Buradasınız:Anasayfa » Dünya Tarihi » Batı tarihi eser yağmasına nasıl bir kılıf bulmuştu?

Batı tarihi eser yağmasına nasıl bir kılıf bulmuştu?

Batı tarihi eser yağmasına nasıl bir kılıf bulmuştu?

Akdenize kıyısı olmayan Batı Avrupa devletlerinin, ilkçağların parlak dönemlerine ait tarihi yerleşkeleri yoktur. İngiltere, Almanya ve Fransa’nın büyük bölümü o dönemlerde ilkel bir yaşam sürdürüyordu. Uygarlık Akdeniz sahillerinde yeşermişti. Kendilerini ari ırkın temsilcisi olarak gören beyaz Avrupalılar, sanayi devrimini, buharlı makinayı, demiryollarını yapan bir toplumun geçmişte hiçbirşey yapamamış olmasını kabullenemiyordu. Geçmişin kusursuz oranlara sahip mermer yontularını, bronz heykellerini yapanlar mutlaka kendi soylarından gelmiş olmalıydılar. Bu tezin savunucuları İtalya ve Roma’nın imparatorluk mirasıyla, Yunanistan ve Helen mirasına sahip çıkıyorlardı. Bu görüş doğrultusunda Batı edebiyatında bir çok eserin Yunan mitolojosiyle doldurulduğu görülür.

Napolyon’un İtalya ve Yunanistan’dan eserler toplamasının ardından tarihi eserleri koruma ihtiyacı çıktı. 1820 yılında İtalya’dan, 1827 yılında Yunanistan’dan tarihi eserlerin yurtdışına çıkarılması yasaklandı. Sümerler günyüzüne çıkmadan önce Yunan uygarlığı medeniyetin beşiği olarak kabul ediliyordu. Bu nedenle Avrupa bu ülkedeki eserlerin yerinde kalmasına göz yumdu. Ayrıca Avrupalılar Napolyon’un yağmasından sonra kendi aralarında bir centilmenlik anlaşması yaparak kendi ülkelerindeki tarihi eserlerin yerlerinde kalmasını kararlaştırdılar. Bu durumda açgözlü Avrupalıların hedefi, korunmasız durumundaki Osmanlı topraklarındaki eserler oldu. Avrupalılar, Anadolu, Trakya, Irak, Mısır, Filistin ve Suriye’den yüzeyde buldukları ya da kazarak çıkardıkları tarihi eserleri hiçbir zorlukla karşılaşmadan ülkelerine taşıdılar. Batılılar 1800’lerin ortalarına kadar aristokratlar, vakıflar ve cemiyetler aracılığıyla yürüttükleri arkeolojik kazıları bu tarihten sonra devlet politikaları gereği devletçe büyük bütçeler ayırarak gerçekleştirmeye başladılar. Osmanlı’nın idari yapısının zayıflıklarından yararlanıp kazı izinleri aldılar.

Batılılar, arkeolojik kazıları tarihlerini binlerce yıl geriye götürmelerini sağlayacak bir araç olarak görüyorlardı. Antik Yunan’ı övmek kendilerin övmek anlamına gelmeye başlamıştı.

I.3 Osmanlı Yönetiminde Yetersiz Uyanış

Tarihi eser bilincinin gelişebilmesi için tarih bilincinin modern anlamda gelişmesi gerekir. Bu da ancak, tarihimizi son bin yıl ile, ilgi alanımızı İslamiyet’le sınırlamak yerine, tarihimizi binlerce yıl geriye götürerek, bu eserlerin gerçek mirasçısı olduğumuzu anlamakla mümkün olabilir. Bu konuda Halikarnas Balıkçısı(Cevat Şakir Kabaağaçlı) şöyle diyor:

‘Klasik çağlar tarihinde Anadolu sırasıyla İran, Makedonya ve Roma imparatorluklarının bir eyaleti olarak gösterilir. Oysa Anadolu Asya, Avrupa ve Afrika’nın yani üç büyük kara parçasının birleştiği yerde, bu kıtaların birinden ötekine geçenlere köprülük etmiş bir yerdir. Göç eden insan yığınları ve istila için yürüyen fetih orduları, hep Anadolu’nun üzerinden geçtiler. Buldukları halkı çoğu kez öldürmediler ama onlara hep karıştılar. Son olarak biz Türkler geldik ve onlara karıştık. Öyle ki biz, Amerikalılardan bile daha melez olduk, bundan ötürü vakit vakit Anadolu’ya gelmiş ve bu yurda kısa ya da uzun bir süre sahip olmuş ne kadar insan varsa damarlarımızda hepsinin de kanı vardır. Her ne kadar kültür sorunu, bir kan sorunu değilse de yabancımız sayarak yadırgadığımız şeylerin biz hem fiilen hem de hukuken mirasçısıyız.’

1923’e kadar geçen yaklaşık son 300 yıllık dönemde Batılı ülkeler eserlerimizi müzelerine rahatça taşıma fırsatı elde ettiler. Eserlerimizin en çok kaybedildiği bu dönemde, yönetimde, adlarının başında ‘Abdül’ olan (Mecid, Aziz, Hamid II) üç Osmanlı sultanı bulunuyordu. Osmanlı’daki üst düzey bürokratlar tarihi eserlerin önemini yeterince kavrayamamıştı. Yalnız bu konuda son derece yetkili bir durumda olan ve çoğu izni bizzat vermiş olan, batıda eğitim görmüş müze müdürü Osman Hamdi Bey’i ayrı tumamız gerekli. Osman Hamdi Bey bu değerlerin farkındaydı, ya kişisel menfaatler ya da hatırı kırılamayacak ilişkiler nedeniyle bu operasyonlara göz yummuştur. Sultan II.Abdülhamid, kendi döneminde yapılan reformları batılılara göstermek için 50 bin fotoğraflık albüm hazırlatmışken, bu albümde hiçbir antik kentin fotoğrafının olmaması bu alana yönetimin nasıl baktığının bir göstergesidir. Osmanlı yönetiminde tarihi eser bilinci yok olduğu gibi sahip olunan eserlerin değeri hakkında da hiçbir fikirleri yoktu.

  1. yüzyılda arkeolojide gelişmeler olurken, Osmanlı’da dar görüşlü ulema ve devlet adamları yüzünden, arkeoloji ve tarih anlayışı ancak iki yüzyıl sonra tartışılmaya başlanıldı. Oysa biliyoruz ki, aynı coğrafyada yaşayan halkların tarihi ve kültürü süreklilik gösterir. Luvilerin, Hititlerin, Frigyalıların, Likyaların, Kapadokyalıların, İyonyalıların, Roma’nın, Doğu Roma’nın, Selçuklu’nun, Osmanlı’nın ve sonunda Cumhuriyet Türkiye’sinin, birbirinin kesintisiz ardılı ve mirasçısı olduğu gerçeğinin eğitimde yer bulması gerekmektedir.

Osmanlı yalnızca arkeolojiyi değil günlük hayatı doğrudan etkileyen iktisat bilimini de geç kavramıştır. MÖ 650 civarında ilk parayı basmış Lidya halkı ile aynı coğrafyayı paylaştığımız halde, iktisadın miladı sayılan Adam Smith’in Milletlerin Zenginliği(1776) adlı eseri ülkemizde ancak 1950’lerin ortalarında Türkçeye çevrilerek basılmıştır. Dini konuları esas alan, araştırmacı düşünceye dayanmayan Osmanlı eğitim sistemi çağın çok gerisindeydi. İlmiye sınıfı belli ailelerin eline geçmişti ve bu makamlar 17. ve 18. yüzyıllarda çoğunlukla babadan oğulan geçiyordu. Bu ayrıcalıklı ailelerin çocukları 15-20 yaşlarında müderris olabiliyordu. Bunlara  neredeyse çocuk yaşta bu rütbe verildiği için beşik uleması deniyordu. Bu aileler büyük servet sahibi olmuşlardı.

Geçmişinden koparılan Anadolu insanı, tarihi eserlere yabancı kalmış, 1071 öyküsüyle tarihi güdükleşmiştir. Halkımız tarihi eserlerle kendi geçmişi arasında bağ kuramadığı için o eserler sadece sıradan bir taş parçası haline gelmiştir.

1800’lerin başında artık birçok alanda geç kalındığını fark eden Osmanlı yönetimi Avrupa ülkelerine eğitim için gençler göndermeye başladı. Bu gençler arasında hukukçular, ressamlar, sanat tarihçileri yanında arkeoloji meraklıları da vardı. Osman Hamdi beyin babası İbrahim Ethem beyde ilk gönderilen dört öğrenciden biriydi. Bunlar yurda dönünce bürokraside görev almaya başladılar. Silah koleksiyonlarının sergilendiği Aya İrini zamanla eski eserlerin sergilendiği yer haline geldi. Eserler buraya sığmamaya başlayınca Çinili Köşk müze haline getirildi. Bu dönemde Avrupalı devletler çeşitli eserleri yurtdışına götürüyordu, son olarak 1856’da İngilizlerin Bodrum Kalesi’nden altı mermer aslanı zorla götürmeleri üzerine 1868’de Babıali Müze-i Hümayun kurma kararı aldı.

İngilizlerin Selçuk’ta, Efes ve çevresindeki tarihi eserleri hoyratça taşıması ve bu konuda Aydın Valisi İsmail Paşa’nın önerileri(1869) Eski Eserler Kanunu’nun temellerini oluşturur. Bu nizammeyle, ortaya çıkan eserlerin yurtdışına çıkarılışı yasaklanırken, 6. madde ile Padişahın iziniyle yurtdışına çıkış mümkün hale getirilmiştir. Görülen eksiklikler üzerine Müze müdürü Dr. Dethiér tarafından 1874 yılında hazırlanan ‘Asar-ı Antika Nizamnamesi’ ile henüz keşfedilmemiş eserlerin mülkiyetinin devlete ait olduğu belirtilmiş ve kazılar sonucunda elde edilen eserlerin üçte birinin kazı yapana, üçte birinin devlete, üçte birinin de arazi sahibine ait olacağı belirtilmişti. Yabancılar bu kanunu kendi yararlarına kullanmak için kazı yapacakları yeri önceden satın almaya böylece üçte iki hisseye önceden sahip olmaya başladılar. Devlete bırakılacak eserleri kendilerince en değersiz olanlarından seçiyor ve varsa denetçiye rüşvet vererek çıkan eserlerin büyük kısmını kayıt altına aldırmadan ülkelerine götürüyorlardı.

Mevcut yasadaki yetersizlik üzerine 1884’de yeni bir nizamname daha çıkarıldı. Bu nizamnamede çıkan eserlerin tümü devlete ait olarak tanımlandı. Ne kazı yapan ne de arazi sahibi eser üzerinde hak iddia edemiyordu. Eserlerin yurtdışına çıkarılışı ise tamamen yasaklanmıştı. Yeni yasada küçük bir açık bulunuyordu. Bu da mülk sahibinin arazisinde inşaat amaçlı kazı yaparken keşfedeceği eserlerle ilgiliydi. Bu durumda yasa eserlerin yarısının mülk sahibine bırakıyor ama devletin de bu eserleri satın alma hakkını saklı tutuyordu. Bir diğer açık nokta da eserlerin yurtdışına çıkarılmasıyla ilgiliydi. Eserin bir benzerinin müzede bulunması durumunda yurtdışına çıkarılması izni verilebiliyordu.

1884 Nizamnamesinden sonra da başta Bergama, Millet, Priene, Magnesia, Zincirli, Karkamış gibi birçok yerde tarihi eserler yurt dışına taşınmasına devam edildi. Bu sırada Osman Hamdi Bey bu konudan tam sorumlu olarak görevdeydi.

 

Batı Avrupa ülkelerinin hepsinde görkemli müzelerin olduğundan etkilenen Osmanlı Yönetimi 19. yüzyılın sonlarında kendi imparatorluk müzesini kurma kararını verdi. Bu kararda Osman Hamdi Bey’in Sidon’dan çıkarttığı lahitleri koyacak yerin olmaması da etken oldu. Sonunda Maarif Nazırı Münif Paşa’nın gayreti ve Osman Hamdi Beyin öncülüğünde, Topkapı sarayı içerisinde 1891’de Müze-i Hümayun açıldı. Sultan II.Abdülhamid, Yıldız Sarayında, içi doldurulmuş kuşlardan oluşan bir koleksiyonunu yeni müzeye bağışladı. 1846’da Osmanlı’daki ilk müzenin Fethi Paşa tarafından açılmasından beri müze müdürleri hep yabancıydı. İlk Türk müdür olarak II.Abdülhamid tarafından Osman Hamdi Bey atandı. Osman Hamdi bey 30 yıl boyunca bu önemli görevde kaldı. Kültür varlıklarımızı korumakla görevli ve tek yetkili olduğu için eserlerimizi ülkelerine götürmeyi hedefleyen yabancılar, sultan ve sadrazamlardan çok Osman Hamdi Bey ile aralarını hoş tutmak yolunu seçiyorlardı. Amerikan belgelerinden Fransız, Alman, Avusturyalı, Amerikalı arkeologların ve diplomatların ‘Doğu toplumlarında yasadan çok kişisel ilişkiler önemlidir’ anlayışıyla Osman Hamdi Bey’in evinin sık davetlilerinden olduğunu anlıyoruz. Osman Hamdi Bey’in kızı Nazlı’nın anı defterini imzalayan isimlerin çoğunun, eserlerimizi ülkelerine taşıyan emperyalist ülkelerin kazı heyeti üyeleri olduğunu görüyoruz.

Osman Hamdi Bey’in kızı Nazlı’nın anı defteri.


Osman Hamdi Bey, eserlerin yurtdışına götürülmesini yasaklayan kanunu hazırlayan ekibin içerisinde bulunması ve bu konuda neredeyse tek yetkili olmasına karşın yasakları uygulamamış ya da uygulayamamış, görevini layıkıyla yapmamış, yabancıların yağmalamasını engelleyememiştir. Görevli olduğu dönemde evine sık gelip giden arkeoloğlar ve mühendisler; C.Human, A.Conze, T.Wiegand, H.V.Hilprecht’dir. Osman Hamdi Bey başta Millet, Priene, Nagnesia, Zincirli, Begama, Assos, Trysa’nun kültürel değerlerinin götürülmesine seyirci kalmış hatta zaman zaman da onlara yardımcı bile olmuştur. II.Abdülhamid döneminin uzun, baskıcı rejimi içindeki aydın Osmanlı tiplemesi olarak öne çıkan Osman Hamdi Bey söylenceleri, İttihat Terakki yönetiminin hediyesi olarak günümüze kadar geldi.

Rüştü Karaca

Yazar Hakkında

Yazılar sayısı : 211

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

* Copy This Password *

* Type Or Paste Password Here *

12.090 Spam Comments Blocked so far by Spam Free Wordpress

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>

Üstüne gidin