemi Siyasi Gelişmeleri (M.Ö. 465–405)
Pers-Grek savaşları sonucunda Anadolu Ege bölgesinden kopmuştu. Doğu Grekler’in ürettiği şarap, zeytinyağı çeşitli mallar ve sanat eserleri ya da batı ülkelerinde ve Karadeniz’de Yunan tüccarları tarafından toplanıp doğu mallarıyla değiş tokuş edilen ham maddeler için iyi bir alıcı olmaktan çıkmıştı. Ticaret alanında Atina’nın en büyük rakibi Fenikeliler’di. Mısır ve Batı Akdeniz ülkeleriyle yapılan ticareti ellerinde bulunduruyorlardı. Topraklarının büyük bir kısmı zeytinlik ve üzüm bağlarıyla kaplı olan Attika muhtaç olduğu buğdayı Mısır’dan getirebilirdi. Bu nedenlerden ötürü Atinalılar Mısır ve Kıbrıs’a karşı taarruza geçerler (Mansel, 1971:302–304). M.Ö. 460/59 yılında 200 gemilik bir Atina donanması ilk önce Kıbrıs’a oradan da Delta bölgesinde İnaros’un çıkardığı isyanı desteklemek üzere Mısır’a gitti.Atinalılar Persler’e karşı kazandıkları bir zaferden sonra Nil ağzına girmeye ve
satraplık başkenti Memfis’i kuşatmayı başardılar. Fakat şehri zapt edemediler. Megabizos (Suriye satrabı) idaresindeki Pers ordusu Mısır’a girip Memfis’i muhasaradan kurtarıp savaşı kendi lehlerine çevirirler. Atinalılar büyük bir zarar görürler. Fakat Persler bu başarıdan gereği gibi faydalanamadılar.M.Ö. 451 yılında Perikles’in yerini alan Kimon, Sparta ile beş yıllık bir mütareke imzaladıktan sonra iki yüz gemilik bir donanmayla Kıbrıs’a gider. Aynı zamanda 60 gemilik bir kuvvet Nil deltasında patlak veren bir isyanı desteklemek için Mısır’a gönderildi. Kıbrıs’ta ki harekât Atinalılar lehine dönmeye başlamıştı ama Kimon hastalanarak ölünce tekrar başa geçen Perikles bu yıpratıcı savaşa son vermenin çarelerini aradı ve Kallias adında bir diplomatı Susa’ya göndererek Persler’le barış müzakerelerine başladı. M.Ö. 449 yılı ilkbaharında akdedilen ve tarihlere “Kallias Barışı” olarak geçen bu barışa göre; Atina, Kıbrıs ve Mısır’dan kesin olarak vazgeçiyor, fakat bu fedakârlığa rağmen deniz birliğinin asıl amacını yani İonia’nın bağımsızlığının Persler tarafından resmen tanınmasını sağlamıyordu. Çünkü Pers kralı bir karış toprak dahi kaybetmeksizin yalnız İonialar’a karşı hükümsürenlik haklarını kullanamayacağını, donanmasını kuzeyde İstanbul Boğazı’yla, güneyde Likya’nın doğu kıyıları önündeki Helidon adaları (Beş adalar) arasındaki hattan ileri geçmeyeceğini, kara ordularını ise Anadolu’nun batı kıyılarından üç günlük mesafede bulunduracağını taahhüt ediyordu. Bu suretle her iki devletin nüfus alanları sınırlanmış oluyordu (Mansel, 1971: 306 307). Harbin asıl nedeninin ise Pers harplerinden sonra Atina’nın siyasal ve ekonomik olarak güçlenmesi ve bunda başta Sparta olmak üzere Peleponnesliler’in de endişe duymasıdır (Thukydides, 1972: 58–59). Peleponnes harplerinin bütün Yunanistan’ı harap ettiği bir sırada Atina en iyi gemilerini en gürbüz askerlerini Sicilya’da kaybetmişti. Bu felaket haberi doğuya gelince başta bulunan Darius II, M.Ö. 449 yılında yapılan antlaşmayı bozma zamanı geldiğine hükmetti. Misya ve Lydia satraplarına Yunan şehirlerinden vergi almak emri verir. Kendiside Spartalılar’la anlaşır. Spartalılar anlaşmayı kabul ettiler.

Bu zamandan itibaren küçük Asya’daki Yunan siteleri Pers hükümdarının ve ajanlarının nüfuzu altına girer. Darius II’in iki oğlu vardı. Artakhsatra (Erdeşir-Artaxerxes) ve Kuraş (Kyros). Kuraş anasının da yardımıyla Anadolu eyaletlerinin yüksek komutanlığını elde eder. Büyük kardeşinden önce tahta geçmek içinde annesinin sarayda çevirdiği entrikalara güveniyordu. Böyle de veliaht olmazsa muharebe ile tahtı kardeşinden almaya karar vermişti. Bu düşüncesini icra edebilmek için Yunanlılar’la anlaşmayı düşünüyordu. Babası onu Karanos unvanıyla Küçük Asya’ya gönderir. Ayrıca annesinin himayesiyle Kapadokya, Firigya, Lydia
satraplıkları da kendisine verilir. Kuraş (Kyros) menfaati ve geleceği açısından Spartalılar’la anlaştı (Günaltay, 1948: 209–210).Persler’in Spartalılar’la işbirliği yapması üzerine, Atinalı Alkibiades M.Ö. 407
sonbaharında yüz gemilik bir donanma ile Anadolu kıyılarını geçti ve Notion (Ahmet beyli) önünde demirlemek suretiyle Ephesos (Efes-Efesos) limanlarına giriş çıkışı kontrol altına aldı. Fakat orada aylarca beklemesine rağmen Ephesos’ da Pers parasıyla kurulmuş 90 gemilik bir Sparta donanmasının başında bulunan Lysandros’u
harbe zorlayamadı. Bir süre sonra donanmasını ikiye bölme yanlışlığı yapan Alkibiades’in bu hatasını gören Lysandros harekete geçip gemileri bozguna uğrattı. Bu başarısızlığından dolayı Alkibiades radikal demokratlar tarafından başkomutanlıktan azledildi. Trakya’daki çiftliğine çekilen Alkibiades Pers satrabı
Farnabazos ile ilişkiler kurdu, fakat Spartalılar’ın entrikaları yüzünden Persler tarafından öldürüldü (Mansel, 1971: 336).

Artaxerxes II’den Darius III’e Kadarki Dönem İçerisindeki Siyasi Gelişmeler (M.Ö. 405–336/334)
Artaxerxes II döneminde imparatorluk fazlasıyla toprak kaybetmeye başlamış ve artık bu dönemin imparatorları ülkenin sınırlarını korumaya çalışıp Sparta ve Atina arasındaki çekişmelerden istifade yoluna giderek toprak kazanma arzusuna düşmüşlerdir.

Artaxerxes II, bu dönemde imparatorluğun işlerinden ziyade
imparatorluk dışındaki işlere hakemlik ederek kendi ülkesinin yönetimiyle ilgilenmemeye başlamıştır. Zaten imparator ile kardeşi Genç Kyros arasındaki taht kavgası imparatorluğu yönetim açısından krize sokmuştur.

Bu dönemde Pers hükümdarı Artaxerxes II’nin (Erdeşir II, Artakhşatra) kardeşi Kyros (Kuras) Pers tahtını ele geçirmek istiyordu. Batı Anadolu satraplığı yapan Kyros tahtı ele geçirmek içinde Anadolu şehirleri halkından birçok Yunanlı bulunan büyük bir orduyla kardeşi Artaxerxes II Mnemon üzerine yürümüş fakat Babil yöresinde Kunaksa’da yapılan bir meydan muharebesinde öldürülmüştür.

Yunanlı tarihçi Ksenophon ordusunun başına geçer ve orduyu alıp ana yurtlarına dönerler (Mansel, 1941: 384; Ksenophon: Anabasis; Lloyd, 1998: 39–45). (Harita için bakınız. Ek: 2) Yunanlı’nın bu muazzam devletin merkezi çevresinde büyük İran ordusunu yarıp geçerek kurtulması sonrada mükemmel bir intikam ile Pers devletine ait topraklar ortasından pervasızca geçerek büyük zayiat vermeksizin Pontos sahiline gidebilmesi muazzam imparatorluğun zayıflığını açık bir suretle meydana koymuş; Pers yıkılmazlığı kanaatini yıkmıştır.

Artaxerxes II kardeşinin ölümünden sonra Anadolu kıyıları satraplığını İonya Grekleri’ni zapt etmek amacıyla Tissafern’e
vermişti. İstiklalleri için titreyen İonyalılar Lakedomanyalılar’a elçiler göndererek yardımlarını istediler.

Peleponnesos galibi Spartalılar, İonyalılar’ın bu talebine karşı
Atinalılar’ın eski hamilik rolünü üzerine aldılar. Genç Kyros’un ölümü, Persler’e olan taahhütlerine son vermiş, onları hareketlerinde serbest bırakmıştı. Spartalılar’la son mütareke tekrar ettiği sırada satrap Farnabazos Sus şehrine giderek Artakhşatra 27
II’yi Makedonyalılar’a karşı Atinalılar’la ittifak etmeye ikna etti (Günaltay, 1948:212–214).
Kyros tarafını tutan Pers satrabı Tissafernes’in öç alacağından korkan Anadolu’daki Yunan şehirleri Sparta’dan yardım isteyince kendilerini tüm Yunan dünyasının hamisi sayan Spartalılar bir zamanlar Persler’den aldıkları altınları unutarak Persler’e harp ilan ettiler, Anadolu’ya bir ordu geçirdiler. Harbin ilk evresi önce Tibran sonra Derkilidias (İonya komutanları) tarafından idare edilen küçük çarpışmalar şeklinde geçti. Fakat yetenekli bir komutan olan Lysandros tarafından korunan Sparta kralı Agesilaos M.Ö. 396 yılında yeni bir ordu ile Anadolu’ya ayak basınca savaş daha da geniş bir alana yayıldı. Savaş Spartalılar lehine gelişti. Persler, Aigospotamai yenilgisinden sonra Kıbrıs’a sığınan Atinalı
amiral Konon’u kendi tarafına çekerek onu bir donanma kurmakla görevlendirdiler. Yunanistan’a akıttıkları altınlar sayesinde Spartalılar’ın gerisinde ikinci bir cephe kurmayı başardılar. Agesilaos, Sardes’te Pers satrabı Tissafernes’e karşı parlak bir
zafer kazandıktan sonra (M.Ö. 395) Paphlagonia’ya (Paflagonya) girmek üzereydi.

Yunanistan’da harp patlak verdi. Bunun üzerine kral Yunan kontinanına geri dönmek zorunda kaldı. Tarihe “Korint Harbi” olarak geçen bu harp M.Ö. 395’den 386 ya kadar sürdü. Lysandros bu savaşta ölür. Persler’den para alan bazı küçük şehirlerin Atina ve Thebai ile birleşmeleri üzerine Yunanistan’da Spartalılar’a karşı bir
koalisyon meydana gelmiş oluyordu. Konon’un idare ettiği Pers donanması Sparta donanmasını Knidos‘ta büyük bir bozguna uğratmıştı. Sparta’nın deniz egemenliğine son veren bu muharebeden sonra Pers donanması ilk kez Ege Denizine girdi.
Anadolu kıyılarındaki Yunan şehirlerine otonomi vaat etmek suretiyle bunları Sparta’dan ayırıp Persler tarafına geçirdi. Bu süre içinde Persler’den yardım gören Atina kendini toplamaya devam ediyordu. Eski kolonilerden Lemnos (Limni),İmbroz (İmroz) ve Skiras tekrar Atina’ya bağlanmıştı. Atina’nın dış nüfuzunun günden güne artması, Trasibulos’un deniz birliğini yeniden kurmak teşebbüsünde bulunması (M.Ö. 389), Atinalılar’ın Persler’e karşı
isyan eden Kıbrıslılar ve Mısırlılar’ın taraflarını tutması siyasal durumu değiştirdi ve Persler’in tekrar Spartalılar’la birleşmesine yol açtı. Spartalılar, Pers parasıyla yapmış oldukları bir donanmayı Çanakkale Boğazına göndererek boğazı kapadılar.

Bunun üzerine tüm kuvvetlerini harcamış olan ve aç kalmak tehlikesiyle karşı karşıya gelen Atina barış istemek zorunda kaldı (M.Ö. 386). Spartalı devet adamı Antialkidas, Pers Krallığı ile Yunan şehir devletleri arasında süresiz bir barış yapılmasını sağladı. Tarihlere “Kral Barışı’ olarak geçen barış anlaşması Pers kralının Yunan devletlerine yaptığı bir buyrultan şeklindeydi (Mansel, 1971: 384-387).İmzalanan anlaşmaya göre Kıbrıs adasıyla Kılazomenes yarım adası da dâhil olmak üzere:

1-) Küçük Asya’daki bütün Yunan şehirleri İran’ın yüksek hâkimiyeti altında kalacak büyük kralı metbu tanıyacaklardı.

2-) Atinalılar yalnız Limni, İmroz, Skiras (Scyras) adaları üzerindeki kaza haklarını muhafaza edecekler; fakat diğer bütün cumhuriyetler kendi kanunlarına
bağlı kalacaklardı.
3-) Bu şartlara riayet etmek istemeyen siteler ve adalar, İran kuvvetleriyle birleşecek olan Spartalılar tarafından karadan ve denizden tazyik ve tedip edileceklerdir.
Bu son şartı tahakkuk ettirmek için Antialkidas, seksen gemiden mürekkep İran filosu ile Ege’ye gitti. Agesilaos’da ilk işarette asi siteler üzerine yürümek için hazırlığa başladı. Bu tedbir; Tebliler’i, Atinalılar’ı ve Argoslular’ı korkutmak ve antlaşma şartlarına riayet ettirmek için kâfi oldu. Her tarafta askerler terhis edildi.
Gemiler limanlara çekildi (Günaltay, 1948: 217). ( İkinci madde ile Yunanlılar’ın büyük bir birlik içerisinde birleşmelerini sağlayacak bütün hareketler engellenmiş oluyordu. Üçüncü madde ise tamamen bir tehdit maddesidir. Bu suretle Pers imparatorluğu Yunan siyaseti üzerinde yüksek bir kontrol elde etmişti (Memiş, 1993: 59).
Pers İmparatorluğu Antialkidas antlaşmasından sonra Kıbrıs, Mısır ve Küçük Asya’da patlak veren isyanlar karşısında bulunuyordu. Mısır’a yürüyebilmek için Kıbrıs isyanını bastırmak gerekiyordu. Kıbrıs’ta iki ayrı ırk yaşıyordu. Fenikeliler ve Grekler.

Kıbrıs adasındaki eski Salamin şehri kralları neslinden inen Evagoras, İran -Sparta harbi sırasında Atinalı Konon’la birleşip büyük bir nüfus elde etmişti.

Gittikçe artan hırsı Artaxerxes II’yi kuşkulandırıyordu. Evagoras isyan eder ve Pers hâkimiyetinden bıkan bir Arap emiri ile bazı kabile şeyhleri kendisine yardımcı kuvvetler gönderir. Artaxerxes II karada ve denizde ordular hazırlayarak ilkin Evagora’ya saldırıp yenmeliydi. Çünkü Kıbrıs Mısır’ın tabi bir geçit yeriydi.

Evagoras denize birçok korsan gemiler çıkarıp Persler’in Anadolu ve Suriye ile ilişkisini kesti. Pers ordusunda kıtlık başladı. Mısır kralı Akoris Kıbrıslılar’a buğday,para ve levazım gönderdiğinden onlar kıtlıktan korunuyordu. Evagoras deniz harbine girince Citium (Larnaka) Persler’in eline geçti. Evagaros ordusunun hâkimiyetini
oğlu Pitagoras’a verip Salamin’e gelip kuvvetlerini burada dinlendirdi. Salamin’in sıkıştığını görünce barış istedi. Teribaz, Salamin’den başka tüm Kıbrıs şehirlerinin İran’a bırakılmasını istedi. Evagoras, Salamin’de kral kalacaktı ama vergi ödeyecekti. Sonraları Artxerxes II’nin damadı Orontes, Teribaz’ a bir komplo kurar ve onu görevinden aldırır.
Artaxerxes I zamanında Mısır’da isyan olur ve o zaman Mısır’da başta bulunan İnaros yenilir. O zamandan bu döneme kadar yeterli bir süre Mısır’da sulh ve sükûn ciddi oranda bozulmamıştı. İnaros’un hezimetinden sonra (M.Ö. 404) Amirte’nin
adını taşıyan bir torunu Mısır’ın istiklalini ilan etmek suretiyle ihtilal ruhunu parlatır.
28. sülalenin tek hükümdarı olan Amirte ile başlayan kurtuluş hareketini 29. sülaleyi kuran Neferites (M.Ö. 398 – 392) tamamlamış. Agesilaos’da bu sırada Küçük Asya seferine hazırlanıyordu. Her iki tarafın hedefi Pers İmparatorluğu’nu yıkmaktı. M.Ö. 396’da Mısırlılar, Spatalılar’a buğday ve mühimmat yüklü bir gemi gönderirler. Bukafile Pers ordusunu komuta eden Konon tarafından yakalanır. Bu arada Kyros’un(Kuraş) isyanından beri Misyalılar, Punt bölgesi, Paflagonyalılar, Kıbrıslılar, Persler’e isyan halindeydi. Artakhşatra II, Mısır için hazırladığı orduyu bunların üzerine gönderdi. Kıbrıs mücadelesi devam ederken Mısır’da Neferites’e Akoris halef olmuştu. Evagoras hezimetinden sonra Kıbrıs’dan ümidini kesen Akoris Persler’e karşı Küçük Asya’da başka bir cephe açtı. Kıbrıs sorunuyla uğraşan Persler,Psidya’yla ittifak eden ve Yunanistan’dan 10000 kişilik kuvvet getiren Mısırlılar’a engel olamadığı gibi, bu sırada ölen (M.Ö. 380) Akoris’ten sonra Mısır’da baş gösteren olaylardan da istifade edemedi. Akoris’in ölümünden sonra Nektanebos I (M.Ö. 378-360) otuzuncu sülaleyi kurar. Nektanebos I artık kesinleşen büyük tehlikeye karşı hazırlığı hızlattı. Pers komutanı Farnabazos Suriye’nin güney sahilinde Pers donanmasının barınmasına elverişli liman olan Ako’yu hareket üssü yaptı. Pers generalleri ve saray entrikalarına rağmen hazırlık M.Ö. 374 yılı başında ikmal edildi.
Pers ordusu M.Ö. 374 yılı mayısında Mısır’a doğru hareket etti. Nektanebos I memlekete girecek bütün geçitleri tutmuş, Nil’in ağızlarının hepsinde birer kale yaptırıp düşmanı bekliyordu. Pelus önüne gelince surların yenilendiğini, kanalların yıkılıp etrafın suyla dolduğunu görünce başarı elde edilemeyeceğini anladı.
Fakat Nil’in Mendes kolu ağzını zorlayan Persler burada Mısırlılar’ı sarmaya muvaffak oldular. Hepsini kılıçtan geçirdiler. İfikrates, Menfis’in savunmasız olduğunu söyleyip, Mısırlılar buraya asker yollamadan evvel şehir üzerine yürümeyi teklif etti. Bu teklif ordu içinde karışıklılığa sebep oldu. Bu karışıklıktan istifade Menfis’e, Mısırlılar yeterli bir ordu gönderdiler ve Persler’e hareket imkânı
bırakmadılar. Farnabazos bu seferden eli boş olarak döner. İfikrates’de Konon’un akıbetine uğramamak için Atina’ya döner.
Artaxerxes II dış ülkelere hakemlik yapıp kendi ülkesinin hakimiyetini kaybediyordu. Cezalandırmaktan ziyade affetmeye meyilliydi. Satrapları üzerinde de gereken otoriteye haiz değildi. Bu durumları gören Mısır isyanlardan faydalanarak Persler’e karşı kendini emniyete almak istiyordu. Nektanebos I’in yerine Teos
Mısır’ın kralı olur. Teos, Spartalılar’la anlaşıp Küçük Asya’da satraplarla mücadeleye girer. Artaxerxes II bu ittifaklar karşısında tekrar hazırlığa başlar bir yandan Mısır kralıyla, bir yandan Yunan siteleriyle ve Sparta ve müttefikleriyle çarpışmak zorundaydı. Ayrıca isyana katılan satrapları da cezalandırmalıydı. Bu satrap ve merkezleri şunlardı: Hellespontos Firigyası satrabı Ariobarzan, Karyahâkimi Mausolos, Misya satrabı Orontes, Lydia satrabı Otofradates başta olmak üzere Lydialılar, Psidyalılar, Pamfilyalılar, Kilikyalılar, Suriyeliler, Fenikeliler bulunuyordu. Artakhşatra II gelirinin yarısını kaybetmişti. Teos Suriye’yi işgal etmek istiyordu. Desteği Yunanlı Kabrios (Chabries) verdi. Teos lazım olan maddi desteği Kabrios’un tavsiyesiyle tapınak gelirlerinden almayı düşündü; fakat rahipler buna izin vermediler. Yine Kabrios’un tavsiyesiyle vergiler yükseltilip vergilere el konuldu. Teos Spartalı Agesilaos’tan yardım istedi. Agesilaos bin kişilik bir orduyla Mısır’a
geldi. Teos, Agesilaos’a yüksek komutanlık vaad etmişti. Fakat onu sonra ücretli Yunan kıtaları komutanlığına atadı. Agesilaos bu durumu içerledi ve ihtilaf baş gösterdi. Agesilaos Teos’un Mısır’da kalarak ordu için gerekli malzemeyi göndermesini istiyordu. Fakat o (Teos) kendi adındaki üvey kardeşini vekil olarak Mısır’da bıraktı. Kendisi orduların başına geçti. Pers kuvvetleri meydan muharebesine atılacak kadar çok olmadıklarından müstahkem bir kaleye sığındılar.

Teos üvey kardeşinin oğlu Nektanebos II’yi Pers kuvvetlerini muhasaraya memur etti. Muhasara uzun sürünce Mısırlı askerler arasında hoşnutsuzluğa sebep oldu. Mısır’da isyanlar başlar, Teos Agesilaos’tan yardım ister amam O’da destek vermez. Teos bu olaydan sonra Sidon’a kaçar ve oradanda Pers kralına sığınır. Kral
onu Mısır’ı istila etmek istediği ordusunun başına atar. Mısırlılar ise Nektanebos II’yi istemedikerinden, Mendes perensini kral ilan ettiler. Nektanebos II, Suriye’yi fethetmeyi bırakıp Mısır’a döner. Nektanebos II, Tanis’e çekilip burada karargah kurar. Mendes onu Tanis’te muhasara altına alır. Bunun neticesinde Tanis’te kıtlık
başladı. Agesilaos muhasara birliklerini yarıp şehirden çıkar. Bu zaferle Nektanebos II Mısır kralı ilan edilir. Nektanebos II, Persler’in üzerine yürümesinden endişe ettiği için Agesilaos’ı Mısır’da alı koymak istiyordu. Sparta kralı ise bunu reddetti. Artakhşatra II tarafından Pers ordusunu Mısır’a götürmeye memur edilen eski firavun Teos dizanteriden ölünce ve kral ailesindeki ahenksizlikten dolayı amacına ulaşmayan bir hucum olur. Artakhşatra II’de savaşın neticesini göremeden ölür (Günaltay, 1948:218-229).Artakhşatra’nın ölümünden sonra Ohos (M.Ö. 359-338) başa geçer. Ohos’un başa geçmesiyle Mısır tekrar ayaklanır. Bu ayaklanmaya Suriye ve Filistin’de katılır. İlkin sarayından çıkmayıp generallerini savaşa gönderen Ohos sonraları kendisi ordunun başına geçer. İlkin isyan bayrağı açmayan Fenike’de sonraları bu isyana katılmış olduğundan Ohos Fenike üzerine yürür. Fenike (Suriye) sorununu halledip Mısır’a yönelir. Nektanebos II önceki zaferin sarhoşluğunu üzerinden atamadığından tekrar kazanacağını umuyordu. Lokrates komutasındaki İran ordusu Pelus önlerine gelip buradaki surları yıktılar. Ama Mısırlılar yıkılan bu surları hemen tamir ediyorlardı. Nektanebos, Pelus’a 30000 Mısırlı ve 5000 kadarda Yunanlı’yı yardıma yolladı. İran ordusunda görevli Argoslu Nikostrates adında bir subay, esir köylülerden birinden Nil ağzında müdafasız bir yer olduğunu öğrenir ve oradan saldırır. Nikostrates burada zafer kazanır.

Mısırlılar, firavun tarafından terkedildiklerini sanarak sarsılıp dağılırlar. Pelus, Lokrates’in eline geçer. Mentor’da Bubast’ı işgal eder. Ohos (Kral Artakhşatra III) Mısır satraplığına Ferendates’i tayin edip ordusuyla Sus’a döner. Ohos’un parlak zafer kazanmasında iki komutan etkiliydi. Bagoas ve Mentor. Bagoas, yukarı Asya satraplığıyla beraber imparatorluğun iç siyasetini düzenlemeye memur edildi, Mentor’da küçük Asya sahil satraplığına tayin oldu. Ohos Pers İmparatorluğu içinde en zalim şahsiyetlerden biriydi. Bagoas’ın düşmanlarının kendisine ya kralı öldürmelerini ya da kendisini öldürmesini söylemesi üzerine Bagoas, Ohos’u zehirleyerek öldürür. Yerine oğullarının en genci Arses (Artaxerxes IV M.Ö. 338–336) geçer. Bir müddet sonra Arses’inde hoş olmayan hareketlerinden dolayı onuda zehirleyerek öldürür. Bagoas bu soydanDarius I’in oğlu Ostanes’in torunu Darius III’ü (Kodoman M.Ö. 336-331) başa geçirir (Günaltay, 1948: 230-240)

1. 5. Persler’in Çöküş Dönemi
Darius III Dönemi ve Pers İmparatorluğu’nun Çökmesi
Babasının ölümünden sonra tahta çıkan İskender, daha babasının sağ olduğu zamanlarda gelen Pers elçileriyle diyalog kurardı. İskender hiçbir zaman onlara çocukca sorular sormaz onlara yukarıdan bakmazdı. Elçilere gelirken ne kadar uzun bir yoldan ve nasıl geldiklerini sorardı. Asya’da nasıl yolculuk yapıldığı hakkında
bilgi edinmek isterdi. Kral, savaş yetenekleri ve Persler’in güçleri hakkında bilgi toplardı.

Yani bir nevi gelecekte babasının yerine geçerse şimdiden rakiplerini tanıma hususunda bilgiler toplamaya çalışıyordu. İskender tahta çıktığı zaman yirmiüç yaşındaydı. Ülke barış ve huzur içinde değildi. Makedonyalılar’ın işgali altına girmiş olan halklar, köleliği kabul etmiyor ve yeniden bağımsız olarak eski
krallarının idaresi altında yaşamak istiyorlardı. Hellenler’de aykalanma başlatmak üzereydiler. İskender komşu barbarların üzerine yürüyerek ayaklanmaları daha başlamadan engelledi. Makedonya’ya döndüğünde ayaklanan Thebaililer’i yenip
kenti ele geçirdi.

Bu arada Persler’e karşı hareket etmeyi düşünen İskender
Hellenler’le anlaşır. İskender’in bu sefere çıkarken uyguladığı en önemli politikalardan biri; dostlarının ve akrabalarının işlerin halledip, kimilerine toprak kimilerine bir köy bırakmasıydı. Bazılarına da bir kasabanın ya da bir limanın gelirlerini bırakmıştı. Hemen hemen bütün krallık gelirlerini harcamış veya dağıtmıştı. Bunu yapmasındaki en önemli sebep arkasında karışıklığa sebep olacak bir durumun oluşmasını engellemekti.
Bu arada Dareios’un ordusu da Granikos (Biga) çayının geçitlerine
yerleşmişlerdi. Çay oldukça derindi. Karşısında da yüksek kayalar mevcuttu ve çarpışma yapılmaksızın ele geçirilmezdi. İskender on üç atlı birliğiyle çaydan karşıya geçip ordusunu da arkasına takıyordu. Yaya birlikleriyle Pers birlikleri çatışmaya başlarlar ve Pers ordusu dağılmaya başlar, yalnız Pers ordusuna paralı hizmette
bulunan Hellen birlikleri bir müddet direnirler ama İskender’in salıdırısından kurtulamayıp dağılırlar. Granikos zaferiyle İskender Asya’nın içlerine kadar ilerleyebilmiştir. Güneye doğru hareket ederek Persler’in batıyla ilişkilerinde ve Akdeniz’de ki üstünlüklerinde bir üs olan Sardes kentini ele geçirir. Sonrasında ise
tüm Ege kıyılarını ele geçirir. Daha sonra sırasıyla Pisidia, Gordion, Paphlagoia, Kapadokia’yı alır. İskender’in Asya içlerine doğru ilerlediğini duyan Dareios kışlık başkenti Susa’dan ayrılıp savaş hazırlıklarına başlar.
Dareios’un ordusunda Amyntas adında Makedonyalı bir ordu kaçağı vardı. Amyntas, İskender’in savaş taktiklerini iyi bilen biriydi. Dareios’un İskender ile savaşmak için dar boğazlardan geçen bir yolu seçtiğini görünce onu düşüncesinden vazgeçirmeye çalıştı. Dareios’a bulunduğu yerde kalıp, kalabalık olan ordusunu ovaya yaymasını söyledi. Böylece düşmanı çok daha kolaylıkla yenebilirdi. Dareios bu öneriye kulak asmayıp ordusunu dar geçitli yollardan Kilikia’ya (Gülek boğazı) doğru götürür. Bu istikamette giderlerken yollarını şaşırırlar, Dareios’u ve ordusunu arkadan çevirmeyi düşünen İskender Suriye üzerinden ilerliyordu. Pers ordusunun
yolunu şaşırdığını duyunca daha çabuk hareket ederek onları dar boğazlarda sıkıştırmayı düşündü. Dareios ise yaptığı hatayı anlayıp daha uygun bir yer bulmaya çalışıyordu. Çünkü bulunduğu yer savunmaya müsait değildi bir tarafında deniz diğer tarafındaysa dağlar vardı. Arada da Pinaros (Deliçay) akıyordu. Böyle bir yerde
atlılar rahat hareket edemez ama küçük ordular rahat hareket ederlerdi. İskender uygun bir yerde olmasına rağmen savaşı taktik uygulayarak kazandı. Taktik olarak düşmana yandan saldırmaya karar verir, sağ kanadın başına geçip Persler’in sol
kanadına saldırır. Bu saldırı esnasında şaşıran Persler dağılmaya başlarlar. Tarihe İssos savaşı (M.Ö.333) olarak geçen savaşta Dareios ağır bir yenilgi alarak savaş meydanından kaçar. Kaçan Pers ordusu ise arkasında büyük ganimetler bırakır. Bu zaferden sonra İskender Tyre (İzmir’e 80 km. uzaklıkta bir ilçe. İskender’in Tyre’ye
sefer düzenlemekteki en büyük amacıgeride bıraktığı toprakların güvenliğini sağlamaktı.) ve Mısır’ı alarak Fenike’ye döner ve tanrılara kurbanlar adar. İskender Euphrates’in (Fırat nehri) gerisindeki bölgeyi tamamen aldıktan sonra tekrar Dareios’un üzerine yürür. İskender ile Dareios arasında geçen bu büyük savaş
M.Ö. 331 Arbela’da değil Gaugemela’da (Erbil ile Ninive arasında bir ova.Musul’un doğusunda bir yer) olmuştur. İki ordu birbirlerini fark edecek uzaklıkta yakınlaşmışlardı. İkender’in komutanları İskender’e savaşın gündüz yapılmasının zor olacağını, bunun için gece saldırmanın daha doğru olduğunu söyleselerde İskender
gündüz savaşmayı tercih eder. Savaş başladığında İskender’in komutanlarından olan ve savaşta sol kanadı muhafaza eden Parmanion’un ordusu aniden saldıran Pers askerlerinden dolayı büyük sıkıntı yaşar. İskender Parmanion’a şerefle savaşması haberini gönderir. Savaş esnasında bir ara İskender’in üzerinde bir kartalın uçtuğunu sonra da Pers ordusu üzerine uçtuğunu gören askerler cesaretlenerek hızla saldırmayabaşlarlar.

Kısa süre içerisinde dağılan Pers ordusunu Makedonyalılar kovalamayabaşlar. İskender savaş esnasında kaçan Dareios’un peşine düşmek istesede Parmenion’dan gelen haberler dolayısıyla bunu başaramaz. İskender orduyu Parmenion’un olduğu tarafa götürürken orada da zafer haberlerini duyar, böylece İskender büyük bir zafer daha kazanmış olur. İskender Dareios’un peşine düşer ve onun Baktria’da ele geçirildiğini öğrenir. İskender Baktria’ya vardığında oradaki satrabın Dareios’u öldürdüğünü görür. Bunu hazmedemeyen İskender o satrabı feci bir şekilde infaz eder. Böylece Pers imparatorluğu yıkılıp yok olur (Plutakhos, Bioi
Paralelelloi: 2007; Plutarkhos, İskender’in Hayatı ve Savaşları: 2001; Arrianos, Aleksandrou Anabasis: 2005; Tekin, 2007: 106).

İskender’in Gaugamela’da izlediği savaş stratejisi

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İKİNCİ BÖLÜM
PERS UYGARLIĞI YÖNETİM MEKANİZMALARI
İmparatorluk Yönetimine Genel Bir Bakış İran’ın siyasi kültürü, coğrafyası, toplumu, batıda Mezopotamya kültürüyle, doğudaysa Orta Asya kültürüyle etkileşim içine girmiştir. Büyük Cyros’tan
başlayarak İran’ın siyasi kültürü Zerdüştlük içinde anlam kazandı. Kral bağımsızlığını, otoriterliğini, tanrının kanun koyuculuğundan seçer onun adına yöneticillik yapardı. Bu tanrı anlayışı içerisinde önemli olan fikir veya kurallar şunlardı: Bir tanrı, bir evren, bir hukuk anlayışı. Böyle bir hukuk anlayışı birden fazla dini geleneği barındıracak yapıya sahipti. Bu siyasi yapı içerisinde öncelik
düzen koyucuya (tanrı) ve baskın sosyopolitik guruba (krallar ve onların yakınları) aitti. Yönetim özerkliğin tanınması esasına dayalıydı (Kabilevi, yöresel ve etnik yapı sistemleri v.b. gibi). Özerklik tanıma prensibi dini çatı içerisinde değerlendirilirdi.
Persler bağımsız bir ordu, bir bürokrasi ve kimliğe sahip konfederasyonlardan oluşan bir imparatorluk fikri oluşturmuştu. Tüm bunlar imparatorluk bürokrasisi ve askeri yapının denetimindeydi. İdare merkezleri güçlü bir orduya sahip olmakla
beraber zayıftı da. Geniş coğrafyaya sahip olmak ve bu coğrafyayı idare etmek bu zayıflığa bir sebep olabilir. Persler’in tarih sahnesine çıkışı kendilerinden önceki Medler ve İskitler gibi göçebe kırsal federasyonlara sahip olmasıyla ilişkilendirilip, bu göçebelik onlara esneklik sağlamıştır (Belki de bu göçebelik sayesinde geçtikleri
milletlerin özelliklerini tanıma imkanı bulmuşlardır)(Garthwaite, 2005: 9, 13-16).
Persler Kyros ile başlayan fetihleriyle yarım yüzyıldan daha kısa bir süre içinde hemen hemen tüm Ortadoğu’yu egemenlikleri altına aldılar. Persler ilkin bozkıra bakan sınırlarını, sınır boylarındaki at yetiştiren göçebe kabileleri, daha uzak otlaklardan gelecek akınları durdurmak için kiralayıp korudular. Bu düzenleme çökme tehlikesi gösterdiğinde, Persler süvari göçebeleri yenmek için değilse de
korkutmak için tüm ordularıyla bu göçebelere karşı kara ordusuyla seferler yaparlar (Bu sınır savaşlarından birinde Kyros hayatını kaybeder).

Persler önce imparatorluklarına kattıkları tüm halkların yerel özgürlüklerini, gelenkesel dinlerini ve hukuk sistemlerini geri verme işlerini üstlendiler. Bu amaçla Kyros, Yahudiler’in Yaruşelam’a (Kudüs) geri dönmelerine izin verir. Rejimi desteklemeleri koşuluyla Mısır ve Babil rahiplik yetkilerini ard arda verdi ve tanıdı. Fakat Kyros’un oğlu Kambyses ve Darius, yerel dinlerin ve rahiplerin, emellerinin ayaklanmaya ortam hazırlayan yuvalar oluşturmak olduğunun ortaya çıkması üzerine bu tür ayrıcalıkları
geri alma gereğini duydular. Bunun bir sonucu olarak Kyros’un ardılları onun özgürlük tanıma politikasını bıraktılar. Asur yönetiminin eski teknikleri canlandırılıp daha da geliştirildi.
Bu tarzda imparatorlukların (yani Ortadoğu uygarlıklarının) gelişiminde üç önemli faktörden bahsedebiliriz. Birincisi imparatorluk teknikleri, ikincisi alfabetik yazının gelişimi, üçüncüsü ise etik tek tanrıcılığın doğuşu. Mezopotamya’da bürokratların erklerini kişiliklerinden çok makamlarından alan kamu yöneticilerininağır bastığı bir siyasal düzen Hammurabi zamanında gelişip,Asurlularca canlandırılıp bir değişikliğe uğramadan Perslerce benimsendi. Atanmış memurlardan oluşan örgüt (satraplar ve onların gözetleyicileri), kendini güven içinde duyacak kadar yere sağlam basar durumda değildi. Oldukça geniş toprak parçalarını
yönetmekle sorumlu bir krallık valisi yönetimi kendidine emanet edilen eyaletin her yerinde olup bitenleri gözetleyip denetleyemediğinden, yerel otoritelerle, tapınak rahipleriyle, kent yüksek memurlarıyla, küçük taşra prenslikleriyle, kabile şefleriyle
ya da herhangi bir yerel erk sahibi seçkinleri gurubuyla iş görmek zorunda kalıyordu.

Bu tür ilişkilerin çoğu, görenek tarafından oldukça sıkı bir biçimde
belirlenmişti. Yerel makamların valiye verecekleri herhangi bir verginin ya da askeri hizmetin tutarı ve türü, kralın, valinin, yerel makamların yargılama haklarına ilişkin yetki alanları, tanrılarla iyi ilişkileri sürdürmek için gerekli olan dinsel ve öteki törensel uygulamaların neler olacağı önceden belli idi. Kısacası, merkez memurlarını yerel yaşamla ilişkiye geçiren herhangi bir konu görenek yoluyla kalıplaşma eğilimi gösterdi. Bir kez kalıplaştıktan sonra iki yan da bunu kolay kolay değiştiremedi. Bu, bir yandan, kralın ve valilerin tüm toplumun kaynaklarını savaş ya da öteki herhangi bir amaç için harekete geçirebilme yeteneklerinin sınırlandırılması demekti. Öte yanda geleneksel vergiler ve hizmetler, her yıl yeniden pazarlık konusu edimeden ya da kuvvete başvurarak toplama gereği doğmadan az çok bilinebileceğinden,
imparatorluk hükümeti için bir denge güvencesi sağlanması anlamına geldi. Bu tür yönetimlerin (Sırasıyla; Babilliler, Medler ve Persler) bu yoldaki başarılarının başlıca nedeni büyük ülke yöneticilerinin küçük rakiplelri karşısında sahip oldukları askeri
üstğnlüktü. İmparatorlukların böyle ağır basmalarının gerisinde, ordu yönetimi alannında gerçekleştirilen önemli gelişmeler yatıyordu. Örneğin Asurlular meslekten subay takımı yetiştrimeye yaklaşan bir yol geliştirmişlerdi: Onar kişilik ve yüzer kişilik düzenli birlikler kurmuşlardı.

Perslerde ise ordu on bin “ölümsüzler” birliği boyutlarına varınca,merkezdeki imparatorluk otoritesi herhangi bir sıradan düşmana karşı kendiliğinden askeri üstünlük kazanmış oldu. Böylesine büyük bir koruma ordusunun yalnızca varlığı bile (herkes bir dikbaşlılığının tez elden ve büyük bir karşılık göreceğini önceden bileceği için) uzak eyaletleri bile imparatorluğun asker göndermesini isteyen buyruklarına boyun eğmeye zorladı.
Profesyonel ve sürekli bir ordunun doğuşunun gerisinde, silah altındaki çok sayıda insanı uzun yıllar beslemeye yetecek kadar malın bir merkezde toplanmasına olanak veren ekonomik ve teknolojik ilerlemeler yatar. Asur ordusu, düzenli olarak
tekerlekli araçların kullanılmasına uygun kara yolları yaptı. Bu da askeri birlikler için gerekli ikmal hizmetinin yapılmasını kolaylaştırdı. Birliklerin imparatorluğun uzak bölgelerine, giderek daha kısa sürelerde ulaşmasını sağladı. Yollar, barış zamanında
insanların ve malların taşınmasını da ucuzlatıp ulaşımı hızlandırdı (Medler Asurlular’a son verince bu yollar sahip oldular ve onlardan arta kalan eşyaları aldılar.
Persler de Medler’i yenince onların savaş arabalarına ve coğrafi bölgelerine sahip olup büyük bir ileerleme kaydederler).
Bunlara ek olarak, tacirlerin haklarıyla ve ayrıcalıklarıyla ilgili bir dizi yasal ve geleneksel kural birbirine oldukça uzak ve karşılıklı olarak birbirine güvenmeyen ve birbirine yabancı olan topluluklar arasındaki ticaret ilişkilerini kolaylaştırdı.
Persler tacirlere duruma göre önemli yasal korumalar sağlama politikasını benimseyip sürdürdüler. Örneğin tacirler askerlik hizmetinden bağışık tutuldular.
Tacirlerin ve zanaatçıların yaşadıkları önemli kentler, para biçiminde ödedikleri vergiler karşılığında, şaşılacak derecede geniş kendi kendini yönetme haklarından yararlandılar (McNeill, 2007: 88-92). Persler zamanında üretim güçlerinin gelişmesiyle bir zamanlar geniş yetkilere sahip tapınakların işlevleri gerilemişti. Özel
teşebbüs ile tapınaklar arasındaki rekabet sonunda küçük tapınaklar batar ve yalnız büyük tapınaklar işlerini eskisi gibi yürütmeye devam eder oldular. Geniş tarlalara ve sulama sistemlerine sahip olan büyük tapınakların kazançları eskisi gibi iyiydi. Bu
tapınakların tarlalarında binlerce topraksız köylü ve köle çalışıyordu. Bu özel teşebbüslerden biri de bankalardı. II.Nabukadnezar zamanında bir İsrail’li tarafından
kurulan Egibi adındaki banka Darius I zamanına kadar borç verme, faiz alma işleriyle uğraşmıştı.

Egibi bankası daha sonra bu sistemi geliştirerek, bankanın
kazancını da arttırmaya başladı. Beşinci yüzyılda ise zengin toprak ağalarından Muraşu ailesi bir banka kurarak hem borç vermeye hem de ticaret yapmaya başladı.
Bu firma tapınaklara gıda maddesi ve yapı malzemeleri satıyordu. İran soylularının topraklarını kiralayıp işletiyorlardı. Bu banka askerlerden savaşlarda yağmaladıkları değerli eşyaları satın alıyor, rehin aldığı tarlaları praçalara bölerek topraksız köylülere kiralıyordu (Sever, 1996: 150-151). Burada şu hususu da görebiliriz; bu banka ve benzeri şekilde tefecilik yapanlar devlet içinde kendilerini ayrıcalıklı ve farklı bir konuma koyuyorlardı. Çünkü ellerinde bulundurdukları mali güç onları bu duruma sokuyordu. Ekonomomi üzerinde istedikleri gibi hareket etme yetkisine
sahip olabiliyorlardı. Bunu Pers soylularından aldıkları toprakları kiralamalarından ve topraksız köylülere toprak kiralamaları durumundan anlıyoruz. Hatta ganimet için savaşan askerlerin varlığı bile bu durumda ortaya çıkıyor. Tıpkı İskender’in İssos
savaşında kendisine destek veren Thesselialılar’ın pozisyonu gibi, onlarda savaşta ganimet hırsıyla savaşıyorlardı. Başa gelen satrapların bazılarının keyfi davranmalarına birde bu ekonomik güce sahip toplulukta çıkınca huzursuzluk ve adaletsizliğin kızışması an meselesi olabiliyordu.
Yazının gelişimiyle haberleşmenin ve istihbarat birimlerinin bilgi alma hususunda avantajları söz konusu olurken, tek tanrıcılıkta diğer etnik guruplara daha müsamahakar davranılması durumu ortaya çıkar (Din hususunda kasıt Persler’dir.
Ama Kambyses’ten sonraki süreçte bazen sert politikalarda izlenmiştir).

Pers İmparatorluğu’nda satrap ve asker olacakların eğitimine çok dikkat edilip onları devlete ve halka yararlı olmaları için eğitmişlerdir. Eğitimin yapıldığı yer krallık sarayının ve toplantıların yapıldığı büyük bir meydandı. Bu eğitim yerine
tüccarlar giremezdi. Çünkü tüccarların getirdikleri malların gençlerin eğitimini olumsuz yönde etkileyebileceğine yönelik olumsuz bir düşüncenin hakim olması idi.

Bu meydan dört bölümden oluşmaktaydı. Birinci bölüm çocuklara, ikinci bölüm gençlere, üçüncü bölüm erişkinlere ve dördüncü bölümde artık silah kullanamayacak hale gelmiş olan yaşlılara tahsis edilmişti. Hiçbir gurubun diğer gurubun alanına girmesi söz konusu olamazdı. Gün doğar doğmaz çocukların ve erişkinlerin bu
meydanda ki yerlerini almaları zorunlu idi. Her gurubun başıda on iki başkan bulunurdu. Bu başkanların herbiri Persler’i meydana getiren on iki kavimden seçilirdi.

Çocuklar bu eğitimleri dışında iyi bir eğitim almaları için okula
gönderilirlerdi. Onlara öğretilmek istenen ilk şey hakimlere ve kendilerinden büyük olanlara itaat etmektir. Kendilerinden büyük olanlara ve kanunlara sürekli itaat etmek önemli bir zorunluluktu.
Bu eğitim içerisindekilere açlığa ve susuzluğa dayanmaları öğretilirdi.Herhangi bir öğrenci kendisinden büyük olan birisinden izin almadan yemeğe gidemezdi.

Bu açlık eğitiminde yanlarında sadece dereotu ve ekmek bulundururlardı.Bunun dışında birde ok ve cirit atmayı öğrenirlerdi.16-17 yaşlarına geldikten sonra eğitimin birinci
evresinden çıkıp delikanlılar gurubuna girerlerdi.Delikanlılar on yıl süreyle geceleri dahil olmak üzere saray civarında silahlı olarak nöbet tutarlardı.Böylece hem kent korunmuş olur hem de delikanlıların ahlaklarının düzeltilmesi sağlanmış olurdu.

Delikanlılar gündüzleri halka faydalı olacak bazı şeyleri yapmak için bir araya gelip hepsi de yanlarında ok atmaya yarayan yaylar, kılıç, balta ve kalkan taşımaya mecburdular.Ayrıca her delikanlının elinde iki de cirit bulunur bu ciritlerden birisi mızrak gibi atılırken diğeri de harbi görevini görürdü.Bu eğitim süresinde av partileri askerlik eğitiminin tamamlanması için bulunmaz bir fırsat olarak görülmekteydi.
Çünkü gerçektende av insanları sabah erken kalkmaya, soğuk ve sıcağa bakmazsızın koşup didinmeye ve çeşitli güçlüklere alıştırırdı. Hatta bu av partileri sayesinde savaş alanında çok rahat hareket ederlerdi. Bu gibi eğitimlerden sonra satrap olacak kişi eğitimini tamamlamış oluyordu (Ksenophon, Kyropedia. I: 1-4).
Pers İmparatorluğu’nun yükseliş döneminde imparatorlar genel olarak siyasi bir deheya sahip olmakla kalmayıp askeri bir donanıma da sahiptiler.

Coğrafya’yı yani jeopolitik alanda da iyi bilgiye ulaşıp bu konjoktörde kendilerinin dost ve düşmanlarını iyi tahlil edebiliyorlardı. Sadece coğrafya bilmenin yeterli olamayacağını bilen bu yeni imparatorluk hükümdarları savaş stratejisinde de yeterli birikime sahip olma bilincini kavramışlardı. Bu duruma örnek olarak Büyük Kyros’un Lydia seferinde eskiçağ geleneği savaş stratejisinin aksine sonbaharda terhis edilen Lydia ordusuna saldırıp yenmesidir.

Askeri dehaya sahip olma ve ileri görüşlülük gibi durmlar yükseliş dönemi imparatorlarının genel karakterleri idi.
İmpartorluğun ilk zamanlar büyümesinde ve genişlemesinde imparatorların yumuşak başlı bir siyaset izlemelerinin büyük bir etkisi vardı. Yenilen prenslere adil davranmaları ve törelerine saygı göstermeleri, feth ettikleri yerlere yine oranın yönetcilerini atamaları önemli etkenlerdendi.
Gerileme döneminde ise Kyros’un ölümünden sonra oğulları tam bir
yumuşama dönemine girerler ve disiplinsizlik içinde egemenliği ele aldıklarından,önce biri, onunla eşit kılınmasına öfkelendiği için diğerini öldürmeye başlar.

Örneğin Artaxerxes II dış ülkelere hakemlik yapıp kendi ülkesinin hakimiyetini kaybediyordu. Cezalandırmaktan ziyade affetmeye meyilliydi. Satrapları üzerinde de gereken otoriteye haiz olmadığından isyanları bastırmakta yetersiz kalıyordu. Pers
egemenliğinin istikrarsızlığının en önemli nedenlerinden biri de kral oğullarının eğitiminde değil tersine kadınların ve harem ağalarının politik entirikalarında aranmaktadır.
Pers İmparatorluğu’nun çöküşünü Ksenophon özellikle belirginleştirmektedir.
Pers İmpatorluğu’nun bozulması olayını anlatırken yönetimdeki hakimlerin olumsuz davranış biçimleri sergilediklerini ve bu oulumsuz hareketlerin yönetilenler üzerinede yansıdığından Küçük Asya’da yaşayanlarda merhametsiz olmuşlardı.
İnsanlar paraya düşkün hale geldiklerinden ahlaki bir bozulma meydana gelmiştir.
Önceleri suçlular cezalandırılırken adaletin çökmeye başladığı düzende masum insanlardan para sızdırmak için haksız yere cezalar verilmeye başlanmıştır. Bu nedenle zengin insanlar seferler düzenlenirken ticaret amaçlı seyahatler düzenlerlerdi ama bu olumsuzluklardan dolayı zenginlerde seferlere katılmaz olmuşlardı. Halk önceleri kpek içkiyi bilmezken bozulma döneminde o kadar içki içmeye başlamışlardı ki sofradan kalktıklarında ayakta duramaz hale geliyorlardı. Av partileri her zaman yapılan bir disiplindi ama kral Artaxerxes zamanında kralın kendisi ve yanındakiler kendilrini içkiye verdiklerinden ava girmemeye başlamışlardı. Bu da askeri disiplinden kopmaya sebep olup sonraki yöneticilerin imparator olma vasıflarından uzaklaşmalarına sebep olmuştur. Artık ata binmeyi terk etmişlerdi çünkü ata binmeyi öğretecek kimse de kalmamıştı. Önceleri saray adaletin öğretildikleri yerlerdi çünkü burada iyi bir eğitim veriliyordu. Son dönemlerde kimin fazla parası varsa o daha ön planda tutuluyordu. Bu dönem tam bir rüşvet dönemei olarak nitelendirilebilinir. Bozulma içerisindeki imparatorluğun içindeki ilginç durumlarından biri de ilkin eğitim gören çocuklara bitkilerin faydalı yönleri anlatılırken yıkılma döneminde bitkilerin zararlı yönleri öğretilmeye başlanmıştır. Bu
bilginin öğretilmesi suikast olaylarında kullanılmış olabilir. İnsanlar fazlasıyla şehvetlerine düşkün hale gelmişlerdir. Yataklarının yumuşak olmasına daha özen göstermişlerdir. Aşırı yemek yemeye başlamışlardı. İmparatorluk kendisini dinç ve ayakta tutan tüm değerlerini yitirmeye başlayıp çöküşünü hızlandırmıştır (Ksenophon, Kyropedia. VIII: 8; Wieshöfer, 2003: 127-12).
2. Devlet Yönetimi
Persler; Akadlar, Asurlular, Hattiler gibi kanunları ihtiva eden belgeler bırakmadıklarından teşkilatları hakkında bilgimiz Yunan kaynaklarının parça parça ve çok noksan olarak verdikleri malumata dayanır. Fakat bu eski kaynaklar arasında maraton meydan muharebesine iştirak etmiş olan bir askerin Pers savaşları hakkında
yazmış olduğu dram bazı hususlarda devletin idare tarzı hakkında bir fikir vermektedir. Bu imparatorluk, zamanı kısa olmakla birlikte, şefkatli, adaletli bir otorite göstermiş, genel barışı emniyet altına alabilmişti. İmparatorluk Asurlular’ın, Babilliler’in zulum ve şiddet üzerine kurulan rejimlerine nispetle insanlık lehine büyük bir terakki merhalesi olmuştur. Dünya üzerinde o zamana kadar görülen devletlerin en büyüğü ve en nizamlısı olan Pers İmparatorluğu’nun ırkları, dilleri, dinleri, gelenekleri birbirinden çeşitli milletleri bir tek bayrak altında toplamak kudretini göstermiş olmasında, idare tarzının büyük bir hissesi vardır. Persler’in
hürriyeti sever ruhu, her milleti kendi hususiyetlerinde serbest bırakmak süretiyle Pamir’den Akdeniz’e kadar uzayan bölgede hakiki bir şark konfederasyonu oluşturmaya muvaffak olmuştu. Yalnız Mısır bu konfederasyona ısınamayıp sık sık birlikten ayrılma teşebbüsünde bulunmuştur. İmparatorluğun geniş teşkilatında devletin birinci rüknü ve devlet kuvvetlerinin merkezi “krallar kralı” denilen büyük
kraldı (Günaltay, 1948: 259-260).

2. 1. Kral 

Pers krallığı mutlak bir krallığa sahipti “ülkeler kralı” ya da “krallar kralı”
ünvanını taşıyan büyük kral tüm dünyanın egemeni sayılır ve istekleri yasa niteliği taşırdı. Nakş-i Rüstem’de Darius bunu şöyle anlatır: “Ben Darius büyük kral, kralların kralı, çeşitli insanlara sahip olduğu ülkelerin kralı, uzak ve geniş büyük yeryüzünün
kralı, Hystapes’in oğlu, Achamenidli,bir Persli’nin oğlu, Aryan kökünden, bir Aryan.”
Kral Mısır’da olduğu gibi tanrı sayılmamakla birlikte tanrı Ahuramazda’nın yer yüzündeki temsilcisi olarak kabul edilirdi. I.Darius Nakş-i Rüstem’deki yazıtında “Büyük tanrı Ahura Mazda ki o bu yeryüzünü yarattı, ki o öteki cenneti yarattı, ki o insanları yarattı, ki o insanlar için refahı yarattı, ki o Darius’u kral yaptı, çoğunluğun kralı, çoğunluğun lordu” diyerek güç ve kuvvetini tanrıdan aldığını açıkca anlatmaktadır (Tolman, 1908: 43). Büyük kralın yetkileri sınırsız olmakla birlikte devlet işlerinde söz sahibi olan bir danışma kuruluda vardı.

Bu kurum Pers imparatorluğundaki yedi büyük boyun başkanlarından oluşuyordu. Para basmak yalnız kralın hakkı idi.
Ahuramazda’nın adaletini yeryüzünde yayan bir temsilci olduğundan kral özellikle cezai işlerde yargıçlık yapmakla yükümlüydü. En yüksek yargıçta kendisi idi. Bunun yanında kral tarafından seçilmiş yargıçlarda vardı. Kral bunların hak ve adaletten
ayrılmamalarına çok özen gösterirdi. Örneğin I. Darius zamanında İonia (İonia) satraplığına karanos olarak getirilen Otones bu göreve gelmeden önce kraliyet yargıcı olarak babasının derisinden yapılma bir koltukta oturarak karar vermek zorundaydı. Çünkü babası Sisamnes haksız hüküm vermek için rüşvet alınca Kambyses tarafından derisi yüzülerek öldürülmüş, yargıçlık yaparken oturduğu koltuk da yüzülen derisiyle kaplanmıştı. I. Darius’un mezarı üzerindeki uzun yazıtta krallar doktrini şöyle ilan edilmekteydi: “Adaleti sevdim yalanı sevmedim istek ve buyruğum; yetime, dula karşı hiçbir şekilde adaletsizlik yapılmaması olmuştur.
Yalancıyı şiddetle cezalandırırım. Fakat tarlasını süreni de ödüllendirdim.” Büyük kral ordularında baş komutanıydı. (Sevin, 1982: 326).
İran siyasi kültüründe hükümdarlık kendisini krallık, yönetim ve kurumlar üzerindeki etkileşimde gösterirdi. Bu etkileşim ortak kültür, ortak değerler ve ekonomi çatısı altında işlevsellik sağlardı. Persler’in hükümdarlarının çoğu kendi kanunlarının yasallaşması için çabalamışlardır ve kendilerinden önceki kanunlarla,
kendi koydukları kurallar arasında bir benzerlik sağlamaya çalışmışlardır.

Bunu yaparkende kendilerini önceki hukuk geleneğinin haklı mirasçıları olarakta göstermeyi ihmal etmemişlerdir. Pers hükümdarlığı çoklu yönetimini tek politik birey üzerinden tanımlayıp, hiyerarşik kozmoloji ve siyasi kültür bağlamında
işlevseleştirirdi. Bu hiyerarşik düzende en üstte tanrı, hükümdar, yönetilenler, evren, ülke ve bölgeler hiyerarşisi gelir. Burada önemli olan hükümdarın tanrı ile kulları arasında aracı görevi görmesidir. Bunun sonucunda da onlar üzerinde baskın olup
bireysel kültürler üzerinde aşkın (üstün) bir konuma sahip olur. Bunun ötesinde etnik ve coğrafik komplekse sahip bir toplumu yönetir. Hükümdar, hükümdarlık üzerinden kendisini, soyunu ve en yakın akrabalarını kurumsallaştırıp temsil ediyordu (yani üst kademelere hep yakın çevresinden kişileri tayin ediyordu (Garthwaite, 2005: 11-13).

2. 2. Veliahtlık
Ksenophon’dan öğrendiğimiz kadarıyla “veliahtlar ve Pers büyüklerinin tüm çocukları kralın sarayında yetiştirilir, orda güzel ölçülülük dersleri alır; dürüst olmayan hiçbirşey işitmez ve görmezlerdi. Çocuklar kralın onur verdiği ya da gözünden düşen kimselerin adını işitir, böylece çok küçük yaşta buyruk vermeyi ve
buyrukları yerine getirmeyi öğrenirlerdi.”(Ksenophon, Kyropedia. IX: 1) Herodotos’ta, “bir çocuğa beş yaşından yirmi yaşına kadar yalnız üç şey öğretiyorlardı: Ata binmek, ok atmak, doğruyu söylemek”(Herodotos, I: 136) diyerek bu eğitimin önemini belirtir.

Pers hanedanında krallık babadan büyük oğula geçiyordu fakat;
büyük oğlun anasının asil olması ve babasının krallığı zamanında doğmuş olması göz önünde bulunduruluyordu. Büyük Darius’un son zamanında veliahtlık meselesi ortaya çıktığı zaman, zevcelerinden olan Büyük Kuraş’ın (Kyros) kızı Atossa, kendi oğlu Kşayarşa’nın (Xserxes) krallığı zamanında doğmuş olduğunu ileri sürerek Gobryas’dan doğan büyük oğlu Artabazan’a tercih edilmesini iddia etmişti.

Bu istek Darius I tarafından da kabul edilerek o zamana kadar veliahd olması gereken büyük oğlu yerine Xerxes’in veliahdlığını ilan eder.

Genç Kyros’da krallığın kendi hakkı olduğu iddiasıyla kardeşi Artakhşatra
(Artakses) II’ye isyan ettiği zaman bu eski örneği ileri sürmüştü. Fakat imparatorluğun gerileme devrinde bu eski geleneğe riayet imkanını bertaraf etmek için tahta namzed olacak prenslerin ortadan kaldırıldığını, krallığa saray faciaları tertip edenlerin istedikleri prenslerin geçirilmiş olduğunu öğreniyoruz (Günaltay, 1948: 268-269).
2. 3. Satraplık
Büyük kral eyaletlere bölünen imparatorluğu merkezden atadığı genel valilerle yönetiyordu. İmparatorluk her biri “krallığın koruyucusu” anlamına gelen bir satrap (khşatrapa, gerekse satrapos) tarafından yönetilen satraplıklara yani valiliklere
ayrılmıştı.

Pek çok yönüyle Asur İmparatorluğu’nun eyalet yönetimi biçimine
benzeyen satraplık sistemini büyük Kyros’un Medler’den benimsediği sayılır. Ancak bu sistemin Kyros dönemindeki durumu konusunda fazla bir şey bilinmez. Vergi bölgeleri ile birlikte satraplıklar I. Darius döneminde yeniden bir düzene sokuldular.
Bu yeni düzenlemede mülki otorite ile askeri otoritenin tek kişinin elinde toplanmasına özen gösterilmiş böylece satraplıkların zamanla bağımsızlığa yönelmeleri olasılığı önlenmeye çalışılmıştır (Olmstead, 1948: 59; Sevin, 1982: 326).
Bu satraplıklar şunlardır:
1- Parsa: Pers Satraplığı. Pasargad ve Persepolis burada idi (Bugünkü İran).
2- Uvaja: Elamı (Bugünkü yeri Zağros dağları boyunca uzanıp Tigris nehrinin
250 km. doğusunda bir yer), Darius’un çok defa merkez yaptığı Sus şehrine nisbetleSusionia da denilirdi.
3- Babirus: Kalde satraplığı.
4- Athura: Asur (Yukarı Dicle ırmağı üzeri merkezli bir yer). Habur’ danZağros dağlarına kadar.
5- Arabaya: Habur-Fırat arasındaki bölge ile Suriye, Fenike ve Filistin satraplığı.
6- Mudraya: Mısır
7- Deniz Halkları Satraplığı: Kilikia (Bugünkü Mersin tarafları)- Kıbrıssatraplığı.
8- Yauna: Likya (Günümüzde Antalya ilinin batı kesimi, Muğla’nın güney doğu ucu), Kayra (Aydın ve Muğla illerinin büyük kısmı, Denizli’nin batı ucu),Pamfilya (Antalya ilinin doğu kesiminin hepsi, Akdeniz’den Toroslar’ın güney eteklerine uzanan kıyı şehri) ile sahil Yunan kolonileri, İonya (İzmir ve Aydın illerinin Ege denizi kıyısındaki tüm batı kesimi ile Yunanistan’ın Sakız ve Sisamadaları), Eolya’yı (İzmir ilinin kuzeyi, Yunanistan’ın Midilli adası)kapsıyordu.
9- Çparda: Lidya (İzmir ilinin doğusu Manisa ilinin büyük bir bölümüKütahya, Uşak illerinin batı uçlarını kapsayan bölge) ve Misya (Balıkesir ilinin tümü,Manisa, İzmir, Bursa, Kütahya ve Çanakkale’nin bir kısmını kapsar)
10- Medya (Günümüz Tahran ilinin yakınında bir yer)
11- Armenia (Ermenistan)
12- Katpaluka: Küçük Asya’nın Toroslar’dan Karadeniz’e kadar uzanan kısmıdır. Kapadokya (Bugünkü Nevşehir dolayları).
13- Parthava: Hirkanya ve Partya (Antik İran’ın kuzeybatısında bir yer. Bugün Türkmenistan ve İran dolayları)
14- Zarangiye: Zaranka
15- Haraiva: Ariya (İran ve Hindistan arasında yaşayan bir kavmin adı)
16- Uvarazmiya: Harezm (Türkmenistan ve Özbekistan arasında bir yer)
17- Bakhteris: Bakteriyana (Afganistan, Tacikistan, Türkmenistan,
Özbekistan’ın bir kısmını teşkil eden bölge)
18- Sughda: Sugdiyana (Özbekistan’da Semerkand ve Bukhara topraklarını içerir)
19- Gandara: Kandalar (İndus vadisi tarafları)
20- Sakalar: Seyhun ötesindeki Türk illeri.
21- Thatguslar: Sattagideler (Hindistan’ın güneyinde bir yer)

22- Horauvatis: Arakhosya (Afgsnistan’da Kandahar)
23- Makalar: Harmund geçidi bölgesi (Tolman, 1908: 5; Günaltay, 1948: 170– 171; Sevin, 2001: 115–213).
Sonraları satraplık anlamı merkezi hükümetin otoritesini temsil eden bir anlam olmaktan çıkmış birleşik Pers devleti içinde sadece bir idari bölümü ifade etmeye başlamıştır. Hatta Pers ülkesi bile, bazı imtiyazlara sahip olmakla beraber, aynı şekilde bir idari bölüm sayılmıştır. Bazı satraplıklar mesela batı Anadolu’daki Daskileion satraplığı kuşaklar boyunca ırsi bir makam imiş gibi aynı ailede kalmıştır.
Darius’un ölümünden sonra imparatorlukta Fratarakta unvanını taşıyan 127 alt-satrap bulunuyordu. Satraplık başına ortalama beş alt-satrap düşmesine rağmen, Frataraktalar tarafından oluşturulan “Yediler Meclisi” önemli bir yönetim organıydı.
Buradan anlaşıldığına göre satraplıkların büyük bir kısmı yedi yönetim birimine ayrılmıştı. Karahmara adı verilen bir tür kadastro defterinde bu birimlerin yüzölçümleri, sınırları ve özellikleri ayrı ayrı kaydediliyordu. Sivil ve askeri gücün bir elde toplanması bir çok hallerde satrapların merkezi hükümet karşısında özgür kalmalarına ve hatta ayaklanmalarına yol açmıştır. M.Ö. 5. yüzyıl ortalarında birçok satrap isyanı görülüyor (Mielke, 2002: 702-703; Mansel, 1971: 256-257).
Her satraplıkta birbirine bağlı olmayan, her biri saraydan atanan ve genellikle Pers ya da Med soyluları arasından seçilen üç büyük memur bulunuyordu. Satrapların yanında bir genel yazman vardı. Görevi satrabın yönetimini izleyip saraya rapor vermekti. Askeri yönetim ve eyalet ordusunun yönetimi ise bir komutana bırakılmıştı.Çoğu kez de satrap ve genel yazmanın arası hep açık olurdu. Darius bununla da yetinmeyerek her yıl eyaletleri denetleyerek rapor vermek üzere “kralın gözü” ve “kralın kulağı” denilen bir takım memurlardanda yararlanıyordu. Kendilerini koruyan ve gerektiğinde de yardım eden bir askeri birliğin koruması altında hiç beklenmedik zamanlarda her işi inceler, genel durumu denetler ve krala rapor verirlerdi.

Saray bu memurların raporlarına göre kesin tavrını ortaya koyardı. Kötü yöneticiler hemen merkeze alınarak ya mahkeme edilerek öldürülür ya da kendilerini savunmalarına olanak tanınırdı.
Satrap ve öteki yöneticiler eyaletlerinin yönetiminde bağımsızdılar.
Satraplıklarda yaşayan türlü ırktan uluslar kendi gelenek ve görenekleriyle yasalarını ve varsa başka özelliklerini korumada serbesttiler.

Satraplar ancak siyasal bir zorunluluk gördükleri zaman bu işlere karışacaklardı. Satrapların en başta gelen görevlerinden biri vergileri zamanında toplamaktı. Bunun yanında eşkiyalığa karşı
savaşım, iç düzenin korunması, ulaşım güvenliğinin sağlanması ve tarımın korunup geliştirilmesi de satrabın sorumluluk alanına giren önemli görevlerdi. Örneğin Darius’un satrap Gadatas’ı Anadolu’da ağaç diktirdiği için kutladığı söylenir.
Satraplarda büyük kral gibi boş zamanlarını avla geçirmekten hoşlanırdı (Sevin,1982: 326-327).

2. 4. Ordu
Pers askeri eğitiminin temelini ata binmek, atla avlanmak, ok atmak ve mızrak kullanmayı bilmek oluşturuyordu. Ağır (miğferli ve zırhlı) veya hafif Pers süvarisi Hellenler’i oldukça etkilemişti. Med topraklarından gelen ve kraliyet haralarından yetiştirilen Nesea atları çok ünlüydü. Nakş-ı Rüstem yazıtında birinci Darius’un
askeri yönü şöyle belirtilir. ‘Eğer bir asi görürsem veya onu görmediğim zaman bile hem ellerim hemde ayaklarımla becerikliyimdir. Süvari olarak iyi bir süvariyimdir.
Okçu olarakta hem ayakta hemde at üzerinde iyi bir okçuyumdur. Mızrakçı olarak hem ayakta hem at üstünde iyi bir mızrakçıyımdır’ (Aktaran: Casabonne, 2007: 32).Antik çağın en önemli güçlerinden biri olan Persler M.Ö. 550 yılında Ön Asya’nın önemli devletlerin biri olan Medlere karşı zafer kazanarak, başta İran olmak üzere, batıda Halys Irmağı’na değin uzanan Ön Asya ülkelerini içine alan
büyük Pers İmparatorluğu’nu kurmuşlardır. Kısa bir sürede coğrafi olarak çok geniş bir alana yayılan Pers İmparatorluğu için hem ele geçirdiği toprakları koruması hem de yayılmacı siyasetini sürdürebilmesi açısından güçlü bir orduya sahip olmak en
önemli unsurlardan biridir. İmparatorlukları aslında belirli bir etnik-kültürel kimliğe sahip insan topluluğunun savaşla ya da askeri zorlamayla diğer toplumları kendi
hâkimiyeti altına alması olarak tanımlayabiliriz. Çeşitli halklardan oluşan birlikteliğin dağılmaması için her ne kadar barışçıl tavırlar sergilense de askeri örgütlenme imparatorluklar için hayati bir önem taşımaktadır.

Pers yönetim sistemi içersinde askerlik tüm sınıflar için zorunlu bir görevdi. Bu yüzden de eğitim Persler için çok büyük bir önem taşıyordu. Herodotos’a göre, “bir çocuğa beş yaşından yirmi yaşına kadar yalnız üç şey öğretiliyorlardı: Ata binmek, ok atmak, doğruyu
söylemek”(Herodotos, I: 136)Pers ordusu, ondalık sisteme göre, yani onlu, yüzlü ve binli birliklere ayrılmıştı. On kişiden oluşan bir birlik bir dathapatiş’in, 100 kişiden
oluşan bir birlik bir satapatiş’in, 1000 adamlık bir birlik bir hazarapatiş’in ve 10.000 kişiden oluşan bir birlik ise bir baivarapatiş’in komutası altında bulunuyordu.

Daha yüksek rütbeli subaylar ile başkomutanlar ise Pers ve Med soylularından seçilmekteydiler. Kralın ordusu içindeki en seçkin birlik 10.000 kişiden oluşan ve ölümsüzler adıyla anılan birlik idi.
Ordu içerisindeki işlemlerinde ise; kendi bölüğünü düzenli bir biçimde tutmayı başaran bir yüzbaşı eğer orduda da ihtiyaç varsa binbaşılığa terfi ettirilirdi.

Böylece bölük komutanları arasında başarılı olanlar da yüzbaşıdan boşalan yerlere yükseltilirlerdi. Görevini en güzel biçimde yapan onbaşılar takım komutanlığına getirilirlerdi. Beş kişinin başında olanlar ise onbaşılığa gelirdi. Böylece herkes kendi komutanına itaat ederek yükselme şansı yakalamış oluyordu.

Ayrıca komutanlarına
daha fazla itaat eden beş kişinin başlarının, takım komutanlığına, onbaşıların bölük komutanlığı ya da bölük komutanlığı yardımcılığına atandığı da oluyordu (Ksenophon, Kyropedia. II: 1).
Ordu, merkezi güçlerin yanı sıra satraplık ordularının bileşiminden
oluşmaktadır. Ordunun çekirdeği soylu Pers ve Medler’den teşkil edilmiştir. Merkezdeki kralın iktidarı uyruklarının bağlılığına, yani vergilerin ödenmesine ve askerlik hizmeti yükümlülüğünün yerine getirilmesine dayanmaktadır.

Ayrıca imparatorluk sınırlarında huzurun ve düzenin sağlanmasının temelinde de iyi teşkilatlanmış bir ordunun önemi büyüktür. Erken dönemlerde Pers ordusunun, her askerin kendi donanımını sağladığı bir milis ordusu olduğu düşünülmektedir.
Egemenlik alanının genişlemesiyle birlikte bu ordu, Perslerin yanı sıra Medler’in ve Doğu İran kavimlerinin hizmet ettiği sürekli bir orduya dönüşmüştür. Ordunun çekirdeğini oluşturan sürekli orduya “spada” adı verilmektedir ve bu ordu mızrak alayları, okçular, piyadeler, at ya da deve üzerindeki süvariler ve savaş arabalarından
oluşmaktadır. Bununla birlikte ölümsüzler olarak tanımlanan ve Pers-Med yüksek soylularından oluşan seçkin birlikler de yer almaktadır ki, bunlar kralın “yakın korumaları” olarak da adlandırılmışlardır. Gerektiğinde, satraplık ordularının yanı sıra imparatorluğun buyruğundaki halkların oluşturduğu diğer ordular da bu çekirdek orduyu tamamlamışlardır. Ayrıca, kalelerde ve garnizonlarda konuşlandırılmış bir sınır-işgal ordusu ve öncü birlikler de yer almaktadır.

Kentlerdeki (akra) ve kırsal kesimdeki (khora) garnizonların bakımı, satraplar tarafından yerel kaynaklardan sağlanıyordu.

Bu garnizonların görevi, ülkenin korunması ve tehlikeli durumlarda
birliklerin hızla hazır tutulmasıdır. Ayrıca garnizonların komutanlarının büyük kral tarafından atandıkları ve bunların krala karşı doğrudan sorumlu oldukları da bilinmektedir. Özellikle dördüncü yüzyılda paralı askerlerin ordu içinde yoğun bir şekilde yer aldıkları görülmektedir. Erken dönemlerden itibaren Asya ve
Yakındoğu’da yaygın olarak kullanıldığını bildiğimiz savaş baltaları Pers ordusunda da sıklıkla kullanılmıştır. Bu baltalar uzun-ince saplı ve keskin ağızlıdır. Hafif bir silah olduğu için süvari ve piyadeler tarafından rahatlıkla taşınabilmektedirler.
Keskin ağızlı bir silah olması nedeniyle de miğfer ve zırhların içine kolaylıklaişleyebilmektedir.
Pers okları kamış ya da ince çubukların ucuna üçgen şeklinde bölmeli bronz
uçların takılmasıyla yapılmışlardır. Denge unsurunun sağlanması için üzerine üç tüy
takıldığı bilinmektedir. Nispeten hafif bu oklar geniş başlı olmaları nedeniyle kalkan
ya da zırhları delmekten çok zırhsız hedeflere karşı daha etkiliydiler. Disiplinli ve eğitimli birlikler olmasına karşın Pers okçuları Yunan kalkan ve zırhlarına karşı çok etkili olamamışlardır. Pers piyadelerinin göğüs göğse savaşta kullandıkları en önemli silahlardan biri de mızraklardır. Bunlar tek elle ya da kargı gibi iki elle tutuluyorlardı. Herodotos eserinde muhafızların ve ölümsüzlerin gümüş ya da altından yapılmış elma veya nar şeklindeki mızrak dipçikleri taşıdıklarından bahseder (Herodotos. VII: 40–41). Persler göğüs göğse savaşta mızrakların yanı sıra çok çeşitli
silahlar kullanmışlardır. Bu silahların çoğu Med, Yunan, Mısır ve İskit kökenli silahlar olduğu bilinmektedir. Bunlardan en karakteristik olanı İskit kökenli bir silah olan akinakes’tir. Akinakes, 34–35 cm. uzunluğunda, düz, sıklıkla demirden yapılmış çift yüzlü kısa bir kılıçtır. Antik kaynaklarda altından yapılmış örneklerden de söz edilmektedir. Bu silahın kemere takılması için düzenlenmiş ilginç bir sapı bulunmaktadır.
Pers ordusunda savunma aracı olarak değişik formlarda kalkanlar kullanılmıştır. Büyük dikdörtgen şeklinde, hasırların bir araya getirilip deriyle birleştirilerek güçlendirilmesiyle yapılan kalkanlara spara adı verilmektedir.

Bu kalkanları taşıyanlar ise sparabara olarak adlandırılmaktadır. Bu tip kalkanların Büyük Kyros’tan başlayıp Genç Kyros’un Kunaksa savaşına kadar kullanıldıkları düşünülmektedir. Ortaçağda da benzeri kalkanlar kullanılmıştır. Bu kalkanlar
özellikle ön saflardaki piyadeler tarafından bir bariyer ve kalkan duvarı olarak hizmet görüyorlardı. Hafif malzemeden yapılan kalkanlar yaklaşık omuz hizasındaydı. Bu tip kalkanların paralı askerler de dâhil Pers ordusunun büyük kısmı tarafından
kullanıldığı bilinmektedir. Orduda kullanılan diğer bir kalkan tipi de keman şekildeki kalkanlardır. Her iki taraftan oyulmuş yuvarlak şeklindeki görünümüyle bu adı almışlardır. Bu tip kalkanlar sparabaların arkasında 2.-3. sıralardaki askerler ya da
muhafız alayları tarafından taşınmaktadır.
Persler’in savaş bayrakları kullanıp bu bayraklar parlak renklerle boyalı olup uzun bir kazığın üzerine konulmuş kartal biçimindeydi (Ksenophon, Kyrou Paideia.VII: 1). Bayraklar olasılıkla savaş alanında düzenin işareti olarak ya da saldırı sinyali olarak kullanılmış olmalıdır. Pers komutanlarının kendi kişisel bayraklarının varlığından yola çıkarak, bunların savaş alanındaki pozisyonu ve otoriteyi simgelediği sonucuna da varabiliriz. İşlevsel olarak bakıldığında ise birliklerin ayrımında ve geniş alanlara yayılan ordunun kontrolünde bu bayraklara ihtiyaç duyulduğu düşünülebilir. Bayraklar üzerinde çeşitli hayvanlar, bitkiler, dini ya da mitolojik semboller betimlenmektedir. Zaman zaman geometrik desenler de bu bayraklar üzerinde görülmektedir.
Kyros zamanında sekiz oklu arabalar yapılıp bu arabalarda on altı öküz çekildi.
Normal arabaların yükünden fazlasını taşımaya başladılar (Ksenophon, Kyrou Paideia. VI: 1). Savaş alanında ya da özellikle destek kuvvetlerin beslenmesi için iaşe taşımakta önemli bir rol oynamışlardır. Savaş arabaları Persler tarafından çok çeşitli amaçlar için kullanılmıştır. Bu arabalar Persler için saldırı aracı olarak değil
otorite ve gücün sembolü olarak önem taşımaktadır. Askeri ve dini törenlerde güç sembolü olarak, avlanmaya ya da savaşa giderken de nakliye aracı olarak işlev görmekteydiler. Kyros zamanında üç yüz savaş arabasına birer asker biniyordu. Kyros bu arabaların kullanımını yasaklayıp daha uygun olanlarının kullanılmasına
karar verir. Arabaların tekerlekleri güçlendirilip kırılma tehlikeleri ortadan kaldırıldı.Dingillerin uzun yapılması ise devrilme olasılıklarını düşürüyordu. Arabacıların yeri tahtadan bir kule şeklindeydi, böylece arabacı boğazına kadar korunuyordu. Her arabacı silahlanarak dingillerin uçlarına orak gibi keskin bir alet taktıklarından düşmana daha fazla zarar verirlerdi. Ayrıca yolda arabaların tamir edilmesi durumunda ise her arabanın üzerinde bir tırpan ve bir bel bulundurmaları gerekiyordu. Her yük hayvanı üzerinde ufak bir orak ve budama yapabilmek için eğri bıçaklar bulunmalıydı (Ksenophon, Kyrou Paideia. VI: 1–2). Zamanla
imparatorluğun geniş alanlara yayılmasıyla bu arabaların nakledilmesi ya da ordunun yürüyüşü esnasında yürüyüş düzenini uzatması ve geciktirmesi gibi nedenlerle, savaş aracı olarak işlevlerini yitirmiş olduklarını düşünülmektedir.
İmparatorluğun sahip olduğu askeri güç aslında örgütlenmeleri farklı iki öğeden oluşuyordu. Bunların ilki hükümdarın emrindeki daimi ve düzenli ordu, diğeri ise imparatorluğun dört bir yanındaki eyaletler, yarı-bağımsız kentler ve küçük krallıkların hükümdarın emrine vermiş olduğu güçler idi. Otorite daima merkezdeki
hükümdara aitti. Özellikle satraplıklarda, satrapların kendi başlarına hareket etmelerini önlemek ve isyanlardan kaçınmak amacıyla satraplık ordularının başına genellikle Pers soyluları ya da hükümdara yakın kimseler getiriliyordu.

Kabile anlayışından çıkıp imparatorluk niteliğini kazanan böylesi önemli bir siyasi örgütlenme bile devletler-kurumlar arası ilişkilerin hızlı değişimiyle başa çıkamamış olmalıdır (Kılıç, 2008: 109–115).
Egemenlik alanının genişlemesinden sonrada, Persli kara ordusu ,büyük kralın omurgasını oluşturdu. Ancak bu içinde Persler’in yanısıra özellikle Medler’in ve Doğu İran kavimlerinin temsilcilerinin hizmet gördüğü ve sorumluluk taşıdığı sürekli
bir orduya dönüştürüldü (hareket ordusu). Koşullar gerektirdiğinde diğer uyruk halkların kontenjanları bu çekirdek birlikleri tamamladılar (imparatorlukseferberliği). Persler ayrıca kalelerde ve garnizonlarda konuşlaştırılmış bir “sınır ve işgal ordusu” ile öncü birlikleri besliyorlardı. Bu ordu, savaş arabaları savaşçılarının
yanısıra at üzerinde ve deve üzerinde süvarilerden, mızrak taşıyıcılardan ve ok atıcılardan oluşmataydı ki bu son iki grup tahminen piyade ve süvari birliklerine ayrılabilir.
Persler egemenlikleri başladığı andan itibaren her askerin yiyeceğinin ve barınmasının karşılandığı ve bir altın dareike (darikos) aylık ücret aldığı Yunanlı paralı asker birliklerini de hizmete aldılar. Paralı askerlerin hizmete alınmasının çöküntüyle bir ilgisi olmadığı savunulur. Örneğin İskender seferinden kısa bir süre önce Mısır’ın fethedilmesi ya da şimdiye kadar büyük kral için son derece tehdit edici olarak görülen sözde ‘satraplar ayaklanmasının’ aslı astarı olmayan bir şey olarak ortaya çıkması gibi tarihsel olgular bunu yalanlamaktadır. Paralı askerlerin
hizmete alınması dördüncü yüzyılda genel bir olguydu ve Yunan hoplitlerin (ağır silahlı eski Yunan askerleri) verimliliği ve savaş gücü ile onların büyük kralın yanında hizmet ettikleri bilgisi verilir.
Bir zırhlı süvari kendi donanmasını kendisi sağlardı. Onun eyer ve başlık takımıyla bir at, bunun yanında bir miğfer, bir demir zırh, bir bronz kalkan 110 ok bir demir topuz, iki demir mızrak ile bir mine gözü ilave parası olarak getirmesi gerekmekteydi. Bu yükümlülüğün karşılığı olarak kral tarafından kendisine bir parça toprak (bir tür tımar olarak) armağan edilirdi.
Pers savaş taktiğinde ise her zaman savaş birliklerinin ikmal ve iaşelerini taşıyan araçlar vardı. Bakımlarını imparatorluk yolları boyundaki ambarlardan sağlıyorlardı. Neredeyse yalnız gündüz yola çıkılıyor ve savaşılıyordu ve seferlere ilkbaharda başlanıyordu. Irmaklar, tomrukların, köprülerin yada şişirilmiş hayvan
derilerinin yardımıyla geçiliyordu. Genellikle taşkına uğramış düşmanı daha sonra ağır silahların ve suvarilerinin kullanılmasıyla kanatlardan çökertmek amacıyla okçuların, sapancıların ölümcül yüklerini atmalarıyla savaşa başlanıyordu. Öncelikle Helenler,

zırhları ve kalkanlarıyla savunmada güçlü, yakın dövüş silahlarında açık bir şekilde üstün oldukları ve Pers ilerlemesi, kumandanların davranışından ve emirlere oldukça fazla bağımlı olduğu için bu taktik Yunanlı hoplitler ordusunda işe yaramıyordu (Wieshöfer, 2003: 140-147).Tarih sahnesinde orduda profesyonel savaşçı gücünün uygulanmadığı ama başarının yüksek olduğu dönem olarak peygamberin (a.s.) dönemi gösterilebilir.
Burada peygamberin nebevi denetiminde kurulan toplum, aynı zamanda üretici, sivil ve savaşçıdır. Savaşa çıkmak gerektiğinde merkezden yapılan bir çağrı üzerine savaşabilme yeteneğine ve gücüne sahip bireyler silahlarını kuşanır ve orduyu meydana getirirler. O dönem içerisinde askerlik profesyonel bir kurum, bir geçim aracı ve rafine olmuş bir meslek değil, sivil ve dini bir görevdi. Bu görev tüm erkekler için farz olduğundan askerlikte bir meslek olma duşına çıkıyordu (Bulaç,2006: 78-79).

2. 4. 1. Eyalet Orduları
Diğer etnik Pers orduları tam zamanlı askerler değildiler. Pers halkı gerekli görüldüğü zaman savaşa çağrılan insanlardı. Bu insanlar bir ordu mensubuydular.
Fakat onlar askere zorla alınan kişiler değillerdi. Bir nevi gönüllü ordu birlikleriydiler. Pers vilayetlerinde ordunun yükselişini dört grup altında değerlendirebiliriz. Birincisi, Pers süvarilerine destek olan satraplıklardı. İkincisi,bazı illerde arsa sahiplerine askeri hizmet veren yabancı askeri koloniler vardı.
Üçüncüsü, Garnizon askerleri vardı. Bu garnizon askerlerinin çoğu paralı askerler olup her biri imparatorluk dışından askere alınanlardı. Grek askerleri bunun en açık örneğini gösterir ve imparatorluk sınırı içindeki insanların bazıları buna örnek verilebilir. Son olarak; savaş için yerel ordudan oluşup illerden askere alınan insanlar vardı.
Bazı yönetimlerde koruma görevlisi birimleri teşkil edilirdi. Bunlardan en çok bilineni genç Kyros’un 600 ağır silahlı süvari ordusuydu. Benzer olarak Oroites,Frigya satrabı, Lydia ve İonia, Darius’un kontrolü altındaki 1000 kişilik Persler’den oluşmuş koruma görevlisine sahipti. Bölgesel koruma görevlileri ileriye dönük donanımda değildiler ve bunların nasıl kurulduğuna dair herhangi bir bilgiye sahip değiliz. Bunlar sömürge kolonileri gibiydiler (Head, 1992: 12-14).
2. 4. 2. Deniz Kuvvetleri
İranlılar denizci bir kavim değildiler. Gerçi kuzeyde Hazar Denizi, güneyde Umman Denizi, güney batıda da Basra Körfezi sahilleri vardı. Fakat Hazar Denizi o çağlardaki ticaret merkezlerinden uzak ve siyasetende önemsiz olduğundan burada gemiler işlemiyordu. Umman Denizi ve Basra Körfezi kıyılarında ise Persler’den pek az insan yaşıyorlardı. Bu sebepten Madalar (Medler) bir donanma vücuda getirmeyi düşünmemişlerdi. Fakat Persler bütün Ön Asya ile Mısır’a hakim olunca, kuvvetli bir donanmaya ihtiyaç duyulmuştu. Persler, Babil krallığına varis olunca Fenike ile beraber Fenike donanması hükümleri altına girerek ilk deniz kuvveti vücut bulmuş
oldu. Fenikeliler öteden beri Akdeniz’de Yunanları kendilerine rakip tanıyorlardı.

Persler’in Yunanistan’a hücumları Fenikelileri Persler’e yaklaştırmış oldu. Bunlar isteyerek donanmalarını Persler’in emrine verdiler. Bu donanma ilk zamanlarda bile Yunan donanmasından üstündü. Pers kralı Fenike limanlarında yeniden gemiler yaptırarak bu donanmayı bir kat daha arttırdılar. Fenikeliler’den maharetli denizcileri
hizmetlerine aldılar. Mısır’ın zaptından sonra bu memleketin deniz kuvvetleride İranlar’ın eline geçti. Pers kralları sonraları Bosfor, İonia, Karya tershanelerinde de gemiler inşa ettiler. Egeliler’den ve Yunanlılar’dan da denizcilikte maharetli birçok komutanları hizmetlerine aldılar. Bu suretle Pers donanması Akdeniz’de korkunç birkuvvet oldu. Donanmayı oluşturan gemiler üç çeşitti.
1- Üç sıra kürekçi ile hareket eden harp gemileri.
2- Nakliye hizmeti gören uzun gemiler.
3- Küçük gemiler. Bu gemilerin süvari ve tayfaları gemilerin yapıldıkları
memleketlerin halklarından idiler. Fakat serdarlar ve komutanlar Persler’den ya da Madalar’dan seçiliyorlardı (Günaltay, 1948: 274-275).
Tarih öncesi çağda savaş ile antik çağda savaşı birbirinden ayıran,
teknolojiden ziyade örgütlenme farklılığıydı. İlk şehir-devletlerin ve
imparatorlukların kurulmasıyla savaşlar önemli değişikliklere uğramıştı. Başta Mezopotamya olmak üzere yeterli kadar tarımsal ürün sağlandığından, yönetici elitler ve asker sınıfı ortaya çıkmıştır. Askerî kuvvetlerin çoğunluğunu hâlâ çiftçiler oluştursa da, topluluk yılın bir bölümünde bunların tarlada çalışmaktan çok savaşmasını destekleyebiliyordu. Böylece ilk düzenli ordular ortaya çıkmış oluyordu.
Antik çağ savaşlarında özellikle atlı orduların yaya ordular karşısında ki üstünlüklerinden dolayı atın savaşlarda kullanımı bu dönemde hızla yayılmaya başlanmıştır. Devletler büyüdükçe askerî hareketlerde hızın önemi de artıyordu, çünkü merkezî otorite isyanlar hızla bastırılmazsa dizginleri elinde tutamıyordu. Buna getirilen ilk çözüm M.Ö. 200 yıllarında Orta Doğu’da kullanılmaya başlanan savaş arabalarıdır. Bunlar önceleri yaban eşekleri, öküzler ve eşekler tarafından çekiliyordu ve Orta Doğu’nun görece düz arazilerinde hızlı yol almayı sağlıyordu. Savaş arabaları nehirleri yüzerek geçecek kadar hafifti.

Kuvvetli atların yetiştirilmesiyle savaş arabaları atlar tarafından çekilmeye başlandı. Atların hızı savaş arabalarını daha da etkin hale getirmişti. Savaş arabalarının hem ulaşımda hem de savaş alanındaki gücü, M.Ö. ikinci binyılda antik yakın Asya’daki halklar tarafından ana silah olarak kullanılmasını sağlamıştır. Tipik bir savaş arabasında iki kişi bulunurdu: Biri okçuluk yaparak düşman kuvvetlerine saldırır diğeri de arabayı sürerdi. Zamanla, beş savaşçıyı taşıyacak savaş arabaları geliştirildi. Savaş arabaları savaşlarda oynadıkları rol açısından günümüzün tanklarına benzetilse de, asıl katkıları, yaya okçulara taktik manevra sağlama yeteneğidir. Hızları nedeniyle piyade saldırılarından kaçmaları
mümkün oluyordu. Öte yandan, oklardan gelen zararı azaltmak için dağınık düzene geçen piyade birlikleri ortak korunma avantajlarını kaybediyor ve savaş arabaları tarafından kolaylıkla ezilebiliyordu.

Taktik açıdan bakılırsa savaş arabalarının karşısına çıkan kuvvetler bir ikilem karşısında kalıyor, bu da savaş arabalarını ordular için elzem kılıyordu. Savaş arabaları bakım için özel zanaatkâr gerektiren karmaşık yapılı araçlardı. Bu da savaş arabalarını pahalı kılıyordu. Savaş arabaları, bir topluluk içindeki bireyler tarafından
sahip olunduğunda savaşçı sınıfının ve feodal sistemin ortaya çıkmasına sebep oluyordu. Kamu malı olduğu yerlerde ise, yeni Mısır Krallığı gibi güçlü merkezî devletlerin kurulmasına olanak sağlıyordu.
Savaş arabası çok yararlı olsa da Akdeniz’in kuzey kıyılarında yani Anadolu,Yunanistan ve İtalya’daki engebeli ve dağlık arazide çok etkili değildi. Bu nedenle Eski Yunanlılar daha çok piyade taktikleri kullanıyordu. Etrafa kapalı kalan Mısır’ın aksine Yunanistan dışarıdan gelen kuvvetlerin sürekli tehdidi altındaydı. Dağlık
arazi, birlik olasılığını azaltıyor ve dolayısıyla da şehir-devletler birbirleri ile sürekli çatışma halinde oluyorlardı. Bu yüksek baskılı ortamda piyade silah ve taktikleri hızla gelişti. Yaratılan falanks düzeni, birlikte hareket eden bir grup insandan oluşan bir duvarın tek başına hareket edenlerden daha etkili olduğunu göstermiştir.

Eski Yunanlılar daha önce kullanılandan daha uzun mızraklar kullanıyor ve daha çok zırh kuşanıyorlardı. Pers savaşlarında Persler’in çok sayıda piyadeyi kitlesel olarak kullanma ve dalgalar halinde taarruz etme taktikleriyle karşı karşıya kalan Eski Yunanlılar daha az olsalar da bu savaşlardan zaferle çıkmışlardır.
Pers İmparatorluğu’nun hâkimiyetinde olan Orta Doğu’da savaş arabaları giderek önemini yitirmeye başlayıp atlar artık tepeden tırnağa silahlı bir adamı kolaylıkla taşıyabilecek kadar güçlenmişti. Böylece savaş arabalarındaki okçular, at üstündeki okçular ve mızrak taşıyan hafif süvarilerle yer değiştirmişti. Bu gelişme,
düzlüklerde yaşayanlara büyük bir dezavantaj getiriyordu. Yalnızca piyadelerden oluşan bir çatışmada tarımsal bölgelerdeki daha büyük insan gücü her zaman galip çıkabiliyordu. Savaş arabaları için gerekli olan altyapı ve eğitim ise yalnızca şehirlerde bulunuyordu.

Yalnız gezen atlı savaşçılar kendilerini tarımsal alanlardan çok bozkırlarda evinde hissediyordu. Daha güçlü atlar ve eyer gibi donanımlar yayıldıkça, tarımın mümkün olmadığı ancak hayvancılıkla uğraşılan yerlerdeki göçebeler tarafından kısa sürede kullanılmaya başlandı. Bu göçebeler zamanlarının çoğunu at sırtında geçirdiklerinden savaş sırasında atları daha etkin
kullanabiliyorlardı. M.Ö. dördüncü yüzyılda II. Philip ve oğlu Büyük İskender yönetimindeki Makedonyalılar atlı savaşçılarla kuvvetli Yunanlı piyade birliklerini başarıyla birleştirerek eşi görülmemiş güçte bir ordu yarattılar. Yunanistan’ı fetheden Büyük İskender dikkatini görkemli Pers İmparatorluğu’na çevirdi. Bu sırada Persler savaş arabasından tamamen vazgeçmişlerdi ancak Büyük İskender’e karşı giriştikleri M.Ö. 331 yılındaki Gaugamela savaşında tek tük de olsa kullanılmıştı. Savaş arabası sadece imparatorun tören aracı olarak kullanılıyordu ve Pers ordusu piyade ve süvariden oluşan bir karma orduydu ve savaş filleri gibi egzotik birlikler de bulunuyordu. Yine Makedonların saldırı gücü karşısında bu ordu pek işe yaramadı ve arka arkaya yapılan üç savaşta da Persler bozguna uğradılar (www.Vikipedia, Antik Çağda Savaş: 02.08.10).
2. 5. Yol Ağı Pers devletinin tüm Anadolu’yu 200 yıl egemenliği altında tutmasında en önemli etkenlerden biri kurdukları düzenli bir yol ağının varlığıdır. Herodotos’un verdiği bilgiler ışığında Persler’in kullandıkları yol ağı; Lydia ve Phrygia içlerinde 20 konak boyunca uzanır. Phrygia sınırında Halys ırmağına rastlar. Buradaki sıra dağları aştıktan sonra Kilikia (Anadolu’nun güney kesimi) sınırlarına kadar, Kapadokia (İç Anadolu) için de 28 konak gidilir. Kilikia içinden geçilecek yol üç konaktır. Kilikia ve Ermenistan arasında sınır, içinden gemilerin yüzebildiği bir ırmaktır ki adı Fırat’tır. Ermenistan içinde her biri bir garnizonla tutulan 15 konaklık yol vardır. Bu bölgeyi gemilerin yüzebildiği dört ırmak sular, bunlar geçilmeden bir sonrakine gidilemez. Bunlardan birincisi Dicle, ikinci ve üçüncüsü aynı yerden çıkmadıkları ve bir tek ırmak olmadıkları halde aynı adı taşırlar. Birincisi Ermenistan’dan, öbürü Mateinler’in ülkesinden gelir. Dördüncüsü ise Gyndes’tir (Diala). Ermenistan’dan Mateinler’e geçerken dört kanal vardır ve bu ülkeden Kissia’ya (Zağros dağları) vardıktan sonra, üzerinden Susa kentinin kurumuş olduğu ve gemilerin işlemesine elverişli bulunan Khoaspes’e (Susa kentinde bir yer) kadar 11 konak vardır. Bütün bu konakların toplamı 111’dir. Sardes ile Susa arasındaki konak sayısı bunlardır. Yaklaşık olarak 2500 km uzunluğundaki bu yol 90 günde aşılabilmekteydi. Yol boyunca kervansaray niteliğindeki 111 konaklama merkezi ve yol güvenliği her eyalette satraplar tarafından güvence altına alınmıştı. Bu yüzden
Persler iyi ve hızlı bir haberleşme şebekesine sahipti. Herodotos, yeryüzünde Pers haberleşme servisi kadar hızlı bir şey olmadığına yazmakta ve bunun nasıl gerçekleştirildiğini şöyle açıklamaktadır: “yol, baştan sona değil, birgünde aşılabilecek bölümlere ayrılmıştır.

Bunlar değiştirme yapabilmek için her bir günlük aralık başına bir tane hesabı ile adam ve at verilmiştir. Habercinin yolu en kısa
zamanda almasına hiçbirşey engel olamaz, ne kar ,ne yağmur, ne güneş ateşi ne de gece. Birinci ulak haberi ikinciye aktarır, ikinci üçüncüye ve böylece gider ” (Herodotos V: 52; Sevin, 1982: 327).
Pers imparatorluğunu Batı Anadolu’ya bağlayan düzenli yollardan biri de Kilikia üzerinden gelip Gülek Boğazı’nı aştıktan sonra Orta Anadolu’da İkonian(Konya) göller bölgesinin kuzeyindeki Kelainai (Dinar), Kolossai (Honaz) gibi kentler üzerinden Sardeis’e ulaşıyorlardı. I. Darius tarafından kurulan kral yolu ve diğer yol şebekesi ticaret yaşamınıda canlandırdı. Kimmer ve İskid saldırılarının yarattığı kargaşa ortamıyla birlikte durmuş olan Anadolu karayolu ticaretine yenidenönem kazandırdı (Sevin, 1982: 327-328).

Darius, Hindistan sahillerinden Basra körfezine, Kızıl denize kadar bir deniz yolu açması ve Süveyş’i Nil vadisiyle Akdeniz’e bağlaması onun uzak şark ile Akdeniz ekonomisi arasında bir bağ kurmak yolundaki politikasını belirtmektedir.
Deniz yolunun açılması Mısır’ın elden çıkmasına sebep olmuştur. Deniz yolu kara ticaretinin merkezi olan Mezopotamya’yı iktisaden öldürmüştür ve bundan İran’da etkilenmiştir. Yaksart üzerindeki Kirapolis şehriyle Fenike’yi bağlayan yol o zamana kadar Ön Asya ile temastan uzak kalmış olan Çin’i yavaş yavaş batı ekonomisine yaklaştırmıştı (Günaltay, 1948: 189–192). (Harita için bakınız. Ekler: Tablo 3)

2. 6. Ekonomi
Persler genelde düzenledikleri seferleri ticari amaçla yapmışlardır. Kyros II’nin Lydia’ya saldırmasındaki en büyük amacı batıya doğru genişleyerek, Akdeniz Limanları ve Anadolu kervan yolları üzerinde tam bir kontrol sağlamaktı. Böylece karadan ve denizden doğuyu-batıya birleştiren tüm yolları eline geçirecek, dolayısıyla eski çağ dünyasının tüm ticaretini Persler’in elinde toplamaktı.

Babil seferinde de Nabopolassar, Asur İmparatorluğu’nun topraklarının büyük bölümünü kendi topraklarına dâhil ederek, Babil krallığını bir imparatorluğa çevirmişti. II. Nabukadnezar Akdeniz’de, Mısır sınırıyla Suriye-Filistin kıyılarından İran’a kadar Yakındoğu’ya hakim olup o dönemin diğer iki büyük gücünü de kontrol altında tutuyordu: Güneybatıda Mısır İmparatorluğu ile kuzeyde ve doğuda Med İmparatorluğu. Böyle geniş bir ticari coğrafyaya sahip olmak yükselişte olan bir imparatorluk için kaçırılmaz fırsatlar doğuruyordu.

Kyros II’nin doğuda uğraştığı bir zamanda Mısır firavunu kanalları onartmış,ziraat ve ticaretin gelişmesini temin edecek teşebbüslerde bulunmuştu. Bu sayede Mısır ziraatı o zamana kadar görülmemiş bir gelişme göstermiş, Nil’den hakkıyla faydalanan tarımcılar zengin olmuştu. Mısır zengin bir ülke olmuştu. (Günaltay, 1948: 149–150) Bu nimetlerin bolluğu Kyros’un varisi Kambyses II’yi tetikleyen
unsurlardan biri olmuştu. Herodotos, Kambyses II’nin Mısır’a saldırmasını bir göz hekimi olayına bağlasa da asıl sebebi kısa zamanda Seyhun ve İndus boylarından Çanakkale’ye, Fenike ve Filistin’e kadar uzayan geniş alana hâkim olan Persler’in karşılarında tek rakip devlet gördükleri Mısır’ı da ortadan kaldırmak düşüncesidir.

Dareios M.Ö. 512 tarihlerine doğru büyük bir ordu ile Pencap bölgesine girer.
Burayı istila ederek Ganj boylarına doğru ilerler. İndus havzasının Pers İmparatorluğu’na eklenmesi son derece önemi olan politik bir durum oluşturmuştu.
Darius I’in Orta Asya ile Uzak Doğu ve Akdeniz ekonomisi arasında bir bağlılık kurma düşüncesi Hint seferinde kendini gösterir. Ataları Anadolu’yu ve Mısır’ı ele geçirmişlerdi. Darius’ta Balkanların fethine girişip ilk hedefi de Yunanistan’dı.
Yunanistan toprakları Pers egemenliğine girerse boğazlardan gelebilecek her türlü tehlike kolaylıkla önlenebilirdi (Günaltay, 1948: 170–171).
Darius I zamanında İonia ihtilalinin baş göstermesinde, Darius I’in M.Ö. 513 yılında yaptığı İskit seferinden sonra boğazların, Strimon’a (Bulgaristan’da bir nehir) kadar uzanan Trakya’nın ve Propontis’in (Marmara), kuzeyde Karadeniz’in batı kıyılarının Pers İmparatorluğu’na katılması, İonialar’ın kolenileriyle olan ticaret
ilişkileri için bir engel olmaya başlamış olmasıydı. Aynı zamanda Ön Asya ile Avrupa arasında yapılan ulaşımın boğazlardan geçmesine yol açmak suretiyle İonia ekonomi alanının büsbütün daralmasına yol açmıştı. İonia tarımcıları topraklarını gerilere doğru genişletmek ya da deniz aşırı ülkelerde yeni koloniler kurmak imkânlarından da yoksun kalmışlardı. Hatta Nil’den Kızıldeniz’e kadar bir kanal
açması ticareti zirveye çıkaran bir durum ortaya çıkarmıştır. Bu geniş coğrafyada vergi uygulamasına gidilmiştir.

Darius I ilk defa vergi sistemini tatbik eden kişidir. Vergi usulünü ise şöyle ayarlamıştır: Gümüşle ödeyenler bunu Babil ağırlıklarına göre, altınla ödeyenler Eubö(Eğriboz adası- Euboria) ağırlıklarına göre ödemek zorundaydılar. Kyros’un eğemenliği altında özellikle ve daha sonra da Kambyses’in egemenliği altında, vergilere ilişkin olarak kesin kurallar yoktu, tersine bunlar armağan ödüyordu. Kesinvergi kuralları ve aynı zamanda benzeri yükümlülüklerden dolayı Persler; Dara’nın(Darius) bir tüccar (daha doğrusu bir bakkal), Kambyses’in sert bir efendi (despotes),Kyros’un bir baba (pater) olduğunu söylüyorlar. Birincisi herşeyde para gözettiği
için, ikincisi aman gözetmeksizin sert olduğu için ve üçüncüsü iyi olan herşeyi sağladığı için böyle vasıflandırılmışlardır.
İmparatorluk içindeki kavimler vergi ödemekle yükümlü değillerdi. Bunlartersine gönüllü armağanlar getiriyorlardı. Etiyopyalılar, Kolhlar ve Araplar.

Güney Filistinli Araplar Kambyses’i Mısır seferinde destekledikleri için Persler’in konuk dostları olmuşlardı ve egemenliği tanıyan bütün vergilerden muaf tutulmuşlardı.
Vergi, eyalet düzeyinde toplanıyordu. Eyalet için gereksinim duyulan belli bir bölümün ayrılmasından sonra, hazine dairelerinde para basma, ödeme ve armağan verme amaçlarıyla topladıklarını imparatorluk merkezine götürürlerdi. Tüm bu vergiler büyük kralın egemenliğinin tanınmasının bir işareti olarak yorumlanabilir.
Hükümdar da bu gelirlerin yanlızca ülkenin ve halkın refahı sağlandığında güvence altına alınabileceğini biliyordu. Kralın (sulama sisteminin denetlenmesi ve yeni ürünlerin ekimi yöntemiyle) hayvan ve bitki dokusunu koruma çabasını ve düşmanları püskürtme çabalarının nedeni burada yatmaktadır.
Eyaletler düzeyinde satrap / vali, kendisini Persler öncesi geleneksel kurallara göre ayarlayarak elinde bulunan kadastro ve kütüğü kullanarak toprağa ilişkin haracın (verginin) saptanması ve toplanması yetkisine açıkca sahiptir. Burada orta kademe vergi saptama düzeyine hiparklar ve alt kademe vergi saptama düzeyinde
şilarklar ve kentsel özyönetim organları onun hizmetindeydi. Bunlar aynı zamanda belirli kişileri imtiyazlarını, mülkleri, köyleri ve kentleri tanıyorlardı.

Örneğin aynı şekilde Mezapotamya, Suriye ve diğer yerlerdeki tapınaklar “büyük toprak sahipleri”olarak vergi yükümlüsü, onların (özgür olmayan) personeli hizmet yükümlüsüydü; ancak tersi durumunda kralın ayrıcalıklarına sahiptiler ve devlet kasasından ödenek alıyorlardı. Babilonya’daki askeri tımarlar, kralın ordu hizmeti yükümlülüklerine karşı askerlere tahsis ettiği satılamaz; ama miras bırakılabilir topraklar kendine özgü bir durum oluşturuyordu. Ne var ki zaman içinde toprağın başkasına kiraya
verilebilmesi yerleşti ve vergi ödenmesi ve çalışma yükümlülüğü askerlik hizmetinin yerini aldı. Pers saray ve yönetim merkezini işgali sırasında İskender’in eline geçen soylu metal miktarı 180,000 talent (Eski Yunan ağırlık ve para birimi) yani 4680 ton gümüş yada 468 ton altın olarak hesaplanmıştır (Wieshöfer, 2003: 103-107). (Harita için bakınız. Ekler: Tablo 4 –a-b)
Kolkhialılar’ın ve bunların yurdu ile Kafkaslar arasında yaşayan komşu kabilelerin ise beş yılda bir, köle ve cariye olarak 500 kız çocuk takdim ettiklerini,Arapların’da her yıl yüz kental buhur ve baharat verdikleri belirtiliyor (Günaltay,1948: 280).

Persler tüm elde ettikleri topraklarda Dareikos (Darik) denen para birimini kullanmışlardır. Bu para birimi altın idi. Paranın darb hakkı yalnızca krala aitti.
Satraplara ve yerli yöneticilere gümüş ve bakır para çıkarma (basma) yetkisi verilmişti.Satraplarda kendi adlarına sikke bastırabiliyorlardı. Sikkenin bir kısmının üzerinde satrabın adı yazılıdır. Ön yüzde ise satrabın portresi vardır. Pers satraplarının portrelerini taşıyan ilk sikkeler M.Ö. V. yüzyılın sonunda görülür.
Bunlardan en iyi bilinenlerden bir tanesi Kyzikos’ da bastırılmış olan ve Daskyleion satrabı Pharnabazos’a ait bir sikkedir. Bir diğer sikke ise Miletos’ta basılmış ve Sardes satrabı Tissapharnes’e ait bir gümüş tetradrahmidir. (Dört drahmi değerindegümüş sikke). Fakat bu sikkenin basım yeri ve Tissapharnes’e ait olduğu tartışmalıdır. Sikke üzerinde portrenin görünmesi Hellenistik çağdan önce çok
nadirdir. 1947 yılında Karaman’da bulunan bir definenin içinde ele geçen sikkeler arasında Pers satrabı Pharnabazos ve Datames’e ait çok sayıda sikke bulunmuştur İ.Ö. 546 yılında Pers kralı Kyros’un, Lydia kralı Kroisos’u yenilgiye uğratması sonucu Küçük Asya’nın bir bölümü ikiyüzyıldan fazla sürecek olan Pers egemenliğine girer. Persler, Lydialılar’ın Kroiseos sikkelerini yaklaşık otuz yıl daha
eski Lydia başkenti Sardes’te basmaya ve kullanmaya devam etmişlerdir.

Önyüzde aslan ve boğa protonlarının (bir hayvan yada kuşun üst ön tarafını tanımlamak için kullanılan terim) bulunduğu bu sikkelerin yerlerini I. Darius’un (M.Ö. 521-485) hükümdarlığının ilk yıllarında yani M.Ö. 6. yüzyılın sonlarında yeni bir sikke tipi almıştır. Böylece uzun yıllar değişikliğe uğramadan kullanılacak olan Persler’in
kendi özgün sikkeleri doğmuştur. Bu sikkelerin ön yüzünde ok atan bir figür (Pers kralı, ayrıca bu kralların ok atmayı bildiklerini gösterir.), arka yüzlerinde ise dikdörtgen bir incus (bir sikkenin arka yüzünde yer alan ve darp sırasında oluşan çukurluk) yer alır. Arka yüzde bazen bir sembolde bulunur. Yarım figür olarak beline
kadar gösterilen Pers kralı gümüş sikkelerde koşarken (sporculuk yanları) gösterilen Pers kralı, hem altın hemde gümüş sikkelerde yer alır. Ok atan figürün büyük Pers kralını temsil ettiğini, başındaki taçta desteklemektedir. Sikkeler Pers kralının tipine göre kronolojik bir sırayla konulmuştur. Bilinen dört tipi vardı.
1- Pers kralı ya beline kadar betimlenmiştir; Bir elinde yay diğerinde oktutmaktadır.
2- Pers kralı tam figür olarak betimlenmiş ok atma pozisyonundadır.
3- Pers kralı tam figür olarak betimlenmiştir; bir elinde yay diğer elinde mızrak ile koşmaktadır.
4- Pers kralı tam figür olarak betimlenmiştir. Bir elinde yay diğer elinde hançer ile koşmaktadır.
Bu tiplemeler kronojik olarak yapılmıştır. I. Tip sikkeler yalnız gümüş sikkelerde görünürken II., III. ve IV. tipler hem altın hemde gümüş sikkelerde görülmüştür (V. Diakov-S. Kovalev, 2008: 220; Tekin, 1997: 73, 124- 125). Satraplıklar iç düzende kendi para birimlerini kullanırken genel düzlemde dareikos denen para birimini kullanmışlardır.

Günümüz para politikasına uyarlarsak tıpkı Avrupa Birliği üyeleri arasında kullanılan euro para birimine benzetebiliriz. Bu üye ülkeler iç pazarlarında kendi para birimlerini kullanırken üyelik birliği bağlamında dış piyasada euro’yu kullanmak durumundadırlar.
2. 7. Halk Zümreleri ve Hoşgörü Siyaseti
İran imparatorluğunda devlet sınırları içindeki halk Roma İmparatorluğu’nda olduğu gibi üç zümre telakki edilirdi. Bir hakim unsur, iki fethedilen ülkeler halkı, üç sınır boylarındaki memleketler halkı. Hakim unsur olan Persler kendilerini bütün tabi kavimlerin efendisi telakki ediyor, imparatorluğun idari mekanizmasını ellerinde tutuyorlardı.
Mada krallığına varis olan Persler önce idarede Madalar’ın geneleklerini almış onların telakkilerine uyarak Persler’i en yüksek zümre saymış, Madalar’ı bile ikinci dereceye atmışlardır. Fakat imparatorluk genişledikten, Babil, Lydia ve Mısır gibi eski medeniyet toprağı sayılan ve kuvvetli idare cihazları olan memleketler zapdedildikten sonra Mada devletinden alınan esasların değiştirilmesi, idare cihazının daha geniş ve muntazam olarak kurulması zarureti başgöstermiştir. Bu zarureti ilk defa takdir eden Büyük Darius olmuştur. Pers imparatorluğunda eski gelenekler üzerinde ihtiyaca göre esaslı idare teşkilatı bu hükümdar zamanında kurulmuştu. Darius I bunu temin için imparatorluğu büyük eyaletlere ayırmak suretiyle basit fakat etkili bir teşkilat
kurmaya muvaffak olmuştur. Bu teşkilat içindeki memleketler kendi müesselerini,dinlerini, gelenek ve törelerini hatta sınır boyları başlarındaki hükümdar sülalelerini veya mahalli şeflerini ve memurlarını krallar kralının prestijine zarar vermeyecek şekilde muhafaza ediyorlardı (Günaltay, 1948: 269).Bu koşullar altında Pers egemenliğinin yabancı kavimler için ezici olmadığı anlaşılır. Hatta bu egemenlik bazı uluslar, mesela Mezapotanyalılar ve Fenikeliler
için hayırlı bile olmuştur. Çünkü iç barış ve onun doğurduğu huzur, ılımlı bir vergi sistemi, krallığı baştan başa kat eden yol sisteminin sağladığı düzenli bir ulaşım ticaretin gelişmesini mümkün kılmış, uluslararası ticaret ise sürekli krallar tarafından korunmuştur. Ulaşımın kolaylığı, tarım, hayvancılık ve sanayiye de yeni bir hamle
vermiştir. Bu durumdan en çok Fenike şehirleri faydalanmış, günden güne gücünü artıran Kartaca ile işbirliği yapmak suretiyle Batı Akdeniz pazarlarını yavaş yavaş elegeçirmeye başlamışlardır. Batı ve güney batı Anadoluda ki Yunan şehirleri de bir taraftan İç Anadolu, diğer taraftan Ege bölgesi ve Balkan yarım adası ile ticarette bulunmuşlar. Bu yüzden büyük maddi refaha kavuşmuşlardır. Persler bazı Yunan şehirlerine sikke basmak hakkını vermişlerdi. Kizikoz altın sikkeler basabiliyordu
(Mansel, 1971: 259).
Bu özgürlük ortamı Yahudiler’in müreffeh bir hayat yaşamalarına yol açar.Diğer uluslara tanınan refah unsurları yahudilerin dinsel alanda rahatlamalarına da imkan sağlar. Persler’in sahneye çıkışı yahudiliğinde sahneye çıkışıdır. Persler, Asur jeopolitiğinin aksini yaparak Asur nefreti ile dolu tüm halkları yanlarına çekerler.
Yani Zerdüşt mezhepler ortaya çıkar. Bunlardan biride yahudiliktir.

Yahudi bezirgan sınıfı Babil’de öğrendiği Mezapotamya birikimi ile zerdüştlüğü sentezleyerek yeni bir din icat eder. Persler’in bu sadık topluluğu, hem ödül olarak hemde sadakat gereği (Asur zülmünden kurtarıldıkları için) Filistin’e geri yerleştirilir ve Filistin bölgesinin kritik ticari imtiyazları bu yahudilere teslim edilir. M.Ö. 520’ lerde bir Pers karakolu olarak İsrail devleti kurulur. Bölgeye gelen yahudilerin ilk işi yerli halkı tehcir etmek olur. Bölgedeki Süleyman krallığının kalıntısı olan musevi topluluklar katledilir. Samiriler bunların en yaygın olanıdır. Yahudi hahamlar İranBabil rahip geleneğinin taklidi halinde örgütlenmiştir.

Arzı mevud(vaad edilmiştopraklar)ideolojisini ise Persler’in yahudileri kullanma karşılığı verdiği bir sözdür.
Persler’in yayılım politikası için uyguladığı iyi bir stratejidir (Özcan, 2005: 50-51).

2. 8. Din
Eldeki veriler ışığında Persler’in Ahuramazda diye bilinen bir tanrıya taptıklarını ve bu tanrının yetkilerini yeryüzünde kendisince seçtiği birine verdiği biliniyor. Darius krallık yazıtında Ahuramazda’nın kralın efendisi olduğu belirtiliyor.
Tanrının ona bilgelik ve kanun koyma gücü verdiğini gösteriyor. Yazıtta kralın elini uçan bir figüre doğru uzatması kral ile tanrı arasındaki ilişkiyi gösteriyor olabilir.
Tanrının lütfu kralın gücüyle birleşmiştir. Böyle bir ilişki Persler’in koruyucu tanrısına meşruiyetliklerini sağlamada aktif bir rol vermiştir. Tanrıların en büyüğü, yeri ve göğü yaratan olma pozisyonu ona büyük şöhretinden dolayı verilmiş olabilir.
Bundan da anlaşılacağı üzere Ahuramazda’lı Pers dininde tek tanrıcılık yoktur.
Artexerxes döneminde de iki tanrıdan bahsedilir: Biri Mitras diğeri Anahita (Aktaran: Allen, 2005: 122-123). Darius’un behistun yazıtında: “Ahura Mazda bana krallığı verdi. Ahura Mazda krallığı elde etmemde, nezaket sahibi Ahura Mazda bu krallığı tutmamda bana yol açtı” derken gücünü tanrıdan aldığından söz eder.

Bu birazda Babilliler’den etkilenmiş olduğunu gösteriyor. II.Nabukadnezar’ın tanrı Marduk’u överken yaptığı övgülerin bir benzerini Darius’ta da görüyoruz. Bu benzerliğin bir örneğini sunmak için Andre-Salvini’nin yazıtlardan yaptığı alıntılardan bir kısmını aktarıyoruz: “Ben, Nabukadnezar, Babil kralı, güçlü prens,
Marduk’un gözdesi, asil hükümdar, Nabu’nun çok sevdiği, bilgeliği arayan (…) her gün Esagil ve Ezida’nın doğru işleyişine ön ayak olan (…) Babil kralı Nabupolassar’ın en büyük oğlu. Benim kutsal koruyucum tanrı beni yarattığında, Marduk bana annemin karnında şekil verdiğinde, doğduğumda ve yaratıldığımda(…) tanrının yolunu izledim…

Büyük tanrı Marduk krallığımı yücelttiği zaman ve
tüm halklar üzerinde hükümdarlığı bana emanet ettiğinde ve göklerle dünyanın bütünlüğünün koruyucusu Nabu halkları yönetmek için bana hakkaniyetle bir asa verdiği vakit, onlara özen gösterdim. Dualarımı ve yakarışlarımı tanrım Marduk’asunuyorum…” (Andre-Salvini, 2006: 50-51)

Darius sonderece monoteist biri idi, onun için hep Ahura-mazda’dan yazıtlarında bahseder. Darius kendisini Zerdüşt’le bütünleşmiş olarak görüyordu.
Darius için Zerdüşt son derece önemliydi. Zerdüşt’ün hayattaki tek amacı taraflarına doğru bir inancı kazandırmaya çalışan bir peygamber olmasıydı. Ama Darius halkın çoğunlunun poleteistlerin oluşturduğu bir imparatorluğa sahipti. Bu monoteistlik Darius’un elde ettiği yerlerdeki yönetimlerle karşı karşıya getiriyordu, çünkü
yönetimlerin başında rahipler geliyordu. Poloteist mantığa sahip olmayan rahiplere Darius hoşgörülü tavırlar sergilemiyordu. Aslında Darius’un bu inançlara biraz daha saygılı olması gerekiyordu ve hiç olmazsa rahiplere karşı beslediği hoşgörüsüzlüğünü gizlemesi gerekiyordu.

Çünkü Darius bu işleri yaparken bir nevi yaptığı şeyler Ahura-mazda tarafından yapılmış olarak algılanabilirdi. Pers imparatorları tanrının yeryüzündeki temsilcisi konumunda olduklarından yanlış bir intiba uyandırabilirdi (Olmstead, 1948: 195-199).
Zerdüştîlik’te iyilik tanrısı Ahura Mazda’nın İslâm literatüründeki adıHürmüz’dür. Zerdüştîliğin iyiliği temsil eden tanrısı, bu dinin kutsal metni Avesta’nın dili olan Eski Farsça’da Ahura Mazda (hakîm rab) diye adlandırılmış olup daha sonra bu isim Orta Farsça’da (Pehlevîce) Uhurmez-de (Hurmezd),Hurmüzd, Yeni Farsça’da Urmezd, Batı kaynaklarında Ohrmazd veya Ormazd, İslâm kaynaklarında ise Hürmüz şekline dönüşmüştür.
Milâttan önce VII. veya VI. yüzyılda yaşadığı tahmin edilen Zerdüşt’e vahyolunduğu ileri sürülen Gâthâlar’ın da içinde yer aldığı Avesta’da Ahura Mazda en yüce Tanrı’dır.

Gâthâlar’ın mevcut metnindeki ifadelere göre Zerdüşt tek, aşkın
ve yaratıcı bir Tanrı’yı tavsif ve tebliğ etmiştir. Ahura Mazda her şeyden haberdar olan, istikbali görüp bilen, hiç kimse tarafından aldatılması mümkün olmayan, evvel,âhir, temizliğin ve doğruluğun yaratıcısı ve adalet sahibi hâkim bir Tanrı’dır.
Avesta’nın bir bölümünde Ahura Mazda’nın her şeyi düşüncesiyle veya kutsal ruhu ile yarattığı ifade edilmektedir. Zerdüşt’ün öğretilerine göre iyiliğin ve doğruluğun yaratıcısı olan Ahura Mazda yeryüzünde iyiliği temsil etmek üzere iyilik ruhunu (spenta manyu), kötülüğü temsil etmek üzere de kötülük ruhunu (angra manyu) yaratmıştır. İnsana iyilik veya kötülükten birini tercih etme iradesi
verilmekle birlikte ondan iyiliği seçmesi istenmiş, seçimini bu yönde kullananların âhirette cennete gidecekleri, kötülüğü tercih edenlerin ise cehenneme atılacağı belirtilmiştir.

Ancak Sâsânîler döneminde Zerdüştîliğin eski Zervanizm’den etkilenerek bir nevi değişime uğramasından sonra iyilik ruhunun Ahura Mazda ile özdeşleştirildiği ve böylece iyiliği Tanrı Hürmüz’ün, kötülüğü de Ehrimen’in temsil ettiği bir düalizmin ortaya çıktığı ileri sürülmektedir. Öte yandan bazı araştırmacılar ilk önce iki ikiz cevherin bulunduğunu, bunların bir araya geldiklerinde hayat ve ölüm olayını meydana getirdiklerini ifade eden Gâthâlar’daki beyanları delil göstererek orta dönem Zerdüştîlik’te oluştuğu iddia edilen söz konusu düalizmin eski İran dinine olduğu gibi Gâthâlar’a kadar da götürülebileceğini belirtmişlerdir.
Hürmüz mutlak ilim ve kudret sahibi, aydınlığın, nurun ve hikmetin ruhu olup mükemmel bir varlıktır; Ehrimen ise karanlığın ve cehaletin ruhudur ve yalnız geçmiş olaylar hakkında bilgi sahibidir. Hürmüz’ün özelliklerinin olumsuzuna sahip bulunan Ehrimen, kötülüğün ve Hürmüz’e muhalefet eden kötü yaratıkların yaratıcısı
olan menfi bir varlıktır. Ancak sonuçta Hürmüz tarafından alt edilecektir. Buna göre ebedîliği söz konusu olmasa da varlığı Hürmüz için bir sınırlamadır.
Zerdüştîliğin IX. yüzyılda kaleme alınan Avesta sonrası kutsal metinlerinden Bundahişin’e göre iyilik tanrısı haline gelen Hürmüz’ün yarattığı altı melek (ameşa spentas) vardır.

Kâinatın yaratılışına iştirak etmiş olan bu melekler kötülüğü temsil
eden Ehrimen’e karşı mücadelesinde Hürmüz’e yardımcı olmaktadır. Yaratılışta hayvanları temiz huy (vohu manah), ateşi adalet / hakikat (aşa), yeryüzünü ihlâs /tevazu (armaiti), madenleri saltanat / kudret (kşatra), suyu selâmet / afiyet (haurvatât) ve bitkileri ölümsüzlük (ameretât) şeklinde adlandırılan melekler temsil etmiş ve her biri söz konusu fonksiyonlarıyla Hürmüz’ün bir sıfatını oluşturmuştur.

İnsanın yaratılışı ise Hürmüz’e aittir.
Hürmüz yeryüzündeki kötülükten sorumlu değildir; kötülük, başlangıçtan itibaren ona muhalefet eden Ehrimen tarafından yaratılmaktadır. İyilikler konusunda Hürmüz’e olduğu gibi kötülük konusunda da Ehrimen’e bazı ruhanî varlıklar (amahra spentas) yardımcı olmaktadır. Zerdüştîlik’te, Avesta’daki birtakım müphem
imalara dayanılarak dünyanın ömrünün 3000’er yıllık dört dönemden ibaret olacağı kabul edilir. İlk iki dönemde Hürmüz ve Ehrimen kuvvetlerini hazırlamış ve karşılıklı mücadele etmişler, üçüncü dönemde Tanrı’nın vahyi ile Zerdüşt gelerek Ehrimen ve onun kötü güçleriyle savaşmıştır. Son dönemde ise her binyılda bir
bakire kız, Zerdüşt’ün spermasının bulunduğu gölde yıkanıp ondan gebe kalarak bir kahraman doğuracaktır. Saoşyant adlı üçüncü kurtarıcı döneminde kıyamet kopacak,Ehrimen güçsüz hale gelecek, Hürmüz her yönüyle hâkim duruma geçecek ve böylece kötülük yeryüzünden silinip atılacaktır. Diğer bir rivayete göre de Hürmüz
ve Ehrimen dokuz bin-yıllık bir mücadele dönemi için anlaşmışlar, ilk üç binyılda Hürmüz üstün gelmiş, ikinci üç binyılda eşit güce sahip bulunmuşlar, son üç binyılda ise Ehrimen gücünü kaybetmiştir.
Zerdüştîlik ve zamanla eski Zervanizm ile Zerdüştîliği birleştiren Mecusîlik, akidelerini düalist bir tanrı anlayışına dayandırmaları ve böylece İslâm akaidiyle çelişmeleri sebebiyle hem İslâm mezheplerini ve diğer dinleri konu edinen kelâm kitaplarında inceleme konusu yapılmıştır (Aktaran: Sinanoğlu, 1998: 495–496).
Pers kralının ve bunların devrindeki Persler’in dinleri hakkında kral
yazıtlarında çok az temas edilmiştir. Eski Yunan yazıtlarının verdikleri bilgilerde az ve güvenilirliği sorunludur.

Onlar Ahuramazda’yı bile Yunan tanrısı Zeus diye anmışlardır (Günaltay, 1948: 290). Yine de eldeki verilerin verdiği az bilgiylede olsa Persler’in Zerdüştlük denen bir dine inandığı tarihte yerine almıştır.

Bu din bir yandan Yahudilik, Hristiyanlık ve İslamiyetle ortak inanç kavramlarına sahip olarak dikkat çekerken, diğer yandan da Hristiyan ve yakındoğu kültürlerinin izlerini bünyesinde toplamakla dikkat çekmektedir. Zerdüştlük’ün dinler tarihinde iki önemli noktada kaynaklık yaptığı söylenebilir. Bunlardan birincisi monoteist bir karakter ile tanrı inancını ele almasıdır. İkinciside mesih fikrinin kaynağının Zerdüştlük olduğudur
(Aydın, 2005: 849-850).Zerdüşt, Mecusiliğin kurucusu olarak bilinir. Kelimenin aslı “zarat-uştra”dır.Latince ‘zarat-ustra’,Yunanca ‘zora aster’dir. Kurduğu dine de zoraastrianizim veya bu dindeki tanrı için kullanılan ahura-mania ismine istinaden mazdaizim veya ülkeye atfen parsizim denir. Kur’an bu din için “mecus” deyimini kullanır.

İbadetlerinde kullandıkları ateş yakma ibadetlerinden dolayı ateşperest olarakta adlandırılırlar. Kurucusunun ismi Zarath (güzel doğru) ve Uştra (develer) kelimelerinin terkibinden meydana gelip “güzel develere sahip olan” anlamındadır. Halk etimolijisi Zerdüşt
ismini “yaşayan yıldız” olarak manalandırır. Mecusilik hakkındaki bilgilere çeşitlikaynaklardan ulaşılabiliniyor. Oxfordlu Thomas Hyde, 1700 yılında “historia religionis veterum Perserum, eorumque magarum” isimli bir eser yazmış ve bu kendisinden sonraki yazarlara kaynak olmuştur. 18. yüzyıl ortalarına kadar bu dinin
kutsal kitabı avesta kesin olarak bilinmiyordu. Nihayet 7 kasım 1754 tarihinde genç bir Fransız alimi olan Anquetiel Duperran, parsiliğe meyletmiş ve Fransız askeri rölünde Hindistan’daki parsiler arasına girmeyi başarıp onlardan ders alır. Sonunda bazı kitapları ve bu ara avestayı Fransız Doğu Hindistan cemiyetine kaçırır. Fransızcaya tercüme eder ve 1771 yılında Paris’te yayınlar. Bu suretle ilim dünyası Mecusiliğin temel kaynağına ulaşmış olur.
Zerdüşt’ün ölümünden sonra ortaya çıkan kutsal kitabın ismi avestadır.
Apastak kelimesinden türemiştir. Genellikle “esas metin” olarak tercüme edilir.
Avesta ifade ve muhteva bakımından anlaşılması çok zor kitaplardandır. Daha ilk zamanlarda avestayı anlama problemleri doğmuş ve şerhlerinin ortaya çıkmasına sebep olmuştur ki bu şerhlere “zend” (ilim) adı verilir. Zamanla zend ve avesta birleşip “zend-avesta” meydana gelir. Kitabın ana kısmını 72 bölümden meydana gelen ibadet kitabı olarak kabul edilen ‘yasna’ teşkil eder. Bir başka bölümünü de‘gata’lar oluşturur.
Yerli rivayetlere göre Zerdüşt Arya ülkesi denen bir bölgede yaşamıştır. Burası İran’ın doğusudur. Gatalar’ın haber verdiği coğrafi ve iktisadi şartlar bu bölgenin hayvancılıkla geçinen dağlık bir bölge olduğunu gösterir. Buradaki halk dağlara,göllere, nehirlere kurbanlar kesip bir çok tanrıya tapıyorlardı. Dua ve kurban işleriyle
ilgilenen rahipler vardı. Soma içkisinin yerini haoma (ne olduğu bilinmeyen,tanrı olarak kişileştirilmiş bir bitki) almıştı. Zerdüşt böyle bir ortamda doğmuştu.
Bazılarına göre Zerdüşt M.Ö. 1000 yıllarında veya Persler devrinde yaşamıştı. İran kaynaklarına göre Zerdüşt, İskenderden 258 sene önce yaşamış ki ekseri tarihçiler bu tarihi kabul eder. Yani Zerdüşt’ün M.Ö 6. yüzyılda Persler devrinde yaşadığı
kanaatindedirler. Farsça çivi yazılarında ve Yunan rivayetlerinden öğrenilen büyük Darius’un babası Viştaspa (MÖ 621 -581) ile yasna 51,76 da zikredilen Zerdüşt’e inanan hükümdar Viştaspa’nın aynı kimse olduğu kanaati bu görüşü kuvvetlendirmektedir. Bu hesapla Zerdüşt’ün M.Ö. 630 yılında Horasan bölgesinde doğduğu anlaşılmaktadır.

Zerdüşt daha gençlik yıllarında yaşıtlarına göre daha çok gelişip olgunlaşır.
Babası 20 yaşlarındayken onu evlendirir. Bu dönemden sonra Zerdüşt sık sık dağlara ve ıssız yerlere çekilerek kendisine has bir inziva hayatı sürer. Tahminen 30-40 yaşları arasında bir bahar bayramında Daitya (Amu-derya) nehri kenarında VohuManah isimli bir melek kendisine görünür ve ulu tanrı Ahura-mazda’nın vahyini
getirdiğini müjdeler. Bu hadisenin M.Ö. 600 yılı mart ayına rastlaması muhtemeldir ve kral Hüsrev’in doğum gününe rastlar. Kendisine görünün melek ona peygamberlik vazifesini getirmişti.
Zerdüşt’ün Voho-Manah ismini verdiği melek isminin, kelime manası “iyi ruhiyi duygu, iyi düşünce” anlamındadır. Zerdüşt melekle karşılaşma olayını şöyle anlatır: “İyi ruhla kendimi kaybettiğimde, kimsin kime aitsin diye bana sordu. Onun birinci sualine ben Zerdüşt’üm, yalancıların hakiki bir düşmanıyım fakat doğru insanlarında güçlü bir destekcisi olmak isterim” dedim .
Halkına dini anlatır ve halkı inanmayınca onlardan ayrılıp doğuya gider.
Horasan’a ilerler orda kabul edilmeyince yine yoluna devam eder ve Kavi Viştaspa’nın ülkesine sığınır. Burada yalnız iltica hakkı verilmekle kalınmaz, aynı zamanda dinini tebliğede izin verilir. Burada yerli din adamlarının muhalefetiyle karşılaşır ve zindana atılır. Bu sıkıntı ve baskılardan hükümdarın sevdiği atını tedavi
ederek kurtulur.
Rivayetlerden Zerdüşt, Horezm’e gelir çeşitli vaazlerde bulunur ve inancını kökleştirir. Ve bir çok kişi bu dine geçer. Kraliçe Hutavsa ve kocası Viştaspa’ da bu dine girerler. Hızla yayılan bu din sınırları da aşar ve bu dini benimseyenler Viştaspa’nın ülkesine sığınırlar. Buna son vermek isteyen Turan ülkesi hükümdarı Arcataspa, Viştaspa’nın ülkesine saldırır. Zerdüşt yakalanarak M.Ö. 533 yılında 77 yaşında öldürülür.
Zerdüşt kendisini tebliğ hizmetine çağıran tanrıyı “Ahura-mazda” diye adlandırıyordu. İsmi “herşeyi bilen rab” olarak tercume edilir. Zerdüşt, Ahura-mazda adını verdiği Allah’ı ‘gerçek nizam ve fiiliyatın yaratıcısı ve Rabbi’ olarak sıfatlandırır. Varlıklara hayır ve şerri takdir eden O’dur. Herşey bilen ve gören, iyiliğe iyilikle, kötülüğe kötülükle karşılık veren odur; ancak iyi ve kötüyü kader
olarak önceden takdir etmemiştir. Bu sebeple kader değişebilir. İyi ve kötü kuvvetler mücadelesinde insan iradesi serbesttir. Ahura-Mazda’nın sadece iyi ve temiz
varlıkları yarattığı kötü ve temiz olmayan varlıkları ise, şeytani kuvvet Ehriman’ınyarattığı ifade edilir (Sarıkçıoğlu, 2002: 124-129; Schimmel, 1999: 87-98).

SONUÇ
Persler’in askeri politikalarında ve çevrelerine yayılımlarında, ilkin komşu ülkelerin birbirleriyle olan münasebetlerini iyi kritik edip sonra harekete geçen bir siyaset izlediği görülüyor. Bu dönemde yani Persler’in yükselmeye başladığı sıralarda gerek bölge coğrafyasında gerekse bölge dışı coğrafyalarda ki mücadeleler
Persler’in yayılımını ve yükselişini kolaylaştıran bir etkendi. Bunu fırsat bilen büyük Kyros öncelikle Med İmparatorluğunu, kendinden önceki hükümdarların deneyim ve başarılarını örnek alarak, disiplinli bir ordu kurup ortadan kaldırır. Böylece imparatorluğu kurma aşamasında ilk adımını atar. Kyros bu öngörülü ve ilerici savaş politikasını takip eden süreçte Lydia Devleti’ni yıkarken de sergiler. Lydia ile savaşta tam bir savaş dehası olarak, zamanın savaş politikalarını aşan bir strateji ile Lydia Devleti’ni yener. Lydia Devleti ile savaşta ona yardım götürecek tüm yolları kapatır ve savaşın sonbahara denk gelmesini kendi lehine çevirerek terhis edilmiş olan Lydia ordusunun yokluğundan istifade saldırmaya devam eder ve savaşı zaferle sonuçlandırır. Sonrasında Babil Devleti’ni yenerken, Babilliler’den ileri gelenleri ile anlaşması onun amacına yönelik ne kadar ciddi duruş sergilediğini gösterir. Çünkü
ilerleme ve genişleme politikasına sahip bir lider için askeri politikayı iyi bilmek gerekir. Askeri politikanın yanında coğrafi bilgiye de sahip olması gerekiliyordu. Lydia’yı sonbaharda yenen Kyros sahip olduğu savaş politikasıyla, Babillileri decoğrafi bilgiyle suların çekildiği bir zamanda yaptığı bir seferle yener.
Kyros’tan sonra yerine geçen oğlu Kambyses de iyi bir savaş politikasına sahip olup, ülke sınırlarının genişlemesinde ve ticaret ağının gelişmesinde önemli bir yere sahip olan Mısır’a saldırır. İmparatorluk derecesine yükselmeyi isteyen bir uygarlık için azla yetinilmemesi gerektiğinin farkındaydılar. Devam eden süreçte
belirli bir amacın gerçekleştirilmesine yönelmiş çeşitli faaliyetler sergileniyordu. Belki amaç imparatorluk kurmak değildi ama bir büyüme prensibi oluşturmaydı.
İlkin düzenli faaliyetlerden meydana gelen bir yönetim politikası oluşturulurken faaliyetlerin uyumlu ve sistemli olmasına dikkat ediliyordu. Bunun en bariz örneğini yukarıda da belirttiğimiz gibi imparatorluğun kurucularının izlemiş olduğu politikalardan anlıyoruz. Bu politika içerisinde imparatorlar istedikleri düzeni
kurmak, bozulmaya yüz tutmamak ve yaptıklarıyla uyumlu olmak için ellerinden geleni yapmaya gayret etmişlerdir. Örneğin; İmparator olmak için belirlenen şartlar içerisinde askeri bir disiplinle eğitilmek gerekiyorsa, bunu hemen icra ederlerdi. Bu yüzden bir savaşa çıkıldığında imparator donanımlı bir şekilde savaşa gitmiş oluyordu. Bu durumun tarihi bir örneğini vermek gerekirse, Osmanlı İmparatorluğu’nun başındaki padişahlar başa gelmeden önce bir sancak beyliği eğitiminden geçerlerdi. Bunu yapmalarındaki kasıt hem savaşa donanımlı bir komutan olarak, hem de devletin başına geçecek yetkin bir devlet adamı yetiştirme
planlanmasıydı. Ayrıca imparatorluk padişahları da kendilerinden önceki uygarlıkların savaş stratejilerini iyi bilmek zorundaydılar. Xerxes’in Yunanistan’a sefer yapmak için gemilerden köprü yapmasını, Fatih’in karadan gemiler yürütmesi olayında görüyoruz. Fatih Sultan Mehmet’in bu savaş stratejisini okuduğunu gösterir.
Tabi bu ilerleme politikası ve süreci daimi olmuyordu. Bir yerde açık
verilebiliyordu. İmparatorluğu kuranlar onu ne zorluklara kurduklarını bildiklerinden, daima imparatorluğu korumaya çalışmışlardı. Sonradan gelen nesiller biraz daha muhafazakâr oluyorlardı. Ama devam eden nesiller bu sürecin nasıl işlediğini tam anlamadıklarından bu mirası rahat yok edebiliyorlar. Bunu imparatorluğun sonlara doğru çökmesinde görüyoruz. İlerleyen zamanlarda başa gelen yöneticilerin yayılımcı politikalardan vazgeçmesi ve imparatorluğu koruma prensibinden vazgeçilmesi çökmeyi hızlandıran nedenlerden olmuştur.

Pers İmparatorluğu’nda çökmenin başlamasının en büyük nedeni imparator adaylarının, politika ilminden yoksun olup siyasi olmayan faaliyetlere düşmeleridir. Son süreçte ordunun başında savaşa gitmeme durumu ve bayanların siyaset üzerindeki entrikaları
bu çöküşü hızlandırmaktaydı. Böylece bir yönetim politikası kayboluyordu. Tekâmül (ilerleyen) süreçli tarihte imparatorlukların genelinin yıkılışlarında uyumlu ve bütüncül politikadan ayrılmaları etkili olmuştur.
Pers İmparatorluğu’nun hoşgörülü siyasetinde ise tüm halklara serbestîyet verdiklerini görüyoruz. Feth ettikleri bölgelerdeki halklara sevecen davranmaları ve onların dininde özgür, kontrol mekanizmasındaysa özerk bırakılmaları imparatorluğun genişlemesinde büyük bir etkiye sahip olmuştur.

Belki bunda en büyük payı kralın direk tanrı değil de tanrıdan aldığı görevi gereği gibi yerine getirme politikası yatmaktadır. Çünkü yıkılış sürecine kadar gelen tüm imparatorlar fethettikleri ülkelerde oranın tanrılarına ve dini geleneklerine saygı göstermişlerdir.
Aksine Mısır firavunları kendilerini tanrı ilan edip halklarına hep zulüm etmişlerdir.
Pers İmparatorluğu’nun yıkılışından sonra Mısır’ı alan B. İskender de aynı saygıyı göstermiştir. Ayrıca Persler o zaman için fevkalade olan satraplık sistemini yaygın hale getirmişlerdir. Satraplık merkezlerine bir özerklik verip bir nevi içişlerinde serbest bırakmıştır.
Tabi bu satraplık merkezleri yönetimden atanan memurlarca da idare edilip teftiş ediliyorlardı. O zaman dahi bir müfettişlik sistemi vardı. Ve bu müfettişlik sistemi yanında istihbarat sistemi de gelişmişti. İstihbarat sisteminin zamanın da görevini yapabilmesi için de müthiş bir yol ağı kurulmuştur. Bu yol ağı ayrıca posta
sisteminin de gelişmesini sağlamıştır. Yani sistem işlerlikli bir politika izlerken ince ayrıntılara dikkat edilmeye gayret edilmiştir. Bu yol ağının gelişmesi beraberinde ticareti de geliştiriyordu. O yol ağlarının üzerine kurulan hanlar günümüz tesislerinin bir prototipini teşkil ediyordu. Bu gibi temellendirilmiş sistemler, tekâmül dediğimiz ilerlemeci tarihin örneklerini net bir şekilde sunuyor. Aslında ilerlemeci tarihte bazen jeopolitik öneme sahip merkezlerde hep gündemdeki yerini koruyor. Örneğin Karadeniz suları bunun iyi bir fenomenini temsil eder. O zamanlarda Pers
imparatorluğu için geçiş güzergâhına ve stratejik bir konuma sahip olan Karadeniz,yakın zamanda da sıcak sulara inmek isteyen Ruslar için de önemli bir konuma sahip olup, günümüzde de halen bu stratejik ve jeopolitik önemini korumaktadır.
Aslında politika bir nevi boşluk kabul etmeyen ve bu politik boşluğun bir devletin hasımları tarafından doldurulan siyasi fırsatçılığa dönüştürüldüğü bir sistemdir. Yani bir tür fırsat değerlendirmesidir. Pers İmparatorluğu’nun yükselişinde
gördüğümüz gibi Medler’in politik boşluğunu çok iyi değerlendirip yükselişlerini hızlandırmanın ilk adımını atmışlardır. Giriş kısmında da belirttiğimiz gibi politika akıllı devlet adamını barındırmaya sahip olmalıdır. Çünkü baştaki devlet adamının bir tavizi oluşan boşluğu doldurmaya çalışan başka fırsatçılar için müthiş bir açık
olur. Buna bir örnek verirsek Pers İmparatoru Artaxerxes II, ülkesine hükmedemeyip satrapları üzerinde de gerekli otoriteyi kuramayınca zaten isyan için fırsat bekleyen
Mısır Devleti’ne ve diğer satraplık merkezlerine bir fırsat vermiş oluyordu. Artaxerxes II, kendisinden öncekilerin yürüttüğü politikalardan uzak yaşayınca imparatorluğu da bir felakete sürüklüyordu.

Bir devletin politikasını anlayabilmek için o devletin komşuları ile olan ilişkilerini iyi gözlemlemek gerekir. Bölgesel olarak komşular ile iyi tutum içerisinde olmak bir devletin en büyük politik stratejisi olmalıdır. Bölgesel birlik içerisinde çevredeki her bir komşunun kaybı o devletin yok oluşu içinde bir risk teşkil eder.
Sonuç olarak yükselmenin zirvesine eren bir imparatorluk kendi sonunu da hazırlamış oluyor. Çünkü geniş ve kozmopolitik bir coğrafyaya hükmetmek kolay olmadığından yönetim mekanizmasındaki kopukluklardan dolayı bu son kaçınılmaz olur.

KAYNAKÇA
Aiskhylos. (1968). Persler (Çeviren: Güngör Dilmen Kalyoncu) İstanbul: Milli Eğitim Basımevi.
Allen, Lindsay (2005). The Persian Empire A History. London: The British MuseumCompany Ltd.
Andre-Salvini, Beatrice. (2006). Babil. (1. Baskı) (Çeviri: Dost Kitabevi Yayınları) Ankara: Dost Kitabevi Yayınları.
Aristo. (2007). Politika. (1. Baskı ) (Çeviren: Ersin Uysal) İstanbul: DergâhYayınları.
Arrianos, Flavius. (2005). Aleksandrou Anabasis (İskender’in Seferi). (Çeviren:Furkan Akderin) İstanbul: Alfa Yayınları.
Aydın, Mehmet (2005). Zerdüştlük Maddesi, Ansiklopedik Dinler Sözlüğü, Konya:Damla Ofset A.Ş.
Bahar, Hasan (2009). Eski Çağ Uygarlıkları (1. Baskı). Konya: Mesa Yayınevi.
Bulaç, Ali (2006). Din ve Modernizm (2.Baskı) İstanbul: Yeni Akademi Yayınları.
Casabonne, Olivier (2007). Akamenid İmparatorluğu Büyük Kral ve Persler.
Arkeoatlas Dergisi Sayı:6
Çam, Esat (2000). Siyaset Bilimine Giriş. İstanbul: Der Yayınevi
Diakov V. – Kovalev S. (2008). İlkçağ Tarihi 1. Cilt Orta Doğu, Uzak Doğu, Eski
Yunan. (Çeviren: Özdemir İnce) İstanbul: Yordam Kitap Basın Yayın.
Dursun, Davut (2002). Siyaset Bilimi (1. Baskı) İstanbul: Beta Basım Yayım
Dağıtım A.Ş.
Eflatun (Platon). (2005). Devlet. (Hazırlayan: Yılmaz Yaşar) İstanbul: Karanfil
Yayınları.
Garthwaite, Gene R.(2005). The Persians. Usa: Blackwell Publishing
Günaltay, Şemsettin (1948). İran Tarihi C.1 En Eski Çağlardan İskender’in Asya
Seferine Kadar. Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımevi

H. McNeill, William. (2007). Dünya Tarihi. (12. Baskı) (Çeviren: Alaeddin Şenel)
Ankara: İmge Kitabevi
Head, Duncan (1992). The Achaemenid Persian Army. London: British Library:
Montvert Publications.
Herodotos (1973). Herodot Tarihi (1.Baskı) (Çeviren: Müntekim Ökmen) İstanbul:
Remzi Kitabevi.
Kılıç, Serap Özkan (2008). Pers Ordusu: Eskiçağ’dan Modern Çağ’a Ordular
Oluşum, Teşkilat ve İşlev (Editör: Feridun Emecen) İstanbul: Kitabevi Yayınları.
Ksenophon, (1998). Anabasis (Onbinlerin Dönüşü). (Çeviren: Tanju Gökcöl).
İstanbul: Sosyal Yayınlar.
Ksenophon, (2007). Kyroupaideia ( Kyros’un Eğitimi). ( Çeviren: Furkan Akderin).
İstanbul: Alfa Yayınları.
Lloyd, Seton (1998). Türkiye’nin Tarihi. Bir Gezginin Gözüyle Anadolu Uygarlıkları
(8.Baskı) (Çeviren: Ender Varinlioğlu). Ankara: Tübitak Yayınları.
Mansel, Arif M. (1971). Ege ve Yunan Tarihi. Ankara: Türk Tarih KurumuBasımevi.
Memiş, Ekrem (1993). Eski Çağ Tarihinde Doğu-Batı Mücadelesi. Konya: Selçuk
Üniversitesi Yayınları.
Olmstead, A.T. (1948). History Of The Persian Empire. Chicago, Usa: TheUniversity Of Chicago Press,.
Özcan, Ahmet (2005). Teolojinin Jeopolitiği: Tarih, Din ve Devlet. Yarın Dergisi,Sayı: 35 İstanbul: Toprak Bas. Yay. Ltd. Şti.
Plutakhos, (2006). Bioi Paralelloi. (Çeviren: Furkan Akderin) İstanbul: Alfa BasımYayım Dağıtım Ltd. Şti.
Plutarkhos, (2001). Büyük İskender Hayatı ve Savaşları, İstanbul: Kastaş YayıneviR. P. Mielke, Thomas (2002). Darius, (Çeviren: Atilla Dirim). Ankara: Yurt Kitap Yayın.
Roaf, Michael (1996). Atlaslı Büyük Uygarlıklar Ansiklopedisi Mezopotamya ve Eski Yakın Doğu C.9. (Çeviren: Zülal Kılıç) İstanbul: İletişim Yayınları.
Sarıkçıoğlu, Ekrem (2002). Başlangıçtan Günümüze Dinler Tarihi (4.Baskı) Isparta:Fakülte Kitabevi.
Schimmel, Annemarie (1999). Dinler Tarihine Giriş ( Editör: Recep Kibar) İstanbul:Kırkambar Yayınları.
Sever, Erol. (1996). Asur Tarihi. (2. Baskı) İstanbul: Kaynak Yayınları.
Sevin, Veli (1982). Anadolu Uygarlıkları, Görsel Anadolu Tarihi Ansiklopedisi C.2.
Görsel Yayınları.
Sevin, Veli (2001). Anadolu’nun Tarihi Coğrafyası 1, Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları.
Sinanoğlu, Mustafa (1998). Hürmüz: Tdv. İslam Ansiklopedisi, Cilt: 18 İstanbul:Tdv Yayınları.
Souza, Philip de (2003). Essential Histories, The Greek and Persian Wars 499-386B.C. Oxford (England): Osprey Publishing Ltd.
Taşkın, Ersen (1992). Eski Anadolu Tarihinde Persler, Yüksek Lisans Tezi, Konya:Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü.
Tekin, Oğuz (1997). Antik Nümismatik ve Anadolu (2.Baskı) İstanbul: Arkeoloji ve Sanat Yayınları.
Tekin, Oğuz (2007). Eski Anadolu ve Trakya, Ege Göçlerinden Roma İmparatorluğu’nun İkiye Ayrılmasına Kadar (1.Baskı) İstanbul: İletişimYayınları.
Thukydides, (1972). Peleponnesliler ile Atinalılar’ın Savaşı I. Kitap (2.Baskı)
(Çeviren: Halil Demircioğlu). Ankara: Ankara Üniversitesi Basımevi.

Tolman, Herbert C. (1890-1908). Ancient Persian Lexicon and Texts. New York: American Book Company.
Wieshöfer, Josef (2003). Antik Pers Tarihi (1.Baskı) (Çeviren: M. Ali İnci) İstanbul:Telos Yayınları.

İnternet
www.Vikipedia, Antik Çağda Savaş: 02.08.10
http://upload.wikimedia.org/wikipedia/0/0e/battle_gaugamela_decisive.gif

Alıntı Kaynak  http://acikerisim.selcuk.edu.tr:8080/xmlui/bitstream/handle/123456789/2741/279018.pdf;sequence=1

YÜKSEK LİSANS TEZİ HAZIRLAYAN Yavuz ARSLAN

Yazar Hakkında

Yazılar sayısı : 27

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

* Copy This Password *

* Type Or Paste Password Here *

10.477 Spam Comments Blocked so far by Spam Free Wordpress

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>

Üstüne gidin